ATATÜRK VE BABAM

ATATÜRK VE BABAM

Yıl 1952.  Adana’da ilkokula başladığım yıl.  Okul açılalı henüz iki ay kadar olmuştu ki bir gün öğretmenimiz ertesi sabah 10 Kasım olduğunu, ilk derse girmeyeceğimizi ve bahçede sıra olmamız gerektiğini söyledi bize. Ertesi sabah okula gidince derse girmeyecek olmak birçoğumuzun hoşuna gitmiş, bahçede koşup oynamaya başlamıştık.  Sonradan  öğreneceğim tabirle “ilk dersi kaynatıyorduk”.

Derken başöğretmenimiz Abdullah bey binanın altı-yedi basamaklı girişinin en yükseğine çıktı ve gür sesi ile “hadi herkes sıraya!” diye komut verdi.  Kısa zamanda her öğretmen kendi sınıfını sıraya soktu, sınıfının başında durdu ve bütün okul beklemeye başladık.  Şimdi ne olacaktı?  Bilmiyorduk ve fısıltı ile herkes birbirine birşeyler soruyordu.

–          Ne olacak lan şimdi?

–          Bayraklar niye tepeye kadar çekilmemiş bugün?

–          Örtmen dün 10 Kasım dediydi ya ondan.

–          Atatürk’ün ölüm günü, bilmiyon mu kız?

–          Atatürk yeni mi ölmüş?

Konuştuğum için öğretmenden papara yemeyeceğimi bilsem, bilgiçlik taslayıp “günün mana ve ehemmiyetini” bu cahil arkadaşlarıma anlatacaktım ama korkudan konuşamıyordum. Zira bir yıl öncesi 10 Kasımı yaşamışlığım vardı ve bu konuda birşeyler biliyordum.

Okula başlamadan bir yıl önce, yani 1951 yılında, Kasım ayının  bir sabahı evde alışılmışın dışında birşeyler olduğunu fark ettim.

(Belki ondan önceki  10 Kasımlarda da bu böyleydi ama ben öncesini hatırlamıyorum).

Bedensel olarak çalıştığı için, özel günler hariç,  babam takım elbise filan giymezdi, ama o sabah traş olmuş, ben doğmadan önce yaşadıkları İstanbul’da giydiği birkaç elbisesinden birisi olan İngiliz kumaşı elbisesini giymiş ve de kravat takmıştı.  Annem de siyah döpiyesini giymiş, nadiren giydiği siyah rugan ayakkabılarını siliyordu.  Bir yere mi gidilecekti? Nikah, düğün gibi bir şey mi vardı?  Ben bunları düşünürken birden fabrikaların sirenleri çalmaya başladı.

Annem ve babam ayağa fırladılar, yan yana durup başlarını öne eğdiler.  Babam “hadi oğlum gel sende..” dedi.  Neden-niçin anlamadan ben de onlar gibi yaptım ve uzunca bir zaman evin içinde kımıldamadan durduk.  Hayret, siren sesleri hariç, dışarıdan da hiçbir ses-seda gelmiyordu.   Siren sesleri giderek zayıflayarak sona erince sormadan edemedim:

–          Anne, biz neden ayağa kalkıp sessiz bekledik?  Siz neden böyle giyindiniz?

–          Bugün 10 Kasım, Atatürk’ün ölüm yıldönümü.  Ona saygımızı sunduk!

“Gel buraya, karşıma otur” diyen babam bana dili döndüğünce Atatürk’ü anlattı.

“Babam Atatürk’ü çok yakından görmüş, onunla konuşma şerefine nail olmuş, Atatürk’ün sorduğu sorulara verdiği zekice cevaplar için O’ndan aferin bile almış” diyebilmek isterdim.

Ama hiç öyle olmamış.  Kendisi gibi binlerde erin sıralandığı askeri bir törende O’nu yirmi adım kadar bir mesafeden on-onbeş saniye kadar görebilmiş sadece.  (Ama o “on-onbeş saniye” o kadar uzun bir zaman dilimi olmalıydı ki, yeri geldiğinde babamın bu olayı anlatması saatlerce sürerdi.)

Birçoğunu tam anlamasam bile, babamın Atatürk ile ilgili olarak anlattıklarını pür dikkat dinliyordum ve böylesine büyük bir insanı kaybetmiş olmanın gittikçe artan hüznünü yaşıyordum.  Ben doğmadan çok önceleri ölen dedem Atatürk olabilir miydi acaba?  Zira O’ndan bahsederken babam “hepimizin babası” diye söz ediyordu.

O yıllarda okullarda mikrofon-hoparlör vs. hak getire!  Büyük sınıfların birisinden bir kız basamakları tırmandı, yüzünü bize döndü ve olanca ses gücü ile bir şiir okumaya başladı.

“Uzun uzun kavaklar, dökülüyor yapraklar, ben Ata’ma doymadım, doysun kara topraklar” diyerek  şiiri bitirdiğinde, olayın ne olduğunu bilen bilmeyen bütün okul salya sümük ağlıyorduk. Hele ki kısa zamanda taparcasına sevdiğimiz sevgili öğretmenimizin de ağladığını görünce bastırmaya çalıştığımız hıçkırıklarımızı da koyvermiştik.

Sene 1969, aylardan Haziran.  Yani babamın vefatının bir ay kadar öncesi.  Önce marangozlukta, sonra makine, trafo vs. montajında şef olup yetiştirdiği kalfalar, ustalar toplanıp babamı hasta yatağında ziyaret ediyorlardı.  Kahve-çay ikramı yapılmış, eski günler konuşulmuş, ziyaretçilerden birisinin espirisi neticesinde sıra ölüm bahsine gelmişti.

–          Ustam ya, senin bize öğreteceğin daha nice konular var.  Sakın öleyim filan deme ha!

–          Bak hele bak!  Yani öğreteceği bir şey kalmamış olsa, “ustamız ölsün bana ne mi demek istersin” menfaatçi?

–          Bırakın tartışmayı, ölüm Allah’ın emri, vademiz gelince nasıl olsa gideceğiz  be çocuklar.

–          Valla ustam hepimize ayrı bir sanat öğrettin, kimimize ekmek verdin, kimimizi sen evlendirdin.  Allah gecinden versin ama, senin gideceğin yer Cennet’tir!

–          Belki Cehennem daha eğlencelidir?  Bakarsın ustam oraya gitmek ister?

–          Size bir şey söyleyim mi çocuklar?  Eğer öbür dünya varsa, eğer Cennet-Cehennem varsa, ölünce nereye gideceğim umurumda değil, yeter ki Atatürk’ün gittiği yere gideyim!

Babamın Atatürk ile ilgili son sözleri bu olmuştu.  Bu dünyayı terk ettikten sonra belki de babam öbür dünyada sevgili Atatürk’ünün emir eri olmuştur?  Her ikisinin de ruhu şad olsun!

Adil Karcı

10 Kasım 2017