ARKAŞIM ADİL KARCI’DAN BUĞDAY RÜŞEYMİ

BUĞDAY RÜŞEYMİ

Diyet sofrasında Yavuz, Adil, Serhan, Timur, Nilufer

Son zamanlarda karşılaştığım her doktor arkadaşım bana kilo vermemi öneriyordu.  Madem  azimli, kararlı ve de   iradeli bir insandım, o halde diyet yapmak benim için çocuk oyuncağı olmalıydı.  Doktor gelinimin tavsiyesi ile Vildan isimli diyetisyen bir hanımdan randevu almıştım ve işte 13 Eylül 2017 tarihinde karşısındaydım.   Diyetisyenler doktor değillermiş, bilmiyordum, öğrendim.  E şimdi kadına nasıl hitap etseydim acaba?   “Doktor hanım” diyemeyeceğime göre  “Diyetisyen hanım” mı deseydim yoksa adı ile mi hitap etseydim,  bir türlü karar veremiyordum.  En iyisi “Hanımefendi” deyip geçiştirmekti galiba.

–        Sabahları iki kibrit kutusu kadar yağsız beyaz peynir, bir dilim  ekmek, şekersiz çay öneriyorum.

–        Kibrit kutusunu nereden bulup da ölçü olarak kullanayım?  Gazlı çakmak çıktı çıkalı kibrit göremez    olduk.  Şuna iki-üç sigara çakmağı kadar peynir filan deseniz olmaz mı?  Güldü;

–        İlahi Adil bey, alemsiniz valla!  Göz kararı ayarlayın peyniri o zaman.

Benimle konuşurken bir yandan önerilerini sözlü olarak anlatıyor bir yandan da önündeki kitapçığa birşeyler yazıyordu.  Öğlen ve akşam öğünleri ile ilgili tavsiyeleri de bitince asıl meseleye geldim ve “Alkol ne olacak?” diye sordum.  İçki içtiğime ihtimal vermemiş olmalı ki bu konuya hiç değinmemişti.  Yüzünde beliren hayret ifadesi ile;

–        Alkol alıyor musunuz? diye sordu.  

–        Almakla kalmıyorum, içiyorum da, dedim.

–        Ne sıklıkta ve ne kadar? 

–        Yılda 330 gün civarı, günde iki-üç  duble kadar.  (Göbek yağlarımın nedeni belli olmuştu tabi).

–        Şarap içseniz?

–        İkram ederseniz hatırınızı kırmam, onu da içerim ama maalesef  beni kesmez.  Gülümsedi,

–        O zaman alkol alacağınız öğünde ekmek yemeyeceksiniz!  İçtiğinizde de bir parmak kadarını geçmeyin.

Ohh beee!  Alkol konusundan yırtmıştım valla.   Ömür boyu ekmek yemesem ne olur ki?  Ekmek mi?  Bu kelimeyi hiç duymadım arkadaş!  Hakkaten, Google amcaya bir sorayım bakayım “ekmek” ne demekmiş.

–        Amaaa,  bu hafta ne yapıyoruuuz? dedi, Vildan hanım.

–        Ne yapıyormuşuz? dedim.  İyice açtığı gözleriyle okuma gözlüğünün üzerinden gözümün içine bakarak ve de önemli saydığı kelimelerin hecelerinin üzerine basa basa;

–        Bu haftaaaa… al-kol al-mı-yo-ruuuuzzz!

–        Niye? dedim, siz de mi rejime başlıyorsunuz?

–        Yoo, dedi, diyet yapacak olan sizsiniz.

–        İyi de hanımefendi, dedim, bana alkolü yasaklamanızı anlıyorum ama siz niye olaya kendinizi de kattınız ki? Bence sakıncası yok, siz içebilirsiniz.  Hatta hafta boyu benim yerime de içerseniz memnun olurum yani!

–        Nükteleriniz hoşuma gitti, ama lütfen diyeti ihmal etmeyin dedi ve üzerine notlar yazdığı matbu diyet broşürünü bana uzattı.  Evet, Vildan hanım doktor olamazdı, zira broşürün üstüne yazdıklarını rahatlıkla okuyabiliyordum.

Diyet sofrası

–        Bu arada, dedi, öğlen ve akşam öğünlerine ikişer kaşık ev yapımı yoğurt ilave edebilir, hatta üzerine “ buğday rüşeymi” serpebilirsiniz.

Haydaaa!  Yahu daha “glütensiz buğday”ın ne olduğunu kavrayamamışken, şimdi bir de “buğday rüşeymi”nin ne olduğunu çözmem gerekecekti.  Ayıp değil ya bu yaşa gelmiş bu kelimeyi hiç duymamıştım.  Ne olduğunu Vildan hanıma sormaya da utandım.  Neredeydi bu glütenler, rüşeymler biz çocukken?  Şimdilerde “tam buğday unu”  denilen de zaten eskiden her şeye kullandığımız tek tip un değil miydi?    Başka bir türü yoktu ki.  Demek bir de “yarım buğday unu” varmış da biz bilmiyormuşuz.  Ne yaprasın? Cehalet işte!

Böylece rejim (ya da diyet, ya da perhiz, ne derseniz deyin) maceramın temeli atılmış oldu.

Ertesi sabah, peynir, domates, salatalık, beş adet zeytin ve şekersiz çay ile başlayan,  öğlen ve akşam öğünlerinde biraz et ve sebze ile çeşitlenen perhizime, kuşluk ve ikindi atıştırması olarak beş adet badem (veya iki ceviz içi, veya iki kuru kaysı) ile devam etmeye başladım.  “Üç öğünü beşe çıkarttınız, nasıl diyet bu?” diye sorduğumda Vildan hanım “Metabolizmanızın devamlı çalışması şart” demişti “ üstelik sizi hiç aç bırakmayacağız.  Göreceksiniz, bir müddet sonra canınız başka yiyecek istemeyecek zaten!”

İkinci gün:  Kadın haklı valla, canım hiçbirşey istemiyor!  Canımdan bile bıkmış gibiyim!   Rakı?  Haaaa, bir zamanlar içtiğim o su ilave edilince beyazlaşan mayi mi?  Boşver yaaa.   Nasıl içmişim o zıkkımı bunca yıldır?  (Eyvah, buğday rüşeymi almayı unuttum bugün.)

Üçüncü gün:  Diyetisyen hanım alışırsın demişti, alıştım gitti bu yiyeceklere.  Maydanoz, nane, salatalık, marul… ne güzelmiş meğerse tatları!  Roka?  Bu kelime bana bazı memnu yiyecek ve içecekleri hatırlatıyor ama onlar neydi yahu?  Boşver, onları hatırlarsam maazallah canım manım ister.  Neme lazım!  (Vay be, buğday rüşeymini bugün de unuttum).

Bir hafta sonra:  2 kilo vermişim!  İrade ve kararlılık diye buna denir!  Ev ahalisi son günlerde biraz sinirli olduğumu ima ediyorlar ama bunun diyetle ne ilişkisi var ki?  Kontrola gittiğimde diyetisyen hanım beni hem tebrik etti hem de bana iltifat etti.  Kilo verdikçe yakışıklılığım meydana çıkıyormuş.  Devam be çocuk devammm!  (Buğday rüşeymi almayı unutmasam, demek ki daha ne kilolar verecekmişim!  Ama hep unutuyorum işte!)

Haftayı tamamladık, artık biraz alkol almayı hak ettik galiba.  Ne demişti Vildan hanım?  “Bir parmak kadar al ama o öğünde ekmek yok!” demişti.  Ulan bir işaret parmağı enindeki rakıyı bardağa bulaştırdığıma değmez be!  Acaba dikine bir parmak boyu mu demek istemişti?  Mutlaka öyledir.  

Diyet sofrası

–        Ohhh beee.   Lan bu ab-ı-hayat yahu!

Neyse, yarım duble olsun bari, diyerek (ve azıcık hile ile miktarı biraz artırarak) bardağımı doldurdum.   Bak, kokusundan bile gıcık alıyorum artık, içmesem de olur, değil mi amma?  Hadi neyse bir yudum alayım bari.  İkinci yudumu alırken sanki beynimin içinde  iki kişi kontrolum dışında konuşmaya başlamıştı:

–        Saçmalama, tadı acı, kokusu berbat ve üstelik zaten haram, adamı içmeye teşvik etme!

–        Bu hayatı bir daha mı yaşayacak adamcağız.  Engel olma be, bırak  yesin içsin canının istediğini. Yok neymiş? Diyetmiş!  Yok efendim harammış…hadi be!

–        Sağlığı söz konusu.  Yediğine-içtiğine dikkat etmek zorunda.  Hem rejimde değil mi?

–        Rakı içen öldü de su içen ölmedi mi?

–        Bırak bu kamyon arkası edebiyatını.   Bak biz çene çalarken birinci bardağı bitirmiş ikinciye geçmiş işte!  Hep sen ayarttın.

–        Ohhh canıma değsin!

Diyet sofrasinda Yavuz, Adil, Serhan

Bennnn iradeliyim arkadaşşş!  Bakın, üçüncü bardağı içmiyorum!  İçmem dedim mi içmem; o kadar!  Hatta yemeğin üstüne canım tatlı da istemeyecek şimdi, göreceksiniz!  (Acaba biraz çikolata yesem mi?  Listeye baktım, böyle bir yasak yok!)

                                                           *** 

“Bankada biraz işim var ama orada araba park edecek yer yok” dedim, benimle çalışan küçük damadıma, “beni sen götür, park yeri bulursan dur, yoksa uzak bir yere park et,  seni ararım, gelir alırsın”.  Sabah yine muhteşem(!) diyet kahvaltımı etmiş ve rejimimin ikinci haftasının başında iş gününe adapte olmaya çalışıyordum.  Canım sıkkındı biraz, zira beynimin misafirleri o sabah kahvaltıda yine ağız dalaşına girmişlerdi:

–        Bu ne lan? Bu da kahvaltı mı?  Peynir, ekmek,  domates!  Bir tutam da ot…Ömür boyu bunca çalışma çabalama bunları yemek için mi?

–        Kes be!   Ne güzel kilo vermeye başladı adam.  Hem o saydığın yiyecekler faydalı.

–        Faydasından başlatma şimdi.  Bak evde taze tereyağı var, kaymak var ve de kenarları gevremiş pide ekmek, hatta sıcak susamlı simit bile var!

–        Sus artık! Bunları adamın aklına düşürme yoksa yaptığı diyet güme gidecek!

Uzakça bir yere aracını park eden damadıma telefon açmış, gelip beni alması için kaldırım kenarında bekliyordum.  Resmen acıkmıştım, diyet listesi tokluk sağlamaz olmuştu demek.  “Ama ben iradeli adamım!  Yemem dedim mi yemem!  Eve gidince beş adet kavrulmuş badem yerim, yeter!” diye düşünürken burnuma hoş bir yağ kokusu geldi.  Kokunun geldiği tarafa dönüp baktım;  taze taze halka tatlılar ve sıcak sıcak taş kadayıfları!   Adana’ya yolu düşenler bilir,  dükkan veya seyyar olarak, mutlaka her köşede en az  bir kebapçı bir de tatlıcı vardır.

Tatlıcı dükkanlarının vitrinleri kaldırım kenarına bakan tezgahlar şeklindedir ve üstleri açıktır.  Bu tezgahların üzerinde ise piramit şeklinde tatlı ve taş kadayıfı dizili tepsiler olur.  Yanında da mutlaka iskambil destesi boyutlarında kesilmiş, beyaz veya pembe renkli temiz ambalaj kağıtları bulunur.  Bu kağıtlar yağ ve şirenin elinize bulaşmaması içindir.  Bir tane kağıt alır, kağıt yardımı ile baş ve işaret parmaklarınızın arasında bir tatlıyı tutar, şiresi üzerinize akmasın diye öne doğru eğilir veee… çıtır çıtır yersiniz.  İnanın, siz vermedikçe sizden para isteyen olmaz.  Zaten çalışanlar içeride o kadar meşgullerdir ki, dönüp dışarıdaki müşteriye bakamazlar bile!

Damat az daha gecikse tepsilerin başına geçerdim, kesin!  Zaten bu sıcak ve gevrek tatlılardan yemeyeli yıllar olmuştu.  İradem (aslında zamansızlık) ağır bastı, yutkuna yutkuna arabaya bindim.

                                  

Kolejden sınıf arkadaşım Mahmut Arsava artık Adana’da oturmuyordu ama babadan kalma gayrimenkulleri ile ilgili olarak ara sıra Adana’ya geldiğinde beni telefonla da olsa arıyordu.  Fakat, Adana’da gecelemeden aynı gün geriye gittiği için ve de beni yola çıkmasından hemen önce aramasından dolayı  görüşme fırsatını bir türlü bulamıyorduk.  Son aramasında “sabahtan haberim olsun” diye tembihlediğim için olsa gerek, bu defa öğlene doğru aradı.  Diyetime daha uygun olur  düşüncesi ile, “öğlen sana balık yedireyim mi?” diye sordum.  “Ne saçmalıyorsun sen yaa?” dedi, “Adana’ya gelince Adana kebabı yenir!”.   Çaresiz kaldım ve iyi kebap yaptığından emin olduğum bir kebapçıya götürdüm onu.  

–         Bana birbuçuk Adana, dedi.

–         Bana tek olsun, dedim.

Garson bir dakikada masayı donattı; ezme, süzme yoğurt, cacık, peynir, tereyağı, sumaklı soğan, nane, maydanoz, tere, turp, limon, pişmiş domates ve biber ve de dumanı üstünde Adana pidesi!  Tereyağlı sıcak pideye bir de bayılırım ki sormayın! “ Ama, ben iradeli adamım arkadaş, yemem dedim mi yemem!” şeklinde kendimi motive ederken içimdeki seslerden bir tanesi, bu defa doğrudan bana hitaben, konuşmaya başlamaz mı?

–        Yaa bırak bu ayakları!  Besbelli canın gidiyor terağlı pideye.  Mahmut’a bak.  Valla senden de kilolu.  Afiyetler olsun, nasıl da götürüyor lokmayı!  Hadi hadi, nazlanma, bir lokma da sen ye.  Ölmezsin korkma!

Elim titreye titreye ekmeğin yanık kenarından bir parça koparttım, ikiye ayırdım ve arasına biraz tereyağı koyup küçük bir dürüm şekline getirdim.  Aman Allahım!  Ne kadar özlemişim ben bu tadı be!   Beynimdeki ikinci ses “Yeter!  Sen rejimdesin!” diye patlamasa, Mahmut’a ne ekmek ne terayağı bırakmazdım.  Neyse, uslu çocuk olup çatalın ucu ile biraz yoğurt attım ağzıma.  Derken kebaplar geldiiiii…  

Adana kebabının bütün lezzeti  etin içine karıştırılan el kıyması kuyruk yağından, eriyen bu yağ ile ıslanan pide ekmeğinden ve de sofradaki diğer müştemilattan gelir.  Önce ekmeği eline alacaksın, sonra nar gibi kızarmış kıymayı içine yatıracaksın, daha sonra efendime söyleyim, üzerine bolca sumaklı soğanı yayacaksın, sonraaaa… ekmeği dürüm haline getirip pişmiş domates ve yeşil biber eşliğinde  yiyeceksin.  (Aamaannn, tam buğdaymış, glütenmiş, rüşeymmiş..boşveerrr, kimin umuru!)

Mahmut da zaten aynen böyle yaptı.  Ben?  Azıcık ekmek eşliğinde, üç beş çatalda eti bitirdim, yine süzme yoğurtla oyalanmaya başladım.

–        Biraz daha takviye?  diye sordum Mahmut’a.

–        Yok yeter, amaaa…,dedi,  künefe varmı bunlarda?

“Olmaz mı abi” dedi garson.  Hemen iki tane hazırlatayım.  “Ben rejimdeyim” dedim, “bir porsiyon olsun”.   Biz laflarken künefe geldi.  İki çatal koydular yanına.  Çatalın bir tanesi ile künefeyi Mahmut’un önüne sürdüm.  Mahmut çatalın kenarı ile kestiği bir parçayı (offf..offf…peynirini sündüre sündüre)  havada bir takla attırdı,  sonra da ağzına attı.  Yan masalardan bizi o an izleyenler var mıydı bilmiyorum, ama eğer var idi ise, beni ağzının suyu akan aç bir zenci, Mahmut’u da yemek yiyen bir beyaz adam olarak görmüşlerdir mutlaka!

–        Bir künefe daha söyleyeyim mi? dedim Mahmut’a.

Bu defa beynimde konuşan kendi sesimdi;

–        Maamutt, ne olursun, “Olur, söyle ama sen de bir porsiyon yersen yerim, yoksa istemem” de, ben de mecburen (!) ve seni kırmamak için(!) künefe yemiş olayım.  Hadi be Maamut, kardaşın sana kurban, aynen böyle söyleyiver be!

–        Yok, yeter, başka yemem,  dedi hayırsız arkadaşım!  Ama çay varsa içeriz.

Kuş bakışı

                                                             ***

Akşam eve döndüğüm saatte sofra hazırdı.  Dolmalar, sarmalar, börekler, baklavalar…

Yok arkadaş, ev ahalisi de bana işkence etmeye karar vermiş anlaşılan!  “ Birer parçanın ne zararı olacak ki?” diyen kızım tabağıma yiyeceklerden birer lokma koydu.  İki çatalda bitti hepsi.  Bir de lezzetli olmuş ki herşey!  Çaktırmadan ortadaki servis tabaklarına uzanıp birer parça daha götürdüm ama yine de doydum desem yalan olur.  

–        Bir dilim baklava?  Ev yapımı…

–        Bennn iradelii adamımmm.  Yemem!  (Gece el ayak çekilince bir parça yesem mi acaba?)

Neyse, lafı daha fazla uzatmayayım, birkaç ayda zor bela yedi kilo kadar verebildim ve sonra uzun zaman tartıya çıkmadım.  Güçlü irademle uzun zaman diyetime sadık(!) kaldım!  Bir ay kadar önce ise bir baktım, kaybettiğim kilolar geri gelmiş!  Kaçamak yapıyormuşum.  Diyeti aksatıyormuşum.  İftira, valla da billa da iftira!  Ne var yani; sabahları biraz sucuklu yumurta yemek, sıcak simitle kaymak ve bal yemek, su böreği yemek,  öğlenleri kuru fasulye pilav yemek, haftada birkaç kere kelle paça çorbası içmek, birkaç defa da Mersin tantunisi ya da Adana kebabı yemek rejimi bozar mı?  Benim bildiğim, bunlar orucu bozar ama rejimi bozmaz arkadaş!

 Bu arada, aksi birisi haline dönüştüğüm, hırçınlaştığım, havadan nem kapıp sinirlendiğim filan iddia ediliyor ama hepsi söyleyenlerin hüsnü kuruntusu.   Ben halim selim ve de azimli, kararlı, iradeli bir adamım!  Hem o kadar iradeliyim ki,  bir senedir her Pazar günü rejim kararı alıp, her Pazartesi rejime başlıyorum!  Bu kararımı hiç aksatmadım!  İrade dediğin budur işte!  (Salı günlerini boşverin; bana sarı rengi çağrıştırır, Çarşamba zaten bir ilçenin adı, Perşembe de sanırım öyle.  Cuma kutsal gün; gavur icadı rejim mejim… ne alaka?   Cumartesi ise yarım yamalak bir gün.  Pazar günü de zaten tatil.)   Pazartesi günü ise hafta başıdır ve rejime başlamak için en uygun gündür!  Kilo vermek isteyenlere rejime başlama günü olarak Pazartesi gününü şiddetle tavsiye ederim.   Haa, “buğday rüşeymi” almayı da unutmasınlar sakın!  (Her zaman olduğu gibi, ben bu Pazartesi yine rejime başlıyorum, ama hala da bu buğday rüşeymi neymiş merak ediyorum).

Adil Karcı

Adil

26.12.2018

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s