OKULDAN KAÇIŞ

 

kolej1

Sevgili arkadaşlar be..:
Mâdem ki yeri geldi, biz de okuldan ilk ve son
firârımızı nakledelim de torunlarımıza ibret olsun.

Fakir orta okul ikide iken, rahmetli pederin bir yılı
mukaddem Bilecik’e tayini çıkmış olup, Tarsus’ta leylî
okumaktayız, bıyıklarımızda ise bir ter ki aşkolsun,
aklımız ise serimizden taşra (başımızdan dışarı), “ah
ulan bir buğday döven çıksa da ‘hık’ desek” diyerekten
dönendiğimiz sıralar.
Şadi Yeşil nam arkadaşımızın motorlu bisikleti olmakla, “hadi lan Coğrafya’yı kırıp motora binelim” deyip fakiri ikna etmiş, Şadi’nin
arkasına oturmamızla da Mersin yoluna çıkmamız bir
olmuş idi. Patırdağı bol motorla Mersin yolunda
uçmaktayız ki kartal kuşu kaç para. Avurtlarımız
rüzgardan şişmiş, göz yaşlarımız şakaklardan
süzülmekteyken, heyvah ki ne heyvah, ağzımızdan içeri
vinlayan bir sinoğlu sinek ‘şakkadanak’ boğazımız
dibine yapışsın, biz de haliyle şerefsiz sineği ‘gurppadanak’ yutalım.
Ayıp değil ya, zatım sinek yutmaktan oldum olası hazzetmem. “Lan oğlum Şadi, çek lan kenara sinek yuttuk” dediysek de Şadi motorun kavî
sedâsından (güçlü sesinden) olacak bizi katiyyen anlamayıp, Hz. Karagöz
misâli, “İnek mi tuttun ?” deyû sual edip motoru daha
bir hızlandırmakta ki, Şadi’nin sırtından ağrı kay etmemize
(kusmamıza) ramak kalmışken, neyse insafa gelip motoru
yol kenarına çekmiş idi.
Ayıptır söylemesi, istifra etmemiz bittiği anda, amanın bir de görsek ki,
‘kısmetsiz deveyi çölde kutup ayısı severmiş’ kavlince,
okulumuzun tavatür Volsvagen minibüsü yamacımızda
yavaşlayıp durmuş, içinden biyoloji hocamız Mr. MacKay
ve muhterem eşi çıkıp bizleri temâşa etmekteler ki,
korkumuzdan ikimiz de altımıza büyük değilse de küçük
abdestimizi kesinlikle kaçırmış idik.
Mr. MacKay ise, “Bir durum mu var ?” anlamına, İngilizce olaraktan,
“What the hell you boys are doing here ? Don’t you have
to be at school ? Get back to school right now or
else..” misâli lâkırdılar etmiş, biz ise “kem ve de
küm” anlamına, “bizim it buraya balta neyim getirmiş mi
acep ?” diyerekten cevaba ayaz etmiş idik.
Hâliyle, ferdası (ertesi) gün, müdürümüz Mr. Maynard bizleri makamında
kabul edip, yalan olmasın, sanırım bir tenbih ve bir Cumartesi hapisi ile tecziye olmuş idik.
Bu işler olalı Tarsus’un Berdan çayında pek çok sular akmış
olduğundan, nisyânımız (unutkanlığımız) affola.
Hakîr-i pûr taksîr
Timur

CENAP’IN FENTON’A ZUHURU

cenap1

CENAP 3

Sevgili Tarsuszede’ler:
Nedir lan bizim bu İntik Cenap’tan çektiklerimiz
birader; anlatsam billa parçalanmadık yürek kalmaz.

Bu rezil aylardır, bizi Kanada’nın Toronto sancağından yola çıkıp, Fenton köyümüze gelmekle
tehdit eder idi. Lakin bizdeki kalp temizliğine bakın
ki, fakir bu uyarıları katiyyen ciddiye almayıp kulak
ardına atmışsak da doğrusu içimize de bir korkudur
düşmüş idi. İki hafta öncedir, “aha bu hafta
geliyoruz” demesiyle “heyvah” deyip dövünmeye
başladıysak da iş işten geçmiş olmakla, can ve canan havliyle
bir umuttur diyerekten alçağa adresimizi yanlış
olaraktan bir bir yazdırdık.
Derken “zır” telefon:
Kebaplık et neyim almak üzre gittiğimiz bakkal
dükkanında cebimizin telli fonun çalmasıyla, karşı
cenahtan bir gümrük mustantikidir, “Cenap nam bir adem
size gelecekmiş, doğru mudur ? ” diyerekten sual
etmekte. Amerikan mustantikindeki ferasete dikkat
isterim; bu cenabet herifin ne mal olduğunu “şıp” diye
anlayıp, Kanada çıkışında derdest etmekle, “bırakayım
da gelsin mi ?” diyerekten fakire sual etmekte.
“Gözel Allahım, hikmetinden sual mi olur ? Kıçına copu sokup,
her bir şeyi bir güzelce itiraf ettirsinler de, oh ne
güzel” dememize kalmadan, karısı Lucy, alsın telli
fonu, bir yalvarsın.., “Amanın Timur abicim, kocamdır
söyle de bıraksınlar demesiyle” fakir,  haliyle vicdan yaptık ve “Tüh Allah mustehakınızı  versin” diyerekten, ister istemez bu rezili serbest bıraktırdık.

Uzatmıyalım, bir saat sonra, yanlış manlış demeden
adresi bulmuş, “zır” kapı, sırıtaraktan fakirhaneye
girdi. Bana kalsa katiyyen içeri almam; Lakin Lucy ve
güzel kızı Defne’nin hatırına memnun olmuş ayaklarına
yattık. Gelir gelmez zehirli cığaralarını yakıp,
gümrükten ucuza düşürdüğü kahve rengi ispirtoyu
leblebi refakatinde zıkkımlanmaya soyundu ki taa
ayrılıp gidinceye kadar.
Biz bu mülevvesi, acep suya düşüp boğulur da pislik
temizlenir mi umuduyla göle çıkardıysak da heyhat,
herif bir yüzmekte ki, fok balığı kaç para.

Akşam olunca da gök bakıcısıyla bir güzel semada
dolandırdıp yıldızları ,ahireti cenneti cehennemi
neyim gösterdik. Göğümüze sığır misali bakıp, saatler
sonu hala Satürn (Zühal) gezegenimize “Jüpiter amanın
oh ne güzel Jüpiter, gel Lucy sen de bak” diyerekten
çırpınıp durdu da Zuhal’imizin de gururuyla
oynayıverdi.
Devrisi gün, adetimiz üzere Attila Yaprak kardeşimizle
sevgili karısı Ece geldi de, derdimize az bir derman
oldular. Gemi ile gölde tenezzühe çıkıp, Attila’nın
gitarı eşliğinde, şarkılar türküler çığırıp hoşça
vakit eyledik.
O gece dahi etleri kebap edip içki içip fasıl icra ederken bu rezil bizim kebap ocağında bir yangın çıkarsın; cümle aleme, kurda
kuşa ve de konu komşuya rezil olduk. Yangın söndürme
pufu ile zor bela söndürdük de yine sayemizde yanıp
kül olmaktan kurtuldu bu rezil.
O gece de, Allahın bir lütfu, sema yine bulutsuz olup gök yüzünü tamaşettiysek de bu herif Zühal gezegenimizi Attila’ya Jüpiter diye yutturmaya kalkınca anladık ki heyhat tüm emeklerimiz boşuna imiş.

Devrisi gün ise Attila ve Ece’nin Ann Abor’daki
evlerinde toplantının gerisini getirip bol bol mavra
ve fıkra anlatıp sayenizde çınlatmadık kulak komadık.
Hoş kalasınız.
Fakir-i pür taksir,
Timur

CENAP4

CENAP’IN FENTON ZİYARETİ

 

CENAP1

CENAP2

 

25 NISAN 2006

ALDI CENAP

Sümer ailesi bize yine muhteşem misafirperverliklerini yaptılar, Cuma akşamı
ölmüş tavuk, Cumartesi akşamı da ölmüş dana yedik.
Cuma öğlenden sonra transatlantikte Kaptan Sümer’e tayfalık yaparaktan
“karın tokluğuna” çalışma gereksinmesini yerine getirdik.
Bu tenezzühün en önemli tarafı tarihte misli görülmemiş “çorap överboaaaard…!” acil
çağrısına, kaptanımız bir rescue mission’a girdi ki ne demezsiniz. Koskoca
okyanusta benim ufaklığın kokmuş çorabını “elinle koymuş gibi” buldu, tabii
karın tokluğuna çalıştırdığı ben tayfa da canını tehlikeye ataraktan
“çorap”nesnesini, devasa dalgalardan ve korkunç deryadan
kurtardırtdı.
Cumartesi gündüzleyin tayfasını bu defa arabasıyla gezdirdi, “olmaz ilaç
sine-i SAD-pareme” diyerekten zavallı kaptanın varlığından haberinin bile
olmadığı “SAD (sod)” pareyi bulup, Erenben ailesini
bu defa da bahçesinde ırgat olarak çalıştırdı, eee naaparsın akşama
karın doyurmak gerek…!
Cumartesi akşamı Atilla ve Ece de geldiler, hayat hikayemizi şimdi gari onlar da bilmekteler.
Bu arada da çok güzel olmuş ve yanmış steak’leri yedik hem de hafiften
kafaları bulduk.
Ömer gelemedi, zaten Ali ve Kamil baştan su koyuvermişlerdi, işte resimlere
bakalar da çatlayalar.
İnceliğin ve zarifliğin timsali olan Nilüfer bizleri çok şımartaraktan pek
muhteşem ağırladı. Deryaya bakan odayı bizlere verdi, muhteşem manazaraya
karşı pek bir güzel uyuttu bizi.
Yalnız hüsrana uğradığım bir konu oldu, her iki doktora da çok önemli bir
konuda (rektal katı/sıvı/gaz fizik kuralları ile ilgili) bir soru sordum,
cevabını alamadım. Zannederim sorumu yanıtlayabilmek üzere her ikisi de
yeniden birer ihtisas yapmaya karar verdiler.
Fıstık Sümerler, herşeyler için çoooook teşekkürler, revanşını Ayvalıkta
yapmak üzere gözlerinizden puuuus ediyoruz.

İntik Cenap

 

26 NİSAN 2006

ALDI TİMUR

Sevgili Tarsuszede’ler: 

Biz bu İntik Cenap’ı kara gözleri kel kafası için
çağırmadık. Güzelim kızı Defne ve güzel karısı Lucy’i
misafir edelim de hoşça vakit geçirelim dememizle,
Cenap’tır, “yok onlar karı başlarına yalnız
gelebilemez, zatım getirsem gerek” diyerekten kendini
de davet ettirdi. Haliyle bunu duyan Ali, Ömer ve
Kamil “Yok oğlum, Cenap geliyorsa biz bu işte töbe
yokuz” diyerekten çamura yattılar ki doğrusu
ayıplamadım.
Devrisi gün Cuma oldukta, işten erken çıkıp, telaş ile
teşriflerini intizar etmekteyiz (şereflendirmelerini
beklemekteyiz), bir yandan da “ah güzel Allahım,
inayetinden sual olmaz, yoksam sana şükürler olsun,
yolu mu kayıp etti bu İntik Cenap” diyerekten dualanmaktayız
ki, heyhat ki ne heyhat, herif “zıp” deyip çıkageldi.
Meğersem alçağın elinde, coğrafya sınavında
ellen-trikli kopya çekmeye kıyas, “Cİ-Pİ-ES” tesmiye
tılsımlı bir alet olup, töbeler olsun, bu aletin inayetiyle insan kısmı
aklını gaip edermiş de yolunu asla gaip edebilemezmiş. Lakin ben
böyle tekne-lojisinin içine etmez miyim..?
Lucy ve Defne kızı hasretle kucakladıktan sonradır,
İntik’in da usulen elini sıktık.
İntik’dır, ayağının tozu kurumadan, “haydin gemiye
binelim, cığaramı gemide içecem” diyerekten hepimizi
gemiye süvar edip (bindirip) timur (demir)
aldıraraktan, fakir ise haliyle “kapudan” (kaptan)
olup, dalgalarla mücehhez Fenton golümüze açıldık.

İntik Cenap’ımız, “radyoda müzik bulacam” gayretine soyunup,
ossaat gemimizin radyosunu, sidi çalıcısını ve de tüm
ışık sistemini battal eyledi.
Ardındanda güzel Defne’nin pembe çorabını gölde yuğmak muradıyla rüzgardan ağrı fora etmesiyle ,
“lan oğlum şu çorap kaç kuruş ise verelim adamı
uğraştırma” diyerekten dönenmekteysek de, tenezzühün mabadını koca gölde çorap aramakla heba ettirdi. İskele cenahından tepe üstü göle sarkaraktan çorabı gölden toplamakta iken, fakir Lucy’e dönüp, “At bir tekme de kel tepesi üstüne düşsün gölün içine, pislik temizlensin” diye yalvarmaktayız da, Lucy’dir, basireti hepten bağlanmış olup, “Etme Timur abi, çocuğumun babasıdır” diyerekten bizi bir güzel acındırdırdı ki, heyhat, alın yazımızda bu pislikten kurtulmak asla yok imiş.

Karaya pay (ayak) basmamızla, İntik’dır, “açıktım, tiz
yemek isterim’ diyerekten rezilliğe başlayıp,
söylemesi ayıp, önceden hazırladığımız tavuk etlerini
mangalda, bu mülevvesin (pisin) “yok oğlum şu pişti,
yok yok bu yandı” nidalarına rağmen kebap edip tazakkuma
(zıkkımlanmaya) çöktük. Saniyen, bu Intik’i adam yerine koyup da alıp soğuttuğumuz bir kasa biraya burun kıvırıp, “ben artık
bira içmemekteyim, Votka gelsin” diyerekten, ” Lan
oğlum burası Agop’un meyhanesi midir ?.. Votka ne gezer”
dememize rağmen, bi-hicap (utanmadan) cıngar çıkarıp
sonunda, “madem öyle ise Cin içsek de olur” demesiyle,
mecburen ecza dolabından çıkardığımız yara temizleme
alkolünü ikram etmemizle, koca alkol şişesini bitirip,
“ohh be.. Cin olur da böyle mi olur.. böyle tevatürünü
töbe içmemiş idim, kesene bereket, ölmüşlerine rahmet” deyip, fakiri iltifatına mazhar eylemiş idi.
Akşam oldukta evden içre girip, bu görgüsüze gök
bilimi oyuncaklarımızı gösterdiysek de katiyyen
ilgilenmeyip, üstelik şark-ı cenup cihetinde
(güney-doğu) pırıldanmakla meşgul Jüpiter gezegenimizi
de gök bakıcısıyla göstermeyi önerdikse de “yok ben bu
Jüpiter’leri çok gördüm, bunların hepsi birbirinin
aynıdır. Yarın istasyona gidip trene bakıcam”
diyerekten hoşaftan anlamadığını bir kez daha itiraf
etmiş idi.
Saniyen, mutfağımız lavabosu altında aylardır
damlamakta olan su borusunun damlayan nahiyesini bir
bakışta bulup sıkıştırmasından, son gelişinde borunun
bağlantısını mahsustan gevşek bıraktığını da anlamış
olduk.
Ferdasi gün, bahçemizin kendi kafasına misal kellenmiş
bölgesine işmar edip “çayırdaki bu kel bölgeye ‘sad’ alıp yamamak
gerek” deyip, bizim ise bildiğimiz tek ‘sad’, “Olmaz
ilaç sine-i sad pareme”‘deki ‘sad’ olup kime sorduysak
bilemediyse de, iki saatimizi heba ettikten sonra tilkinin bakır sıçtığı bir mekanda zor bela bulduğumuz, yufka dürümü misali dürülmüş bir karışlık çimen otunu ateş bahasına alıp bahçemizin keli üzre kapattık. Bu işi yaparken de, bu Cenap rezili, “uf amma da belim ağrıyor” ayaklarına yatıp, hayasızca Lucy ve de fakiri “şurasına toprak atın !.., burasını sulayın !..” diye emirler vererekten ırgat
gibi çalıştırdı bu mülevves.
Derken, Hüda’nın bir lütfü, sevgili kardaşımız Attila Yaprak
ve de zarif eşi Ece teşrif ettiler de ‘sad’ belasını
savuşturduk.

Bu sefer mangalda söylemesi ayıp, paraya
kıyıp aldığımız, biftekleri de kebap edüp,
içkilerimizle ve de mavramızla geceyi öyle bir
coşkuyla sürdürdük ki, düşman çatlatmacasına.
Hatun kısmı ise, bu Tarsus’lu milletinin bir araya geldikte
neden bu kadar kıkırdayıp gülmeye soyunduğumuzu
katiyyen anlamadılar.
Ömrümüzün kalanında, kavuşmamız bol, ayrılığımız az
olsun.
Sırıtaraktan,
FPT Timur

CENAP3CENAP4

AHMET PEKER

AHMET 1A

Ahmet Peker için (Pınar Atakent’ten) 

Sınıfımız bir önceki dönemden bize katılan arkadaşlarımız ,yeni kurulan Hacettepe Tıp Fakültesinin değişik bir uygulaması olan kırbeslik ve altmışdörtlük öğrencilerden oluşan biraz karışık bir gurupdü.Sayısı sadece 35 olan 1971 mezunları hep kendisini 1970 liklerin bir uzantısı ve bir parçası olarak gördü.Daha sonraki yıllarda da tüm etkinlikleri 1970 liklerle kutlayıp,onlara katılarak bu birlikdeliği pekiştirdi.Bu birlikdelik o hale geldiki günümüzde hangi arkasımızın 1970,hangi arkadaşımizn 1971 yılı mezunu olduklarını anımsamakda zorlanıyorum.Sınıfımızın bu karmaşık yapısına rağmen aramızda güzel bir arkadaşlık ve uyum vardı.Her sınıfda olduğu gibi bizde de guruplaşmalar vardı.Guruplaşmaların nedenleri hissi veya poltik yakınlaşmalar,veya aynı mahallelerde oturup her gün belirli otobüs veya dolmuş la okula gelmekdi…O yıllarda özel vasıtası olan arkadaşımız varmıydı,bilemiyorum.Bu yakınlaşma ve guruplaşmaların bazı arkadaşlarımızın eş seçiminde katkısı oldu..
Örneğin:Ben Yücel Atakent le,Candan sevgili Mete ile,Serap sevgili Münci ile Uğur Eser ile evlendi.Erkek arkadaşlarımızın büyük kısmı tip dışı bölümlerden eşlerini secdiler.Sınıfımzdaki bazı kız arkadaşarımız 1970 lik gurupdan eş seçmeyi yeğlediler….
Bence sınıfımızın en önemli özelliği Mavi Amfi de herkesin oturacağı yerin belli olması hemen her dersde aynı yerlere oturulmasıydı..
A.Eyüp Oygar en önde oturur uzun bacaklarını uzatır veya ayak ayak üstüne atarak ya piposunu temizler veya piposunu tuttururdu.Pipo kültüründe ondan geri kalmayan Nurhan Artel sağ tarafda ikinci sıradaki yerini alırdı.Ön sıranın değişmez müşterileri Ali.O.Taşçıoğlu ve Fulya Tezok dü..Biz Yücel ve Ayten le sol tarafda üçüncü sırada otururduk.Mete ve Tahsin ortalarda bir yerlerde oturur Candan genelde on sıraları tercih eder ama sürekli yer değiştirirdi.Nilüfer ortalarda sol tarafda yer alır,sınavlarda kağıdını ilk veren kişi olarak hepimizin hayret ve şaşkınlığına neden olurdu.
Sınıfımızın simgesi olan asıl gurup genelde arka sıraları tercih ederlerdi.Bu gurubun üyeleri İ.Erkan,Muzo,Ersin ve sevgili arkasımız AHMET PEKER di.Bu guruba arada asker Erol ve Nevzat arkadaşlarımız da katılırdı.

Ahmet arkadaşımız genelde biz on sıradakilerle fazla muhatab olmazdı,onun kendine has bir kişilik ve ağırlığı vardı.Bir yerde bizlerin ağbisi koruyucusu rolündeydi,yahut ben öyle hissederdim.Karlı bir günde benimle otobüs durağına kadar yürümüş ve ben otobüse binene kadar durakda beklemisdi…Şimdi düşünüyorumda o iri yarı cüssesinin altında ne denli duyarlı ve düşünceli bir dostmuş benim sevgili arkadaşım..

Daha sonraki yıllardaki toplantılarımızın bazılarında Ahmet İ görebilme şansım oldu.Şimdi o toplantılarda yanına gidip o nun la çok daha uzun konuşup,sohbet etmediğim için çok üzgünüm,keşke sevgili arkasımla konuşabilseydim şimdi sizle re yazabilecek çok daha fazla anım olurdu…
Sevgili arkadaşlar aramızdan ayrılan arkadaşlarımızı sevgi,özlem ve anılarla anımsıyoruz.Hepsi bizler için çok değerli,yeri doldurulmayacak unutulmayacak arkadaşlar..Bu yazıyı yazarken en büyük dileğim bu türden haberleri duymamak, her geçen yılla sayısı azalan bu güzel arkadaş gurubumuzla çok daha sıklıkla bir araya gelip güzel ve sağlıklı günlerimizin tadını hep birlikde çıkarmak..
Sevgiyle,sağlıkla kalın..
Güneşli bir NY gününden sınıfımızın tüm annelerinin Anneler gününü içtenlikle kutluyorum..
Pınar

Dr.Ahmet Peker için; (DEMOKAN EROL’DAN)

Sevgili Ahmet‘imizi kaybettik.Bir süreden beri rahatsız olduğunu ,tedavi  gördüğünü söylediler, sanırım kendisi ve yakın çevresi bunun bilinmesini istemiyorlardı.   Bu davranışı çok iyi anlayabiliyorum. Bilinen sona yaklaşırken insanın kendisiyle kalabilmesini, yaşamını gözden geçirebilmesini ,yapması gerekenleri sıraya koyabilmesini hiçbir katkısı olmayacak ve belki unutmaya çalıştıklarını hatırlatacak nezaket ziyaretleri, geçmiş olsun sözcükleri ile geçirmek istememesi kadar doğal ne olabilir ?

             Belki askeri öğrenci olarak üniformalı görünmeyi fazlaca benimsememişti ama üniformanın çok yakıştığı kişilerden biriydi.Heybetli görünümüne sıcaklık katan güleç yüzü, arkadaş canlısı davranışları ,bazen sınıfta ,salonlarda yayılan kahkaha salvoları , Elazığlı hemşerilerinin lehçesi ile anlattığı mahalli şaka ve fıkralarıyla masa başı sohbetlerine renk katan unutulmaz bir arkadaşımızdı Ahmet.

             Meslekte de beraber olduk Ahmet ’le.O asker olması nedeniyle uzmanlığını  GATA da yaptı ama Derneğimizin toplantılarında , kongrelerde sıkça beraber olduk.

 Uzmanlık sonrası Mevki hastanesinde çalışırken İlhan la birlikte bazı ameliyatlara  yardım için oraya gittiğimizi ,sonrasında odasında birlikte yemek yiyip sohbet ettiğimizi hatırlıyorum.Kendi hizmetine bakan askere, hasta erlere bir baba gibi şefkatle davrandığının, herkesle çok sıcak ,samimi dostluklar kurduğunun tanığıyım.

         Ahmet birlikte çalıştığı Psikiyatri uzmanı Hamdullah’ ın « hasta vizitine çıkarken önce sana uğrayayım dedim» esprisini bize kahkahalarla anlatacak kadar şakaya eleştiriye açık, her şeyi hoşgörüyle karşılayabilen bir kişiliğe sahipti.

Daha sonra Gülhane ’de akademik yaşantısını sürdürdü,çocuğu torunu oldu.

Bir otel’de yapılan emeklilik töreni ve yemeğinde çalıştığı kurumda da ne kadar çok sevildiğini gördük. O arkadaşlarını hiç yalnız bırakmadı. Arkadaş meslekdaşları da başka illerden bu törenlere katılarak onu gönülden sevdiklerini kanıtladılar.Bu uzun yolda çok şeyi paylaştıkları beraber yürüdükleri Muzo,İlhan ve Ersin Uğur ile yakın arkadaşlık ve dostluklarının son güne kadar sürmüş olması birlikte olduğumuz günlerin ne kadar değerli olduğunu gösteriyor.Umuyorum hiç değilse uzunca bir süre başka bir arkadaşımızın -dostumuzun acı haberini duymayalım.

  Mutlu nedenlerle birlikte olalım,elbette kaybettiklerimizle ilgili sıcak anılarımızı hep koruyalım.Sevgili eşi Nur ve kızı Leyla başta olmak üzere tüm ailenin ve hepimizin başı sağ olsun.

Demokan

FATİH SULTAN MEHMET VE AYOVA

 

FATİH SULTAN MEHMET VE AYOVA
Fatih Sultan Mehmet beş lisanı akıcı olarak konuşur, “Avni” mahlâsı ile de şiirler yazar idi.

“Avniyâ, gerçi ölüm dünyede müşkil işdür
Gamze-i dilber ile biz ânı âsân iderüz”
Avnî (Fatih Sultan Mehmet)

(Meali: Ey Avnî , ölüm dünyada güç bir iştir, lâkin güzelin gamzesi ile biz onu kolaylaştırıveririz) (âsân=kolay)

Bazı arkadaşlarımızın oraya buraya seğirtip nutuk yarışına girdikleri şu sıralar, madem yeri gelmiştir, yıllar önce önce başımıza gelmiş gülmeye müstehak bir fıkrayı anlatsam gerek.

Yirmi sene kadar oluyor ; Ayova (Iowa) Üniversitesi’nin pediatri hematolojisi kemik iliği nakil bölümünde iş bulma amacıyla, Ayova (Iowa) eyaletinin, tilkinin bakır sıçtığı bir kenti olan Ayova Siti’ye (Iowa City) gelmiş idik. Kızıl derililer, haliyle,Türk asıllı (!) olduklarından buracığa “Ay Ova” demişlerse de “sonradan gelen gâvurlar, hâliyle Türk düşmanı olduklarından, bu ismi “Iowa”‘ya çevirmişlerdir” diye de efkâr (fikirler) yürütmüş idik. Ziyaret tasarımızda en önce, kargaların dışkı yemelerinin öncesine alınmış olan fakirin “Lösemi” başlıklı dersi, takiben de hastane turu ve mülâkatlar bulunmakta ki, yaman heyecanlanmakta idik. 

Akşam ezan vakti bizi konuk evine aldılar. Ferdâsı (ertesi) sabah bir de görelim ki ,amanın her yanı rezil bir kar sarmış ki, ümüğümüze değin kara batarak ve de kolumuz altında kaygan (“slide”) resim gösterme halkasını taşıyaraktan hastaneye olan yüz metrelik mesafeyi yürüyüp ders anlatacağımız opera salonu misali koca salona gelip sahneye çıkmış idik.

Lakin koca salonda hiç kimse bulunmamasına karşın, katiyyen dert edinmeyip, kaygan resim göstericisini de bir güzelce kurup hazırlamış idik.
Vakti saati gelince ise, “Heyvah kimsecikler gelmeyecek nutkumuzu dinlemeye” dememize kalmamış, arka kapudan zarif bir âdem sökün etmiş, gelip en ön sıraya da oturuvermesiyle, bu âdemi gözümüz bir yerden ısırsa da, “Yok artık !!..daha neler” deyip, buranın üniversite muallimlerinden biridir zâhir diye kıyas etmiş idik. 

YUCEL

Zarif âdemdir, “bu havada hiç kimse gelmez, sen başla gitsin” anlamına, “If you wish you may start” diyerekten işmar edince, sular seller gibi ezberimize aldığımız nutku tam bir saat boyunca bir güzelce irâd etmiş idik.

Konuşmamızın bitiminde, tek dinleyenimiz olan bu zarif âdemcağız zıplayaraktan ayağa dikilip, tabançalarını (avuçlarını) yek diğerine çarptıraraktan bu hakîre “Bravo” nidalerı atarak bir alkış tutsun… Muhabbetimizden gözlerimiz yaşararaktan resimlerimizi toparlayıp salonun çıkışına doğru yürümeye başladığımızda ise, zarif âdemdir ayağa kalkıp önümüzü kesmesiyle derhal lehçesi bozulmuş, fakirin yüzüne doğru işaret parmağını sallayaraktan,“Nereye gitmektesin bakalım !?” diye sual etmiş, fakir ise korkudan lebimiz (dudağımız) uçuklamış, gövdemiz titreyerekten  cavaba ayâz edip , “Konuşmamız sona erdi, hastaneye gitmekteyiz” dediğimizde ise, ol âdemin imlâsı ve zarâfeti derhal bozulup, “Hööst beyim !.. hiç bir yere gidebilemezsin… otur bakalımdı şuraya…Zîra senden sonraki konuşmacı benim” diyesi var.

Kolunuzu “Heil Hitler” el peşreviyle semâya (gök yüzüne) uzattığınızda, serçe kuşu parmağızın tırnağının eni, semâda 1 derecelik mesafeyi ölçer.

Akşam 10:00 sularında yüzünüzü kuzey batı yönüne çevirip “Büyük ayı”yı bulup, saniyen sol yumruğunuz ile Che Guevera misâli ayımızın kepçesini kapayıp, sâlisen de kepçe sapının “Alkaid” tesmiye (isimlendirilmiş) birinci yıldızından başlayarak 3 tırnak boyu güney-batı yönünde aşağıya inerseniz…, heyhât hiç birşey göremezsiniz.

Lâkin, güzelce bir dürbünle tam burada “M51” ya da “Whirlpool galaxy” tesmiye yıldız adasını görürsünüz ki amanın dikkat etmez iseniz, hayretinizden uvulanızı “gurppadanak” yutma tehlikesi vardır..

“Yâr içün ağyâr ile merdane ceng etsem gerek 
İt gibi murdâr rakib ölmezse yâr elden gider.”
Avnî (Fatih Sultan Mehmet) 
Bu da yetmez deyip, sevabımıza fakirin 24 cm’lik külüstür gök bakıcısının nelere kadir olduğunu, ve üstelik bir de hayır duanız almak muradıyla arkadaşımız Rick Kirecji’nin hâzik ellerinden çıkmış muazzam “Whirlpool” (M51) görüntüsünü de göndermekteyiz ki, gözleriniz falcı taşı misali açılsın.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun,

Sırıtaraktan,
Hakir-i pür taksir,
Timur

M51  

 M51 : 25  CM TELESKOPLA 

 M51 : 35 CM TELESKOPLA

ARKADAŞIM PROF. DR. BÜLENT GÜRSEL

ARKADAŞIM PROF. DR. BÜLENT  GÜRSEL’İN  EMEKLİLİK  TÖRENİ  İÇİN :

 

 

Sevgili arkadaşlar:

Yalanım varsa ne olayım; Bülent’e okumayı ben öğrettim. İnanmazsanız, kendisine sorun.

Bülent benim en eski arkadaşımdır, ve büyük olasılıkla ben de onun en eski arkadaşıyım. 

Yaşlandıkça, herkes gibi, müthiş bir unutma yeteneği yanında, muhteşem bir de uydurma yeteneği geliştirmekte olduğumdan, anlatacaklarım gerçek olsa da, bazı ayrıntıları uydurmuş olabilirim. 

Beş yaşlarında olmalıydık. Bülent’in Tarsus’daki evlerinin ikinci katında, yere bir gazete yaymış, “bilya” dediğimiz cam misketlerle oynarken, istemeden Bülent’in en sevdiği mavi bilyayı yutuvermiştim. Bülent çok sinirlenmişti. Bilyayı bilerek yuttuğum savıyla üzerime atladı, başladık boğuşmaya. Aslında pek sıklıkla boğuşmazdık. Bülent her zaman çok iyi huylu, barışçı bir çocuktu, ve tüm yaşamı boyunca da öyle kaldı.

Bir keresinde Bülent’i , kaza ile, sırtından ve kolundan ısırdığımı, onun da bunu olgunluk ve anlayışla karşıladığını hatırlıyorum. 

Hem yüzü, hem de güzel huyu, rahmetli babası “Mustaa bey amca”ya pek benzerdi. Mustaa bey amca, “muaahit yüksek meendiz” olup, babamın hep sevgi ve saygıyla sözünü ettiği sevgili arkadaşıydı. 

Bilye boğuşmasında, Bülent üste çıktığından, çaresiz teslim olup, onun da benim en sevdiğim bilyamı yutmasına razı olmuştum.

Bülent’in bilyamı yutmasından az sonra içeriye, saygıdeğer ve pek çekindiğimiz rahmetli annesi, Suat hanım teyze girdi. Suat hanım teyze, çevremizdeki anneler içinde üniversite mezunu tek anne olduğundan çok saygı duyardık kendisine. Bizi her zamanki gibi, kibarca azarlayıp, köpekler gibi boğuşacağımıza, tahta harfler ve kalemlerle oynamamızı öğütleyerek yanımıza oturdu.

Ben de hem korkumdan hem de yağ çekmek amacıyla, yere yaydığımız gazeteyi yüksek sesle okumaya başlamıştım; “Yeni Sabah Gazetesi..Başvekil Adnan Menderes İstanbul’u teşrif ettiler..”

Suat hanım teyze nedense birden heyecanlandı, “Timur sen okumayı ne zaman öğrendin ? Nasıl öğrendin ? Biz bu Bülent’e bir türlü öğretemiyoruz..” diyerekten başladı fakiri bunaltmaya. Suat hanım teyze aynı gün gizimizi anneme yetiştirmiş . Rahmetli annem de telaş yapıp, “Billahi biz de bilmiyorduk Timur’un okuduğunu” deyip, o da “Nereden öğrendin söyle bakalım..kör olmayası…” diye fakiri azarlayıp akşam olunca da, yememiş içmemiş, haberi rahmetli babama yetiştirmiş idi. Babam da sinirlenip, “Getir bakalım gazeteyi..oku da görelim” diye azarlayınca fena halde korkup suçlanmıştım.

Bu okuma illetinin ne zaman başıma bela olduğunu gerçekten de bilemiyordum. Lâkin, bu okuma belâsı ömrüm boyunca da başıma dert olmuştur. 

Suat hanım teyze, “Sen nasıl öğrendiysen Bülent’e de öğret, çocuk çocuğa daha iyi öğretir” deyince,  Bülent’le okuma çalışmalarına başlamış idik. Bakın şuraya yazıyorum, ben öğretmeseydim, Bülent de okumayı kesinlikle öğrenemez, değil profosör doktor olmak, kap kara câhil kalır, siz de bu emeklilik toplantısını “nah (!)” yapardınız.

Daha sonraki yıllarda, önce Sadık Eliyeşil sonra Atatürk ilk okulunda sonra da Tarsus Amerikan kolejinde beraber olduk Bülent’le. Hacettepe’ye de onun yüzünden girdim. “Ankara tıplıların sözlerine inanma. Hacettepe iyi okuldur” deyip benim de Hacettepe Tıp fakültesine  girmemin sorumlusu ve suçlusu bilesiniz ki bu Bülent’tir. Onu bu yüzden hiç affedemem.

Rahmetli babam Bülent için “Mustafa Gürsel’in oğlu” diye söz eder, neden onun gibi efendi ve çalışkan olmadığım için hep serzenişte bulunur beni deli ederdi.

Bülent gibi bir arkadaşım olduğu için hep gurur duymuşumdur. Keşke gurbette olmasaydım da bugün aranızda bulunsaydım. Keşke Bülent’i sizlerle birlikte yeniden kucaklayabilseydim.

Sevgili arkadaşım; yaşamının bu yeni döneminde sana sağlık ve  mutluluk içinde uzun bir ömür dilerim. 

Pof. Dr. Timur Sümer