BEN Kİ KOMŞUNUN KÖPEĞİ

KELP

DEĞERLİ YARAN
BAKIYORUM DA KENDİ ARANIZDA HOŞBEŞ EDEREK, DERTLEŞİP SÖYLEŞİP INTERNET ORTAMINDA KÖRLER SAĞIRLAR BİRBİRİNİZİ AĞIRLAYARAK HOŞCA VAKİT GEÇİRİYORSUNUZ. İMRENİP GIPTA ETMİYORUM DESEM YALAN OLUR. BENİM KİM OLDUĞUMU SORACAK OLURSANIZ, BİZİM FENTON’DA MUKİM DR.TİMUR BEYİN KOMŞUSUNUN İRİ CÜSSELİ KÖPEĞİYİM. ADIM “CEİMAR BLACKHEAD”. TÜRKÇE MEALİ, “ÇOMAR KARABAŞ”. (TANIMAKTA ZORLANDI İSENİZ, KENDİSİNİN WEB SAYFASINI KURCALAYIP, FİKİR UÇUŞMALARI VE “PİR SULTANDAN YAŞ ÇEŞİTLEMELERİ, JÜPİTER VE KELP” AYETİ , AYPAD SURESİNE GÖZ ATINIZ) BU VAKTE KADAR HALEN BAKIP OKUMADI İSENİZ ZATEN ALLAH MÜSTEHAKINIZI VERSİN KANAATİNDEYİM.

BAHSE KONU WEB SAYFASINI OKUMAKTAN İMTİNA EDENLERİN GENÇLİĞİNİN HAYRINI GÖRÜP GÖRMEYECEĞİ HUSUSUNDA DA CİDDİ ŞÜPHELERİM VAR. İNSANOĞLUNUN ELİNE KALEM KAĞIT VERMEYECEKSİN. VERDİN MİYDİ, OTURUR İTİN KÖPEĞİN BİLE DEDİKODUSUNU YAPAR. OLAYI BİR DE BENDEN DİNLEMENİZ GEREKİYOR. ŞİMDİ EĞRİ OTURALIM, DOĞRU KONUŞALIM. “HOŞT” DEMEDEN SABIRLA DİNLERSENİZ İŞİN ASLINI BİR DE BEN ANLATMALIYIM:

GÜZEL BİR 5 EYLÜL GECESİ İDİ. AKŞAM YALIMI YEDİKTEN SONRA ŞÖYLE BAHÇEYE ÇIKIP ETRAFI SEYREDEYİM MURADINDA İDİM. “YENİ TAŞINDIĞIMIZ MUHİTTE KİMLER İKAMET EDİYOR ACABA” TECESSÜSÜ İLE DOLANMAYA BAŞLADIM. BİRDEN KULAKLARIM DİKİLDİ. YAN BAHÇEDEKİ HAMAKTAN ÇATIRTI SESLERİ GELİYORDU. İŞGÜZARLIK EDİP HIRSIZ SANARAK HIRLAMANIN ALEMİ YOKTU. “İTSANİYET NAMINA” GİDİP BİR KONTROL EDEYİM MESULİYETİ İLE ORAYA DOĞRU SEYİRTTİM. HAY SEYİRTMEZ OLAYDIM. İNSANOĞLU ÇİĞ SÜT EMMİŞ BİRADER. İTOĞLUNUN MAKSADINI ANLAYIP DİNLEMEDEN ÖNYARGILI DAVRANIR. DR.TİMUR DA HER İNSANOĞLU REFLEKSİ İLE BENİ GÖRÜNCE GELENEKLERE UYUP HALİYLE FEVRİLEŞTİ. OYSAKİ BİRÇOK DİL BİLEN KÜLTÜRLÜ BİR İT OLDUĞUMDAN, KENDİSİNİ ÜRKÜTMEMEK UĞRUNA TÜRKÇE HAVLAMIŞ İDİM. BIRAK ALLASEN BİRADER ADAMIN GEÇİNMEYE GÖNLÜ YOK. ZAYIF VE NARİN OLDUĞUNU İSPAT ETMEK UĞRUNA GİYMİŞ KAPKARA PİJAMALARINI, YATMIŞ HAMAĞIN İÇİNE, HAMAK AĞIRLIĞINDAN YERLERE YAPIŞMIŞ, TAKMIŞ KULAĞINA AYPADINI, AÇMIŞ BEETHOVEN’İN “LARGO” BÖLÜMÜNÜ, DİKMİŞ GÖZÜNÜ HAVAYA JUPİTERİ TAMAŞA EDİYOR. BESBELLİ YARIN GİDİP ASTRONOMİ KULÜBÜNDEN ARKADAŞI CLAYTON KESSLER İLE JUPİTER -CULPAN -MERKÜR -SATÜRN İSTİŞARESİ YAPACAK. TABİİ BU GECE HAMAK PATLAYIP YERLERE SERİLMEZ İSE. BİÇARE HAMAK HAMAKLIĞINDAN BEZMİŞ ÇATIRDAYIP DURUYOR.

DEDİM YA, “İTSANİYET” NAMINA BİR UYARAYIM ADAMI MURADINDAYIM.
AKSANLI BİR TÜRKÇE İLE HAVLAMAMLA ASABI GERİLDİ. ANLADIM Kİ KULAĞINDAKİ AYPAD YÜZÜNDEN LAFI ŞEYİNDEN ANLIYOR. GÖBEĞİNİ ÜÇE KATLAYIP YERİNDEN DOĞRULMASIYLA TÜRKÇE “HOŞT” DİYE SURATIMA KARŞI BAĞIRMAZ MI. NEYE UĞRADIĞIMI ŞAŞIRDIM. BİR YANDAN DA, “YUH BE BUNCA YILDIR BU MEMLEKETTE OTURUYOR ŞU HOŞTUN İNGİLİZCESİNİ BİLE ÖĞRENEMEMİŞ” DİYE İÇİMDEN KINIYORUM. DUR ABİ KIZMA YAHU BİRŞEY DEMEDİK, BİR HAVLAMAMIZI NERELERE ÇEKTİN DEMEYE KALMADI İYİCE SİNİRLENDİ. NE O, İKİ SATIRLIK KEYFİNE MÜDAHALE ETMİŞİZ. ABİ SUS KOMŞULAR UYANACAK DİYE İKAZ EDECEK OLDUM AMA DİNLEMİYOR. “HAV” DI, “HOŞT” DU DERKEN, MÜNAKAŞA UZAMAYA BAŞLADI. BAKTIM OLAY BÜYÜYECEK, ALTTAN ALAYIM BARİ İTLİK BENDE KALSIN DEYİP KAFAMI UZATTIM. ÜZERİNE VARMAYIP YALAKALIK YAPAYIM DA MUHABBETE VESİLE OLSUN, DOSTUNU DÜŞMANINI BİLSİN DEYİP KAFAMI SEVMESİNE MÜSAADE ETTİM. KÖPEĞİN OLAYIM ABİ BEN ETTİM SEN ETME DİYE YATIŞTIRDIM.
” O GÖK BAKICISI KAÇ DOLAR BİLİYOR MUSUN ULAN İT OĞLU İT, HOŞT Kİ ZİYADESİ İLE HOOŞT” NİDALARI NETİCESİNDE EVE KAÇIP ELİNDEN KURTULDUM. O GECE ESEFLE ANLADIM Kİ, İNSANOĞLUNUN İTOĞLU DOSTLUĞU DA YALANMIŞ BİRADER. HİÇ KİMSE İT-SANİYETTEN ANLAMIYOR. OLAY BUDUR, BÖYLEYKEN BÖYLEDİR.
DOSTLUĞUNDAN MUHABBET ÇIKARIP İŞİ TATLIYA BAĞLAMAYI BAŞARDIM ANCAK TARTIŞMA UZUN SÜRÜNCE HALİYLE SİNİRLERİM GERİLMİŞTİ. ANLATTIĞINA GÖRE DR.TİMUR’UN BENİM YERSİZ HAVLAMAMDAN BÖBREKLERİ AĞZINA GELMİŞTİ AMA BİZİM BÖBREKLERİN HALİNİ SORAN YOKTU. ASAP BOZUKLUĞUNDAN FENA HALDE ÇİŞİM GELMİŞTİ. KAFAMI GÖK KUBBEYE DOĞRU DİKİP, JUPİTERE KARŞI ŞÖÖYLE BİR ULUDUKTAN SONRA, DR. TİMUR İLE HENÜZ TESİS ETTİĞİM AHBAPLIĞA GÜVENEREKTEN, HAMAĞIN DİBİNDE DURAN GÖK BAKICISI İSTİKAMETİNDE HEDEFİMİ BELİRLEYİP ÇİŞİMİ BIRAKIVERDİM.
HAV İKEN HAV HAV DIR. ARZ EDERİM EFENDİM.

ÇOMAR KARABAŞ
(ADINA BIRNUR SUMER)

ABİMİN İLK HASTASI

Abim Timur Sumer, okuldan yorgun argın geldi ve üç inşaat tuğlası kalınlığındaki kitabını itina ile masanın üzerine fırlattı. Evin en mutena köşesi olan yeşil kanepede 1.47 uzanmış yatmakta ve aynı zamanda ölmek üzere idim. Bana şöyle bir nazar etti ve;
-Ne o? Okuldan kaçmış gibi bir halin var ki aferin, büyüyünce çöpçü olmaya karar verdiğin aşikar oldu dedi.
Kendisi birkaç aydır Tıbbiye mektebinin birinci sınıfında idi, ondokuz buçuk-yirmi yaşlarındaydı, asabı gayet bozuktu ve babamın oğlu, annemin ise gözünün nuru- gönlünün süruru idi. Arada sırada hırgür etmelerine rağmen, ablası Oya’nın, şeytanın arka bacağı kızkardeşi Şule’nin ve benim başlarımızın tacı, gönüllerimizin ilacı vaziyetindeydi. Bunca meziyeti ve yaşını başını almış bir adam olması nedeni ile kendisine hürmette kusur etmemem gerektiği kanaatindeydim. Hürmetli bir hışımla yerimden doğrulup;
-Benim çöpçü filan olmaya vaktim kalmadı, zira bir-iki saate kadar öleceğim hakkını helal etmelisin diye suratına doğru çemkirdim.
On yaşında, ilkokul dördüncü sınıfta idim ve işte buyurun bakalım ölüm döşeğindeydim. Kadere bak idi yahu! Çarpım tablosunu binbir zahmetle yedilere kadar boşu boşuna ezberle, her akşam babandan “kerrat cetvelini” öğrenmenin nimetleri hususunda nutuk dinle, tam da sekizleri dokuzları öğrenecek iken geber git. Tuh be, beynimin bütün hücrelerini seferber edip hayatta lazım olacak diye öğrendiğim bütün bilgileri kullanamadan toprak olup gidecektim.
-Kader kime şikayet edeyim seni diye söylenerek ölüm döşeğime iyice yerleştim.
Vay be, Terliksi Hayvanın sindirim sistemine ait bilgilerimi bile hiçbir zaman kullanamayacak ve mezarıma bir sır olarak götürecektim ki, yazıklar olsundu. Annem bile hasta olduğuma inanmamış, bir iki saat önce beni hastaneye götürmüştü. Doktor amca da ikna edilmesi hayli zor bir adamdı. Beni iyice muayene edip;
-Bu çocuğun bir boku yok, külliyen yalan söyleyip numara yapmaktadır, bugün evde azarlayın yarın derhal okula gitsin. Yirmibeş yıl sonra kontrole getirin, o zamana kadar tıp ilerlemiş olur, “hiperaktif” teşhisi koyarım dedi.
Bunları duyan abim, hakkını helal edeceğine ölüm döşeğimin başında beni azarladı;
-Sen ölmene bak kafanı bunlara takma dedi. Nasıl olsa cehenneme gideceksin, orada engin ilk mektep bilgilerinden ısı enerjisi konusunu filan kullanırsın.
Halsizlikten kolumu kıpırdatacak halde değildim. Birkaç gazoz kapağı, bir takım izci elbisesi, üç-dört tane içinin samanları dışarı fırlamış plastik bebek ve tüyleri yolunmuş bir oyuncak köpekten başka mal varlığım yoktu ki, vasiyetimi yazıp eyvallah diyerek şu fani dünyadan çekip gitseydim. On yıllık mazim gözümün önünden film şeridi gibi geçmekteydi. O sırada Şule de okuldan gelip, sevgili abisinin yanındaki yerini alarak tepeme dikildi.
-Çekilin film şeridimin önünden diye haykırdım.
Şule, en Allahtan korkmaz kuldan utanmaz haliyle;
-Şeridin kopsun. Senin film şeridinin en baş rollerinde biz varız zaten. Öleceksen çabuk öl, yarın imtihanım var dedi ve sevinçle abisinin boynuna sarıldı. Hah işte, on yıllık çileleri nihayet dolacaktı ve selamete kavuşacaklardı. Tam da;
-Görmedim ömrümün asude geçen bir demini deyip son nefesimi verecektim ki, abimin hayretle gözlerime doğru eğildiğini farkettim. Zaten kahve fincanı tabağı ebadında olan gözleri, hayretten dört misli büyüyerek düdüklü tencere kapağı boyutlarına ulaşmıştı.
– Yahu anne bu çocuk gayet sarılık olmuş. Bunun kanındaki biluribin oranının yükseldiği yetmezmiş gibi, bir de utanmadan alyuvarları aşırı oranda yıkılmış diyerekten, altı aydır Tıbbiye mektebinde öğrendiği bütün bilgileri takır takır ortaya saçtı. Hah işte, sevgili abim sayemde meslek hayatının ilk teşhisini koymuştu.
Ancak emin olmalıydı. Yanında duran kardeşi Şule’yi hemşiresi farz edip derhal talimat verdi:
-Çabuk hastayı banyoya götürünüz ve içinde ne varsa boşaltmasını temin ediniz. Herhangi bir hijyen yoğurt kavanozuna koyup getiriniz, idrar tahlili yapacağım.
Şule;
-Yahu abi, senin doktor olmana daha çok var, boşver şu teşhisi tedaviyi. Başında ekmek kırarız Hipokrat yeminin de bozulur. Bırakalım ölsün gitsin başımızın cezası dedi.
Abim, ettiği Hipokrat yeminini bozarsa alimallah çarpılacağından endişelenmekteydi. Banyodan gelen tahlil sonuçlarına bakaraktan, hasta yakını olarak farz ettiği annesine dönüp gayet doktormuş gibi konuştu;
-Çocuğunuz fevkalade sarılık olmuş hanımefendi. Bir ay kadar okula gitmemesinde fayda görüyorum. Hergün haşlanmış patates ve kayısı hoşafı yedirmenizi tavsiye ederim.
Annem, oğlunun büyüyünce çok iyi bir çocuk doktoru olacağını işte tam da o anda hissetmiş, onu iyiki de Tıbbiye mektebine kaydettirmiş olduğu için kendi kendini tebrik etmişti. Sabah beni muayene edip de durumuma bir mana veremeyen gerçek doktorun boyu devrilsindi. Hatta boynu da altında kalsın, ona diploma verenlerin elleri kırılsındı.
Abimin meslek hayatının bu ilk teşhisinin “haşlanmış patates” kısmına asabım fevkalade bozulmuştu. Ama olsundu. “Bir ay kadar okula gitmemem” çok parlak bir fikirdi.
Şule ise, ölmeyip de bir ay kadar sürüneceğimi, sonra da kaldığım yerden hayatlarını zindan etmeye devam edeceğimi duyunca yıkıldı. Yerle yeksan olan umutlarına ve kaderine lanetler okuyaraktan, abimin ilk teşhisinin yoğurt çanağı içindeki tahlil sonuçlarını tuvalete döküp hışımla sifonu çekti.
Abiciğim, doğum gününü kutlar, iyi ki de doğmuş olduğunu bir kere daha ifade eder, ellerinden öperim.

İlk Hastan, Son Kardeşin
Birnur

BİRNUR’DAN “ABİMİN DOĞUM GÜNÜ”

OYA TIMUR  Abim Timur Sumer, sofrada babamın görüş sahasının uzağında bir yere konuşlanmıştı. Tam karşısında oturan kardeşi Oya, besbelli kendisinden ziyadesi ile rahatsızdı. Zaten abimin de tek ülküsü Oya’yı sinir hastası etmek, yükselmek ve ileri gitmekti. Bu ikisi hiç konuşmadan, sadece ağız, burun, kaş ve gözlerini kullanarak birbirlerinin asabını bozabilmekteydiler. Allah vergisi bu yetenekleri sayesinde babamın bulunduğu meclislerde sessiz sedasız meydan muharebesi yapabilmekteydiler. 

   Kardeşlerinden Şule ise, yorgun argın oturduğu sofrada pilav tabağının üzerine yatıp uyuyakalmıştı. Bu şahıs gün boyu Tarsus diyarının bahçelerinde bağlarında, ağaçlarında dallarında dolaşmaktan helak olur, bir iki kaşık yemek yedikten sonra sofrada istirahata çekilirdi. 

   Annemin ağzımın içine tıkıştırarak servis ettiği yemeğimi toplam beş adet dişimle kemirerekten masadaki rezaletleri seyretmekte ve babamın sabrının taşacağı anı heyecanla beklemekteydim. Mama sandalyesi denilen teknoloji harikası henüz icat edilmemişti. Bu nedenle sandalye üzerine konulan iki adet yastığın üzerinde tünemekte ve arada sırada dengeyi sağlayamayıp masanın altına düşmekte idim. Elime geçirdiğim yağlı bir kaşıkla kafamı kaşıyaraktan derin düşüncelere daldım. Yemek masasında cereyan eden bu hadiseleri hafızama iyice nakşetmeliydim. Olanı biteni unutmayıp, şu 13 yaşındaki abimin, 14 ve 8 yaşlarındaki ablalarımın çoluğunu çocuğunu icabında bilgilendirmeliydim. Bununla da yetinmeyip, Mahşerin Üç Atlısı diye adlandırdığım bu üçlünün vaziyetlerini, elli üç yıl sonra 2013 de filan yedi cihana ilan etmeliydim.

    Hah işte beklediğim an gelmiş, geçen hafta böbrek taşı düşüren babamızın sabır taşı da nihayet çatlamıştı. Ak Tolgalı Beylerbeyi misali haykırdı ve dahi kükredi:

  • 5 kere 8?

   Bu korkunç soru masanın ortalık yerine kâbus gibi çökmüş, Mahşerin Üç Atlısının üçünün de beti benzi atmıştı ki, oh olsundu. Pilavının üzerinde uyuyan Şule bile korkuyla yerinden sıçramış, abimin masanın altından Oya’yı dürtükleyen ayağı olduğu yerde donup kalmıştı. Masada esen buz gibi hava, toprak güvecin içinde ana yüreği misali sıcaklığını muhafaza eden türlüyü bile soğutmuştu.

    Aklım yok ise de allaha şükür her konuda fikrim vardı. Yuh olsundu ki koskocaman babamız da kerrat cetvelini bilmiyor ve her sofrada sorarak öğrenmek istiyordu. Bunlardan sağlıklı ve düzgün bir cevap alamayınca da haliyle öfkelenip tekrar tekrar soruyordu. Konuşmayı bilmediğimden bu değerli görüş açılarımı içimde tutmak zorunda idim. Bu ne idi yahu? Her akşam yedi kere sekiz, altı kere dokuz, dört kere bilmem kaç? Doğru cevabı bilen de yoktu. Bu kerrat cetveli soruları, sadece masadaki asayişin berkemal olmasına yarıyordu. Aslan babacığım tekrar kükredi:

-Çabuk söyleyin eşşek sıpaları 5 kere 8?

Mahşerin Üç Atlısı bütün parmaklarını seferber etmiş, hesap yapmaktaydı. Bu hesaba parmak mı yeterdi yahu? Buldukları saçma sapan neticeleri ortalığa saçmaya başladılar.

-42

-Yok yok 42 değil 46.

-Ay pardon şimdi söyleyeceğim babacığım galiba 44.

-Dilimin ucunda, 52 olmasın sakın?

    Of be, içim daralmıştı. Sofradaki çarpım tablosu telaşına daha fazla dayanamayıp, yine masanın altına düşmüştüm. Hazır oraya kadar düşmüşken, yere dökülmüş pilav tanelerini de yiyip tekrar yukarıya tırmandım. Yemeği fazla kaçırmış, hazımsızlık çekmekteydim. Kafamı kaşımakta kullandığım kirli kaşığa uzanmak üzere yastıkların üstüne çıktığımda midemden ağzıma gelen ses ortalıkta çınladı:

-Gork !

 Gork mu demiştim kırk mı demiştim pek belli değildi. Babam kırk dediğimi farz ederekten takdirlerini belirtti:

-Görün işte parmak kadar kardeşinizin bile beş kere sekizden haberi var. Hepinize yazıklar olsun.

    Sevgili ağabeyciğim, doğum gününü kutlarım. 

                                                          Birnur

TİMUR ABİM VE ŞULE ABLAM
şule