PAPA’NIN BAŞAKLARI

Sevgili arkadaşlar be:
Sırp’li caniler Saraybosna’yı kuşatıp da kadın, erkek,
çocuk demeyip, her dışarı çıkanı dangadanak vurdukları
sıra, AB’nin pek uygar(!) ülkeleri, zevkten sırım
sırım sırıtaraktan, “Müslümandır gebersinler gerek”
deyû eyitmişler, “Bosna’ya sakın ola hiç kimesne silah
satmaya, Rus karındaşlarımızın ise Sırp’li
karındaşlarımızı müsellah etmeleri  (silahlandırmaları) caizdir” diyerekten AB’nin uygarlığına nazar boncuğu takmışlar idi.

Papa Paul ise halbuki tam bu sırada Amerika’ya ayağını basmış olup, bu hakir de, aksilik bu ya, ossaat telli-vizyon başında
canlı haber izlemekte idik. Papa’nın, “Bosna’daki katliam durmalıdır” demesiyle, felli ve dahi kelli bir herifin Papa’nin kulagina eğilip, “fisfıstır da kos kostur” diyerekten bir kelâm ettiğini tüm izleyiciler görmüş idi.

Yalanım varsa gözüm çıksın, papa (ğan) hazretleri derhal dilini kıçına sokmuş, ve de, bu konuda ölünceye dek hiçbir kelâm etmemiştir. Hakir ise papağanın fiyatını ossaat biçmiş ve de “bu da bizim guşumuza mengüş ola” (kulağımıza küpe ola) diyerekten, tüm yarene iletmiş idim .

Yirmi küsur yıllık saltanatı boyunca papazların erkek
çocuklara tasallutunu görmezden gelen papağanımı,
kadınların ikinci sınıf insan olduğunu kanıtlamak için
de türlü dolaplar çevirmiş, “lastik takıp doğum
kontrolü yapmak pek günahtır, lastik takmaktansa
AIDS’den ölmek evladır” vecizesi ile Katolik mü‘minlerin
duasını, mazlumların ise bed-duasını almış değil midir?

Uyduruyorsam nâmerdim: Adet oldur; papa adayı
seçildikte, güyadır altı delik bir sandalyeye
oturtulacak, en yaşlı kardinal ise alttan eğilip
(neden en yaşlı, kalbi bozulmasın diye mi ki?)
“Gerçekten er kişi midir bakalım, aman sakın avrat
olmaya?” bahanesi gösterip, Papa adayının, ayıptır
söylemesi, başaklarını okkalayıp, eğer de er kişi ise
aynen “DUO TESTİS BENE BENE DATA” dediği anda yeni
papanın erkekliği onaylandığından, o ana kadar tutulan
nefesler “foss” diye üflenip rahatlanacak, papamız da
tâcına kavuşacaktır.
Fî tarihindedir, çapkın başkanımız Bill Clinton, sırf Papayı görüp
de sevaba girmek içün Roma şehrine gelüp de taksiye
süvar olmuş (binmiş), “çek oğlum Papa’yı göreceğiz” dediyse de
taksicidir, “paşam elimizde çok güzel hatunlar vardır,
siyahi, beyazı ve de kızılı, hangisini gönlün çekerse”
dediyse de Clinton’dur tegâfül eyleyip (anlamazlıktan gelip), “yok oğlum ille de Papaya gideceğiz” deyip ısrar ettikte, taksici
ise heman bir cep telefonu açmasıyla birileriyle patır
kütür İtalyanca lâflayıp Clinton’a dönerekten eydür,
“İl Papa non e possible… ma c’e un Cardinale”
(Valla Papa katiyyen mümkün değil, lakin Kardinali istersen..)
Tüh yüzümüze ki yine cevvâliyetimizden
tumturak-ı elfâz ( gösterişli sözler) ile yazamadık.
Sırıtaraktan,
Timur Sumer

ŞEB-İ YELDÂ (UZUN GECE)

ŞEB-İ YELDÂ (UZUN GECE)

Dünyamızın kaykılma ekseni yüzünden 21 Aralıkta kuzey yarım küremizin güneşe olan açısı yılın en geniş durumuna geleceğinden      (90 + 23.5=113.5 derece) bu durum ister istemez en uzun geceye yol açacaktır. (şeb-i yelda=uzun gece) Hâliyle,  güneşimiz de güney yönündeki en alçak konumuna ulaşacaktır.

“Bilirim bilirim dersin bilene danış

Danışan dağları aşar mı aşar

Danışmadan yola çıksa bir kişi

Âkibet yolundan şaşar mı şaşar”

(Pir Sultan Abdal)(PSA)

Dört buçuk milyar kadar yıl önce sevgili dünyamız yanardağlarla tutuşan bir kaya parçası idi. Merih gezegini büyüklüğündeki bir başka kaya parçasının,  pattadanak çarpmasıyla dünyamışallak mallak olmuş, bu çarpışmadan ay dedemiz oluşup, patlangaçtan fırlayan dardağan misâli önce 400 bin kilometre kadar uzaklaşmış, az bir zaman sonra da dünyamızın ısrarı üzerine tam bu uzaklıkta kalmaya karar verip, dünyamız çevresinde fır dönmeye başlamış idi.

Bu sayede ise uzayda takla makla yuvarlanan dünyamız, ay dedenin çekimi ile belini doğrultup, kendisine yalpalamadan fır dönecek bir eksen bulmuş, bir süre sonra da bu ekseni 23.5 derece kadar da kaykıltarak, sanki hiçbirşey olmamış gibi güneşimiz çevresinde dönmesini sürdürmüş idi.

İki milyar yıl kadar kısa bir süre geçtikten sonra da sevgili dünyamızı börtü böcek sarmaya başlamış, hatta günümüzden 3 milyon yıl kadar önce de, af buyurun “insan” denilen yaratık kuyruğunu yer çekimine teslim edip, arka iki ayak üzerine dikilmiş idi.

“Câhile ırak ol kâmile yakın

Bir mâna söyleyim darılma sakın

Hasmın karınca ise merdâne takın

Ummadık taş başa düşer mi düşer” (PSA)

Oyunbaz kurnaz tilki kardeş kekliği tutup yemeğe niyet ederek, keklikle arkadaş olmuş ise de, tilkinin ne hain ve oyunbaz olduğunu bilen keklik, daima pür dikkat durup, tilkinin pençesinden kendini sakınır imiş.

Günlerden bir gün karşılıklı oturup sohbet ederlerken, oyunbaz tilki,”Ey keklik karındaşlık… bilemezsin sana ne raddelerde hayranlığım vardır… sürmeli kaşlarına ve dahi mercan gözlerine kurban olayım; hele şu gözlerini yumup da uyuman yok mu ya..işte ben de ona fena halde müptelâyım.. .ahh !!..seni uyurken seyir etmenin bir çâresi bulunsaydı, tüm varılığımı uğrunda telef ederdim” deyince, ahmak keklik, tilkinin medhiyesi ile koltukları kabarıp, güya arkadaşını hoşnut etmek muradıyla gözlerini yumup uyurluğa vurmuş idi. Hain tilki ise aniden bilhücûm kekliği kapıp ağzına almasıyla tam da harp diyerekten yutacağı vakit, kekliktir can havliyle, “Ey tilki kardeş, bu fakiri yiyeceğine katiyyen üzülmem. Lâkin beni asıl kederlendiren , öte dünyaya şükürsüz gideceğimdir. Bâri bu fakiri memnun etmek için Allah’a bir şükret ki, şükürsüz telef olmayayım”, demesinin üzerine, tilkidir ağzını açıp “ALLAH’A ŞÜKÜRLER OLSUN !!” demesiyle , kekliktir, “ Bir daha ölmedikçe gözlerini yumanın geçmişini…” diyerekten sak etmiş, (sak=kuşun kanatlarını çırpıp öterek uçması), tilki dahi kendi saflığına pişman olup,”Tövbeler olsun ki, bir daha karnım doymadan şükür edenin geçmişini…” diyesi var.

Kıssadan hisse:

Râgiba, düşmanın aldanma tevâzularına

Seyl divârın ayağın öperek hedmeyler.”

(Koca Râgıb Paşa)

(Açıklaması: Ey Râgıb, düşmanın alçak gönüllülük göstermesine inanma. Bilirsin ki sel duvarın ayağını öperek yıkar ((yerle bir eder)).

“Pir Sultan Abdal’ım böyle mi olur

Kişi ettiğini elbette bulur

Yırtıcı kuşların ömrü tez olur

Zararsız akbaba yaşar mı yaşar” (PSA)

Şeb-i yeldânız (uzun geceniz) kutlu olsun.

Dr. Timur Sümer

(Pattadanak çarpma güya böyle  olmuş)

SYZYGY VE SAMAH (EN UZUN GECE)

“BÜTÜN EVREN SAMAH DÖNER”
(Aşık Mahzûni Şerif)

Her yıl olduğu gibi bu yıl da, 22 Aralık tarihinde en
uzun gecemizin ardından günler uzamaya başlıyacaktır
ki bu durum, “GÜN DÖNÜMÜ” ya da “SOLSTICE” tabir
edilmektedir.
2007 yılının son olağan üstü astronomi oluşumu “gün
dönümünde” olacak, DÜNYA-GÜNEŞ-JÜPİTER-TRİFİD (üçe
bölük) BULUTSU tek çizgide dizilerek müthiş bir
“SYZYGY” oluşturacaktır ki dostlar başına. Böyle bir
sıralanmanın “gün dönümüne” rastlaması o kadar nadir
bir olasılıktır ki, 22 Aralık yaklaştığında kıyamet
haberciliğinin ayyuka çıkacağından, ülkemizde ise
deprem korkusu yaşanacağından hiç kuşkumuz yoktur.
Çıkması olası bu çeşit söylentilerin bilimsel bir
dayanağı olmadığını şimdiden huzurunuzda yineler,
saygılarımı sunarım.
Bilmeyenler için, TRİFİD bulutsusunun arkadaşımız Jeff
Thrush tarafından çekimiş bir görüntüsünü, ve de yeri
gelmişken Jeff’in, birkaç hafta önce görüntülediği,
BUBBLE (kopuk), SNAKE (yılan) ve WİTCH HEAD (cadı
kafası) bulutsularının suretini yazımıza eklemekteyiz;
güle güle kullanın.

Hz. İsa’nın doğumu ardından, sevgili dünyamız
güneşimiz çevresinde 1968’inci defa dönmüştü ki,
Hacettepe’sinin psikiatri öğrenci gurubu olarak
stajımızın ilk günü, kapıları kilitli ruh bilimleri
bölümüne sabahın köründe çıkmış, toplantı odasına pür
heyecan girmiş idik. Az sonra oda kapısı açılıp
içeriye yakışıklı ve takım elbiseli hocamız girip
Doçent Doktor Ahmet olarak kendisini bize tanıştırmış,
psikiatri rotasyonunun tüm özelliklerini ve bizden
beklenenleri anlatmış, her öğrenciye birer hastanın
sorumluluğunu vermiş, her hastanın son durumunu,
tedavi ve ilaçlarını da ayrıntılı olarak anlatmış idi.
Bir saat içinde hepimizin hayranlığını kazanan Ahmet
hoca, tam sorularımızı cevaplamaya başlamıştı ki, kapının
açılmasıyla içeriye Dr.Leyla Zileli hocamız girmiş,
masa başında oturan Ahmet beye dönüp, “Ahmet oğlum,
bugün de “hoca” mi oldun yaav ? Anladım bu sabah yine
ilacını içmemişsin.. haydi hemen yatağına” diyerekten
tümümüzü hayrete ve hayal kırıklığına uğratmış idi.
Yalanım varsa ne olayım, sevgili dünyamızın
ekvatorunda dikilen bir kimesne, merkezkaç gücüyle
ağırlığının yüzde biri kadar hafiflemekle kalmayıp,
40,000 kilometrelik dünyamız çevresini ise saniyede
460 metre hızla dönmektedir.

“BU SIRRA MÜNKİRLER EREMEZ
DOST YÜZÜNÜ KÖRLER GÖREMEZ
ÇARK-I FELEK DÖNER DURMAZ
YA BEN NİCE DÖNMEYEYİM”

Dünyamız ise güneşimiz çevresinde saniyede 29.85 km
hızla döndüğünden, ve de biz faniler dünyamız üzerine
binmiş olduğumuzdan ister istemez aynı hızla eğlence
parkındaki dönme dolaba kıyas, güneşimiz çevresinde
samah etmekteyiz.

“AŞK ODU YÜREKTE YANAR
BENİ GÖREN MECNUN SANAR
GÖK YÜZÜNDE AY GÜN DÖNER
YA BEN NİCE DÖNMEYEYİM”
Bu arada sevgili güneş sistemimiz, haliyle de sevgili
dünyamız, “samanyolu” nam galaksimizin dördüncü koluna
binmiş olaraktan saniyede 217 km hızla bir dönüşü 280
milyon sene süren samanyolu samahina katılmış
durumdadır.

SEYYİD NİZAMOĞLU TEK DUR
MÜNAFIĞIN İŞİ SEKDİR
EVVEL AHİR DÖNMEK HAKTIR
YA BEN NİCE DÖNMEYEYİM”
(Aşık Seyyid Nizamoğlu; 17. yüzyıl)

Amanın ha aklınıza mukayyet olun; zira tüm bu dönüşler
olur iken, samanyolumuz ise saniyede 3800 km bir hızla
uzayın derununda bilinmedik bir yöne doğru başını
almış gitmektedir ki ne AB, ne AKP ne PKK ne de
alfabenin diğer dizilişleri umurunda.

“SEN SEN OLDUKÇA SEMA ETMEKTEYİM ÇEVRENDE
BEN SEN OLDUKÇA ÇEVREMDE DÖNÜP DURMAKTAYIM”
(MEVLANA)

FUZULİ VE BALERİNLER

FİKİR UÇUŞMALARI ; FUZULİ, BALERİNLER VE BERCİS                   21 Kasım 2009

Sevgili arkadaşlar :

“Cânı kim cânânı için sevse, cânânın sever
Cânı için kim ki cânânın sever, cânın sever”
Fuzûli

Akşam karanlığı  dünyamızı sarar sarmaz, gül cemalinizi güney yönüne döndürüp semanın ortalarına bir baksanız, sağ tarafta ay dedemizin yayını uzaktan Bercis (Jüpiter) gezegenimize doğru döndürdüğünü, Bercis’in ise hiç bir şey olmamış gibi dünyamıza doğru ışıldağını görür, muhabbetinizden gözleriniz yaşarır, maazallah hayretinizden uvulanızı gurppadanak yutuverirsiniz.

“Bende Mecnûn’dan fuzûn âşıklık istidâdi var
Aşık-ı sâdık benim, Mecnûn’un ancak adı var”
Fuzûli

Sahnenin içine kadar uzanan yan balkondan temaşa etmekteyiz. Orkestra çukurundan bizim havalara hiç benzemez kıvrak bir Hendel müziği gelmesiyle sahneye doluşan balerin hatunlar var ki, her birinin bacakları boyunlarının tam altlarından başlamakta. Öyle bir hoplayıp zıplamakta, ayak uçlarına dikilip boylarını sündürmekte  idiler ki billahi görmeye müstehak. 
Derken er kişi oyuncular bir telaş koşturaraktan hatun bale oyuncularını çevirmeye almış, ardından da her biri, kızlardan bir tanesini beğenerekten bu kıza tebelleş olmuş, kızcağızı kah belinden kah bacağından havalara kaldırmalara, elinden tutup ayak parmaklarında döndürmelere, omuzundan aşırıp kündeye getirmelere, beline dolanıp köprüler kurdurmaya başlamasıyla, hayretimizden gözlerimiz pırtlamış, dalağımız ağzımıza gelmiş idi.

“Ey Fuzûli, ‘güzellerde vefa vardır’ derlerse
Sakın aldanma, ki şair sözü elbet yalandır”
Fuzûli 

Hoplayıp zıplamaya soyunmuş yiğitlerin giydikleri kisbetler af buyurun o denli dar idi ki,  her yiğidin hangi dini inanca bağlı olduğu şıp diye anlaşılmakta idi.

“Ben ben değilim, sensin hep
Cânım dediğim, ten dediğim, sensin hep”
Fuzûli

“Helium”,  her zaman ya gaz, ya da sıfır yoğunlukta sıvı halindedir. Asla katı olmaz. Heliumla şişirilmiş balonun gazını içinize çekerseniz, sesiniz vak vak amcanın sesine döner. Çünkü, sesin havadaki hızı 1225 km/saat, heliumdaki hızı ise 3500 km/saattir. Ses kaydediciyi hızlandırıp dinlediğinizde de konuşanin ciğerlerine helium dolmuş gibi sesler duyulur.

“Öyle sermestim ki, idrâk etmezem dünya nedir
Ben kimim, sâki olan kimdir, mey-û sahbâ nedir”
Fuzûli

Türkiyemiz’den bir delik açıp bu deliği yer küremizin ortasından geçirip diğer ucunu da Yeni Zelanda’dan çıkarırsanız, ve dahi bu kuyunun içine hoplamanız takdirinde, diyelim ki sürtünme mürtünme yok, dünyanın merkezine kadar artan bir şekilde hızlanarak düşer, merkezden sonra da giderek yavaşlayarak toplam 90 dakikalık bir düşmeden sonra Yeni Zelanda’da, kuyunun diğer ucuna erişirsiniz.

“Ne müşkil  derd olursa bulunur âlemde dermânı
Ne müşkil derd imiş aşkın ki, derman eylemek olmaz”
Fuzûli

Diyelim ki Yeni Zelanda’da kuyunun kenarına tutunmadınız ; bu durumda haydaa yine aynı yoldan 90 dakikada Türkiye’mize ulaşırsınız.

“Beni candân usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdın şem’i yanmaz mı ?”
Fuzûli

İşin tuhafı, Uluslararsı Uzay İstasyonu (ISS) da bulunduğu yükseklikten dünyamızı 90 dakikada dönmektedir.

“Döğülmeye söğülmeye koğulmaya billâh 
Hep râzıyım ammâ ki efendim senin olsam”
Fuzûli

Geçtiğimiz ay güneş sistemimize giren , ve dünyamızı hedefliyen devasa bir gök taşını sevgili Bercis’imiz (Jüpiter) göğüslemiş, bunun sonucu bağrında bir yara oluşmuştur. Bu yaralı görüntüyü ve fakirin başka bir Bercis resmini hizmetinize sunuyorum.

Bercis’imiz güneş sisteminin en uygun yerinde konuşlanıp kalecilik yapmakta olduğundan, bu çeşit kurtarışları sıklıkla yapmaktadır. Hikmetinden dahi, elbet sual olunur.Bu yaralı görüntüyü ve birkaç başka Bercis resmini hizmetinize sunuyorum.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun
Hakir-i pür taksir
Timur Sümer

TONY LICATA’DAN JUPITER

Tony's Jupiterjupiterjupiter 2 Continue reading “FUZULİ VE BALERİNLER”

ARKADAŞIM PROF. DR. BÜLENT GÜRSEL

ARKADAŞIM PROF. DR. BÜLENT  GÜRSEL’İN  EMEKLİLİK  TÖRENİ  İÇİN :

 

 

Sevgili arkadaşlar:

Yalanım varsa ne olayım; Bülent’e okumayı ben öğrettim. İnanmazsanız, kendisine sorun.

Bülent benim en eski arkadaşımdır, ve büyük olasılıkla ben de onun en eski arkadaşıyım. 

Yaşlandıkça, herkes gibi, müthiş bir unutma yeteneği yanında, muhteşem bir de uydurma yeteneği geliştirmekte olduğumdan, anlatacaklarım gerçek olsa da, bazı ayrıntıları uydurmuş olabilirim. 

Beş yaşlarında olmalıydık. Bülent’in Tarsus’daki evlerinin ikinci katında, yere bir gazete yaymış, “bilya” dediğimiz cam misketlerle oynarken, istemeden Bülent’in en sevdiği mavi bilyayı yutuvermiştim. Bülent çok sinirlenmişti. Bilyayı bilerek yuttuğum savıyla üzerime atladı, başladık boğuşmaya. Aslında pek sıklıkla boğuşmazdık. Bülent her zaman çok iyi huylu, barışçı bir çocuktu, ve tüm yaşamı boyunca da öyle kaldı.

Bir keresinde Bülent’i , kaza ile, sırtından ve kolundan ısırdığımı, onun da bunu olgunluk ve anlayışla karşıladığını hatırlıyorum. 

Hem yüzü, hem de güzel huyu, rahmetli babası “Mustaa bey amca”ya pek benzerdi. Mustaa bey amca, “muaahit yüksek meendiz” olup, babamın hep sevgi ve saygıyla sözünü ettiği sevgili arkadaşıydı. 

Bilye boğuşmasında, Bülent üste çıktığından, çaresiz teslim olup, onun da benim en sevdiğim bilyamı yutmasına razı olmuştum.

Bülent’in bilyamı yutmasından az sonra içeriye, saygıdeğer ve pek çekindiğimiz rahmetli annesi, Suat hanım teyze girdi. Suat hanım teyze, çevremizdeki anneler içinde üniversite mezunu tek anne olduğundan çok saygı duyardık kendisine. Bizi her zamanki gibi, kibarca azarlayıp, köpekler gibi boğuşacağımıza, tahta harfler ve kalemlerle oynamamızı öğütleyerek yanımıza oturdu.

Ben de hem korkumdan hem de yağ çekmek amacıyla, yere yaydığımız gazeteyi yüksek sesle okumaya başlamıştım; “Yeni Sabah Gazetesi..Başvekil Adnan Menderes İstanbul’u teşrif ettiler..”

Suat hanım teyze nedense birden heyecanlandı, “Timur sen okumayı ne zaman öğrendin ? Nasıl öğrendin ? Biz bu Bülent’e bir türlü öğretemiyoruz..” diyerekten başladı fakiri bunaltmaya. Suat hanım teyze aynı gün gizimizi anneme yetiştirmiş . Rahmetli annem de telaş yapıp, “Billahi biz de bilmiyorduk Timur’un okuduğunu” deyip, o da “Nereden öğrendin söyle bakalım..kör olmayası…” diye fakiri azarlayıp akşam olunca da, yememiş içmemiş, haberi rahmetli babama yetiştirmiş idi. Babam da sinirlenip, “Getir bakalım gazeteyi..oku da görelim” diye azarlayınca fena halde korkup suçlanmıştım.

Bu okuma illetinin ne zaman başıma bela olduğunu gerçekten de bilemiyordum. Lâkin, bu okuma belâsı ömrüm boyunca da başıma dert olmuştur. 

Suat hanım teyze, “Sen nasıl öğrendiysen Bülent’e de öğret, çocuk çocuğa daha iyi öğretir” deyince,  Bülent’le okuma çalışmalarına başlamış idik. Bakın şuraya yazıyorum, ben öğretmeseydim, Bülent de okumayı kesinlikle öğrenemez, değil profosör doktor olmak, kap kara câhil kalır, siz de bu emeklilik toplantısını “nah (!)” yapardınız.

Daha sonraki yıllarda, önce Sadık Eliyeşil sonra Atatürk ilk okulunda sonra da Tarsus Amerikan kolejinde beraber olduk Bülent’le. Hacettepe’ye de onun yüzünden girdim. “Ankara tıplıların sözlerine inanma. Hacettepe iyi okuldur” deyip benim de Hacettepe Tıp fakültesine  girmemin sorumlusu ve suçlusu bilesiniz ki bu Bülent’tir. Onu bu yüzden hiç affedemem.

Rahmetli babam Bülent için “Mustafa Gürsel’in oğlu” diye söz eder, neden onun gibi efendi ve çalışkan olmadığım için hep serzenişte bulunur beni deli ederdi.

Bülent gibi bir arkadaşım olduğu için hep gurur duymuşumdur. Keşke gurbette olmasaydım da bugün aranızda bulunsaydım. Keşke Bülent’i sizlerle birlikte yeniden kucaklayabilseydim.

Sevgili arkadaşım; yaşamının bu yeni döneminde sana sağlık ve  mutluluk içinde uzun bir ömür dilerim. 

Pof. Dr. Timur Sümer

LAVOISIER VE YUNUS EMRE

Sevgili yaran:                                          25 Aralık 2011

“Be hey kardaş hakk’ı bulam mı dersin,
Hakk’a yarar amel işlemeyince
Tarikat sırrına erem mi dersin,
Kamil mürşid sana söylemeyince” Continue reading “LAVOISIER VE YUNUS EMRE”