DR.ZAFER ÖNER’DEN “AŞK”

DR. ZAFER ONER

Aşık olunca insan , boynunun altındaki tiroid bezi kabarırmış , şakakları terlermiş ve gözüne bakınca da , insanın aşık olduğu anlaşılırmış… Daha doğrusu o anlarmış. 
Meğer adam “aşk doktoru’ymuş” !  Kendisi iletişim okumuş ama , galiba ilgi alanı 
“Aşk”mış. 
İkinci karısıyla (!) TV da idi . Son derece ciddi olarak konuşuyordu…
Ne desem ? Bilemedim !
Herhalde sadece cinsel aşktan konuşuyorlardı. 

Haberal’ı  tanısalardı , bazı insanların yaşam tarzından onların mesleklerine , ülkelerine olan aşklarının da anlaşılabileceğini bilip söylerlerdi. 

Köksal Toptan , Haberal’ın tutukluluğu sırasında , arkadaşlıklarından kaynaklanan ilgisini göstermekten çekinmiş. 
Haberal’ın tahliyesinden sonraki ilk karşılaşmalarında da sanki hiçbirşey olmamış gibi gülerek gidip öpmüş. 
Bu an da bir fotoğraf ile tesbit edilmiş. 

Amerika’da yaşayan Hacettepe mezunu , çocuk Onkoloji profesörü sayın Timur Sümer , Rıfat Serdaroğlu’nun yazısını okuyunca 
” bir farenin bir kediye güldüğünü görürsen , bil ki bir kaçış deliği vardır” 
Yorumunu yapmış…ve yazıyı bana göndermiş. 

Yazının başlığı ; “Köksal Toptan”
10 /08/2013
İlk Kurşun ( gazete? )

Mutlaka okunması gereken , müthiş bir yazı!
Allah kimseyi bu duruma düşürmesin !
Hani derler ya ” içimin yağı eridi” diye…
İşte tam o vaziyetteyim. 
Ama ,
Bazan insanlar çok istedikleri şeyleri bazı nedenlerle gerçekleştiremezler. 
Mesela ben Haberal’ın merhum babası vefat ettiğinde , cenazesine gidemedim. Gidemediğim gibi bir çiçek yollamayı bile akıl edemedim. 

Hatırlarsanız sayın Mehmet Haberal’ a , Silivri’den izin çıkmamıştı , 
babasının cenazesi için ; o zaman ki yasalar el vermiyordu. 
Ne yapalım vicdan meselesi. 

Aynı şekilde çok saygı duyduğum Emin Çölaşan ‘ ın annesi için de aynı haltı yedim. Yine çiçeği bile akıl edemedim. 
Yine arkadaşım Fatih Hilmioğlu’nun , mahdumunun cenazesine de katılamadım ama en azından çiçek yollayabilmiştim. 

Bu hataların oluşmasında iş yoğunluğumun çok etkisi olmuştur. 
Aslında ,günümüzde. bu üçü de ; Haberal , Hilmioğlu  ve Çölaşan öyle korkusuzca yaklaşılabilecek insanlar değillerdir !
Bütün Silivri eşrafında da olduğu gibi…

Korku insana mahsustur derler ! 
Deyip belki de hoş karşılamak lazım ! Beni değil ; Köksal Toptan’ı…
Ve tabiî diğerlerini …

Adam diyor ki 
aşık olunca ; insanın tiroidi kabarır !
O sırada işaret parmağı ile çenesinin altını gösteriyor !
Bir kere kabaran , tiroid mi her neyse (!) orda değil ki !

İşi bilmek lazım. Ne  çabalıyoruz anlamıyorum ; yok meslek aşkı , yok ülke aşkı …
Daha kolay birşey okuyup  AŞK DOKTORU olmak varken …

Dr. Zafer Öner

ADİL KARCI’DAN RAMAZAN DAVULCUSU

RAMAZAN DAVULCUSU

 DAVULCU 2

“Zombada zombada zombada tak tak….”

“Zombada zombada zombada tak tak….”

 –        Gene mi lan?   Gene mi lan?  Başka duracak yer mi yok be?  

 diye söylenerek kafamı yastığın altına soktum.   Sanki koca sokakta duracak yer yok, bir tek benim penceremin altı var!   Yahu çala çala gidiyorsun işte, çal şu davulunu ama durma,  yürü be kardeşim.  Durup dinlenecek tek nokta benim kulağımın dibi mi olmalı ille de?  Hadi dinlenceksin, dinlen ama bari şu tokmağı davuldan uzak tut biraz yahu!

 Bundan on yıl kadar önceydi, iki ortak yurt dışına taze sebze meyve ihracatı yapmaya çalışıyoruz.  Babadan kalma mesleği olduğu için, ortağım sebze meyvenin toptan alımını üstlenmişti, ben de paketleme ve yurt dışına satışlarını yapıyordum.  Bizim ortak hastalanıp ameliyat olacak zamanı tam ayarlayamamış olsa gerek ki  Ramazan ayının başında hastaneye yattı.  Bütün işler de bana kaldı mı!  Sabahın köründen akşamın geç vaktine kadar o tarla, senin bu gümrük benim dolanıp duruyorum.  Haliyle, oruç-moruç düşünecek halim yok, zira gün içerisinde zaten yemek yemeye vakit bulamıyorum, su da içmesem otomatikman oruç tutmuş olacağım, öyle yani…

Yorgun argın eve geldiğimde tek düşündüğüm 3-5 saatlik bir uyku, ona da davulcu müsaade etmiyor!   Birkaç saat uyuduktan sonra bu “zom, zom, zom” sesleriyle yataktan bir karış havaya fırlıyorum, bir daha uykuyu kim kaybetti ki sen bulasın?.  Ertesi gün, çölde Leylasını arayan Mecnun misali, uykusuzluktan paralize olmuş halde, kapanmasınlar diye göz kapaklarımla savaş ederek salak salak bir oraya bir buraya koşturuyorum.

 “Dommm, dommm, dommmm”

“Dommm, dommm, dommmm”

 Makam mı değiştirdi, ritim mi değiştirdi, neyse ne ama bizim davulcu küçük çubuğuyla “tak, tak” diye vurmuyor bu gece.  Üstelik, her zamanki dinlenme noktasında da durmadı ve transit geçti benim pecereyi.  Ohhh be, artık akıllanıyor olmalıydı her halde.   Ama sevincim  çok uzun sürmedi, birkaç gün sonra eski ritmine döndü ve de yine durak yeri benim pencerenin altı tabii ki!    Yahu bari İstanbul’un eski davulcuları gibi mani filan söyle de birazcık olsun şu zomburtudan kurtulalım.  Acaba o manilerden yazıp şu adamın eline tutuştursam okur muydu?  Duyduğum en meşhur manileri hatırlamak için hafızamı zorladım:

 Eski cami direk ister

Söylemeye yürek ister

Benim karnım toktur ama

Arkadaşım börek ister

 

 

Davulumun ipi kaytan

Kalmadı sırtımda mintan

Verin ağalar bahşişim

Alayım sırtıma mintan

  Eminim zahmet edip mani filan okumazdı bu herif.  O halde pencereyi açıp:

 –       Kes lan artık, burada uyumaya çalışan var!  diye bağırsa mıydım?

 Bunu yapamazdım, zira hiçbirisinin oruç tutmadığını bildiğim tüm komşular:

 –        Aaa ne ayıp!  Dinsiz-imansıza bak!  şeklinde beni suçlarlardı, davul sesinden kendileri de rahatsız oldukları halde…

 Davulcuya gidip yalvarsam?  Yok, yok umursamazdı beni.  Onun bütün derdi bayramda kapı kapı gezip toplayacağı bahşişti.  Tamam, buldum! Mahalleye gelmesin diye bolca para versem?  Yok bundan da vazgeçtim.  Çünkü parayı alır yine de gelirdi.  O zaman ne yapacağım?  “Bu adam davul çalmasın diye para verdim, sözünü tutmadığı  için şimdi dövüyorum bu pezevengi” diyemezdim ki mahalleliye!

 Çare?  Yatarken kulaklarıma pamuk tıkamak!  Ama bu kısmen işe yaradı, kısmen de yaramadı.  Zira davulcu sokağın başındayken duymuyordum ama evin önüne geldi mi tıkaç da kar etmiyordu.  “Davulun sesi uzaktan hoş gelir” derler.  Hadi be!  Artık bana ne uzaktan ne de yakından hoş geliyordu bu ses.  Hatta nefret etmeye başladığımı söylesem yalan olmazdı.

 “Zommm tiki tak tak, zommm tiki tak tak….”                  

 Ulan tam kulağımı yeni ritme alıştırmıştım, herif yine ritim değiştirmez mi?  Artık av tüfeğimin içinde durduğu dolaba taraf bakar olmuştum.  Adamı vurmasam da hiç olmazsa davulunun  orta yerine saçmalarla bir delik açabilirdim.  İyi de, “cinayete teşebbüs”ten kodese düşmek vardı işin içinde…  En iyisi ben tüfeğin bulunduğu dolabı kilitleyip anahtarını fırlatıp atmalıydım, ne olur ne olmaz, ya gecenin bir yarısında nevrim dönerse?

 Birkaç günde bir yapılan bu ritim değişikleri ile Ramazan Ayı’nı “uykusuz ama vukuatsız” olarak hitama erdirdik!  Bayramın ilk günü, daha kahvaltıya oturmadan bizim dairenin kapısının önünde bir gümbürtü koptu:

 “DANNNN,  DANNNNN, DANNNN….”    Davul olmasına davuldu da, bunun sesi Ramazan geceleri çalınana rahmet okutuyordu!   Hırsla kapıyı açtım,

 –        İyi bayramlar abi!    dedi karşımda duran orta boylu, siyah şalvarlı, karaşın bir oğlan.

Bende ses yok!  Gözlerim haşin bir şekilde açılmış, suratımda korkunç bir gülümseme, beynimdeki hücreler ise önemli bir karar vermek için oturum halindeler…

“İşte” diyorum içimden  “koyun kurdun ayağına kadar kendisi geldi, intikammmm, intikammmm!”  

 “Acaba satır mı kullansam, yoksa kıyma bıçağı daha mı iyi olur?  Yoook, öyle bir anda öldürüp kurtarmak olmaz.   Önce iyice bir dövmeliyim, sonra dilim dilim dilim…..” diye düşünürken, bir elinde şekerlik, diğerinde cüzdanımla kızım yanımda belirdi.

–        Baba!  Babaaaa!  Al, lazım olur.

 Kızımın sesi ile kendime geldim.  Çaresiz bir şekilde;

 –        Sana da iyi bayramlar, gerçi geceleri beni hiç uyutmadın ya neyse….

 

diyerek cüzdandan bir onluk çıkartıp uzattım muhayyel kurbanıma.  Kızımda şeker tuttu.   Bir avuç şekeri alıp şalvarının cebine atan oğlan sırıtaraktan:

 –        Bak gördün mü, işimi iyi yapmışım ki her gece uyanmışsın işte amca! diyerek yukarı kata çıkmak üzere merdivenlere yürüdü.   Hem işkence çekmiştim, hem de üstüne bahşiş vermiştim.  Sinirden sıktığım avucumdaki tırnak izlerime baka baka girdim içeriye.

 Aradan yarım saat geçmemişti ki kapıda yine bir zomburtu koptu!  Yine kapıya ben koştum ama bu defa dövmek-öldürmek için değil, davulcunun ikinci defa neden geldiğini öğrenmek için.  Aaaa, aaaa, bu sefer daha kısa boylu başka bir davulucu!

 –        Ulan bir mahallede kaç davulcu olur?  Demin bahşiş verdik gönderdik! dedim.

–        

Tam kapıyı suratına çarpacaktım ki;

–        Abi o sahtekarın teki yaaa…  Biz saygı edip sabah çok erken gelmiyoruz size.  O adi  oğlu adi benden önce davranıp  gelip sizden bahşiş toplamış!   Ramazan boyu ben çaldım, başkası parsayı kaptı.  Bana da yazık be abi! dedi.  Yaniiii, asıl hedefim buymuş demek!  Karşımdaki cilloz oğlana bir tane patlatmak geldi içimden ama vursam yarısı boşa gidecek!  Elimden bir kaza çıkmasın diye kendimle cebelleşirken, kızım yine şeker-cüzdan ikilisiyle yanımda bitti ve de bizden bir onluk daha gitti!

 İlk misafirlerimizi yolcu etmek amacıyla kapıyı açtığımda elindeki davulu çalmadan  bekleyen ve zile doğru uzanan bir davulcuyla daha karşılaşsam iyi mi?

 –        Sen kimsin lan?   diye bağırdım.

–       Ne bağırıyon abi, ben bu mahallenin resmi davulcusuyum.

–       Ne resmisi lan?  Sen buraya gelen üçüncü davulcusun bugün.

–       Abi valla onlar dolandırıcı!  İnanmazsan bak elimde muhtardan imzalı belge var.

Gayri ihtiyari uzattığı belgeyi alıp baktım.  Hayret, hakikaten de bizim mahallenin muhtarı bir izin belgesi yazıp kaşelemiş imzalamış!  Gitti mi bizden üçüncü onluk!

 Neyse, bir daha davulcu mavulcu gelmedi ama  yaşadığım bu “travma” sonucu akşama doğru başıma bir ağrı girdi, arıyorum evde ilaç yok! Gazeteye baktım, birkaç yüz metre ötedeki bir eczane nöbetçi.  “Tamam” dedim, “yaya olarak giderim, hem hava da almış olurum”.  

 Ana caddeye çıktım, eczaneye doğru yürümeye başladım.  Bir de ne göreyim?  Beni (ve de mahalleliyi) söğüşleyen üç  davulcu  yol kenarındaki alçak bir duvara tünemiş,“kardeş-kardeş”  güle  oynaya cigara tellendiriyorlar!     Artık dayanamadım,

 –        Lan sahtekarlar!   Hani lan biriniz hakiki diğerleri  dolandırıcıydı?  Hani lan “onu yakalarsanız parça parça” yapacaktınız? 

  İlk gelen davulcu saygılı bir şekilde ayağa kalktı;

 –       Abi be n’olur bizi hoş gör.  Aslında biz akrabayız ve beraber çalışıyoruz.  Ama herkes senin gibi cömert değil ki.   Biz bütün yıl bu Ramazan ayını bekleriz, birçok ev para vermez, verenler de bir iki lira, hepsi o kadar.  Biz bu dümenle biraz daha fazla para toplayabiliyoruz.  Ne olur affet.  İstersen senin bahşişleri geri verelim.  Eskiden hemen hemen her düğüne davulcu çağırılırdı.  Daha sonraları sadece sünnet düğünlerine gider olduk.  Bir müddet sonra herkes sünneti hastanede yapmaya başladı, o işten de olduk.  Kala kala bir sendika grevleri ve de parti mitingleri kaldı bize.  O da ayda yılda bir.  Şimdi Ramazan gecelerini bölüştük, nöbetleşe çalıyoruz. Sen söyle abi ne yapabilirdik ki başka?  Eve nasıl ekmek götürelim, çalalım da hırsız mı olalım?  Yok ki başka mesleğimiz.

 Üç değişik ritmin sebebi hikmetini de öğrenmiştim böylece. 

İlaç almak için yanıma aldığım paradan bir onluk daha çıkartıp attım önlerine ve beynimde hala yankılanan “zombada zomm, zombada zommm” ritmine uyarak, uygun adımlarla Eczaneye doğru yollandım…

 

Adana, 08.08.2013

 

ADİL KARCI’DAN “ŞEKER BAYRAMI”

 

 

 http://www.facebook.com/TSM23.
http://www.facebook.com/TSM23.

 

ŞEKER BAYRAMI

 

 İnşaatçı,marangoz, elektrikçi,su tesisatçısı, (amatör) radyo tamircisi vs. vs. olan babam, satın aldığı büyükçe bir arsanın ana cadde ile ara sokağın kesiştiği köşesine kendi eliyle tek katlı bir ev yapmıştı bize.  İşte o evin ara sokak tarafına bakan duvarının dibi sıra  on kadar kulle diklemiş (bilye dizmiş) ve iki adım kadar uzaktan onlara teker teker atış yapıyordum.  Zaten bir aya yakın bir zamandır arkadaşlarla kulle oynamayı bırakmıştım ve  bu konuda kendimi  iyice geliştirmek için devamlı atış çalışmalarına başlamıştım.  Mahallenin dış eteklerinde bir yerde oturan Aydın isimli, benden birkaç yaş büyük bir oğlan vardı.  Çelimsiz denilebilecek kadar zayıf ve yaşına göre zorla orta boylu olarak sınıflandırılabilecek bu çocuğa   “abi” sıfatını layık görmemiştik ve ona hep ismiyle hitap ederdik.  Fakat o “Kıllik Aydın” ki, kulle oyununda büyük-küçük herkesi üterdi (yenerdi, yutardı).  Kendisine has bir atış  stili geliştirmişti.  Şöyle ki; yerdeki bilyeyi sağ (veya sol elinin) işaret ve orta parmakları arasına sıkıştırarak yerden kaldıracaksın, bu parmakları aralarındaki bilye ile birlikte avuç  içerisine doğru yumacaksın, aynı anda baş parmağını bilyenin arkasına gelecek şekilde avucunun iç arkasına kıvıracaksın.  Şimdi bilye orta parmak üzerinde atışa hazır, arkasındaki baş parmak yay vazifesi yapacak, en öndeki yarı kıvrık vaziyette duran işaret parmağı da  namlu görevinde… Atacağın mesafeye göre baş parmağın gerilimini ayarlayacak ve bir anda baş parmağınla bilyeyi hedefe göndereceksin.  Diğer çocuklar bilyeyi hala toz toprak üzerinde hedefe doğru yerden yuvarlarken, Aydın havadan doğruca hedefe yolluyor ve hemen hemen her zaman da rakip bilyeleri vuruyordu.  Topçulukta obüs atışı gibi yani.  Aydınla kulle oynamaya hiç yanaşmamıştım, zira kaybedeceğim kesindi.  Ama daha fazla kaçak güreşemeyeceğimi ve sonunda bir gün Kıllik Aydın ile karşılaşmak zorunda kalacağımı biliyordum.  İşte bu nedenle oyunu bırakıp antrenmana başlamıştım ve bir süre çalışma yaptıktan sonra iki adım kadar mesafeden ben de her attığımı vurur hale gelmiştim.  Ama bu yetmezdi, zira Aydın’ın menzili en az dört adımdı!  Yani benim için daha hala “birkaç fırın ekmek” gerekiyordu…

 Yaptığım atışlar sonrası dağılan enek kulleleri tekrar dizmek için ayağa kalktım.  Biraz önce birisinin arkamda durup beni seyrettiğini fark etmiştim ama “olsa olsa Bakkal Şaban’ın oğlu Macit’tir” diye umursamamıştım.  Arkamdan bir ses:

 –        Lan!  Bennen oynarsın?

   Anaaaa!  Bu kız sesiydi yahu ne Macit’i!   Dönüp baktım, bizim Çalgıcı Ali Abi tayfasından Çingen kızı Münire.  İstanbul’dan birkaç yıl önce Adana’ya taşınan Klarnetçi “Çalgıcı Ali” bir müddet sonra tüm sülalesini getirmiş ve hepsini mahallenin arkasındaki portakal bahçesinin ağaçsız köşesinden aldığı arsaya ikişer metre arayla yaptığı tek katlı evlere yerleştirmişti.  O zamanlar orada sokak filan yoktu.  Klarneti burnuyla bile çalabilen Ali abinin rastgele yaptığı evlerin yüzü suyu hürmetine  mahallenin o kısmına da sonraları elektrik, su filan geldi ve o evlerin önünde bir sokak oluştu.  Oluştu da, ölçüsüz,  plansız yapılan bu evlerin konumuna uygun oluşmak zorunda kalan bu  sokak yere yan yatmış bir devenin eğri boynunu andırıyordu şekil itibariyle.

 8-9 yaşlarında olduğum o yıl Şeker Bayramı Mayıs Ayı’nın son haftasına denk gelmişti.  Yani, havada uçan kuşu yere pişmiş olarak düşüren o meşhur Adana sıcakları henüz arz-ı endam etmemişti  Türkiye’nin bu en büyük köyüne. 

 “Burası uzun dalga bin altıyüz kırkdokuz metre Ankara Radyosu.  Oyun havaları dinlediniz.  Şimdi Zeki Müren’den şarkılar.  Yaylı Tambur Ercüment Batanay, klarnet Şükrü Tunar, kanun Vecihe Daryal, ud Yorgo Bacanos  keman Selahattin İnal ve darbuka Hüseyin İleri”.  (Hüseyin ileri Mustafa Sandal’ın bizzat dedesi olur, üzerinize afiyet).

 Mahallede kendine has bir odası olan belki de tek çocuk bendim.  (Bu benim başka kardeşim olmadığından da kaynaklanmış olabilirdi.)  Bayram sabahı uyanmış ama radyoda çalan “Estergon Kal’ası da dilber aman, subaşı duraaaak…” bitene kadar hoş duygular içerisinde yatakta bir o yana bir bu yana dönmüş, gerinmiş ve odamda zaman geçirmiştim.  Zeki Müren, o pamuklu şekere benzettiğim kadife yumuşaklığındaki sesi ile “Kalbimi bezlederim…” diyerek “Bir Muhabbet Kuşu” şarkısına başlamıştı.  Daha fazla yatakta kalabilmem ne mümkün?  Zeki’yi daha yakından dinleyebilmek için babamın bahçe duvarının iç tarafında yan yana dikili olan hanımeli ve yasemin ağaççıklarının arasına yerleştirdiği Alman malı, altı lambalı, Minerva marka kıymetli radyosuna  doğru seğirttim.  Kısaca söyleyeyim, radyo oraya yerleştirilmişti çünkü o zamanlar mahallede eve ilk elektrik bağlatan bizdik ve tek radyo da bizdeydi.  Yaz akşamlarında tüm komşular bizim avluya (bahçeye) gelir, annemin ikram ettiği çay eşliğinde akşam saat sekiz ajansını (haberlerini) dinler, giderlerdi. 

 Ben  radyonun “içine düşmüş” gibi bir durumdayken, ütü yapmakta olan annem:

 –        Gel de artık bayramlıklarını giydireyim, dedi.   

(Size bayramdan bir akşam öncesi yastığın altına konan bayramlıklar, pabuçlar hikayesi anlatsam yalan olur, çünkü bizde hiç olmadı öyle şeyler).

 –       Tamam hanım, bu sefer sağlam oldu, diye kırık bir parçasını bilmem kaçıncı defa yapıştırdığı antika şekerliği anneme uzatan babam  beni fark etti ve;

 –       Briyantini de getir, saçlarını tarayalım.  Bugün fotoğrafçıya gideceğiz dedi.

 O zamanlar bayram, düğün gibi vesilelerle “haftalık” aile fotoğrafları çektirilirdi.  Fotoğraf makineleri  sadece profesyonel fotoğrafçılarda bulunurdu. Bırakın şimdiki gibi bebelerin elinde oyuncak olan dijital kameraları, o devirde 6 x 9’luk kutu makineler bile ancak eşrafın elinde görülebilirdi ve erbabı hariç kimse el süremezdi.

 İşte ben bayramlıklarımı giydikten sonra, anne-babamın fotoğrafçı hazırlığını bitirmelerini beklerken, evin arkasına dolanmış kullelerimle oynayarak vakit geçiriyordum.

 –       Yok sennen oynamam, dedim.

–       Niye ki?  Ben kızım diyedir?  Benden korkarsın?

–       Ne korkması be, senin feriştahından gene korkmam!

–       E hadi o zaman.  Param çoktur.  Bana “gülle” sat, oynayak!

Başında beyaz bir kurdelesi, pembe fırfırlı elbisesinin belinde kurdelenin aynısından beyaz bir kuşağı, ayağında enine pembe çizgili kısa beyaz çorapları ve tokalı kırmızı rugan ayakkabıları olan bu iri yarı kız elindeki  yirmibeşliği bana uzatmış bilye vermemi bekliyordu.  Bende ticari kafa ne gezer?  Bakkaldan aldığım fiyata saydım bilyeleri eline.   “Nasıl oynanır bana göster” deyince bu kızın hayatta eline kulle almadığını anlamıştım ve de ona bilye sattığıma pişman olmuştum.  Çünkü, bu acemiyi  (üstelik de bir kız) ütüp kulleleri elinden geri almak bir nevi kalleşlik olacaktı.  Bilerek ütüzsem (ütülsem, kaybetsem), o da olmazdı.

En basit oyunu öğrettim ona.  Benim kulemi vurursa kendisine iki kulle verecektim, kendi kulesini benimkine  bir karıştan daha az mesafede durdurabilirse bir kulle verecektim.  Ya da bunları ben yaparsam o bana kulleleri verecekti.  (Biz buna “vuruş iki, karış bir” derdik).  Neyse, ona yakın mesafeden atış yaptırarak, kendim ise üç adım kadar uzaktan atış yaparak “orantısız güç” uygulamamak” adına ustalık farkını dengelemeye çalıştım.  Ama kız daha hala bilyeyi bile elinde tutmayı  beceremediğinden, ona sattığım enekler ( yani ikinci kalite bilyeler) kısa bir sürede gerçek yuvalarına döndüler!

Kız tekrar bilye almak için bir kez daha para çıkarttıysa da kabul etmedim ve kendisine son iki adet kulleyi bedava vererek “bu son, artık oynamayacağız” dedim.  Zaten  kısa günün karını cebe indirimiştim, bu da bugünlük yeterdi.  Daha kızcağız oyunu başlatmak için elindeki bilyenin birisini yere koymadan sokağın sonundan bir çığlık duyuldu:

 –        Çık dışarı kııızzz yelllozzz!   Komşulaaaar….. aaahh komşulaaaaaarrrr….

 “Vallah bu benim anamdır!” diyen Münire sesin geldiği yöne koşmaya başladı.  O bu bağırtıya her ne kadar şaşırmış ve telaşlanmış göründüyse de ben o kadar oralı olmamıştım.  Biliyordum ki yine Çalgıcı Ali tayfasından birileri haftalık kavgalarına başlamışlardı.  Bu da “bayramlık kavga”larıydı zahir! 

 Yanılmamıştım.  Münire’nin anası bitişiğinde oturan teyzesinin kızının kapısına dayanmış, kendisinden habersiz evinden alıp kullandığı kap-kacağının hesabını soruyordu.  “Çaldınız, çaldınııııızzzz….   Sülaleniz hırsız zaten” diye bas bas bağırıyordu.  Anlam veremedim, çünkü kendisi de hırsızlıkla suçladığı sülalenin bir ferdiydi!  Neyse, beklediğime değdi.  Alışılageldiği üzere, her ikisi de evlerinde ne var ne yoksa teker teker bütün eşyalarını dışarıya çıkarıp evin önündeki toprak sokağa dizmeye başladılar.

–        Benim kucam bana bayramlık neler almıştır, göresin zilliiiii….

–       Hadi ordan cadaloz, senin sülalende böyle  bir pabuç vardır?

–       Düşman ayağa bakarımış  komuşularrrr..  Bakın nasıl benim ayağıma bakar bu düşman kahpe!

–       Kahpe senin soyundur  kaltak!    Gel buraya bak da gözün yaylı karyula görsün!  Daha dün alınmıştır.

 Çekiştirdiği karyola yan yatırılmadığı için kapıdan dışarıya bir türlü çıkmıyordu.  Altında kırmızı-beyaz çizgili bir pijama, üstünde bir atletle kapısının önündeki tahta sandalyede oturup sigara tüttüren yeğeni kemancı Yasin’e döndü:

–        Ulan ne malak gibi bakarsın kara şopar!  Gel dışarı çıkart şunu da gözleri bayram etsin bu aşiftenin.  (Karyola ile de nispet edilmez ama, gösterecek başka eşyası yok ki garibimin!)

 Tam o sırada, üç ev ileride oturan adını bilmediğim esmer mi esmer, 15-16’sında gösteren bir Çingene delikanlısı elindeki darbukaya vurmaya başladı:

 “Düm teke dümbür tek, dümbür dümbür tek”  (Hani “yaş mı da kuru mu….? ritmi var ya, işte o.)   

 Kavga o anda son buldu ve ara sıra darbuka ritmi eşliğinde atılan göbeklerle bu defa “kim daha iyi göbek atıyor” tartışması başladı.  Kısacası, onlar tatlı insanlardı.  Biz bu insanlara (aşağılıyormuş  gibi yorumlanmasın diye) hiç bir zaman “Çingene” demez “Çalgıcılar” derdik.  Onlara “Roman” denildiğini ilk duyduğumda ise çok garipsemiştim, çünkü yakın zamana kadar bunu hiç duymamıştım.  Ne başkaları ile kavga ederler, ne de kendi kavgalarında tekme yumruk sallarlardı.  Çok kavgalarına şahit oldum ama hiç kimsenin burnunun bile kanadığını hatırlamam.

 Zaten kavga gösterisi bitmiş, Münire de eşyalarını tekrar evlerinin içine dizmek üzere annesine yardıma başlamıştı.  “Acaba fotoğrafçıya gitmek için bizimkileri beklettim mi?” kuşkusu ile eve doğru koştuysam da evde misafir olduğunu görür görmez rahatladım.  O yıllarda mutlaka her komşu diğerinin evine gider bayramlaşırdı.  Yok denecek kadar az ulaşım imkanının olduğu o yıllarda,   çok uzak mahallelerden gelenl bayram misafirlerimiz bile olurdu.  Birkaç kere selamlaştığın kişi ile akraba gibi oluyordun o zamanlar.  Şimdi aynı apartmanda oturan kişiler bile birbirini tanımaz oldu!

 Ramazan ayının sonunda kutlanan bu bayrama biz o zamanlar sadece “Şeker Bayramı” derdik.   Oruç tutmak kişinin kendi tasarrufuydu.  Ama bayramlaşmak herkesi ilgilendiren sosyal bir olaydı.  İsterse oruç tutmuş olsun isterse hiç tutmamış olsun, bayramın değeri herkes için aynıydı. Bırakın aynı dine mensup olan Arap, Kürt, Çerkez, ve Lazları,  Adana’da oturan Benyeş, Mizrahi, Amado soyadlı Musevi Türkler ve adlarını şimdi hatırlayamadığım Ermeni kökenli aileler bile Ramazan sonunda kutlanan bu Şeker Bayramında Müslüman tanıdıklarına bayram ziyaretine giderlerdi.  Tabii, onların bayramlarında da Müslümanların iade-i ziyaretleri  kaçınılmaz olurdu. 

 Ne güzel günlermiş onlar be?  Hangi ırktan, dinden, mezhepten olursa olsun,  ülkemiz insanları arasında sevgi, dostluk, birlik ve beraberlik vardı. Nasıl kaybettik bu özelliğimizi?  Nasıl?   Ah, şu zamanı bir geriye çevirip çocukluk yıllarımıza dönebilsek ve bugünkü bilinçle her şeyi silbaştan başlatabilsek!

                   

Herneyse! 

      Bugün Bayram!,

El öpme, harçlık toplama faslından sonra alın kulelerinizi gelin. 

Karış bir vuruş iki!

Adil Karci

Antalya, 04 Ağustos 2013

Kulleler copy 

 

ADIL KARCI’DAN NANELİ ŞEKER

ADIL copy

Serin eser sabah yeli

Kınalanmış minik eli

Bu kızı sevmeyen oğlan

Ya aptaldır ya da deli

 Mahallenin maviş gözlü tek kızı Neşe sağ elinde tuttuğu  sarı yirmibeşliği nane  şekerci Mehmet Abi’ye uzatmadan önce sıkı sıkı yumduğu sol avucunu açıp mahcup mahcup ortasındaki kına izine baktı.   Bir gece önce komşu kızı Binnur ablanın kına gecesine gitmişti annesiyle beraber. Onun da avucuna fındık kadar bir top kına koymuşlar, üzerine bir sarı yirmibeş kuruşluk madeni para bastırmışlar ve elini beyaz bir mendille sarıp bağlamışlardı.  Sabah kalkar kalkmaz elindeki mendili çözüp çıkartmış ve yirmibeş kuruşu da yıkayıp cebine koymuştu.  İşte şimdi bu yirmibeş kuruşun on kuruşuyla naneli şeker alacaktı ama sabahtan beri sımsıkı yumduğu ve hiç kimseye göstermediği avucundaki kınayı bu adam nereden biliyordu?

 Nane şekerci Mehmet abinin önünde uzayan müşteri kuyruğundaki ben dahil birkaç oğlanın söylenen bu maniden sonra kıkırdamaya başlamamız üzerine Neşe şekerlerini alıp hızla eve kaçtı.

Kızın arkasından gülümseyerek bakan Nane şekerci Mehmet  elindeki beş kuruşu kendisine uzatan kan kardeşim Kürt Salih’i (soyadı Örek’ti) görünce bir mani daha yaktı:

 

Biri çiçek biri böcek

Şans yarın sana gülecek

Uçkurunu sıkı bağla

Dikkat et donun düşecek !

 Hakikaten de şalvar-pantolon bozması donu hep düştü düşecek durumda olurdu Salih’in.  Kankardeşim gayri ihtiyari pantolonuna baktı ve acele ile yukarıya çekiştirdi.  Tabii kuyruktakilerden gelen bu defa kıkırdama değil kahkaha…  Ama biraz sonra sıra kendisine geldiğinde övgü mü yoksa eleştiri mi işiteceğini bilmeyen oğlanların da içi pırpır etmiyor değildi bu arada yani…

 Nane Şekerci Mehmet birkaç yıldır haftada ortalama iki kere mahallemize geliyor, elindeki orta boy bir tepsiye yığdığı beyaz renkli nane şekerlerini doğaçlama olarak okuduğu maniler eşliğinde satıyordu.  Sadece naneli şeker (yanlış olsa da biz “nane şekeri” derdik) satışıyla geçim temin edilebilir mi?  Edilirmiş demek…   Otuzlu yaşlarında gösteren Mehmet Abi’nin Türkçesi çok düzgündü.  Nereden geldiğini kimse bilmiyordu ama Adana’lı, orta Anadolulu, Doğulu  veya Güney Doğulu olmadığı kesindi.  Yoksa hemen şivesinden anlardık, zira mahallemizdeki Osmanlı mozaiği bize bir insanın şivesinden nereli olduğunu bilme tecrübesini küçük yaşlarda kazandırmıştı. Olsa olsa, Mehmet Abi İzmir’lidir derdik.  Nedense İzmirli olmayı yakıştırırdık ona.  Belki büyüklerimiz sorup öğrenmişlerdi nereli olduğunu ama biz kesin olarak bilmiyorduk ve aslında çok da merak  etmiyorduk. Kısaya yakın boyu, sıska bir bedeni, avurtları biraz çökük yüzü, dalgalı kumral saçları olan Mehmet Abi’nin çevik hareketleri nedeniyle kendisine“çitlenbik Mehmet” lakabını takmıştık.   Temiz giyimliydi.  Elindeki tepsiyi sol eliyle omuz hizasında tutar ve sağ omzunda tertemiz bir bez asılı olurdu.  O yıllarda Adana toz toprak içerisinde olduğundan, naneli şekerlerin üzerinde de her zaman bir beyaz tülbent örtülü olurdu. Tahminlerin aksine, naneli şekerler yeşil değil beyaz renkteydi.  Bu şekerleri kendisi mi imal eder, yoksa bir yerlerden toptan mı alıp satardı, bunu da hiç bilemedik.

Kocası Sümerbank Bez fabrikasında itfaiye eri olarak çalışan komşumuz  Zahide Abla bahçe kapısına çıkmış, düğmesini dikmekte olduğu bir gömleği sol koluna asmış bir  şekilde elini beline koymuş, bir yandan da sağ elindeki kabak çekirdeklerini çinterken bu “manili şeker satışı”nı izliyordu.  Onun şeker filan alma niyeti olmadığını sezen Mehmet Abi Zahide ablaya doğru döndü:

 İçimde hicran yarası

Naneler ekmek parası

Bugün şeker almaz isen

Olacaksın yüz karası !

 

Daha mani biter bitmez elinde kalan kabak çekirdeklerini şekerciye fırlatan Zahide Abla “S.tir lan eşşoğlu eşek, senin yüzün kara olsun puşt!” diye bağırdı ve  ayağındaki terliklerden birisini eline alıp Mehmet abiye fırlatır gibi yaptı.

 Atik bir hareketle kendisini geriye atan “Çitlenbik Mehmet” ise gülerek yine başladı:

 

Yanlış düğme dikiyorsun

Bana “s.tir git” diyorsun

Sana müjdem var ablacım

Akşama dayak yiyorsun!

Aslında söyleyen  de söyleten de memnundu bu atışmadan.  Üstelik bu ikili arasındaki bu tür çemkirme ilk de olmuyordu.  “Şimdi kime bulaşacak?” diye merak eden biz çocuklar da Mehmet abi mahalleden gidene kadar hep peşindeyiz tabii.   Aldığımız şekerleri o gitmeden yiyip bitirmişsek eğer ve paramız da varsa hala, ondan tekrar tekrar şeker aldığımız da olurdu.  Naneli şekeri yemenin de doğru tarzını geliştirmiştik, hem daha fazla tat almak, hem de bitmesini geciktirmek için.  Nasıl mı?  Bak, leblebi tanesi büyüklüğündeki (ama biraz yassı) naneli şekeri dilinin ortasına koyacaksın. Öyle “kıtır, kıtır” yemek yoook!  Biraz bekleyeceksin ki azıcık erisin.  Yavaş yavaş ağzının içerisine keskin bir mentol kokusu yayılır.  Biraz daha beklersen damağında  buzzz gibi bir serinlik hissedersin.  Bu serinliği artırmak istersen, dudaklarını azıcık aralayacak, dişlerinin arasından içeriye hafif hafif soluyacaksın.  Hızlı nefes almak olmaz, çünkü aniden burnundan havayı dışarıya vermeye kalkarsın ve maazallah o serinlik hissi birdenkeskin bir yanma hissine dönüşür, burnunun direği de kırılır!

Az ötede elinde para ile bekleyen Hamide Hanım’ı gören naneli şekerci kısa ama çabuk adımlarla onun önüne dikildi.   Manisini nağmeli nağmeli söylemeyi  bitirmeden  tepsiyi omuz hizasından bel hizasına kadar indirdiğini hiç görmediğimiz Mehmet abi başladı:

 

Mevsimin güzeli kışmış

Eşarbı biraz kırışmış

Eşarp dallı güllü amma

Ablama da çok yakışmış!

 

“Hayde güzel nane şekeerrrr!”

 

Önce on kuruşluk şeker almayı düşünen Hamide Abla, bu güzel maniden sonra;

“Hadi yirmibeş kuruşluk olsun bari” deyiverdi. 

Ekmeğin on kuruş olduğu zamanlar yirmibeş kuruş epeyce bir paraydı naneli şeker için.  Delikli  yüz paraya beş adet, beş kuruşa on adet, on kuruşa yirmi adet şeker alırdık.  Yirmibeş kuruşluk alanlara ise şekerler minik kese kağıtları içerisinde sunulurdu.

Yaşları 18-20 civarında olan mahallenin gençleri olan “ağabeyler”imize de maniler yakar ve şeker satardı Mehmet abi, ama nedense onlara torpil gerçer, birkaç tane fazla naneli şeker verirdi.  Belki de mahalleye sokmazlar diye çekinirdi onlardan, kimbilir?  Aslında (benim hatırladığım kadarı ile) bu gençler herkese çok saygılıydılar ve de hiç kavga gürültü etmezlerdi.  Çelik-çomak, uzun eşek, birdirbir ve kulle (gülle, bilye) oyunlarını onları seyrede seyrede öğrenirdik.  Kendilerinden küçük olan biz ufaklıkları yanlarından kovmazlar, bazen oyunu durdurup bize oyun kaidelerini anlatırlardı.  Ama hiçbirisi bizimle oynamaz ve elimizdeki çelik-çomak veya bilyeleri ütmeye (kumarda kazanmaya) kalkışmazlardı.  Hatta, kendi aralarındaki oyunda çok fazla bilye kazanan birisi olursa, bize  birkaç bile hediye ederdi.

Bunların kimisi Diyarbakırlı, kimisi Adana’nın yerlisi, kimisi Malatyalı, kimisi İstanbullu, kimisi Erzurum-Erzincan’lıydı.

Biribirleriyle konuşurken genellikle;

“Lan, Arap çocuğu, bir sigara atsana bana?”

“Ne zaman sigaraya başladın lan Kürdo?”

“Sende sigara var mı İstanbul kibarı?

“Bende yok Laz oğluna sor.”

“Sigara içtiğini görürse baban kemiklerini kırar ha Dadaş”

 gibi cümleler kurarlardı ama kullanılan kelimelerden  hiç birisi gocunmazdı.  Çünkü

hepsi “Türküm, doğruyum, çalışkanım….” demişlerdi okulda yıllar yılı, her sabah.

Ve Türk olduklarını biliyorlar, alt kimliklerini de gırgır olsun diye kullanıyorlardı.

Bir defa gerçekten çoğu  birbiri ile kan kardeştiler.  O zamanlar yakın arkadaşlığın bir gömlek üstü “kan kardeşlik” idi.   Haliyle benim de birkaç tane kankardeşim oldu zaman içerisinde.  Sonradan kaybettik birbirimizi.  Yaşıyorlarsa tanrı uzun ömür versin, öldülerse rahmet etsin!

Bugün geldiğimiz şu durumumuza bakıyorum da…

Keşke çocuk kalabilseydik ve  Kürdüyle, Dadaşıyla, Arabıyla, Lazıyla, yani kan kardeşlerimizle, hep beraber Nane Şekerci Mehmet Abi’nin yolunu gözleseydik!

 

Antalya, 31.07.2013

 

ADİL KARCI’DAN “HOROZ ADAĞI”

ADIL1 copyHOROZ ADAĞI 

Sanırım 2003 yılıydı.  Uzun yıllar önce Amerika’ya yerleşmiş aile dostumuz bir hanımın beni telefonla aradığında saatler gece yarısını çoktan geçmişti ve ben bilmem kaçıncı uykumdaydım.   Telefonun hiç çalmadığı o saatte, “inşallah kötü bir haber değildir” diye içimden geçirerek, şimdi çoktan emekliye ayrılmış olan ev tipi telefonun ahizesini kaldırdım.  Saat farkını unutmuş olmasından  dolayı beni gece rahatsız etmiş olduğunu açıklayan özür mahiyetindeki konuşmasından sonra ahbabım sadede geldi.  İki gün önce evin küçük kızının yavru köpeği kaybolmuş.   Bulunursa, adak olarak bir horoz kesip fakire vermeye karar vermişler.  Nitekim birkaç saat önce köpek bulunmuş ve ilk işleri adaklarını vekaleten yerine getirmem için beni aramak olmuş!

 Uyku mahmurluğu ile “tabii yarın hallederim” gibi bir şeyler dedim.  Dedim demesine de  ondan sonra bir daha da uyku tutmadı beni.   Başladım kendi kendime konuşmaya “Ulan hayatında ne bir adak adamışsın, ne bir adak kurban etmişsin ne de bu adak-madak işlerine inanırsın.  Ne demeye evet dedin ki?”  Yani, bana telefon açan hanım “Yarın sabah Adana’dan yola çık, Rize’ye kadar bir uzanıver, oradan yaylaya çık, bize birkaç kilo Anzer balı al ve Amerika’ya gönder” dese bu horoz adağı işinden çok daha kolay olurdu benim için!

 O yıllardaki Adana’yı bilenler varsa hatırlarlar, şehrin ortasında eskiden adına “Siptilli” denilen bir sebze pazarı vardı.  Tezgahların üzerine branda bezi, kaput bezi, beyaz çarşaf ve hatta hasır gerilmek suretiyle ilkel bir  “kapalı pazar” haline getirilen bu yerin karşısında ise sıra sıra kasaplar bulunurdu.  Kasapların tam orta yerinde ise bir fırın…  Yani insanlar hem etini, hem ekmeğini, hem sebzesini buradan alır ve başka yere uğrama gereksinmesi duymadan tüm alışverişlerini bir çırpıda bitirip evlerine dönerlerdi.  Sonradan bu sebze pazarının arka tarafındaki sokakta  horoz, tavuk, hindi, kaz, ördek gibi kanatlı hayvanlar satılan birkaç dükkan açıldı.  Neredeyse tüm dükkanları kaplayan koca koca tel kafesler içerisinde kimisi gıdaklayan, kimisi vakvaklayan kimisi dövüşen bir sürü kanatlı hayvan bulunurdu orada.  Hem hayvanların yaşadığı zor koşulları görmeyeyim diye, hem de kümeslerden gelen kötü kokuları teneffüs etmeyeyim diye, mecbur olmadıkça o sokaktan geçmezdim.

 “Horoz”,  “adak”, “kurban” gibi kelimelerin kafamda yarattığı türbülans dinmeden sabah oldu.  Bu zor görevden bir an önce kurtulmak amacı ile, kahvaltıyı bile beklemeden doğruca kanatlı hayvan satılan o sokağa attım kendimi.  Önünde daraba, kepenk vs. olmayan bu dükkanlar zaten gündüz ve gece mecburen açık kalırdı.  Eline  birkaç kuruş verilen özel bir bekçi sabahleyin dükkan sahipleri gelene kadar bütün gece o nahoş kokulara katlanır ve oradaki dükkanların hepsine göz kulak olurdu.  Biraz erken gitmiş olmalıyım ki dükkanların sadece birisinin önünde bir satıcı bulabildim.  Simsiyah kıvırcık saçlı, orta boylu esmerce bir delikanlı keyifli keyifli bir sarma sigara tüttürüyor ve diğer elinde tuttuğu çay bardağından (çay çok sıcak olduğu için olsa gerek) höpürdete höpürdete yudumlar alıyordu.  Birkaç metre solunda ise yine ona benzeyen ama yaşı 12-13 gösteren bir çocuk kafesten içeriye soktuğu bir çubukla tavuğun bir tanesini kızdırmakla meşguldu. (Bu çocuğun diğerinin akrabası mı, kardeşi mi, nesi olduğunu öğrenemedim ve de zaten hiç sormadım).

 –       Selamın aleyküm!  Hayırlı işler!

–       Ve aleykum selam abey!  Hoş gelmişsen!

 Polatlı’daki Topçu Okulunda geçirdiğim altı aydan sonra askerlik görevime devam ettiğim Urfa’da (birçok kişi gibi ben de Şanlıurfa demeye alışamadım hala)  konuşulan bu Türkçeyi bir daha duymak beni hoşnut etti.  Zira o şehirde kaldığım sürede ben de bu “Urfa Ağzı’nı” konuşmaya gayret etmiştim ve de terhisime kadar bayağı becermiştim.  Neyse, ben yine normal konuşarak:

 –       Hoş bulduk, dedim.

–       Abey ne lazımdır?

–       Adaklık Horoz.

–       Ahan bah burada 20’lik var 25’lik var amma yüsgek dersen 15’lik gene var.

 Saydığı bu rakamların fiyat olduğunu anlamamak için insanın salak olması gerekirdi.  Öyle ya, horozların yaşından bahsetmiyordu herhalde.  Adının sonradan Şehmuz olduğunu öğrendiğim bu gence:

 –       Sen bana en irisinden bir horoz bul da kes dedim.

–       Abey, en böyyügünü ne edicahsan?  Adaklık deye mi alisan yohsam dövüştürecekmisan?

–       Niye ki?

–       Abey, irisi kart olur.  Yine 25’lik verem ama orta boy daha eyidir.

–       Eh tamam, hadi kes bir tane.

 Kümesten içeriye dalmasıyla bir vaveyladır koptu.  Horozların, tavukların kimisi uçuyor kimisi kaçıyor ama hepsi bir ağızdan gıdaklıyordu. Neyse, sonunda bir tane yakaladı.   (Sanırım özel olarak seçmedi, hangisini yakaladıysa o).

 –        Vallah abey bir tane seçmişem ki, o gadder olur!

 Artık dayanamazdım, ben de onun kullandığı Urfa Ağzı ile konuşup onun “özel horoz seçme” numarasını yemediğimi anlatmak istedim.

 –       Lo yeter daşgala ettiyiz!  Kesecahsan kes da gidah!

–       Vay abey, niye söylemisan hemşeri oldugun?  Essah Urfalımisan?

–       Yoh lo, ben orda çoh kalmişam ve çoh da sevirem Urfayi.

 Hemşehrisine kavuşmuşçasına sevinen Şehmuz  bu defa kısa bir taburede oturup bizi dinleyen yardımcısına (kardeşine ya da akrabasına) seslendi:

 –        La Muzo!  Kalh biye bi keskin piççah getir.  “Muzo” ya istinaden adının Muzaffer olduğunu tahmin ettiğim çocuk şaşkın şaşkın:

–       Abey bilisan, zaten bizim bir dene piçagımız vardır.

 Bir taneden daha fazla bıçağının olmadığının ortaya çıkmasına bozulan Urfalı hemşehrim kızgınlıkla bağırdı:

 –       De lo uzatma, get onu getir işte!

–       Getiremem abey.

–       Eliy koluy kırıhtır?  Yoksa ayagin toppal olmuştur?

–       Yoh abey, piçağı dün Necat abey almıştır.

–       Neye aliy?  Malbora zıkkımlanmayi biliy de kendine bir piççah alamiy mi?

Get getir, hem de o gavvata söyle bir daha bizim piççagi almasın.

 Bana döndü:

–        Abey, hem aliyler, hem geri getirmiyler.  Bir de köreltiyler, işin yoğusa piçah bile.  Vallah alti dene vardi.  Ahan bir haftede bir dene galmiş. Görisan işte!  Haksiz miyam?

 Laf uzamasın diye sadece kafamı sallamakla yetindim.  Muzo (ya da Muzaffer) sanki kendisine bağırılmamış gibi yavaş hareketlerde yerinden kalktı ve koşuyormuş gibi yaparak ağır çekim hareketlerle dükkanın yan tarafından arkaya tarafa dönerek kayboldu.  Ama tabureden kalkerken sırıtarak bana bakması bıçak konusunda gaf yapmadığını, tek bıçakları olduğunu kasıtlı olarak söylediğini anlamama yetmişti. Kimbilir neyin intikamını alıyordu “Şehmuz abey”inden!

 Neyse, beklenen o meşhur bıçak geldi ve bizim Şehmuz horozu aldı arka tarafa bir yere gitti.  Biraz sonra bir elinde horozun gövdesini, bir elinde horozun kafasını sallaya sallaya geldi.

–        Abey bunu ne edecahsan?  Götürecahmisan?

–       Yokmu burada ihtiyacı olan bir fakir?  dedim.

–       He vallah bah garşida bir eskici emmi var.  Yaslidir, gariptir.  Ona verah? Tablasinda satacah birsey de yohtur aslinda, vakit geçirmege geliy her vakıt.

 Ben tamam deyince elli metre kadar uzakta duran yaşlıca adamın yanına gitti, bir şeyler konuştu ve horozu ona verdi.  Adam ayağa kalktı bana döndü ve  sağ elini göğsüne koyarak uzaktan teşekkür etti.  Ben de başımı öne eğerek aynı hareketlerle teşekkürünü kabul ettim.  Sesle iletişim menzilinin aşıldığı yerde kullanılan işaret lisanı işte…

 Parasını sayarken Şehmuz dayanamadı:

–       Abey sormasi ayip, bu neyin adağıdır?   Yalan söyleyemezdim:

–       Amerika’da oturan bir ahbabımın kızının kaybolan köpeği bulunsun diye adamışlar, köpek de dün bulunmuş.

Yüzüme inanmaz inanmaz baktı:

–       Gurban sen bennen dalga mi geçisan?

–       Valla Şehmuz olay bu.

O ana kadar hiç neşesini kaybetmeyen, yerinde duramayan cevval Şehmuz gitti, yerine ağır başlı, hüzünlü bakışlı yaşlı bir adam  geldi.

–        Abey bilimisan?  Beni ölümden kurtarmah için bile bir sinek kesmeyi adayacak kimsem yohtur!

 Oradan ayrıldıktan beş on adım kadar sonra geriye baktığımda kendi kendine konuşuyordu:

–        Köppek için horoz adiyler ha? 

 Ve de gözlerinin altında yeni yeni beliren parıltılar sanki gözyaşıymış gibi geldi bana….

 Adil Karci

26 Temmuz 2013

Antalya

 

ADİL KARCI’DAN KAĞIT-KALEM

ADIL2 copy

 KAĞIT-KALEM

Sabah gazetelerine kısaca bir göz attıktan sonra, her zaman olduğu gibi, birkaç bulmaca çözmek amacı ile bir kalem almak için çalışma masamın çekmecesini çektim.  Onlarca tükenmez ve kurşun kalem arasından hangisini alsam diye tereddüt içerisindeyken biraz duraksadım ve kendimi 1952 yılında buldum.                   

İlkokula başladığım 1952 yılına kadar evimizde babamın bir dolmakalemi ve de genel kullanım amaçlı bir kopya kalemimiz vardı sadece.  Kopya kalemini şimdiki gençlerin  bilebileceğini hiç sanmıyorum.  Bu kalemler klasik tahta kurşunkalem şeklindeydi ve genelde mavi renkli yazardı.  Kırmızı yazanları da vardı ama fazla kullanılmazdı.  Islatıldıkları zaman mürekkeple yazıyormuş hissi verirlerdi ve yazılanları silmek pek mümkün olmazdı. Çocukken bunlarla oynamamıza  izin verilmezdi, zira dilimize, dudağımıza, dişlerimize değdirirsek günlerce mor bir ağızla dolaşmak zorunda kalabilirdik.  Gerçek miydi değil miydi pek bilmiyorum ama, belki ağzımıza değdirmeyelim diye “zehirli” de derlerdi. 

Kopya kalemleri devlet dairlerinde kullanılan tek tip kalemdi o zamanlar.  Zira, birkaç sayfa birden elde etmek için aralarına kopya kağıdı konularak yazılan yazılar için de çok uygundu.  Birincisi, asıl nüshada tahrifat yapılamazdı (çünkü silinemezdi) ve de alt kopyalara geçmesi için bastıra bastıra yazıldığında kalemin ucu kolay kolay kırılmazdı.  İster kopya kaleminin olsun, isterse kurşunkalemin olsun, ucunu açmak ustalık isterdi.  Ya keskin bir küçük bıçağın olacak ya da jilet kullanacaksın.  (Ortası üç delikli Bimini  jiletler daha sert olduğu için tercih edilirdi, sonraları hayatımıza giren Nacet biraz zayıf bulunurdu bu konuda).  Kalem ucu açarken elimizi çok kesmişliğimiz vardır ve bu fırsattan istifade çoook “kankardeş” edinmişizdir. Kalem açacağı ise daha sonraları imdadımıza yetişti.   Taa ki otomatik kurşun kalemler çıkana kadar da saltanatını sürdürdü.  Duyduğuma göre, şimdilerde sadece bayanların kaş kalemlerini açmak için sanatlarını icra ediyor ve yaşamlarını idame ettiriyorlarmış.

(Haa kolejdeki sınıflarda bulunan, kahve değirmeni gibi çevire çevire kalemimizi açtığımız o “lüks” aleti de anmadan geçmek olmaz bu arada.)

 İlkokula başlayınca “kurşunkalem” ile tanıştım.  Ama kalemin ortasındaki grafit değil resmen “kurşun”du!   O güzelim “Faber” kurşun kalemler ya Adana’ya vasıl olmamıştı henüz ya da Türkiye’ye bile gelmemişti o yıllarda.  Elimize geçen kalemlerin yazan kısmı yumuşak kurşundan yapıldığı için kağıt üzeride belli belirsiz bir iz bırakırdı ve yazının üzerinden birkaç kere geçme zorunluluğunu duyardık.  Hadi güzel yazmaması bir yana, bir de mutlaka kağıdı delerdi.  Kağıtlar mı?  Onlar da zaten başlı başına bir olaydı.  Beyaz kağıtlar sanki “elleme küserim” çiçeği gibi nazikti.  “Bir an önce yırtılsam da şu kurşun kalemin ezasından kurtulsam” diye beklerlerdi sanki.

Matematik için bize sarı yapraklı “samanlı kağıttan” yapılma defter aldırdılar.   Ama bu saman harbiden saman ha!  Ezilip, inceltilip birbirine yapıştırılarak preslenen samana “samanlı kağıt” denirdi.  Eh, elimizdeki kalem “kurşun”, altındaki de “samanlı kağıt” olunca varın siz tahmin edin gümbürtüyü!  Daha ilk çizgiyi çekerken koca bir saman parçası kalemin ucuna takılır kalemi durdururdu.  Azıcık zorlarsan da saman çöpü  sayfanın ortasında koca bir delik bırakarak defteri terk ederdi.   Matematik problemini çözemeyen talebeler için gayet güzel bir bahane… Doğru sonucu yazmışsın ama görünmüyor!  Öğretmen ne desin ki? 

Hadi bunlar neyse ne…  Ya “güzel yazı” dersi?  Bir divit, bir mürekkep hokkası ve de yine samanlı kağıttan yapılma bir adet “güzel yazı defteri”… Kullandığımız mürekkep bile o devirde sadece mavi boyalı bir suydu.  (“Pelikan” mı dediniz?   Allooo???)  Diviti hokkaya daldırırsın, daha ucu kağıda değer değmez mürekkep olduğu gibi emilir ve sayfada gittikçe büyüyen mavi bir daire ile karşılaşırsın.   Çare?   Mürekkebin dağılmasına fırsat vermemek için çizgileri olabildiğince hızlı çekmek!   Yani “güzel yazı” yazmak,  sadece süratli davranmakla ile ilgiliydi, yoksa kabiliyet, beceri vs. hikaye! 

Birkaç yıl sonra arkadaşlardan bir tanesi nerden bulduysa “Atos” marka bir kurşunkalem bulmuş.  Bu günkü (otomatik olmayan)  kurşunkalemlerden yani.  Aman Allahım, oğlana ne rüşvetler verdik bize de alsın diye.  Yahu bu hem yazıyor hem de siliniyordu be!   Biz artık doğru dürüst yazan kurşunkalemlere kavuşmuştuk ama arkadaş da köşeyi dönmüştü.  Eeee, bu kalemler de kullana kullana birgün biter yani.  O kadar para vermişsin, hemen kaldırıp atıp yenisini alacak değilsin herhalde.  Ne yapmalı o zaman?  Sonuna kadar kullanmalı.   Ama nasıl?   Mahallenin orasında burasında kargı kamışları yetişiyor.  Kuru bir kargı kamışının uca yakın  yerinden bir karışa yakın uzunlukta bir parça keseceksin.  (Uca yakın olacak çünkü kamış bitkisi uca doğru incelir ve bir noktada iç  çapı kurşun kalemin sıkıca içine gireceği kadar daralır).  Oldukça kısalmış olan kalemin arkasını bu kamışın içerisine birkaç santim sokarsan kalemin uzar ve artık parmaklarınla rahat tutabilirsin.  Tasarrufa bak tasarrufa!   Daha sonra bu “kalem uzatıcılar” bazı uyanıklar tarafından ağaç tornasında tahtadan yapıldı, verniklendi ve bolca satıldı.  (Kimbilir sizin de ne anılarınız vardır bu konularda…) 

En son para vererek aldığım tükenmez kalemi seneler önce yabancı bir ülkeye giriş formu doldururken  birisi istemişti benden ve üzerine yatmıştı.  Üzülmedim desem yalan olur çünkü Scriccs marka bir emektardı ve bendeki o “kalem açlığı” hala vardı.

Şimdi mi?  Çekmecede, arabanın torpido gözünde, dolapta, mutfakta, ayakkabılıkta, çantaların hepsinde onlarca onlarca tükenmez….  Hepsi de promosyon, toplantı-seminer hediyesi, otel odalarından çantaya atılanlar…  “Beleş” de olsa, mürekkebi kuruyanı, bozulanı atmak içimden gelmiyor! Dedim ya “kağıt-kalem” açlığı işte… 

“Peki bu kalemleri ne kadar kullanıyorsun?” diye sormayın artık.  Laptop, akıllı telefon, bilgisayar, tablet, okullarda akıllı tahta vs. vs. derken hiçbir kalemin eski forsu kalmadı.  Baksanıza artık imza bile “elektronik  imza” oldu! 

Ha, hakketen ya, ben bulmaca için çekmeceden bir kalem seçektim değil mi?

 Adil Karci

DR. ZAFER ÖNER’DEN : PİSLİK

 

Pislik.
Yakın çevreme bakıyorum , insanlar dolaşıyorlar ; erkekli , kadınlı …
Kimisi makul giyimli ; başı boynu açık , hafif diz altı veya hafif diz üstü etekli , temiz , çağdaş …
Kimi üstten alttan dekoltesini artırmış ; kimine yakışmış , kimine yakışmamış ama temiz , kendine güvenli…Kimi sıkma başlı ; elleri ve yüzü dışında heryeri kapalı , makyajsız!
Kimi sıkmabaşlı ama elleri , yüzleri,  ve özellikle ayakları açık , vücut hatları çok belirli ve de çok bakımlı ve de iyi makyajlı !
Aşırı dekolteliye taş çıkartır!Siyah çarşaf ve peçe  ,hamdolsun (!) hastane çevremizde pek az , yani şimdilik !
Onlar da hasta veya hasta yakını…
ya kendi seçimi , ya aile baskısı , daha doğrusu erkek baskısı.
Baba, abi, koca …mahalle…her neyse ; iç karartıcı!  Allah korusun!

Benim Anadolu kadını rengârenktir , rengârenk; Allı  yeşilli , saçını gösteren beyaz başörtülü…tülbentli !
Kara çarşaf bizim Türk kültüründe yoktur !
TÜRK KÜLTÜRÜNDE !

Şu anda hastanemiz  AKP’ ye yatkın insanlarla  idare ediliyor.
Allah’tan  ki kazanamadan geldiler. Ya , bir de ezici  çoğunlukla  gelselerdi !
Yalakaları kaç kat artardı , acaba?
İdaredeki hanımlara bakıyorsunuz ; makul giyimli insanlar.
Dış görünüşleri  ile iç görünüşleri farklı mı acaba ,  yoksa aynı mı ?
Sormak lâzım.
Zihniyet AKP , kıyafet çağdaş , olur mu ki ?
Halbuki onların rol modelleri yukarıda ve de uyum içinde duruyorlar!
Yani neyse ” o” lar ; saygı duymak lâzım !

Eğer buna kaypaklık dersek , ki demeyebiliriz , yani içi dışı aynı olmamaya …
…sıkma başlıların daha samimi olduklarını söylemem gerekir.
Eğer  o zihniyette isen kapa başını , herkes ne olduğunu bilsin.
Ama o zihniyette değilsen ; kendine Atatürkçü dedirtiyorsan , yani başın boynun açık ,ve çağdaş görünümlü isen ve de için de aynı ise…yani Atatürk’ü ve devrimlerini özümsedi isen ; yani yüzün batıya dönük ise …

“Müslüman kardeş zihniyetlilerle” nasıl beraber olabilirsin?
Hamas kafası ile nasıl birlikte olabilirsin?
Makam uğruna mı?
İkbal uğruna mı?
Tarikat hatırına mı?
Cemaat hatırına mı?
Yoksa fırsatçılık mı , yaptığın ?
Yakışır mı ?

Erkekte çarşaf , başörtü falan olmadığı için , ipucu yok ! Sakal da şimdi ayağa düştü!
Açık yaka da , ha keza …
Ama ister kadın olsun ister erkek …
Ne menem şey olduklarını ,  yaşadıkça anlarsın !
Çünkü kafanın içi , dışarı akseder.
Ama er ama geç ; ama mutlaka akseder.
Gizleyemezsin!
Hem de bu aksediş kadında da erkekte de olur.
Yani ister erkek olsun ister kadın , ister çağdaş giyimli olsun , ister olmasın ;
iç, dışa akseder !
Herkesin nemenem şey olduğu yaşadıkça anlaşılır !
İşte bakın  eyrafınıza bizim ne zannettiklerimiz ,
ne çıktı?
Dün ne idiler ?
Bugün ne oldular ?

Gerici de senin gerici olmadığını ,ya da olduğunu , gerici olmayan da senin gerici olduğunu , ya da olmadığını anlar !
Yani takiyye sökmez!

Mesela , o kırmızılı kız , asla takiyye yapamaz,
hani polisin bibergazına direniyordu ya…
hem hafif dekolte , hem kırmızı  elbiseli , hem beyaz çantalı , Allah bilir ayakkabıları da beyazdır , ne oldu?
-Türk bayrağı oldu ; hani millî maçlarda guruplar bağırıyor ya …
bir gurup hep bir ağızdan :BEYAZZZ ….
sonra  öbür gurup yine hep bir ağızdan :KIRMIZIIII…
yani TÜRK BAYRAĞI ; ama nizami değil. Yani  sakıncalı olanı , yani yasaklananı…

Neredeydi bu hafif dekolteli kırmızılı kız ;  gezi parkı direnişinde ….
Tebdil  kıyafet gelmediyse , çapulcunun ta kendisi ; anarşist!
Değil gaz püskürtmek , kafasına sıkacaksın …gözü mü çıkar , canı mı çıkar ; ne umrun!
Artık kısmetinde neyse o ; nasıl olsa herşey Allah’tan
Sıkanın , sıktıranın suçu yok !

Ali İsmail Korkmaz …
Gördünüz değil mi ?
Üç kişi nasıl insafsızca ve var güçleriyle dövdüler çocuğu …eğer görmediyseniz bakmayın…
Bu  VANDALLIĞA  dayanamazsınız …bu ancak cehaletle bağdaştırılabilir…
Kaçmasına bile izin vermediler !
Biri hem tuttu hem dövdü , diğerleri var güçleriyle vurdu. Hepsi sopalıydı !
Bire üç ve sopasız. Ve de kaçmaya çalışırken , düşünce yakaladılar!
İnsaf , merhamet … Yok!
Ve öldürdüler!
Neden biliyor musunuz ?
Çünkü doğa sevgisi yok !
Çünkü hayvan sevgisi yok !
Eğer mesela köpeği veya bir serçeyi sevebilseydi , o canavarlar , insanı daha çok sever ve …
Ali İsmail Korkmaz’ı , bırakın öldürmeyi…
dövemezdi !

En önemlisi ne biliyor musunuz ?
Onlar yani katiller , caniler bulunmasalar da ,
ki bulunmayacaklar ,
kendilerini biliyorlar …
En ufak bir acıma hissi duymayacaklar…
Utanmayacaklar !
Belki bir süre sonra vicdanları sızlayabilir!
Bu olay ve sonucu , Hamurabi’den bile kötü ve iğrenç ve ilkel birşeydir!
Düşünsenize ; diyelim ki Ali polise molotof attı!
Cezası ÖLÜM olabilir mi?

Okulun alt – üst olmuş , ülken bir felaketin eşiğinde…
Dünyada dostun kalmamış nerdeyse ! Ekonomi tepetakla.
En basit şeylerde bile üretim yok. Teknoloji sıfıra sıfır!
Carî açık almış başını gidiyor…
Ama bu kargaşada …
Hak hukuk ve demokrasi , bir başka düzen için , el ele seferber olmuşlar …
Varsa yoksa ve de sadece onlarınkine benzer bir dindar gençlik , dindar toplum…
… herşey yasak …

Sen sesini çıkarmayacaksın !
Vandallık (!)yapmayacaksın !

Ama , ben  ülkenin kurtuluşunun
kadınların elinde  olduğuna inanıyorum ,
kadının iyi ise : iyi eğitimli ise …
Ülken de iyi olacaktır!
Herşeye  rağmen !
Tek korkum ; birinin bilmem nesinin kılı olanlardan !

Çünkü o ,
birinin bilmem nesinin ,
bilmem neresinden
çıkanı
yetiştirebilir  ancak !
Pislik !

DR. ZAFER ÖNER

%d bloggers like this: