TEMEL VE HIRSIZ (Ana neden analizi)

TEMEL VE HIRSIZ 


“Ben yârimin illerine, Varsam gerek, ahtım vardır.
El kavşurup huzurunda,
Dursam gerek, ahtım vardır”

Temelimiz gece yarısı bir tıkırtı sesine uyanmasıyla bakar ki eve hırsız girmiş eşyaları karıştırmakta. Korkudan böbreği ağzına gelen Temelimiz ışığı yakmasıyla , amanın, bir de ne görsün, bu hırsız kişi meğerse edâsı hoş, endâmı zarif , sedâsı güzel, gözleri ahû, seyrânı lâtif, cilvesi yaman bir genç hûri değil mi..? 

Korku ve kızgınlıkla, “Kıpraşma gıız..aha şimcik polis çağırayrum da!..” diye nâralanaraktan telli-fona hamle etmiş ise de, hırsız dilber ossaat dile gelip başlamış yalvarmaya;

“Uy Temelum kıyma pana..sakın çağurma şu polisi, ..dile penden ne dilersen..her isteğini yaparum daa..” deyip bir hamlede giysilerini fora edip üryan olmasıyla, Temelimiz’in ossaat aklı başından hoplayıvermiş. 

Telli-fonu bırakıp, başlamış bir gayret ile hırsız dilberi öpmelere, mıncıklamalara, el peşrevleri ile okşamalara, ve daha neler de nelere. Lâkin heyhaat, yaşı sekseni aşmış Temelimiz’in , her bir yanını ter basmış, lâkin nice çabalasa da, heyhaaat, muradına erememiş. Nefesi fena daralmış bir halde konuşaraktan telli-fona yürümüş garibim ; “Olmayi be cüzelim..katiyyen olmayi..kusura kalma..mecbur çağuracağum polisi daa..” diyesi var.

“Kara kaşın eğmelerin,
Gönül sevmez değmelerin.
Ellerimle düğmelerin,
Çözsem gerek, ahtım vardır” 

Artık kaç “sengine” ne kadar “Acem mülkünün feda” olduğu tartışılan büyük İstanbul nâm ülkeden selâmlar.

Gecenin nilgünü (laciverdi) ülkemizi sarıp akşam olunca gül yüzünü güney yönüne çevirip göğe bakanlar, Bercis (Jüpiter) gezegenimizin ışıldiyaraktan dünyamızı nice göktaşı zulmünden koruduğunu görürler ki, hayretten ısırılmadık parmak kalmaz. Hele de bir güçlü bir dürbünle ya da küçük bir teleskopla baksalar, Bercis’in 79 uydusundan en büyükleri olan Io, Europa, Ganymede ve Callisto’yu ip gibi dizilmiş görürsünüz. Bu fakirin yıllar önce görüntülediği  bu muhteşem manzarayı hayır duanızı almak muradıyla hizmetinize sunuyorum.

“Elinden dolusun içip,
Mest olup kendimden geçip,
Aya karşı göğsün açıp,
Emsem gerek, ahtım vardır”

“Root cause analysis” ’in Türkçe’sini bilemedim. “ Ana neden analizi”  (ANA) olabilir mi acep ?  İdarecilik yapmış olanlarınız bu bilimsel yöntemi kesinlikle bilir. 
ANA, sorunların ya da istenmeyen olayların ortaya çıkış nedenlerini  tanımlamak ve bilimsel bir şekilde çözüm üretme yöntemidir. Bu konudaki bir bağlantıyı  hizmetinize sunuyorum ; lütfen tıklayınız.Root Cause Analysis

Root Cause AnalysisThe dictionary defines “root cause” as the fundamental cause, basis, or essence of something, or the source from… Söz gelişi kadınlara karşı yapılan eziyet ve katliamı sonlandırmak için ANA yöntemini kullanmak zorunludur.  Dünya liderimizin,  “Açık ve net söylüyorum, benim gönlüm idamdan yanadır”demesi, ya da kadınların sokaklara dökülüp koro halinde “Ka-dın-la-ra-zu-lü-mü-dur-du-ra-ca-ğıız” benzeri sloganlar atmasının soruna çözüm bulması olanaksızdır. Cinayete karışanların ortak özellikleri araştırılıp, eğitim durumları, zekâ düzeyleri, ekonomik durumları, doğup büyüdükleri yöreler, hayat mücadeleri, yenilgileri, başarıları, daha önce işlediği suçlar gibi düzinelerle değişken, psikolog, sosyolog, epidemiyolog, ve sosyal hekimler  gibi uzmanlarca incelenmeli ve soruna köklü çözüm bulunmalıdır. Bu gibi sorunların incelenmesinde, bizim de geçmişte kullanmış olduğumuz “balık kılçığı” (“fish bone”) yöntemi uygulanabilinir. (Lütfen tıklayınız)What is a Fishbone Diagram? Ishikawa Cause & Effect Diagram | ASQ

“Karac’oğlan der yaz ilin
Öpeyim, sorayım elin.
Kollarımla ince belin,
Sarsam gerek, ahtım vardır”
(Karacaoğlan)

Gözleriniz hep yükseklerde olsun. FPT Dr. Timur Sümer

İNTİKAM PEŞİNDE

Küçük Temel koşarak babasına gelmiş: “Babaa arkadaşlarumla sinemaya gidecem pana para veer” demiş.
Babası : “Ula bu ne telaş.. hangi filme gideceksinuz da ?” deyince,
Temel : “Filmin adu ‘İntikam Peşinde’ babacuğum, “n’olur para ver de cideyum da”
Babası “Oğlum bu filmi heç duymadım, filmin baş rolünde kim varmış acep?” deyince,
Temel cevaplamış : “İntik”

CİYOK CİYOK

Boyu tezgâha yetmediği için ayak parmakları üzerine yükselen küçük Hanifi, işaret parmağı ile göstererek,

  • Hoondan, hoondan bi de bundan diye isteğini belirtti.

Ciyok ciyokçu Abuzer kaşlarını kaldırdı,

  • Yoook, beş kuruşa anca birinden veririm, üçü birden olmaz dedi.
  • İki olur mu? diye sordu Hanifi.
  • Neyse, hadi ver beş kuruşu, bu defalık ikisinden vereyim, neli istiyorsun?
  • Kımmızıdan bi de yeşilden.
    Diğer şehirlerde (ve belki Adana’nın diğer mahallelerinde bile) “mâcun şekeri” olarak bilinen çubuğa sarılı ağdamsı şeker bizim mahallede “Ciyok ciyok” diye bilinirdi. İlk okul yıllarımızdı. Hemen hemen her gün mahalleye gelen Abuzer isimli bir ciyok ciyokçumuz vardı. Birkaç yıl önce mahalleye ilk geldiğinde yüzüne bakmış ve korkudan dört bir yana kaçışmıştık. Adamın suratını görüp ürpermemek elde değildi ki! Yüzünün sol yarısı, korku maskesi takmışçasına, çopur çopurdu. Sol göz kapağı ve burnunun yarısı neredeyse hiç yoktu! Oradan buradan sarkan birkaç saç teli de kıpkırmızı bir kafa derisi üzerinde sallanıp dururdu. O kadar korkunç bir görünümü vardı ki, küçük çocuğunu terbiye etmek için anneler “bak yaramazlık yaparsan seni ciyok ciyokçuya veririm haaa” bile derlerdi. Yani “ciyok ciyokçu Abuzer” korkutma objesi olarak “Polis Amca”nın bile önüne geçmişti!
    Zamanla alıştık. Önce bir iki çocuk, derken hepimiz onun müşterisi olduk sonunda. Görüntüsünün aksine, hiç de korkulacak bir kişi değildi ve oldukça da gençti. Hafif olsun ve kolay taşınabilsin diye olsa gerek, bir kasnağa çakılmış üç ayaktan oluşan, koluna takıp gezdiği seyyar bir tezgâhı vardı. Her birisi ayrı bir renk olan mâcunlarını, tezgâhının üstüne oturttuğu beş üçgen bölmeli bir tepside sergilerdi. Her gözde ayrı bir renkte (ve güyâ değişik aromalı) mâcun vardı. Turuncu renklisi portakallı, bordosu vişneli, yeşili nâneli gibi. Aslında hepsinin tat ve aroması aynıydı, zira renkler meyvelerden değil kullandığı gıda boyalarından kaynaklanıyordu . Bunu fark etmiş olmamıza rağmen yine de birkaç renkten mâcun almak hoşumuza gidiyordu. Çubuklar ise bir karış boyunda kesilerek dilinmiş kargı kamışlarından ibaretti. Abuzer bir çubuk alır önce bir mâcuna daldırır sonra onu çevire çevire ve sündüre sündüre çubuğa sarar, makas benzeri bir âletle keser, daha sonra diğer mâcuna geçerdi. Çubuktaki damar damar renkli mâcun o kadar çok hoşumuza giderdi ki; yerken kesinlikle ısırmaz, sadece yalardık ve de hiç bitmesin isterdik.
    Ciyok ciyok ismi nereden çıkmıştı bilmiyorduk ve bütün dünya bu şekerleme için bu ismi kullanıyor sanıyorduk. Nice sonra öğrendik ki adam kendine göre nağmenledirerek “çok çok” diye bağırmaktaymış meğer! E, ne yapalım, bir gün bile “mâcuncu geldi” dememişti ki!
    Bir gün top oynamaktan yorulmuş, bir ağaç gölgesinde oturuyoruz. Taa uzaktan ciyok ciyokçunun sesini duyduk.
  • Ciyok ciyok alak mı lan? dedi Lık Lık Mahir.
  • Paramız çıkışmaz dedi birisi.
  • Kimde ne varsa versin, hiç olmazsa beşer kuruşluk alırız dedi diğeri.
    Aramıza yeni katılan Urfalı Zâkir (o zamanlar Urfa henüz “Şanlı” değildi),
  • Ben pereynen almam lo, gendim yaparam, dedi.
  • Hastir lan kırro, dedi kankardeşim Diyarbakırlı Salih, yap da görek!
    O sıralar kendi başımıza iş yapmaya kalkıştığımız bir gün başımızdan geçen bir gazocağı felaketi nedeniyle, böyle bir şeye tekrar kalkışmayı aklımızın ucundan bile geçiremezdik. Biz macun almak için paraları denklerken Zâkir kalktı evlerine doğru yürüdü.
  • Haydin lan, dedi Mâhir, gidek şu hırboyu seyredek, bakak bakiim nası ciyok ciyok yapacak.
    Zâkir’in evine doğru yürüdük. Gerçekten bahçelerindeki tahta masaya gaz ocağını koymuş, üstüne bir tencere yerleştirmiş ve şeker torbasının ağzını açmakla meşguldu. Bizi bahçe kapsında görünce;
  • Seyredin de örgenin, dedi, bilgiç bir eda ile.
  • Niye, sen nereden öğrendin lan Urfa bebesi? diye gülerek sordu birimiz.
  • Benim aneyden! Gadınlar gıl yolmak için yaparlar bunu, bilmiyon mu cahal?
    Gaz ocağını gerçekten ustalıkla yaktı ve yarım kilo kadar toz şekeri tencereye boca etti. Eve sonradan ek olarak yapılmış mutfaktan uzun saplı bir tahta kaşık aldı, geldi ve şekeri karıştırmaya başladı. Merakla izliyorduk.
  • Boya yohtur, bir daha sefere boyalı yapam da göresiz! diye bize doğru havalı bir nazar attı.
    Biraz sonra tencereden kapkara dumanlar çıkmaya başladı. Tencereyi ocaktan yere indirdi, kaşıkla hızlı hızlı karıştırdı ama nafile. Kaşık tencereye yapıştı ve…sonuçta her şey kapkara tabi! Ocağı söndürdü, tencereyi bahçeki içi su dolu curuna (musluk önündeki küçük havuz) attı ve,
  • Ne olmiştir annamamişem lo, anam gomşudan gelmeden gaçah gidah, dedi ve kapıdan çıkıp bizden önce dut ağacının altına attı kendini.
  • Ne oldu lan tırrık? Hani mâcun?
  • Malamat etmen lo beni. Gördiyiz işte, denemişem olmamiştir.
    “Allah beleyi vermeye Zakiiiyyrr bu ne haldır? diye bağıran annesinin sesini duymamız için çok beklememiz gerekmedi! “Agşem babay eve gele, görisen sen ne oli!’”
    Başka ne olacaktı ki? Mâcun ustası Zâkir mâcun niyetine güzel bir dayak yiyecekti tabi!
    Akşama kadar konuşma ve gülüşme konumuz bu olay oldu. Ertesi gün yine aynı saatlerde ciyok ciyokçunun sesini duyduk. Bu sefer biraz hazırlıklıydık ve onar kuruşluk üç renk yaptıracaktık çubukları. Daha ilk siparişi vermeden, ailesi mahalleye yeni taşındığı için sonradan bize katılmış olan, kibarlığı ve medenî cesareti bizden fazla seviyedeki arkadaşımız Bursalı Melih, (Zâkir’in başarısızlığının nedenini anlamak için olsa gerek);
  • Amca, bu ciyok ciyok nasıl yapılır? diye sordu.
  • Niye sordun ki? Siz de mi yapacaksınız?
  • Yok da, öğrenmek istedik.
  • İsterseniz yapın çocuklar, bakın size anlatayım;

Dört bardak toz şekeri tencereye dökün. İçine iki limon sıkın. Bir bardak kadar da su ilâve edin. Sonra şekeri hamur gibi olana kadar karıştırın. Soğuyunca mâcun olur, bu kadar kolay! Yalnıızz, dedi, yanınızda bir büyük olmadan sakın gaz ocağına yanaşmayın!

Demek işin sırrı limon suyuydu! Adam “meslek sırrı”nı bahane etmeden bize gerçeği söylemişti. Ne güzel adamdı be bu “ciyok ciyokçu Abuzer”! Adamın dostça sohbetinden cesaret almış olmalı ki, hiç birimizin soramadığı soruyu sordu Melih;

  • Amca senin yüzün neden böyle? Abuzer hiçbir zaman bir ifade oluşmayan yüzünün sol tarafını bizden yöne çevirdi, biraz bekledi ve;
  • Sizler kadarken, üzerinde kaynar su tenceresi olan ve ateşi zayıflayan gaz ocağını pompalamaya kalkıştım. Ocak ve tencere mutfak tezgâhının üstündeydi, yani benden yüksekteydi. Amacım anneme yardımcı olmak ve “bak ben de işe yarıyorum” diye övünmekti. Neyi yanlış yaptım? Hiç bilmiyorum. Sağlam kalan gözümü açtığımda hastanede acı içinde kıvranıyordum.

Hepsi bir yana da, bir tek şeye çok üzüldüm; beni çürüğe çıkartıp askere almadılar!

Neyse, boşverin bunları. Paranız var mı bugün? Hep bir ağızdan “vaaarrr”!

diye bağırıp elerimizi ceplerimize attık! Güldü;

  • Bugün para istemez. Hepinize, hem de her renkten verecem!

Ruh güzelliğinin fiziki güzelliğe karşı aldığı ilk gâlibiyete o gün şahit olmuştuk.

Büyük ve “güzel” adam Ciyok ciyokçu Abuzer! Öldüysen tanrıdan rahmet, ve hâlâ yaşıyorsan, kaynar sulardan uzak , sağlıklı bir ömür diliyorum.

Adil Karcı – 17.09.2019