ADİL KARCI’DAN HAYRİYE TEYZE’NİN DEĞİRMENİ

HAYRİYE TEYZE’NİN DEĞİRMENİ

 

Meğer ne güzel günlermiş onlar! “Komşu komşunun tuzuna muhtaçtır” derlerdi. Evet, gerçekten de herkes komşusunun tuzuna, ekmeğine, suyuna, şekerine, pirincine, kahvesine, ev eşyalarına, dikiş iğnesine, çekicine, pensesine… velhasıl aklınıza ne gelirse, hepsine muhtaçtılar. Ama bu muhtaçlık kimsenin gururuna dokunmazdı, zira “birşeyi bugün ben senden alırım ama başka bir şeyi yarın sana veya başka bir komşuya ben veririm ödeşmiş oluruz” anlaşıyı hakimdi. Elinde boş bir su bardağı ile kapısına gelip “annem bir bardak şeker istiyor” diyen çocuğa “daha dün bir bardak verdim, bu ikincisi niye?” ya da “burası bakkal dükkanı değil!” gibi lafların söylenme ihtimali bile düşünülemezdi. Hatta “annene sor, lazımsa daha fazla vereyim, bizde daha iki kilo var” diye çocukla selam gönderilirdi.

En çok istenen de kahveydi. “Bizde kalmamış, varsa annem bir fincan taze çekilmiş kahve istiyor” cümle kalıbı her gün birkaç defa kullanılırdı. Tesadüfen kendisinde de kahve kalmamış olan komşu “bende de yok” demez, hemen kendisine istiyormuş gibi yan komşudan alır ve gelen çocuğu boş göndermezdi. Kısacası, mahalledeki tüm yiyecekler, içecekler ve eşyalar herkesin malı gibiydi. Evleri küçük olanlar çok sayıda masa sandalye bulunduramazlar, fazla sayıda misafir geldiğinde masa, sandalye, sehpa gibi eşyaları bile komşularından tedarik ederlerdi. Biz çocuklar bile bir şey yerken mutlaka arkadaşlarımıza da tattırırdık ve hatta “ağzımıza bakmasın” diye yabancı bir çocuğa bile elimizdekini böler verirdik. Kısacası, herkes hem yardımlaşır hem de paylaşmanın zevkine varırdı.

Hayriye teyze mahallenin yaşlılarındandı. Kırk yıl kadar önce kendisinden oldukça yaşlı bir köşkerle evlendiği, çocuklarının olmadığı, kendisinden sonra evlenen kız kardeşinin ikinci çocuğunu evlat edindiği söylenirdi. Eşi ölünce ve de evlatlığı olan kız liseyi bitirdikten hemen sonra başka bir şehire gelin gidince Hayriye teyze yalnız kalmış ve on yıl kadar önce gelip iki ahbabının yaşadığı bizim mahalleye taşınmış. Kız kardeşinin, ahbaplarının ve komşuların yardımı ile geçinip gidiyordu.

Mahallede iki tane kahve değirmeni vardı; birisi bizde birisi de Hayriye Hanım’da. Ama, meşhur olan Hayriye (Hanım, teyze veya abla)’nın değirmeniydi zira kavrulmuş kahveyi undan beter toz ederdi! Beyaz olsa, pudra diye al suratına sür! Öyle yani! Mahalleli “kahve çekecekleri” (öğütecekleri) zaman mutlaka onun kapısını çalar ve değirmenini isterlerdi. Hatta, bizim değirmenimiz daha yeni olmasına rağmen annem bile beni gönderip ondan değirmenini istetirdi. Yaşlı kadın seyrek dişlerini göstere göstere ağzını iyice açar “Baaakkk, mugayyet olun, deermenimin başına bir iş getirmeyesiniz haaaa!” diye tembihlemeyi de hiç ihmal etmezdi verirken.

Çocuklara istetilen değirmen çocuklarla geriye gönderilmezdi. En geç ertesi gün, değirmeni kullanan kişi değirmenin haznesinde kasten bıraktığı bir fincan dolusu kahve ile, Hayriye teyzeye malını iade eder ve teşekkür ederdi. “Hele kız bakele” derdi Hayriye Hanım, “cezve ocaan yanında, deermenin dibinde galanınan bir gaave yap da içek”. İşin zor olan yanı buydu; sohbet eşliğindeki kahve faslı uzadıkça uzar, Hayriye abla bu değirmenin kendisine bir paşa hanımı tarafından nasıl hediye edildiğini ballandıra ballandıra anlatırdı. Sözünü kesemeyip yanından ayrılamayan birçok kadının gaz ocağının üstünde unuttuğu yemeğinin taşması (ve hatta yanması) olağan bir olay haline gelmişti.

Ne annem ne de babam pek kahve meraklısı değildiler ama kahve her evin olduğu gibi bizim evin de olmazsa olmazı idi. Zira, misafir gelmesi demek (yemekli olsun olmasın) kahve ikram mecburiyeti demekti. Evimizin kavrulmuş kahve kokusu ile mest olduğu bir gün annem babama “acaba Hayriye Hanımın değirmeni ile mi çeksek?” diye sordu. “Niye ki?” dedi babam “Bizim değirmen bozuk mu?”

– Yok, bozuk değil ama iri çekiyor. Hayriye Hanımın değirmeni un gibi yapıyor.

– Bizim değirmeni bana getirir misin? dedi babam, hele bir göz atayım, bir ayarı olmalı.

Hakikaten bir ayarı vardı ve o güne kadar kahve değirmenini umursamayan babam dikkatlice bakınca ayar somununu bulmuştu. Öğüten kısmın altında, dikine duran cıvataya takılı bir somundu bu. Somun sıkıştırıldıkça daha ince kahve elde edilebiliyordu. Bir iki denemeden sonra doğru ayar bulunmuş, Hayriye hanımın değirmenine bir rakip doğmuştu.

– İsteyen olursa ver kullansınlar, dedi babam, ayarı bozulursa ben yaparım.

Zaman içerisinde bunu duyan komşular merakla bizim değirmeni denemişler, sonuçtan çok memnun ve mutlu olmuşlardı. Mutlu olmuşlardı, çünkü değirmeni iade ederken haznesinde kahve bırakmak gibi bir mecburiyetleri kalmamıştı ve üstelik kendilerini çeneye tutan birisi yoktu.

Birgün bahçeye çıkmış köpeğim Aslanla oynuyordum. Dışarıdan gelen tak tak sesi ile irkilip oynamayı bıraktım. Bahçe kapısına bastonunun sapıyla tak tak diye vuran Hayriye teyzeydi. Kapıyı açarken eve doğru seslendim:

– Anneee. Hayriye teyze geldiiii!

Evinden nadiren çıkan yaşlı kadın en az ikiyüz adımlık yok yürümüş ve bize gelmişti. Alışılmadık birşeydi bu. Ben de onunla beraber içeriye girdim. Buyur edildiği kanepeye otururken anneme;

– Senin deermenin mettiyesini eşittim. Bir gaave yap da içek! dedi.

Kahveden bir yudum aldı.

– Elinge saalık, dedi. Benim deermenden fargı yok, dedikleri gadar varımış!

Annemle Hayriye teyze sohbete başlayınca ben yine bahçeye çıktım, kendisi ile oynamayı yarım bıraktığımdan dolayı bana küskün gözlerle bakan köpeğime, koşup getirmesi için, elimdeki tenis topunu fırlattım.

Akşam yemeği sonrası annem babama “Bugün bize Hayriye Hanım geldi” dedi.

– Hoş geldi safa geldi de, pek evden çıkmazdı o, iyi miymiş, bir ihtiyacı filan mı varmış? Sorsaydın.
– İyiymiş, bir ihtiyacı da yok. Babam güldü;
– Kendisini komşulardan kurtardık diye teşekküre geldi o zaman, dedi, neydi o hergün değirmen de değirmen… Kadının kafasını şişiriyordunuz hep birlikte!
– Pek öyle değil, dedi annem, durum tahmin ettiğin gibi değil..
– Ya ne?
– Komşular kahve değirmenini bizden almaya başladılar başlayalı onun kapısını kimse çalmaz olmuş! Ne kahve getiren varmış ne de sohbet eden!

Babamın yüzünden kara bir bulut geçti sanki. Önce kaşları çatıldı, birşeye kızdı sandım. Sonra derin bir iç geçirdi, dokunsan ağlayacak gibi bir ifade ile;

– Oğlum, dedi, nerede ise git mutfaktan bizim değirmeni bul getir.

Ben değirmeni getirene kadar kendisi de takım çantasından ingiliz anahtarını çıkartmış beni bekliyordu. Değirmeni aldı, haznesini söküp çıkarttı, meydana çıkan ayar somununu iyice gevşetti, değirmeni koltuğun üstüne fırlattı.

Anne ve babamın birbirlerine isimleri ile hitap ettiklerine hiç şahit olmadım. “Hanım, Bey” diye seslenirlerdi birbirlerine. Bir tür saygı göstergesi olmalıydı.

– Hanım!
– Efendim?
– Çiğ kahvemiz var mı?
– Var.
– Bir avuç kadar kavurur musun?
– Tabi kavururum da, değirmeni bozdun attın?!
Yaptığından dolayı rahatlamış görünen babam gülümseyerek bana döndü,
– Oğlum, git Hayriye teyzene, beni annem gönderdi de, bizim değirmen bozulmuş, hem de dişlileri kırılmış, hem de hiç tamir edilemezmiş, senin değirmeni ödünç istiyor? de, al getir!

Adil Karcı
21.12.2018

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s