ABLAM ŞULE (2)

 

Resim1

Değerli Yaran

Malumunuz, hayatımızın ortalık yerinde ilginç bir abi, o da yetmezmiş gibi,  nev-i şahıslarına münhasır iki adet de abla vardır. Tahmin edileceği üzere, bunların sayesinde hayatımız epeyce şenlikli cereyan etmektedir. 

Resim2Annem ileri görüşlü bir kadın olduğundan istikbalimi düşünüp,  sırf benim canım sıkılmasın, hayatım boyunca onlar ile kafa bulup gülüp eğleneyim diye on bir yıl önceden hazırlık yaparak, bu şahısları teker teker doğurmaya başlamış. Allah razı olsun kanaatindeyim ancak, işin dozunu biraz kaçırmış gibime geliyor. Evet, her Türk vatandaşının bir ablası, bir de abisi olmasında yarar vardır ancak ikinci bir abla israf sayılır. Pek çok gariban ortalıkta ablasız dolaşırken bizim iki ablayı tepe tepe kullanmamız ziyadesiyle kıskanılmaktadır. Eğer, her an elimin altında yedek bir abla bulunsun fikrinden hareket etti ise, biraz daha fedakarlık yapıp ikinci abiyi de düşünmesi gerekirdi. Çay bardağı, hoşaf kasesi bile takım olur. Al bak, yegane abimiz kalkıp gitmiş, oralardan uzayın derinlikleri ile iştigal etmektedir ve bir eşi menendi daha yoktur.  Halbuki elimizin altında bir abimiz daha olsaydı, onu da yer altı dünyası ile iştigal ettirir, bu ekip sayesinde dünyanın altını üstüne getirirdik. Neyse ki, yüce rabbimize  şükürler olsun, yedek oyuncusu eksik bu takım ile de idare ederek, yeteri kadar eğlenip kafa bulabilmekteyiz.

Resim3MAHŞERİN ÜÇ ATLISI

Bu ekibi hayatımda ilk defa Vakıf Guraba Hastanesinde gördüm. Zaten o gün hayatım yeni başlamıştı ve kafam bozuktu. Bütün bunların üstüne bir de bu üçlüyü görüp tanıyınca iyice nevrim döndü. Asap bozucu tiplerdi.  Birlikte yaşayacağımızı öğrenince işi bulduk dedim. Kendime haydi kızım Birnur Sumer hayırlı işler temennisinde bulundum. Neyse ki, dört küsur kilogram gibi ağır bir sıklette idim ve mahşerin bu üç atlısı ile baş edebilecek vaziyetteydim. Üçünü de gözüm hiç tutmamıştı. Yaşları 12, 11 ve 6  dan fazla göstermiyordu. Demek ki annem benim gelmemi beklerken bunları doğurarak vakit geçirmişti. Haydi şu iki büyük neyse ne idi de, asıl tepemin tasını attıran en küçük olanıydı. Büyükler beni bayağı enteresan bulmuşlardı. Saçımı başımı elleyip bağlılıklarını belirterek, besbelli samimiyet tesis etmeye uğraşıyorlardı. İkisinin bu laubaliliğine öfkemi belli etmeyerek, tez vakitte canlarına okumaya and içtim. Hastane ortamında rezillik çıkarmanın alemi yoktu. Nasıl olsa bir iki güne kadar eve gidecektik ve günlerini gösterecektim. Şu, bir köşede şahadet parmağını beynine  ulaşacak kadar burnunun içine sokmuş vaziyette bana ters ters bakan küçüğe ise tahammül etmek imkansızdı. Buna dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek de hadi benden olsundu.Resim4 copy

 

FIRTINAYA YAKALANMIŞTIK

Birkaç güne kadar altı yaşına basacağı rivayet edilen bu çocuğun eşgali de tuhafıma gitmişti. Abdest ibriği misali boynunun üzerindeki suratının ortalık yerinde, göz namına iki kara yuvarlak vardı. Bu yuvarlaklar, o devrin parası ikibuçuk lira büyüklüğündeydi. Maalesef burnu yoktu. Burun olması gereken mıntıkada priz görüntüsünde iki küçük delik mevcuttu. Parmağı işte o deliklerden birinin içinde idi. Galiba oradan beynine ulaşıp, bir şeyler arıyordu. Etraftaki büyük insanlar bu vaziyetini kıskançlık olarak değerlendirip, yavrucağın ruhunda esen fırtınaların uğultusuna kulak veriyorlardı. Demek ki ruhu burnunun içinde idi ve oralarda esen poyraz rüzgarının esintisini işaret parmağı ile tıkamak zorundaydı. Vah evladım vah dı!  Londra Asfaltı genişliğindeki alnında bir  miktar yarım kahkülü vardı. Kafasının iki yanından, iki sıçanın kuyruğu örgülenip sallandırılmıştı. Bunlar, ormanda kaybolan oduncunun çocukları Hanzel ve Grathel’in dimdik duran örgülerinin tıpkısı idi. 

Şeytan sürekli, şu örgülerin birini tutup kopartmamı telkin ediyordu ama uymadım. Daha ilk günden hanımefendi çizgimin dışına çıkıp hastane personeline rezil olmanın alemi yok fikrinde idim. Hele şuradan bir taburcu olayım, gününü gösteririm düşüncesi ile olmayan dişlerimi sıkıp, kendime ya sabır temennisinde bulundum.

Huzurumda alenen burnunu karıştırıyordu fakat onca büyük insan hiç ses çıkartmıyordu. Benim doğumum, bu işi rahatlıkla yapmasını meşrulaştırmıştı. Ortada bir fırtına meselesi vardı. Şu bahse konu ruhunun  söz konusu fırtınasına kapılıp, gözümün önünden uçup gitse iyi olacaktı.  

Parmağını suratındaki prizin içinden çıkartmadığı takdirde solucan istilasına uğrayacağı hususunda her daim kendisini uyaran büyük insanların adeta basiretleri bağlanmıştı. Resim8Hiç kimse müdahalede bulunmuyordu. Sanki 10 Eylül 1956 tarihli Resmi Gazete’de yeni bir kanun hükmünde kararname yayımlanmış, “kardeş doğumu gibi mücbir sebepler halinde burun karıştırmak” serbest bırakılmıştı. Bunun yanı sıra, riyakar iltifatlar da ruh fırtınası ile birlikte ortalıkta uçuşmakta idi. Koskoca insanlar utanmadan arlanmadan, dinleyip alınacağımı gözardı ederek bu yeni doğan tekne kazıntısını ne kadar gudubet bulduklarını belirtmekteydiler.  Ablaya ise bugün gerçekleşen felaketten sonra  daha çok sevileceğini ve hürmet göreceğini vaad etmekte idiler. Akıllı kızdı. Bu anlatılanlara hiç ikna olmadığını, diğer parmağını  devreye sokup, öbür priz deliğini de tıkamak sureti ile belli etmekte idi. Bu duruma iyice bozulan asabımı yatıştırmak adına şeytanın, ağzımdaki emziği kafasına fırlatmam hususundaki ısrarlarını kıramadım. 

KADROLU KARA SİNEKLER

Eşgalindeki tuhaf durumlar aşağıya doğru indikçe daha da garabet bir hal almakta idi.  Çubuk kraker şeklindeki bacaklarının ortalık yerinde yumurta misali duran dizleri kan revan içinde idi. Yer yer kurumuş yaraları, düşe kalka büyüdüğünü gözler önüne sermekte ve nasıl bir yaşam sürdüğü hakkında fikir vermekte idi. Arada sırada bacaklarını hızlıca sallamaktaydı. Adeta bir tik haline gelmiş bu hareketinin neticesinde, sağ dizinden üç, sol dizinden dört adet olmak üzere toplam yedi sinek havalanıyordu. Ancak bu geçici bir uçuştu. Birkaç saniye geçmeden gerisingeri yerlerine konup, dizlerindeki muhteşem yaralar ile ilgilenmeye devam ediyorlardı. Tahminime göre bunlar kadrolu çalışan sineklerdi ve bu bölgedeki kadar verimli bir yara sahası bulamayacaklarının bilincinde idiler. Diz üstü bilgisayar misali hayatlarını orada sürdürüp, orada ölmekte kararlı oldukları besbelliydi. Baksanıza, hastaneye kadar gelip, benimle tanışmak şerefine bile nail olmuşlardı. Bu kara sineklere karşı içimde derin bir muhabbet hasıl oldu. Demek ki bu garabet çocuk ile bir bütün halinde birlikte yaşamak zorunda idiler. Garip bir sembiyoz vakası ile karşılaşmıştım ve hayretler içerisinde idim. Bir yaşıma daha girmiştim diyemeyeceğim, zira o gün dünyaya gelmiştim ve yaşım yoktu. Ancak, tuhafıma giden o sineklerle aynı duruma düşeceğimi ve uzun yıllar boyunca bu şahısla dipdibe   yaşayacağımı tahmin edememiştim.

Resim9

 

ABLASINDAN ÖĞÜTLÜ,  ABİSİNDEN DESTEKLİ

Hastaneden taburcu olduktan sonra, eve gidip hayatlarının ortalık yerine bağdaş kurup oturdum. Yarım kahküllünün ruhunda esen o meşhur kıskançlık fırtınasını kolay atlatabilmesini teminen, gelirken ona bir hediye getirme nezaketini göstermiştim. Büyüklerimizin geleneklerimiz ve göreneklerimiz doğrultusunda projelendirip, hayata geçirdiği “doğarken büyük kardeşe armağan getirme” işi  bir nevi iyi niyet gösterisi oluyordu. Bu durum, benden ona bir zarar gelmeyeceğinin teminatı idi ve hediyemle behiyemle  gelerek, güya onunla gereksiz bir muhabbet tesis edecektim. Tesisat çalışmalarım ters tepti. Kendi boyumda plastik bir bebeği kendisine armağan etmiştim. Kadir kıymet bilmez bu tuhaf insan parmaklarını burnundan çıkartıp, bebeği elimden kaparak bir köşeye çekildi ve afiyetle yedi. Evet, alicenaplık gösterip verdiğim hediyeyi çiğneyip yuttu. İnanılır gibi değildi. Mideye plastik bebek indirmek konulu bir gövde gösterisi yaparak, aklınca ileride başıma geleceklerin sinyallerini vermekte ve aba altından sopa göstermekte idi. 

Artık kılıç kınından çıkmış, meydan muharebesi başlamıştı. Heeyt be idi! Şeytan, Allah Allah nidaları ile üzerine saldırmamı tavsiye etmekteydi. 

Müşterek abimiz ve ablamız malum ruhsal travmayı daha önceden görüp geçirmişlerdi. Bu iki güngörmüş ve feleğin çemberinden geçmiş şahıs  kendisine destek vermekte, beni nasıl hacemat edeceği hususunda bilgi ve birikimlerini aktarmakta idiler. Haydi hayırlısı idi, daha dünyaya adımımı attığım ilk günlerde başım belaya girmişti işte. Ama evelallahtı, bana yanlış  ve yamuk yapma çalışmalarını sürdüren ipten kazıktan kurtulmuş bu üç ünlü Türk büyüğü bana vız gelirdi. Haklarından  gelmeye muktedir olduğumun bilincinde idim. Ülküm, yükselmek ve ileri gitmekti. Varlığım, Türk varlığına armağan olsundu.

TAHSİL HAYATINA ERKEN BAŞLATTIM

Eve gelir gelmez hayata geçirdiğim ilk icraat, bu allahtan korkmaz kuldan utanmaz  yarım kahküllü tuhaf yaratığın okula gitmesini sağlamak oldu. Sol gözümdeki kirpikleri kopartmaya yeltendiği gün işini bitirmiş ve bir yıl önceden apar topar okula gönderilmesini temin etmeyi başarmıştım. Uğradığı hezimetin neticesinde, kulakları düşmüş vaziyette okulun yolunu tuttu. Böylelikle, memlekete büyük bir hizmette bulunarak, “haydi kızlar okula” kampanyasının temellerini elli yıl önceden atmıştım. Bu olay benim için küçük, insanlık için büyük bir adımdı. Okul işi hiç hesapta olmadığından, önlüğü, yakası ve çantası olmadan tahsil hayatına başlamak zorunda kalmış, böylece içime bir litre kadar su serpilmişti. Bu muhteşem zaferin tek sakıncası, babamın kendisine duyduğu manasız zaafın ve lüzumsuz şefkatin ikiye katlanması olmuştu. Mahşerin diğer iki atlısı da okula gidiyorlardı. Böylece benim için büyük tehlike arz eden bu ekibi dağıtarak, böl-parçala-yönet sistemine geçmiş bulunmaktaydım. Oh be idi! Canım sağ olsundu. Böylesine büyük bir zaferin yanında iki üç tel kirpiğin lafı mı olurdu. KORKUNÇ KOLLEKSİYONCU

Meydan muharebesi bütün şiddeti ile sürerken dört ayak üzerinde gezinmek işlerimi zorlaştırmaktaydı. Tez vakitte iki ayağımın üzerine dikilip, bunların ne işler çevirdiklerini öğrenmem gerekiyordu. Bütün hususiyetlerine vakıf olmalı idim. Yürüme işini kolayladıktan sonra elime bir sürü bilgi , belge ve kaynak geçirip haklarında yaptığım istihbaratı derinleştirerek, büyük bir operasyon başlatmıştım. Başta kod adı Timur olan abim olmak üzere hepsinin muazzam bir Tommiks -Teksas arşivi vardı ve ders niyetine bunları çalışmakta idiler. (bakınız Abimin Doğum Günü nam risalem) Yarım kahküllü, o devrin güzide sanatçılarından Belgin Doruk, Ayhan Işık ve Göksel Arsoy’un artistik fotoğraflarını biriktirmekte idi. Hepsini yırtıp atmalıydım. Bütün bunları nasıl bir gaye uğruna ve kim bilir hangi kötü amaçlar için topluyorlardı. İşte tam bir örgüt ile karşı karşıya idim.  Konuşmayı öğrenip bu belgeleri derhal açıklamalı, muhtemel bir darbe olayını engellemeliydim. Yine yarım kahküllü ortancaya ait, bir kutu dolusu ipek böceği bulmuştum. Bu hayvanları dut yaprakları ile kamufle ederek besleyip büyütüp kelebek olmalarını sağlamakta ve onlara yataklık etmekteydi. Bu canlı bombaları korkup ellemeyerek, annem isimli kolluk kuvvetine teslim ettim. Hayatı boyunca yediği bütün çikolataların parlak kağıtlarını defterlerinin arasında biriktirmişti. Bu durumu da çok tehlikeli bularak, hepsini imha etme işine giriştim.

BURUN DEĞİL, KURUYEMİŞ KAVANOZU

O burun vardı ya o burun. Elektrik prizi görüntüsünde idi ancak erzak deposu olarak kullanılabilecek kapasiteye de haizdi. Ne hikmetse birçok işlere yarıyordu. Kardeşe alışma döneminde parmakları içine tepiştirmek suretiyle haset duygularını bastırmanın yanı sıra, saklama kabı olarak da kullanıma çok elverişli idi. Ablacığım kuruyemişlerin yiyebildiği kadarını yer, artanını burnunun içine tıkıştırıp, kötü günler için saklardı. Belki bir erzak torbası işlevi görmüyordu ama, besbelli bir iki fındık, üç beş kabak çekirdeğini  bayatlamadan birkaç gün muhafaza edebiliyordu. Burun deliklerini, sürekli yanında taşıyabileceği bir kiler olarak değerlendirebilen başka bir insan tanımamıştım. Pes doğrusuydu. Bak bu yeteneğini nazar-ı dikkate alabilir, takdir ve taklit edebilirdim. Ancak bu saklama yöntemi galiba biraz sakıncalı idi ve unutkanlığı affetmiyordu. Hangi burun deliğine hangi gıda maddesinin tıkıştırıldığı akılda tutulup, son kullanma tarihi geçmeden geri çıkartılarak yenilmek zorundaydı. Eh o da bir insanoğlu idi ve zaten yeteri kadar da tuhaf bir insandı. Daha sonra yemek üzere sol burun deliğine itina ile yerleştirdiği ve unuttuğu beyaz leblebi kilerdeki rutubetli ortam nedeni ile şişip nefes almasını engelleyince ne mutlu bana ki başı belaya girmişti ve  hastanelik olmuştu. Bu hadise, kişisel tarihinin baş köşesinde yerini almış ve  Tarsus’daki  tüm hastanelerin acil servis personeline ibret olmuştur.

 

ELECTRA KOMPLEKSİ VARDI

Bütün bu hadiseleri içime sindirmem mümkün değildi. Şule ismi ile çağırılan bu tuhaf yaratığa tahammül etmek meşakkatli bir işti. Asap bozucu halleri evdeki herkese zarar ziyan vermekteydi. Bütün gününü bahçedeki yenidünya ağacının üstünde tünemekle geçirir, sıkılınca bütün ağaçları dolaşır, hayatını dalların tepesinde idame ettirirdi. Akşamları eve gelmeyi unuttuğundan, zavallı ağabeyciğim kardeşinden sorumlu Devlet Bakanlığı görevine atanmıştı. Küçücük yaşında üstlendiği bu ağır görevin altında sürekli ezilir dururdu.  Bütün gün halter imal etmiş, futbol oynamış, uçurtma uçurtmuş yorgun bedenini dinlendiremeden, ağaç üstünden kardeş toplama görevine koştururdu. Akşam karanlığında mahalledeki bütün ağaçların dallarını silkeleyerek kardeşini arar, ne akla hizmetse incitmeden ağaçtan düşürüp eve getirirdi. Babam tarafından her gece gerçekleştirilen  kerrat cetveli sınavındaki genel başarısızlığın vebalini de abim üstlenmişti. Basbayağı kardeşinden sorumlu Devlet Bakanı idi işte. 

Babamın, bu üç çocuğun kerrat cetveli bilgilerine şiddetle ihtiyacı vardı. Kanaatimce, bu yaşına kadar ezberleyemediği o meşhur cetveli bunlardan öğrenmeye çalışıyordu. Sofradan kalkar kalkmaz üçünü karşısına dizer, dokuz kere dokuz diye kükrerdi. Kızlar ellerini arkalarına saklayarak, parmaklarıyla hesabı tutturmaya çabalarken,  abim günahıyla sevabıyla doğruya yakın bir cevap bularak her şeyi göze alıp kahramanca 82 diye bağırır, akabinde tokadı yerdi. Doğrusu çok büyük haksızlıktı. Bir atımlık barutunu boşa harcayan abimin üç kişilik dayağı  tek başına yemesinden teessüre kapılarak, yuh be! baba ile oğul arasında bir rakamın lafımı olur diye hayıflanırdım. O esnada kızlar, gözünü budaktan sakınmayıp 82 de ısrar eden abiciğimin kendilerine vekaleten yediği dayağın verdiği rahatlama ile arkalarında gerçekleştirdikleri parmak hesabını neticelendirerek; 84, yok yok 71 diye haykırırlardı. Onlar abim gibi yiğit değillerdi. Atacak barutları çoktu ve sevgili babalarının değerli kerimeleri idiler. Bu sebeple cüret gösterip 99 diye kıkırdayarak bağırdıkları bile olurdu. Bence de en akla yakın netice bu idi. Bana fikir soran yoktu ama dokuz kere dokuzun doksandokuz etmesini makul ve mantıklı bulmaktaydım.  Babam onları duymazdan gelir, bütün hesabını abim ile görüp defterini dürerdi. Böylece dokuz kere dokuzun 81 ettiği neticesine varılamadan ve olay büyütülmeden kapanırdı. Babamın çok kıymetli ortanca kızı, değil dokuz kere dokuzu, iki kere üçü bile bilememenin verdiği rehavetle yatmaya giderdi. Gitmeden önce de, ömrü boyunca taşıdığı derin Electra kompleksinin ve kerrat cetveli hadisesini hasarsız atlatmanın etkisi ile babacığını öpücüklere boğardı. Bu kızların ikisi de nezaketten yoksundu. Abime onların yerine yediği dayaklardan ötürü minnet ve şükranlarını bildirmeyi bile çok görürlerdi. Neyse ki abim  bu kendini bilmezlere, yataklarının altında ne korkunç türde öcüler yaşadığını her akşam münasip bir dille bildirirdi. 

Bu hadiseler neticesinde hayatın sırrını çözmüştüm. Balta sapı olmanın birinci şartı, kerrat cetvelini sular seller gibi ezberlemekten geçiyordu. Kanaatimce, bu balta saplığı çok itibarlı ve mühim bir meslekti. Ayrıca diğer mesleklere göre daha çok istikbal vaad ediyordu.  Büyüyünce ben de balta sapı olmaya karar vermiştim.

 PİSAGOR BAĞINTISINDAN DA HABERİ YOKTU

Şuur sahibi herkesin malumu olduğu üzere, dik üçgenin iki kısa kenarının karelerinin çarpımı, uzun kenarın karesine eşitti. Bu durum o devirde de böyle idi, günümüzde de böyle olduğunu sanmaktayım. Ancak gelin görün ki,  Electra yarım kahkül bu gerçeği hiçbir zaman kabul etmezdi. Prensipleri gereği bu formüle hiç saygısı yoktu. İnadı inattı, değerli zamanını elalemin bağıntısı ile harcayamazdı. Pergelin kısa bacağını defterine batırıp, verilen sayıları kullanarak sözkonusu o meşhur üçgeni önce güzelce çizer, sonra uzun kenarı tahta cetveli ile ölçerek neticeyi bulurdu. Bu rezaleti gerçekleştirirken de Allahtan korkmaz, kuldan ise hiç utanmazdı. Zira bahse konu kul, öz be öz babası idi. Bir kötü dik üçgenin boktan Pisagor Bağıntısı yüzünden sevgili kızı ile arayı bozmazdı. Bu Electra hanıma müthiş zaafı vardı. Aralarındaki derin muhabbet sayesinde, Pisagor skandalını düzeyli bir tartışma ile tatlıya bağlayarak düşmanlarını çatlatır, gül gibi geçinir giderlerdi. Bu sevgili baba-kızın muhabettinden fevkalade rahatsız olur; yüce rabbime, ey yüce rabbim Pisagor Bağıntısına nankörlük eden bu saygısız kulunu, Newton’un Yerçekimi Kanunu ile ıslah et. Et ki, tepesinde gezindiği ağaçlardan Yerçekimi Kanunu yüzü suyu hürmetine tepe üstü düşüp telef olsun diye beddualar ederdim. 

KAYBOLAN KELEBEK BULUNDU

Doğduktan birkaç yıl sonra cemiyet hayatındaki mutena yerimi almıştım. Bazı okul müdürleri ile öğretmenlerin takdir ve teveccühlerine nail olup, 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk bayramlarının müsamerelerinde yan roller kapmaya başlamıştım. Aslında sanat hayatıma, ablası tarafından ezilip horlanan Kül Kedisi rolü ile atılmak isterdim. Ancak, ünlü yönetmenler kelebek rolünün benim için biçilmiş kaftan olduğu kanaatinde idiler. Rolü kabul edip kanatlarımı sırtıma takarak meydanlara dökülmüştüm. Henüz okula başlamadığımdan, yarım kahküllü ablamın gittiği okulun kelebek kadrosunda yer almaktaydım ve törene onunla birlikte katılacaktım. Kelebek rolüne layık olmadığım, olsam olsam başarılı bir sümüklüböcek olabileceğim fikrinde idi ve hayatının en önemli  23 Nisanını yaşamaya hazırlanmaktaydı. Beklediği fırsat ayağına kadar gelmişti. Gün o gündü ve defterimin dürülme, hesabımın görülme zamanı idi, Kaderimin çizgisini Yedikule Zindanlarında boğdurtulan Genç Osman kaderi misali şekillendirme muradındaydı besbelli. Bu günü en iyi biçimde değerlendirerek, beni imha etmeyi kafasına koymuştu. Sabahları okul bahçesinde küçüklerini korumak, büyüklerini saymak adına riyakarca ettiği yeminlere de katiyen saygısı yoktu. 

Başıma örülecek çoraptan habersiz vaziyette gittiğim tören alanında kanatlarımın ağırlığının verdiği rehavet ile derin bir uykuya dalmıştım. Aynen şimdi olduğu gibi, o zaman da ayakta uyuma yeteneğim vardı. 

Akşam eve döndüğünde kaybettiği kardeşinin hesabını soranlara, aniden hafızasını kaybettiğini ve böyle bir kardeşi olup olmadığını hatırlamadığını beyan etmişti. Çelişkili ifadeleri neticesinde soruşturma derinleştirilince, azılı katil sükunetini bozmadan, “kelebektir uçar da kaçar da bilemem belki de uçmuştur kahrolası” deyip yakayı ele vermişti. Uçmayıp gaflet uykusuna daldığıma şahit olup beni eve getiren Bilecik ahalisine kırksekiz yıl sonra bu vesile ile teşekkürü bir borç bilir, ölmedilerse ellerinden hürmetle öperim.

KAYBOLMADIM BURADAYIM

 Resim11

23 Nisan bayramı hadisesinden sonra, benden kurtulamayacağı gerçeği ile yaşamaya alışmıştı. Meydan muharebesinde kimin hezimete uğradığı, kimin muzaffer olduğu meselesi muallakta kalmıştı. Mercidabık, Ridaniye ve Otlukbeli savaşları bile mütareke ile neticelendirilmişken bizim savaşın mütarekesiz bitmesi mevzubahis olamazdı. Ateşkes fikrini pek benimsemesek de işi karara bağlamış, mütareke şartlarını kabul etmiştik: Ben ona saygı ve büyük hayranlık duyacaktım. O da bunun karşılığında; ömür boyu zırlayarak yanına her gittiğimde beni koruyup kollayacak- zaman zaman uğradığım güvenli bir liman olacak-düşünmediklerimi düşündürtecek-hayatın çömleğini şekillendirmeyi öğretip yoluma ışık tutacaktı. Üstelik büyüdüğü zaman beni, Ayşe adında güzel bir kızın teyzesi yapmaya da söz vermişti. Oh olsundu be! Muharebeyi ben kazanmıştım. Onun şartları daha ağırdı. Ama allahı vardı, mütareke koşullarının hepsini eksiksiz yerine getirdi. 

Bugün ablamın doğum günü. Hepimize kutlu olsun. Güzel yüreği sevinçlerle dolsun.

Birnur        

 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s