Fareleri kim delirtiyor ?

 FARELERİ KİM DELİRTİYOR?

CAT RAT 2

Protozoan delilik:

Memeli hayvanlar çok daha kompleks diye biliyoruz değil mi? Bakalım  memelilerde ne tür enfeksiyona bağlı “delilikler” varmış.

Sıçanlar tek hücreli bir parazit olan toxoplasma gondii için ara konak görevi görürler. Toxoplasmaların yaşamları evcil kedilerde başlar, evcil kedilerde sona erer. Kedilerin immün sisteminin saldırısı karşısında toxo paraziti çok dayanıklı kistler oluşturur ve bu kistler kedinin dışkısıyla atılır. Bu kistler toprakta bazen yıllarca  bir sıçanın onları yemesini beklerler.

Toxoplasma kistleri; (sekil 1)

TOXO CYST

Sıçanların içine girince toxo yaşam döngüsünü sürdürür.  Parazitin hedefi esas konak olan kediye geri dönmektir ve bunun için inanılmaz bir yöntem kullanır. Kediler ölü sıçanları yemekten hoşlanmazlar onun için toxo, fareleri öldürmek yerine başka bir yöntem kullanır. Toksoplasmanın hızlı bir biçimde kedinin vücuduna dönmesi için sıçanlardaki en temel dürtülerden biri olan “kedi korkusu”nu yenmeleri gerekmektedir. Sıçanlar kedilerin kendisinden olduğu kadar onların idrar vb kokularından da korkarlar. Bu önemli ayrıntıyı ortadan kaldırmak için parazit sıçanları “delirtir”. Tokso ile enfekte olmus sıçanlarda bir takım değişiklikler olmaya başlar.

CAT&RAT

Tokso ile enfekte olmus sıçanlar kediden korkmaz hale gelirler kedi idrarının kokusu onlarda bir  kaçma reaksiyonu yaratmaz olur. Tersine kedi idrarının kokusu onları çekmeye başlar. Bu gelişme sanıldığı  gibi sıçanların koku alma duyusunu kaybetmek değil tersine kedi idrarına daha önce olmayan bir çekicilik hissetmelerinden olmaktadır. “Fatal attraction”  ya da Ölümcül cazibeye yakalanan sıçanlar kedilerin bulunduğu bölgelerde korkmadan, saklanmadan dolaşmaya başlarlar ve kedilerin kendilerini yakalamalarına sebep olurlar. Geçici konakçısı farenin kedi tarafindan yenmesini sağlayan tokso başarılı olmuş yeni oluşmuş nesillerin kalıcı konağa dönmesini sağlamış oluyor.. 

sicanin beynindeki toxoplasma kistleri

image description

farenin cesaretine anlam veremeyen kediler, toxo ile enfekte fare kedilerden korkmaz oluyor peki toxo ile enfekte insanlar? Kedi ne yapsin içgüdülerine uymak zorunda, fareyi yakaliyor ve yiyor. 

EATS

Ve dongu tamamlanmis oluyor.

Toxo, fare, insan, parazit donguleri

4. ÖRNEK

BİZİ KEDİLER Mİ DELİRTİYOR?

Toxoplasma gondii life cycle (from CDC)

toxoplasmosis

İlginç konu şimdi başlıyor. Toxo hastalığı insanlarda da görülüyor. T. gondii insanları da enfekte ediyor. Hatta hangi ülkede toxo enfeksiyonu ne sıklıkta görülüyor internetten bulabilirsiniz. (Örneğin Fransa’da ne kadar, İtalya’da ne kadar, İsrail ya da S. Arabistan da ne kadar bakın bakalım :)).

Pis şartlarda kesilmiş bulaşmış ya da enfekte hayvanlardan hazırlanan etlerle , sistlerle bulaşmış topraklarla uğraşanlarda, evde kedi besleyip kedilerinin infekte olmuş kaka kutularını boşaltanlarda tokso enfeksiyonu oluşuyor. Bazı toplumlarda insanların yüzde elliye yakınında beyinlerde toxo kistleri var. (kedi beslesin beslemesin, kedi sevsin sevmesin ulkenin genel olarak temiz olup olmamasi onemli sanirim)

simitci_31226

Akla gelen soru: acaba tokso enfeksiyonu olan insanlar kedileri daha mı çok seviyor? Henüz T. gondii bunu başarmış değil :))

Peki tokso ile enfekte olan insanlar hiç etkilenmiyor mu: yapılan psikolojik testler toxo taşıyan kadınların daha cana yakın, dışa dönük ve arkadaş canlısı oldukları; daha flört etmeye yatkın olduklarını gösteriyor. Erkekler ise daha kıskanç ve şüpheci oluyor, daha fazla içine dönük ve yeniliklerden kaçan tutucu kimseler oluyorlar.

Benim sizlere sorum şu: Acaba biz Türkler tokso yüzünden mi herşeyi bir komplo teorisiyle açıklamaya çalışıyoruz. Ya da tokso mu erkeklerimizi başka erkekle konuştu diye karılarını öldürmeye dek götüren kıskançlığa sürüklüyor. Futbol’da kaybettik diye statları yıkıp parçalıyoruz. Trafikte ölümüne olsun birisinin bizi geçmesine izin vermiyoruz. Önümüze geçeni evine dek kovalayıp gerekirse öldüresiye dövüyoruz. Yüzde elli toxolu diye mi “ya sev ya terk et” diyor. Spekülasyonları çoğaltmak mümkün. Yanıtlarını bilmiyorum. Araştırmalar devam ediyor.

Bu soruları sadece ben değil Türkiye’deki doktor arkadaşlar da sormuş ve Toxo enfeksiyonunun trafik kazalarındaki etkileriyle ilgili bilimsel makaleler yayımlamışlar. Kendilerini tebrik ediyorum.

Çok yaygın bir şekilde insanlarda beyinde parazitlik yapan toxoplasma gondii acaba kültürel farklılıkların nedeni mi?

Toxo enfeksiyonunun insanlarda ne tür neuro – psikiyatrik davranış farklılıkları yarattığı epeydir inceleniyordu. Özellikle toxoplasma ile infekte farelerin garip davranışlar göstermesi yayınlandıktan sonra,  bu konudaki çalışmalar artmıştı.

Sonunda araştırmacı Kevin Lafferty birçok ülkedeki toxo görülme  sıklığı ile ilgili bir yazı yayınladı :

http://rspb.royalsocietypublishing.org/content/273/1602/2749.full.pdf+html

Bu makale internetten serbestçe tam olarak indirilebilir.

Bu tabloda nörotiklik, belirsizlikten kaçınma ve maskülinite gibi özellikler ile tokso prevalansı karsılaştırılmış.

Gidip makaleyi okumanız için herşeyi aktarmayacağım ama Türkiye’de toxo yüzde 47-50 oranlarında görülüyor. En düşük Norveç’te yüzde 5 ten az.

Tokso’ya bağlı kişilik değişiklikleri arasında tarif edilenler sunlar:

Enfekte kadınlar daha akıllı, kurallara bağlılık gösteren, saygılı, vicdanlı, akıllı, uygun, ahlakçı, ağırbaşlı, kuralcı, sıcak, başkalarına dikkatli, bağlı, nazik, uyumlu ve katılımcı olarak tanımlanmış. (ki neredeyse her eve insanın bir kedi hediye edesi geliyor :))

Enfekte erkekler ise daha az akıllı, ve daha tepkisel, sert, sadık, sabırlı, yavaş, tutumlu, duygusal reaktif, değişken, duygulardan çabuk etkilenen, duygusal olarak daha dengesiz  ve kolayca üzülen olarak tanımlanmış. (Erkekler kedilerden uzak durun demek yanlis olacak çünkü tokso kistlerinin cogu sokaklardaki kistlerle bulasmis yiyeceklerden geciyor. Sokak simitleri!)

Acaba bu farklılık örneğin Norveçliler ile Fransızların kültürel farklılıklarını açıklar mı? Özellikle  neurolog ve psikiyatrist arkadaşların yorumlarını merak ediyorum.

Toxoplasma ile istediğiniz kadar okumanız için:

1.http://www.toxoplasmosis.org/index.html toxoplasma araştırma merkezi.

2.http://www.plospathogens.org/article/info:doi/10.1371/journal.ppat.0020013 interrnetten indirip okuyabilirsiniz. Toksoplazmaların konak hücreleri  nasıl invaze ettiğini sitoskeletal yapısını şekillerle göstererek anlatıyor.

3. Rank the top 25 FIFA team countries by Toxo rate and you get, in order from the top: Brazil (67 percent), Argentina (52 percent), France (45 percent), Spain (44 percent), and Germany (43 percent). Collectively, these are the teams responsible for eight of the last 10 World Cup overall winners. Spain, the only one of the group never to have won a cup, is no subpar outlier—the Spaniards have the most World Cup victories of any perpetual runner-up.

Toxo enfeksiyonu ile futbol kupasındaki başarıyla ilgili  bu spekülatif yazıyı aşağıdan okuyabilirisiniz:

http://www.slate.com/id/2259350/pagenum/all/

Dunya’da toxoplasma enfeksiyon oranlari

Toxo’dan etkilenmemis bir kedi

TIPANIN SISESI

Sıradan enfeksiyonlar davranış bozukluğu ya da ruhsal hastalık yapabilir mi ?

Oncelikle bu bölümün kesin kanıtlara dayanmadığını daha çok acaba mı şeklinde okunması gerektigini söylemeliyim.

Bir çoğunuz Van Gogh’un bu resimlerini bilirsiniz belki yakından da görmüşsünüzdür. Van Gogh depresyondan kendini öldürdü denir. Ancak yaptığı resimlere bakanlar daha doğru tanının BPD  (bipolar disease) yada Psikoz Manik Depresif (PMD) olduğunu söylüyorlar.

Örnek olarak “Ayçiçekleri ” gibi nefis, canlı renklerden oluşan bir  tablo,  kısa süre sonra ise  “Yıldızlı gökyüzü” diye karamsar bir tablo yapıyor.

Ayçiçekleri Van Gogh

van-gogh-sunflowers-8

Yıldızlı Gökyüzü Van Gogh

vangogh-starry_night_ballance1

TEMEL VE PROSTAT

Temelimiz prostat iltihabına duçar olup bevliye uroloğuna gitmiş. Ürolog Temelimiz’i bir güzel domaltıp prostatini bir güzel muayene ettikten sonra
“Bu parmak muayenesine her hafta gelecen Temelcigum” demiş, “İltihabı iyicene oğuşturup akıtacağuz”.
Temelimiz çaresiz haftada bir bevliyeciye varıp, prostatını masaj ile oğuşturtup visite ücretini de ödermiş.
Sekiz on gidişten sonra “Lan puna para dayanmıyor daa.. bu işi Fadime’ye öğretsem gerek” diyerekten karısı Fadime’ye :
“Böyleyken böyle Fadimecuum…ha pen donumu indireceğum…
ellerimu duvara dayayup eğileceğum..ha sen arkama geçup ha pu eldivenu giyip barmaanı tükrük ilen isladacaksun..
sağ elini penum sağ omuzuma koyacaksun.
sol elini de penum sol omuzuma koyacaksun….”
demesiyle bir an duraklayıp ardından feryada durmuş,
“VAY İPNE DOHTUR VAAAYY..!!!”

AT MAMASI VE KORONA

AT MAMASI
Nusreddin Hoca komşularından ödünç bir kazan almış. Ertesi gün kazanı geri götürmüş ve “Müjdeler olsun komşular” demiş, “kazanınız doğurdu. Nur topu gibi bir tencereniz oldu.” deyip kazanla birlikte bir de küçük tencere vermiş komşusuna. Komşusu sevinip, “ Hoca da iyice bunadı, kih kih kih !” yapıp kazanı ve tencereyi almış. Birkaç gün sonra Hoca kazanı yine ödünç almak isteyince, komşusu sevinçle vermiş kazanı. Aradan bir hafta geçip de kazan geri gelmeyince, hocanın evine gidip kazanını istemiş. Hoca kederle, “Başınız sağ olsun komşum” demiş, “Sizin kazan sizlere ömür”. “Aman hoca” demiş komşusu, “kazan hiç ölür mü ?” . “İlâhi be komşu” demiş hoca, “Uzun boylu adam korona için para lâzım, üstelik kanal da yapacağız, ahacık şu İBAN’lara para yatırın” deyince hemen inanıp koşup para yatırıyorsunuz da, kazanın öldüğüne neden inanmıyorsunuz ki ? ..hayret bir şeysiniz billâ”.


Akşamın nilgünü (laciverdi) göğümüze çökerken, gül cemâlinizi batı yönüne çevirin ve tek taş pırlanta misâli parıldayan Venüs gezegenini (Çulpan) doya doya izleyin. Gece göğümüzün en parlağı ay dede, ikincisi ise Çulpan’dır ; söylemedi demeyin.

Samur sana çul pana Çekinme açul pana Akşam vakti gelince Pakacağuz Çulpan’a

Four planets rise above Lake Michigan off of Whitefish Bay, Wisconsin at 05:51 am local time on Oct. 18, 2015. The 15 second exposure shows, from bottom, Mercury, Mars, Jupiter and Venus. Making a close trio with Mars and Jupiter is Chi Leonis, at magnitude 4.6. The photo was taken with a Nikon D300 set at ISO 1250 with an 18-200mm lens set at 24mm. Photo by : Ernie Mastroianni

Aşağıdaki yazıyı 26 Ağustos 2013 tarihinde yayınlamışız. Korona salgını nedeniylere doktorlara yapılan saldırıya ara verildiğini duyunca yeniden yayınlayalım dedik.
“Doktor efendi dönemi bitti”Dünyada ilk kalp naklini gerçekleştiren Dr.Christian Barnard’ın asistanlığını yapmış olan Topkapı Hastanesi Başhekimi kalp cerrahı Doç. Dr. Edip Kürklü, 5 Haziran 1988’de gazinocu ve Diyarbakırspor Başkanı Mehmet Yaşar Şerbetçi’nin açık kalp ameliyatını yapmış, ancak hasta ameliyattan bir hafta sonra “uyuşturucu kullandığını gizlediği için anestezi komplikasyonu sonucu” hayatını kaybetmişti. Doç. Dr. Edip Kürklü, 21 Temmuz 1988’de Mehmet Yaşar Şerbetçi’nin kayınbiraderi Mustafa Turgut tarafından arabasının içinde kurşunlanarak öldürüldü..

Dr. Cengiz Çetin yirmi üç yaşındaydı.Sualtı Hekimliği’nde asistanlığabaşladığının yirminci günü, vurgun yiyen iki dalgıcın tedavisi için basınç odasına girdi. İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki İkinci Harb-iUmumîden kalma alet patladı… 27 Temmuz 1998 günü hayatını kaybetti.

Dr. Göksel Kalaycı altmış altı yaşındaydı. Önce genel cerrahi, sonragöğüs cerrahisi ihtisası yapmış, profesör olmuştu. Ameliyat ettiğihastası “Ben ölürsem sen de öleceksin” diye tehdit etti. Hastanınyakını tarafından, yıllarını verdiği İstanbul Tıp Fakültesi’nin bahçesinde vuruldu…11 Kasım 2005 günü hayatını kaybetti…

Dr. Ali Menekşe elli bir yaşındaydı. Giresun Göğüs HastalıklarıHastanesi’nde göğüs hastalıkları uzmanıydı. Bir çocuğunu doğumda, onaltı yaşındaki kızını da Ankara yolunda geçirdiği trafik kazasında kaybetmişti.15 Ocak 2008’de, elli birinci doğum gününde, hastası tarafından vuruldu…14 Şubat 2008 günü hayatını kaybetti.

Dr. Ersin Aslan otuz yaşındaydı. (1982 yılının 14 Mart günü, Tıp Bayramı’nda doğmuştu.) Gaziantep Devlet Hastanesi’nde göğüs cerrahisi uzmanı olarak çalışıyordu. Ameliyatını bitirip servise çıktı…Daha önce ameliyat ettiği hastanın ölümünü MERSİN nüfus sistemine bildirdiği için, hastanın yediyüz liralık emekli aylığıni usulsüzce almaya devam etmek isteyen on yedi yaşındaki torunu tarafından döner bıçağıyla bıçaklandı…Can çekişirken katili başında bekleyip odasına kimseyi sokmadı ve kan kaybından ölmesini sağladı…Gaziantep’te çok sevilen bu değerli cerrah 17 Nisan 2012 günü hayatını kaybetti…

Dr. Mustafa Bilgiç yirmi altı yaşındaydı. Samsun’da On Dokuz Mayıs Üniversitesi’nde acil tıp asistanıydı. Karısı da aynı tıp fakültesinde çocuk ihtisası yapıyordu.Tedavi ettiği Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastasının iğnesi eline battı… 21 Eylül 2012 günü hayatını kaybetti…

Kenan Evren askeri cuntanın başıydı…“Mecburi hizmete gelen doktorları ağaca bağlayın, kaçmasınlar.” dedi. Askerden fazla para alıyorlar diyerek sağlık personel yasasını iptalederek tüm sağlık çalışanlarını 657 sayılı yasaya tabi kıldı.. O günkü parayla 90 bin lira maaş alan bir pratisyen hekim 18 bin lira maaş almaya başladı.. (Bir teğmen maaşı 35 bin lira idi..)

İmren Aykut Çalışma Bakanı’ ydı…Doktor maaşlarının 400 dolar civarına inmesi karşısında “Ne verirseniz verin bu doktorların gözü doymaz.” dedi.

Tansu Çiller Dışişleri Bakanı’ydı…Hariciye Vekaleti’yle hariciye koğuşunu karıştırdı, hastanelere “Balyoz Harekâtı” düzenledi. (Balyoz Davası hakimlerinin gözünden kaçtı, ceza almadı.)
Dr.Yıldırım Aktuna Sağlık Bakanı’ydı…Habersiz gittiği bir hastanede hafta sonu makamında bulamadığı başhekimin kapısını kırdırttı.

Doç. Dr. Osman Durmuş Sağlık Bakanı’ydı…Fuzuli yere yakıyor diyebaşhekimin ellerini kalorifer peteğinde kızarttı…
Sağlık Bakanı Prof.Dr.Recep Akdağ “Doktorların eli hastaların cebinde.” dedi.Yetmedi…Üstüne bi de “Paracı doktorlar gürültü yapıyor.” diye ilave etti… Sağlıkta Dönüşüm adı altında tüm doktorları ve sağlık çalışanlarını “sağlık kölesi” haline dönüştürdü..
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Ben doktora iğne yaptırmam, doktorlar adamı felç ederler alimallah.” dedi. Yetmedi…Üstüne bi de “Doktor efendi dönemi bitti.” diye ilave etti…Noktayı koydu..Türk Tabipler Birliği başkanı, sınıf arkadaşımız rahmetli Dr. Füsun Tekeşin Sayek, Tayyip beye iğne yapmayı teklif etmişti.
Evet ey Türk Milleti, ey vatandaş ! Doktor efendi dönemi bitti!..

Temelimiz’in yüreğine bir çarpıntı musallat olunca, hemen bir yürek doktoruna gidip “Doktorcum, ne zaman bir güzel kadın görsem yüreğimi bir hoplama bir titreme almakta ki o kadar olur” demiş. Doktordur, hâliyle katiyyen muayene bile etmeden hemen emar, kardiogram, tomografi, ultrason, akciğer filmi, eforlu test, anjiogram, kan ve idrar tahlili yaptırıp, Temel’e “Sende kulakçık titremesi (“Atrial fibrilasyon”) nâm bir illet var”  demiş.  Temel’dir, “Allâma şükürler olsun ki Korona değilmiş..lâkin netsek acep bu hızlı kalp atmesıniıdurdursak doktor hanım ?” demesiyle, doktordur, “ Merak etme sen Temelciğim,demiş. Bakarız.. kalbinin böyle hızlı atmaması lazım”.Bunu duymasıyla Temelimiz, başlamış şehrin herbir eczanesinde at maması aramaya. Sonunda güçlükle bir eczanede birkaç kutu at maması bulmuş. At mamasını yiyip bitiren temel yine eczaneye bir dönmüş ki, eczacı “At maması bitti “ demiş.

Meğerse Korona salgını yüzünden, at mamasının ithali yasaklanasıymış. Temelimiz, telâş yapıp hemen yürek doktoruna varmış. “Böyleyken böyle doktorcum” demiş, “at maması bitmiş”Doktordur kederle bakmış Temel’e;  “Hayret be Temelcim” demiş, “bit memesi lâzım” 

Gözleriniz hep yükseklerde olsun,
FTP Dr. Timur Sümer

BAHAR ILIMI

Bu yıl “BAHAR ILIMI” (“SPRING EQUINOX”) İstanbulumuz’da 20 Mart Cuma günü sabah saat 06:45’de idrâk edilecektir; kutlu olsun.
Sâniyen; bu mutlu olayın mübarek Cuma gününe rastlamasında, anlıyana ne ibretler vardır.

İnsanlığın gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden Hz. Karacoğlan’ı yavaş yavaş sindire sindire okuyun :

“Değirmenden geldim beygirim yüklü
Şu kızı görenin del’olur aklı
Ön beş yaşında kırk beş belikli
Bir kız bana emmi dedi neyleyim”

Nusreddin hocanın evine bir kez daha hırsız girmiş. Yatağını, yorganını, üç kuruş paracıklarını, kredi kartlarını, seccadesini, kavuğunu, alıp gitmişler. Hocadır, “Ahh..vah !.” diye” döğünürken komşular yetişmiş : “Aman hocam” demiş birisi, “insan kapıya bir köpek bağlamaz mı ?” Diğeri, ” Bir alarm sistemi kurdurmaz mı ?” Bir diğeri, “Hocam, bakan oğlu misali evinde, altı yedi tanecik de olsa, kasa bulundursaydın ya ?” “Hadi olmadı sağlam birkaç ayakkabı kutusu da mı bulamadın ?”
diye akıl verirlerken, “Bâri polise haber verelim..” demiş ötekisi.
“Hadiyin ordan lan bre komşular” demiş hoca. “Anladık.. yine, hâliyle, hırsızın hiçbir kabahati yok…kabahat yine ..lâkin yakalansalar ne fayda ?.. Hırsızı salıvermelerinden geçtim, bizi içeri alırlar diye telâş etmekteyim.”

“Birem birem toplayayım odunu
Bilem dedim bilemedim adını
Albistan yanaklı Türkmen kadını
Bir kız bana emmi dedi neyleyim”

Çok değil bir milyar yıl kadar önce, sevgili dünyamız güneşimizin çevresini tavâfa başladıktan az bir sonra, uzaklardan gelen koca bir kaya kitlesinin dünyamıza küttedenek çarpmasıyla kopan parçadan ay dedemiz oluşmuş, çarpmanın etkisiyle önce şallak mallak olan dünyamız, daha sonra da ay dedemiz sayesinde dikelmiş, dikelme ekseni ise 23 derece kaykılıvermiş idi. Bu kaykılma sonucu ise mevsimler oluşmuş, sevgili dünyamızı da börtü böcek sarıvemiş idi. İzleyen milyonlarca yıl içinde ise, ay dedemiz dünyamızın etrafında fır dolanaraktan onu topaç misali dikelterek takla makla olmasını engellemiş, sonraki zamanda ise gel-gite (med ve cezir) yol açıp dünyamızı şenlendirmiş idi.

Bu eksen kaykılması yüzünden, her 20-21 Mart dolayında ekvator halkamız (ekvatorun oluşturduğu halka) güneşin yörüngesinin halkasıyla hırp diye çakıştığından, bu durum “İLKBAHAR ILIMI” ya da “vernar equinox” tesmiye edilip (isimlendirilip) , ve güya, gece ile gündüz birbirine eşit olduğundan “NEVRUZ” geldi hoş geldi diyerekten bayram etmekteyiz.
Şimdilerde ise, devâsa ateşler yakıp, ele güne hoşgörü ibreti olsun murâdi ile, büyük elçileri ve dahî politikacıları ateş üzre hoplatıp, tabançalarımızla (avuçlarımızla) şıpıdık çalıp alkışlayaraktan, resimlerini gazetelere basmayı iş edinmişizdir.

“Bizim ilde urum olur uç olur
Sızılaşır bozkurtları aç olur
Bir yiğide emmi demek güç olur
Bir kız bana emmi dedi neyleyim”

İmdii.. ve de lâkin:

  1. Gece ve gündüz asla eşit olabilemez. Zîra güneşimiz, battıktan sonra bile, atmosfer kırması yüzünden, 1.5-6 dakika görünmesini sürdürmektedir.
  2. Üstelik hem güney hem de kuzey kutbunda bu sırada güneş asla batmayıp Mevlevî dervişi misâli, ufka paralel dolanıp durmaktadır.
Fakirin teleskopunda Ay Dede

Yıllar önce aklı sivri bazı bilim adamları, “Acep günebakanlar güneşi ne kadar izlerler” merâki ile günebakan çiçeklerini güney kutbunda dikmişlerdi de, zavallım günebekanlar güneşe bakaraktan döne döne boyunlarını yeni yunmuş çamaşır misâli burup, hepten telef olmuşlar idi.

“Karac’oğlan der ki n’olup n’olayım
Akan sularınan ben de geleyim
Sakal seni makkabınan yolayım
Bir kız bana emmi dedi neyleyim”

Köyün birine bir gün uzun boylu, seyrek bıyıklı, reis tavırlı bir adam gelmiş. Köylüler etrafına toplaşmışlar.
Uzun adam, “Eyy köylü milletiii !..” demiş “Ben sizin peygamberinizim..!”
“Hâşâ” demiş köylüler, inanmıyoruz sana, sen töbe peygamber neyim değilsin.”
Uzun adam karşıdaki duvarı göstermiş, “Şu duvarı konuşturursam inanır mısınız peygamber olduğuma ?”
“İnanırız demiş” köylüler. “Hele bir duvar konuşsun, senin peygamber olduğuna billâh inanırız”
“Eyy duvaar !” demiş uzun adam. “Konuuş !!.. Konuş ve benim peygamber olduğumu söyle bu köylü milletine ! ”
Duvar ossaat dile gelmiş:
“Eyy köylü milletiii ! Bu adama sakın ola inanmayın..o peygamber değildiir..bu adam sahtekârın biridiir ! ”

Dünyamızın aydınlık parçası ile karanlık parçasını ayıran çizgiye “ara çizgi” ya da “Terminatör” denir. Dünyamıza uzaydan baktığınızda gördüğünüz gece ile gündüzün ayrıldığı çizgidir bu. Yirmi Mart’ta bu “ara çizgi” hem kuzey hem güney kutbunun üzerinden aynı anda geçer.
Lâkin atmosferimizin güneş ışığını kırması (“refraction”) nedeniyle hem kuzey hem de güney kutbunda 20 Mart’ta güneşimiz 24 saat süreyle durmadan ufuk çizgisinde 360 derece dönerek pırıldar, ve iki kutupta da 24 saat boyunca gece asla olabilemez.
Akıllara ziyan bilgiler bunlar kıymet bilene.

Fakirin teleskopundan “Mare Crisium”

Bahar ılımında (ve de hatta güz ılımında) sevgili güneşimiz tam DOĞUDAN DOĞAR ve TAM BATIDAN BATAR. Yılın diğer günlerinde SEVGİLİ GÜNEŞİMİZ ASLA tam doğudan doğup tam batıdan batmaz.
Pusulalarınızı akord etmeniz için bulunmaz bir fırsattır bahar ılımı.

Bu bir gerçek olaydır, uyduruyorsam nâmerdim : Adamın biri AKEPE mitinginde avazı çıktığı kadar “İbnee!!” diye bağırıp fikrini belirtmiş. Adamcağızı ossaat derdest edip başçalana hakâretten hâkimin karşısına çıkarmışlar.
“Ne var bunda hakâret olacak hâkim bey ?” demiş. “Ben de eşcinselim ve bana ‘ibne’ denilmesine de hiç kızmam”.

Deveye sormuşlar “boynun niye eğri ?”
“Ne eğrisi lan !” demiş “hepsi montaj”.

Gözleriniz hep yükseklerde olsun
HPT Prof. Dr.Timur Sumer

KİBRİT ÇÖPÜ

KİBRİT ÇÖPÜ

  • Oturabilir miyiz beyamca?

Bastonu ile yerdeki kümelenmiş ayçiçeği kabuklarını karıştırmakla meşgul olan Mesut Dede başını kaldırdı, cevap bekleyen delikanlıya ve yanındaki güzel kıza gözlük camlarının üstünden baktı ve;

  • Vallaa tapusu benim diyel, helbet ki oturabiliniz gençler, dedi gülümseyerek.  Zaten sol kenarına çok yakın oturmakta olduğu bankta onlara yer açmaya çalıştığını görsünler diye biraz daha sola kayar gibi bir hamle yaptı.

Önceleri “Kibritçi Mesut” olarak bilinen Mesut Kibritçioğlu seksen yaşını devirdikten ve saç-sakalı bembeyaz olduktan sonra herkes tarafından Mesut Dede olarak anılır olmuştu. 

İlkokul sınıflarının duvarına sıralanmış resimlerde gördüğümüz İlkbahar-Yaz-Sonbahar-Kış tasvirleri Adana’daki okullar için yapılmamıştır.  Zira Adana’da yağmur yağarsa kıştır, güneş açarsa yazdır.  Ne ilki ile, ne de sonu ile bahar denilen mevsim hiç gelmez bu şehire!  İşte kış ortasında yine güneş açmış, Adana’ya yine günübirlik yaz gelmiş ve bu Cumartesi gününde mangalını kapan baraj kıyısındaki mesire yerine akın etmişti.  Mesut Dede de bu ılık havadan faydalanıp  su kenarındaki kaldırımda  yürüyüşe çıkmış, nefesi daralınca da boş bir banka oturmuştu.

Soner (artık şimdilerde adı sadece türkülerde kalan yoğurdu ile meşhur) Mersin’in Silifke ilçesindendi.  Çukurova Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Makine Mühendisliği bölümü son sınıf talebesiydi.  Yıllar önce Adana’ya gelip yerleşmiş olan amcasının evinde kalıyordu.  Kısmetse bu yıl okulu bitirecek, evlerinde kaldığı süre boyunca kendisine bir kere bile surat asmamış olan amcasını, yengesini ve iki yeğenini bırakıp başka bir şehre gidecekti.

Aynı üniversitenin Yabancı Diller Fakültesi İngilizce Öğretmenliği bölümünün üçüncü sınıfında okuyan Sermin ise Niğdeliydi.  Üniversite kampüsündeki kız yurdunda kalıyordu.  Bir arkadaş gurubunda bir yıl önce tanıştığı Soner ile ilk defa yalnız başlarına gezmeye çıkmışlardı.  O güne kadar kimseye yüz vermeyen Sermin “olur” demişti Soner’in ıkına-sıkına ve utanarak yaptığı beraber gezme teklifine.  Zaten, yakışıklılığından daha çok oğlanın bu ağır başlılığı ve utangaçlığı hoşuna gidiyordu.

Otobüsten inip kıyıya doğru yürürken “çekirdek çinter miyiz?” diye sormuş ve Serminin onayını aldıktan sonra yol kenarındaki çerezciden kabak çekirdeği alıp devamlı sırtında taşıdığı çantasına atmıştı Soner.  Banka oturur oturmaz çantadaki çekirdek torbasını el yordamı ile ararken kendi kendine konuşan Mesut Dedenin sesine kulak verdi;

  • Yahu çeerdekleri  zıkkımlanıyonuz, bari gabuklarını yere saçmayın bee! 

Çantadan çıkartmakta olduğu çekirdek torbasını tutan elini sanki elektrik çarpmıştı  Sonerin. Ucundan tuttuğu çekirdek torbasını eli yanmışçasına  bırakmasıyla çantanın fermuarını tekrar çekmesi bir oldu. Suçüstü yakalanan yaramaz bir çocuğun savunmaya geçmesi gibi hemen söze girdi;

  • Haklısın beyamca, bak iki adım ötede çöp kutusu var, atsalar ya oraya! 

Daha elini bile tutmaya cesaret edemediği kız arkadaşının kulağına eğilip “gerçi ben kabukları yere atmayacaktım ama çekirdeğimizi görse bu amca yine de bizi döverdi valla” dedi, Gülüştüler.  Kestane rengi parlak saçlarıyla, pembe yanaklarıyla, yaratılıştan rujlu gibi görünen kiraz kırmızısı dudaklarıyla aktrislere taş çıkartacak güzelliğe sahip olan Sermin bembeyaz dişlerini göstererek güldüğünde bin kere daha güzel oluyordu.  Henüz ona bir türlü açılamamıştı ama her gece rüyasında görecek kadar  bu kıza aşık olmuştu Soner!

  • Bu yannı bakın hele, dedi Mesut dede, gözlüğünen de seçemiyom gayri, şoo yerdeki ucu gara şey yanmamış kirbit çöpü mü?
  • Hangisi? Haa o mu?   Evet yanmamış kibrit çöpü.  Valla bizden iyi görüyorsun ha amcabey!
  • Eğilemiyom evlat, onu yerden alıp bana vering mi?   Soner eğildi, ayçiçeği kabuklarının arasındaki kibriti aldı ve adama uzattı.  “Bak boş kutusu da şurada duruyor, onu da vereyim mi?” diye sordu ve adamın cevabını beklemeden boş kutuyu da yerden alıp ona verdi.

Yaşlı adam aldığı kutuyu açtı, içine kibrit çöpünü yerleştirdi ve kutuyu itina ile ceketinin sağ yan cebine koydu.

  • Kibritlere özel bir merakın var galiba amcabey.

Kış günü olmasına rağmen, içinde aynı kumaştan yeleği olan krem rengi  bir elbise, beyaz gömlek ve beyaz fötr şapka giyinmiş olan ve de düzgün kesilmiş beyaz kısa sakalı ile bir din adamını andıran Mesut Dede,

  • Biliyon mu?  dedi, benim soy ismim Kirbitçioğlu’dur.  Vaktın varsa anlatam.

Bankın sağ kenarında oturan Sermin sol elini ortada oturan Sonerin omzuna atarak Mesut Dede’ye doğru eğilip bakınca Soner kızın bu hikayeyi dinlemek istediğini anlamıştı. Sermin’in kolunu omzuna atması üzerine oğlanın ruhu bedeninden ayrılmış, baraj suyunun üzerinde dans etmeye başlamıştı.  İşte aylardır hayal ettiği ve neredeyse her gece rüyasını gördüğü an bu andı!  İhtiyar sabaha kadar konuşsa, bu pozisyonda onu gözünü kırpmadan hatta nefes almadan dinleyebilirdi.

  • Vaktimiz bol amcabey.  Zevkle dinleriz, anlat.  Değil mi Sermin’ciğim?  (Vay be, ne cesaret varmış bende be?  “ciğim” bile dedim lan!) diye geçirdi içinden.
  • Otuzdört’te [1934] soyadı ganunu çıkarmış hökümat.  Bubam, emmim, halam hep köödeler o vakıtlar.  İnmemişler gasabaya, soyadı neyim almamışlar.  Kööden kimse de gedip almamış zati; bilmez ki garipler nasıl soyadı alınır.  Hökümat bakmış olacaa yok, Otuzbeşte [1935] tüm köylere mamurlar salmış.  İkişer üçer varmış mamurlar köölere. Gayfeden sandalya masa gurmuşlar meydanlığa, sıraya goymuşlar ehaliyi.

“Sen ne soyadı isten?”  Korkar köölü, gonuşamaz ki!  “Tamam”, derimiş mamur “senin soyadın Sessiz olsun”, seniyinki Ahraz olsun!  Bubam sırada bekleriken arkasında duran gan gardaşı “Lan Bekir” demiş,  “Sen kirbitçisin, seninki Kirbitçioğulları ossun, ben de semerciyim, Semercioğulları ossun”.

“Niye ki ‘oğulları’?”  deyin sormuş bubam.  “Lan o vakıt gocaman sülale gibi anlaşılır, azametli, heybetli bir soyadı olur oolum!” der imiş gan gardaşı.

Neyse efendime sööleyem, hee, sıra bizim bubaya gelinci mamur sormadan bubam atılmış “beniyinki Kirbitçioğulları olsun mamur beg”.  Adam sormuş;  “Senin babayın gaç oğlu var?”  “Benden başga yoktur” demiş bubam.  “Lan” demiş mamur “o vakıt neden ‘oğulları’ deyin çoğaltıyon?  Sadece ‘oğlu’ desek neyine yitmez?”  İşte odur budur bizim soyadı olmuş sana Kirbitçioğlu.

  • İyi de amcabey, babanın kibritle ne alakası varmış ki?
  • Heee, dur onu da anlatacam.  Bubam gençkene melmekette kirbit nedir bilen yoğumuş. Kav nedir biliniz mi?  Bilmezsiniz, nereden bileciniz? Kav ormandaki ağaçların göödesinde böyüyen küflücedir.  Siz mantar diyonuz ya, o işte.  Guruttun da içini açtın mı, pambuk gibi lif lif olur ve en güççük gıvılcımdan ataş alır.  Çakmak daşını da bilmezsiniz herhal.  Sert bir daştır, mermer kimin görünür.  Demirinen vurdunmudu gıvılcım çıkar. Harman yerindeki düvenlerin altına da çakarlar o daşları. Neyse,  kavı bir elinde dutan, daşı da onun üstüne goyan, öbür elideki demiri hızınan daşa vuruncu kavın üstüne gıvılcım düşer.  Derhal hızlı hızlı üfledinmidi ataş alır.  Yakması zordur.  Bu sebep ilen kööde ataşı golay golay söndürmezler, gonu gomşu birbirinden ataş isterimiş ocak yakarkene.  İşte o devirde bubam şehere inmiş ki ne göre? Bakgallar kibrit satar!  Elindeki üç guruş ilen almış ne gadar kirbit alabildiyise, başlamış civar köölerdeki bakgallara satmaya.  Derken efendime sööleyem, işi böyütmüş; almış bir eski velaspit (bisiklet) uzak köölere de kirbit götürmüş.  Bu arada garşı köyde anamı görüncü gönlü düşerimiş.  “Kirbitçiye gız mı verilir?” demişlerimiş, anamı önce vermemişlerimiş bubama. “Zati gızın yaşı güççük, sora gelin isteyin” deyip başlarından savmışlarımış.  Bubam gızmışımış bu duruma.  Kirbit daattığı köölerden başlamış guru fasulye, nohut, mercimek alıp şeherde satmaya. Yani şeherden köye kirbit, kööden şehere guru pakliyat!  Sora Melekgirmezde (Adana’da eski toptancı semti) güççük bir tükan dutmuş.  Bu sefer köölüler malları satılsın deyin pakliyatı ayaana gader getirmeye başlamışlar bubamın.  Tanış olmuşlar ya artık, çuval çuval getirip bırakmışlar parayı sora alırık deyi.  Bubam olmuş mu sana böyük düccar?  Varmış anamın babasına, atmış önüne altınları, almış gızı!   
  • Nasıl olur da kibrit olmaz o zamanlar amcabey?  Çok mu zormuş yapmak?
  • Ne diyon sen be yeğenim?  Doksanüçte [1893] Osmanlı ilen Fıransızlar annaşma yapmışlar.  Doksansekizde [1998] ortak kirbit pavlikesi gurmuşlar Istanbolda.  Ne sebeple bilmem, iki sene sonra gapanmış pavlike.   Yirmidokuza gadar[1929] ecnebilerden getirmişler kirbitleri.  Otuzikide [1932] tekel bir pavlike gurmuş.  Taa elliikide [1952] izin vermişler ki tekelden başgaları da kirbit pavlikesi gursun.  O zaman serbes olmuş.
  • Amcabey, ne çok şey biliyorsun sen yaa?  dedi Soner.
  • Nasıl bilmem? İnsan borçlu olduu şeyin bidayetini nasıl bilmez yeğen?
  • Senin kibrite ne borcun olabilir ki?
  • Nasıl olmaz ki?  Bubam boş gezenin boş galfasıykene kirbit sayasında düccar olmuş.  Bana da hazır iş bıraktı öldüünde.  Yetmedi, kirbit sayasında sevdiğim gızla evlendim!
  • O nasıl oldu ki?   Mesut dede durdu, yutkundu, gözlerini hafif hafif dalgalanan suya sabitledi.  Düğümlenen boğazından kelimeleri zorlukla çıkartarak “onu da anlatam bari” dedi.  Artık kendi kendine konuşuyor gibiydi.
  • Bubamın tükanının üst gatında dul bir gadın otururudu.  Yaşıtım bi de gızı, güççük de bir oğlu vardı.    (Sermine dönüp bakmadan) Gız senin yavuklundan daha gözelidi desem yalan olmaz!  

(“Yavuklun” kelimesini duyunca içi pırpır etti Sonerin.  Bu ihtiyara rastlamak tesadüf olamazdı.  Allah önlerine çıkartmıştı onu, kesin!  Resmen sevgili durumuna gelmiş gibiydiler Serminle, hem de hiçbir gayret sarfetmeden.  Ama, Mesut Dedenin sevdiği kızın Serminden güzel olduğunu söylemesi pek hoşuna gitmemişti Sonerin.  Neyse, boşvermeliydi, konuşuyordu işte ihtiyar!”

  • Her sırfatta (fırsatta) gız pencereye çıkar aşşaaya bakar, benim gözüm zatan hep yokarıda.  Bakışır dururuk.  Aylarca böyle davam etti bu hal.  Günlerden bi gün gız yola indi.  Galbim küt küt atar ki ne atma!  “Merhaba  Gülnihal” diyebilmişim sadaca.  “Merhaba” dedi yere bakaraktan.  Yanakları gıp gırmızı oldu.  “Nere gidiyon?” dedim.  “Kirbit alıcım garşıdan” dedi.  “Dur getme” didim. 

O vakıtlar artık herkeste ucuz muhtar çakmakları, zenginlerde de İbelolar, Ronsonlar moda olmuş idi.  Kirbit işi bitmişti ama bubam tükandan eksik etmez idi.   Bir goşu daldım tükkana, onluk paketiynen gaptım kirbiti dikildim önüne.  “Parasını al” dedi, “Gattiyen olmaz” didim. Anasına annatmış.  Gadın zati bilirimiş benim vurgunluğumu.  “Olmaz böyle” demiş gızına, “seni istiyorsa asgerliini bitirsin gelsin anasıynan bubasıynan istesinler”.  Duyuncu bubam heç gızmadı.  “Gadın haklı oğul” didi, “asgere git gel, gızı sana alak”. 

O ana kadar hiç konuşmayan, sadece dinleyen Sermin;

  • Eee sonra amca? Diye sordu.
  • Sora gettim şubeye, yaşım gelmiş zatan, asger oldum.  Önce Burdur, sonra Devrek derkene başladı asgerlik.  Ama gel bana sor, ne gün geçer, ne ay geçer ne de saatlar!  Yatarım Gülnihal, kalkarım Gülnihal.  Gız da korkmaz artık kimseden; sözlü gibi olmuşuz ya; mektuplaşırık.  Bi dafasında zarfın içine bir kirbit çöpü goydum.  Hemi de yazdım ki; bu kirbit ilen düün gecesinde gaz lambasını yakak mı?  deyi. 

Elini çoktan Sonerin omzundan çekmiş olan Sermin bu defa bedeni ile Sonere yaslanmış durumda, heyecanla;

  • Sonra amca, sonra ne oldu?  Askerlik bitti mi?  Evlendiniz mi?  Mesut dede gülümseyerek ona doğru döndü;
  • Ömür boyu asger galınmaz ya gızım, bitti herhal!  Bubamınan anam gızı istediler.  Gızı iyi bir yere gelin olacak deyi dul gadın dünden raazı, nişan düün derkene evlendik.  Bi sevdik birbirimizi ki nasıl anlatam?  Elinizi öper diyecem amma, her biri şimdi sizden böyük bir oolan bi de gızımız oldu. Şinci oolan tohtur, gız abukat.  Torunlar var, ellerinizi öper ikişer dene.  
  • Düğün gecesi o kibrit ile gaz lambasını yaktınız mı?
  • Yakmaz mıyık?
  • Gülnihal teyze nerede şimdi?  Gözleri yine suya daldı Mesut Dedenin ve bu defa bakmakta olduğu sudan birkaç damla gelip göz pınarlarına yerleşti.  Aktım, akacam misali…
  • On sene önce mefat (vefat) etti gızım.  Dünyam yıkıldı.  Ben de ölem dedim ama olmadı, olamadı.  Çocukları üzemezidim. Torunları dedesiz bırakamazıdım.  Ama ruhum öldü be gızım, vallah da öldü billah da öldü!

Şimdi biraz oolanda galıyom, biraz gızda eyleşiyom.  İkisinin de evleri buraya çok yakın. Saolsunlar, gelin de insan gızı çıktı, damat da insan evladı.  Allah razı olsun hepisinden.  Ay geçmez ki beni Gülnihalın mezarına götürmesinler.

Mesut Dede karbeyazı mendilini çıkartıp gözlerini silerken, gayri ihtiyari Sonere sarılan Serminin göz yaşları da delikanlının dizlerine düşmeye başlamıştı.  Sevinsin miydi, üzülsün müydü bilemiyordu Soner.  Bir yandan güzel bir aşk hikayesinin hüzünlü sonu, diğer yandan sevgilisinin samimi yakınlığı!

  • Sizin de gafanızı şişirdim, hoş görün, dedi Mesut Dede.  Bastonunun yardımıyla, ağır hareketlerle ayağa kalktı.  Birbirinizin gıymatını bilin,

sağlıcakla galın, dedi ve arkasını dönüp kısa adımlarla yürümeye başladı.

Daha on adım atmamıştı ki durdu, döndü, “Gelin hele, yanıma gelin” dedi.

Soner de Sermin de tereddüt etmeden fırlayıp ihtiyarın karşısına dikildiler.  Mesut Dede elini cebine daldırdı, içinde bir adet kibrit çöpü olan kutuyu Sonere uzattı.

“Al oğul bu senin, yakan mı yaktırın mı artık o senin bileceen iş” dedi ve yine arkasını dönüp yürümeye başladı.

Soner heykel olmuştu sanki; resmen taş kesilmişti. Ne yapacağını bilemeden ihtiyarı izledi gözleriyle.  Nice sonra kendine geldi,  gözlerinin içine bakmakta olan bir çift nemli gözün içerisindeki dünyada kayboldu.  Uzandı, Serminin elini tuttu, kibrit kutusunu kızın avucuna koydu ve titrek bir sesle “Sermin, düğümüzde bu kibritle gaz lambasını yakacak mısın?” diye sordu.  Serminin yüzünde utangaç bir gülümseme belirdi.

  • Gaz lambası mı kaldı artık?  Nereden bulacaksın?
  • Sen yeter ki iste, gaz lambası “pavlikesi” bile kurarım!  

“Pavlike” kelimesine güldüler uzunca.

  • Hadi banka dönelim dedi Sermin, çekirdekleri bekletmeyelim.

Soner, bu defa hiç duraksamadan, kolunu Serminin omzuna doladı, yıllar sonra her ikisinin de “mutluluk adımları” diye nitelendirecekleri yavaş adımlarla çantayı bıraktıkları yere doğru yürüdüler.

Adil Karcı

06.02.2020  

Adana baraj yolu

TEMEL OTELDE

Otellerin çok dolu olduğu mübarek bir bayram gecesi, Temelimiz’e otelde kalan son odayı teklif etmişler idi. “Yalnız bir sakınca var” demişti resepsiyondaki görevli, “Bu odayı başka bir adamla paylaşmanız gerekiyor. Lâkin bu adam öyle bir horlamakta ki, dün gece ahâli FETO yine kalkışma yapıyor sandı.” Temelimiz’dir, “No prablım” anlamına “Sıkıntı yok” deyip odaya girmesiyle bakmış koca bir âdem avazı çıktığı kadar öyle bir horlamakta ki, savaş tankları kaç para. Temelimiz’dir, uyuyan âdeme  usulca yakınlaşıp yanağına okkalı bir öpücük yapıştırmasıyla, âdem oğlu hop diye oturup koca bir, “N’oluyoz yâv !” nârasi atıp gözlerini korkudan falcı taşı misali açmış idi. Temelimiz ise cilveli bir lisân ile, “Canım benim..yakışıklı yiğidiiim !..” diyerekten gözlerini süzmesiyle, garip âdemin korkudan dalağı ağzına gelmiş, zavallı sabaha kadar uyanık kalıp, “Taa fecre kadar” Temelimiz’in mışıltısını dinlemiş idi. Gözleriniz hep yükseklerde olsun. FTP Timur