NURAL

      

  Bugün en sevgili arkadaşım Nural’ın doğum günü.  Nural, 1958 yılı Haziran ayının yedinci günü dünyaya gelmekle, kendisini tanıyan herkesi bahtiyar etmiş ve etmektedir. Hesaba kitaba göre, 57 yaşına girmek üzere olan yarım asırlık bir Nural’dır. 

         Onu tanıdığımda,  18 yaşında idi ve haliyle aklı başında değildi.  Ben de aynı durumdan mustarip idim. Akıllarımız çok değil, sadece birer karış kadar havadaydı. Başımıza devşirmek de, çok uzun değil, sadece 30 yılımızı aldı. Yerli yerinde olmayan akıllarımızı ararken, üniversiteye harıl harıl hazırlanma dershanesinde karşılaştık.  Birlikten güç doğar fikrine kapılaraktan, aklımızı başımıza devşirme çalışmalarımızı birlikte sürdürmek üzere, aynı okula girip okumaya karar verdik.  

         Aklımız yoktu fakat fikrimiz vardı. Fikir ve ferasetimiz yerinde olmasına rağmen hayata yeni başladığımızdan; dost nedir, ne işe yarar, kendi arasında kaça ayrılır hususlarında hem cahil hem de cühela idik. Dost ile sucuklu tostu birbirine karıştırdığım o yıllarda,  gerçek dostun nasıl olduğunu, neye benzediğini Nural’ım sayesinde iyice bir anladım.  Bu sebepten, Nural’dan iyisi Şam’da kayısı ilkesinden yola çıkarak onu şablon yapıp, ileriki yıllarda edindiğim bir-iki dostu da tıpkı onun evsaflarını taşıyanlardan edindim. Hayattaki ilk gerçek dostum Nural kadar iyi kalpli, illaki onun gibi ince ruhlu,  mutlaka onun kadar açık yürekli, dürüst ve vefalı ancak bir- iki kişi daha bulabildim.  Onu hayatımın ilk yıllarında tanıdığım için çok talihliyim. Bu yaşa gelip de hala elinde kandil gözünde mendil dolaşıp dostunu bulamayanlar, düşmanını bilemeyenler de var.

          Nural o tarihlerde; leğen, kaval, uyluk, lades kemikleri,  omurilik soğanı ve diğer iç organları dahil olmak üzere toplam otuz sekiz kilogram gelmekteydi. Güzel bir kızdı ama durumu böyleyken böyleydi. Kırk kilo olmak için canını feda edebilirdi. Ben ise Allah nazardan saklasın kemiksiz yetmiş- seksen kilo arasında gelip gider, halet-i ruhiyemin durumuna göre bazen yüz-yüzelli kilogram bile olurdum. Enteresan bir ikili oluştururduk. Nural çantasında sürekli, arasına çikolata tıkıştırılmış iki yuvarlak bisküviden müteşekkil bir nevale ile dolaşırdı. Bu, ülkemizin ilk ıvır zıvır yiyeceklerinden Çokoprens idi. Nural bu bokboğaz yiyeceğine müptela olmuş, kurtulamıyordu. Her bir katmanı dört yüz kalori olan bu zıkkım olmadan şuradan şuraya adım atmaz, varını yoğunu bu uğurda harcardı.

Ne akla hizmetse, bu nevaleyi yedikçe şişmanlayabileceği fikrinde idi. 

         Oysaki devrin ünlü mankeni Twiggy de onunla aynı kiloda idi. Nural, okulun en şık giyinen kızıydı. Camianın moda ikonuydu. Annesinin topuklu ayakkabılarını giyip okula gelirdi.  Çıkan arbedelerde bu topuklarla duvarlara çıkıp atlamak zor oluyordu ama olsundu. Şıklığın ve zarafetin ağır bedelini bir şekilde ödemesi lazımdı. Derslerle arası iyi idi, bu nedenle manken filan olmaya niyeti yoktu. Mezun olunca iyi bir gazeteci olacaktı ama sınavların heyecanlı ve renkli geçmesini teminen birkaç parça kopya hazırlayıp yanında bulundurması gerektiğine inanırdı. “Hattı kopya yoktur sathı kopya vardır, bu satıh çoraplarımın içidir” anlayışında idi. O devrin ismi lazım değil en ünlü Anayasa Hukuku hocasından ödü patlar, adamın kitabını görünce bile dudakları uçuklardı ama korkunun ecele faydası yoktu. Aslanlar gibi de kopyasını hazırlardı.  Şimdi hakkını yememek lazım. Çalışabildiği kadarını çalışır, çalışamadığını A4 ebatlarındaki kâğıtlara yazıp çoraplarının içine tıkıştırırdı. Sınıfın içinde hazan dalı gibi salına salına yürüdüğünde kopyaları aşağılara kayardı da toparlaması güç olur, yoktan yere asabı bozulurdu.  Yine bir Anayasa Hukuku sınavı esnasında yerlere inen kopyalarını toparlayamamıştı da, vaziyetini gören sınav gözcüsü asistan; 

-Yuh be evladım, bütün kitabı kopyana yazmışsın bari Anayasa Mahkemesi Başkanını da sıranın altına oturtsaydın diye sitem etmişti. Bu serzeniş Nural’a kopya çeşitleri hususunda bayağı ilham vermişti. Önümüzdeki günlerde yapılacak Kamu Maliyesi sınavı için, devrin Maliye Bakanını sıranın altına oturtabilmek için girişimlerde bulunmuştu ancak netice alamamıştı.  

     

  Kopya hazırlamaya üşendiğimiz günlerde mecburen ders çalışırdık. Birlikte ders çalıştığımız günlerden birinde sınav sorularını alabilir miyiz umuduyla ruh çağırmaya karar verdik. Ben herhangi bir sıradan hortlağı davet edersek birkaç soru öğrenip durumu idare edebileceğimiz kanaatindeydim.  Ancak Nural bu konuda tevazu göstermedi. Yüksek bir not almak muradındaydı. Ders ağır bir dersti, Makro Ekonomi idi, hocası ismi lazım değil ünlü ve belalı bir ekonomistti. Sırf soruları öğrenmekle iş bitmez fikrindeydi. İllaki, soruların cevaplarını da söyleyebilecek kapasiteye haiz bir ruh istiyordu. Utanmasa gazeteye , “ekonominin makrosundan anlayan tecrübeli ve vasıflı ruhlar aranıyor” diye ilan verecekti. Hatta daha da ileriye gidip, konu anlatımlı ruhlardan yararlanmamız gerektiği iddiasındaydı. İş çığırından çıkmıştı. Sanki ruh çağırmıyor, kapsamlı, örnek soru çözümlü, konu anlatımlı, arkasında cevap anahtarı bulunan test kitabı arıyorduk. Müfredat genişti, sınav yarındı ve ruhlar aleminin konu işlemeye vakti olacağını hiç sanmıyordum. Nural alel acele,  mevta olmuş rahmetli Hazine Dış Ticaret Müsteşarlarından bir liste oluşturarak, inşaat tuğlası kalınlığındaki kitabın üzerine koyduğu fincandan parmağını çekmeden ve umudunu kaybetmeden seslendi:

– Eyy Sayın Müsteşarım geldiysen haber ver. 

Müsteşar hazineyi boşaltıp çoktan öbür tarafa gitmiş, belki de cehennemde cayır cayır yanıyordu. “ Bu iş Müsteşar düzeyinde olmayacak, sınıfta çakacağız” endişesi ile daha yüksekten atmaya karar verdik. Bizim gibi öğrenmeye ve bilgiye aç, çalışkan öğrencilerin gecenin şu saatinde Keynes’in veya en azından Adam Smith’in rahle-i tedrisinden geçmesi gerekiyordu. Huşu içinde rahmetlilere seslenerek bekledik. Ne varsa eskilerde vardı, vallahi de gelmişti. Ürpermeliydik ve ürperdik.  Hah işte! fincan yürümeye başlamıştı. Dolana dolana yazdı:

Laissez faire, laissez passer.  Fransızca bilmeyişime hayıflanarak, hürmetle pijamamın düğmelerini ilikleyip sordum:

– Ne buyurdunuz?

 Nural;  -Bu basbayağı Adam Smith, “Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler” diyor cahil kaz kafa diye beni tersledi. Adam ismindeki bu adam, 1776 yılında Milletlerin Zenginliğinin Sebep ve Mahiyeti Hakkında Araştırma diye bir eser yazmış diyerek beni aydınlattı. 

-Çeneni kapatıp dinle de adam, yani Adam’a iki çift soru sorup feyz alalım diye bağıran Nural yüzünden kadim dostluğumuz gecenin bu vaktinde hasara uğramıştı. Ses çıkartmayıp yazdıklarını okuduk.

 Bay Smith;- Ülkeniz 33 yıl sonra ekonomik bir krizin orta göbeğinden teğet geçecek haberiniz ola. Boşuna ders filan çalışıp, çoluk çocuğa karışmayın yazdı.

 Teğet mi, o ne demek be? diye sordum.

 Nural;

 Endişelenme salak dedi. Teğet diyorsa teğet geçecektir. Hem 33 yılın geçmesine daha çok var. Söz konusu muhtemel ekonomik kriz sıkıntısı menopoz sıkıntımızla karışır farkına bile varmayız diye beni teselli etti. 

     Nural,  gece vakti oturumunu açtığımız bu iktisadi kongreden yüz bulup, Adam Smith’i  

 -Ağzınızı hayra açmadınız siz gidin de Keynes gelsin deyip yolladı.  Ruhların kendisini gördüğünü varsayarak, şıklığına halel gelmesin endişesiyle pijamasının yakasını paçasını düzelttikten sonra, tekrar mistik bir havaya bürünerekten seslendi: 

 -“ Eyyy 1883-1946 yılları arasında yaşayarak ekonomi teorisinde büyük bir devrim yapmış, liberalist doktrine bağlı kalmış iktisatçılar arasında özel bir yeri olan Keynes, geldiysen üç kere tıkla. 

   Sanki ruh çağırmıyordu da, Anadolu’nun bağrından kopmuş da gelmiş, şark bülbülü assolist altı türkücüyü sahneye davet ediyordu.  Nural’ın bu anonsu karşısında lafa girip; 

 Alkışlarınızla huzurlarınızda, sazıyla sözüyle… deyip sunumuna eşlik etme gereği duydum. Nural, abdest ibriği kulpu kalınlığındaki kolunun dirseği ile böğrümü dürterek, “diriye de ölüye de saygım olmadığını”  hatırlatıp, dostluğumuza ikinci darbeyi vurdu. Korkudan titremek şöyle dursun altımıza da kaçırmıştık. Allah razı olsun, Keynes’in ruhu da davetimize icabet etmişti.  Sınav korkusundan oramızda buramızda çıkan uçuklara yenileri eklenmişti. Ergenlik sivilcelerimizi ve uçuklarımızı kurcalayaraktan sorduk: 

-Eyy ruh Gayrı Safi Milli Hasıla nedir ve ne işe yarar? Nur içinde yatsın rahmetli Keynes’in ruhu, on puanlık bu uzmanlık sorusuna bir kerede cevap verdi: 

 Eyy çocuklar, yüce rabbim akıl dağıtırken Gayrı Safi Milli Hasıladan hissenize patlamış mısır büyüklüğünde akıllar düşmüş hayırlı uğurlu olsun diyerekten örnekleme metodu ile kalıcı bilgiler verip gitti. Ertesi gün uykusuzluk ve bilgisizlik neticesinde sınavdan çaktık. Ancak gayet azimli ve dirayetli idik. O devirde internet icat olmamıştı. Google’dan tıklayıp soru bankasına ulaşamadığımızdan başımızın çaresine bakıp, kendi imkânlarımızla çağırdığımız “ey ruhlar”ı masaya üç kere tıklattırarak sınav sorularını bulup çıkartıyorduk. Kendimize ruhlar aleminden bir eğitim öğretim ordusu hazırlayıp ünlü rahmetlilerden özel dersler alarak bütünleme sınavlarına sular seller gibi hazırlanıp, ruhlarına Fatiha okurduk.  

         Nuralım sözünde durup, iyi bir gazeteci oldu.  Yakışıklı oğlu Yağmur doğduktan sonra yağmur yağdı böyle oldu deyip, dünyanın en iyi annesi olmaya karar verdi.  Ona çok uzun, mutlu, güneşli günlerde Yağmurlu ve Canlı bir ömür dilerim.                                            Birnur  

EYÜP’E SEÇİM ÖĞÜTLERİ

Vatan Partisi Kayseri milletvekili adayı, sınıf arkadaşım Prof Dr. Eyüp Selahattin Karakaş için yazdığım gülmeceli öğütler:

Azizim kardeşim Eyüp:
Milletimizin vekilliğine aday olalı başını kaşıyacak bir adam arıyorsundur bilirim. Kaygılanma, Kayserimiz’e gelebilirsek kaşırım zâtının ser-i kebîrini (koca kafanı). Lâkin bu meşguliyet ve ahvâl-i şerâit içinde dahî önemli görevlerin olduğunu sakın unutmayasın.

1.Evvelâ ve de behemahâl Anıtkabir’i ziyaret etmen gerekiyor. Lâcilerini giy. Sevmezsin bilirim ama ne yazık ki kravat takman da iktizâ edecek.
Güzelce bir çelenk yaptır. Çelengin bir ucundan baş ve şahâdet parmaklarınla tutuyormuş gibi yapıp, oralardan bulduğun bir Mehmetçik’e çelengi Atamız’ın kabrine kadar taşıtacaksın. Sonra da huşû içinde, dîdelerini süzüp ve de ağzını büzerekten, hattâ mümkün ise dîdelerin birkaç damla da yaş akıtaraktan, ayakta bir dakika kadar dikilip, artık içinden Fâtiha mı okursun, “Ha bu diyar” türküsünü mü söylersin bu da senin bileceğin iş.

2. Ardından Anıtkabir defterine yazı karalaman gerekiyor. Bence bu yazıyı akşamdan ezberine al.
Yoksa Tansu Çiller misâli rüsvây olursun.
Yazının içinde mutlaka “izindeyiiiz”, “bıraktığın yerdeen”, “devrimlerinin sadık bekçisiii..” misâli lakırdılar olsun. Bizi ele güne rezil etme.

3. Artık bundan sonra son derece “zeki”, “çevik” ve “dürüst” görünmen gerekiyor. “Zeki” ve “dürüst” kolay; lâkin çevikliği nereden bulacan ? Bir an önce spora hatta yogaya başlaman gerekiyor. Bak demiştim, cıgarayı pipoyu bırakmış olmanın faydasını bir kez daha göreceksin.

4. Oruç işi de çok mühim; mübârek Ramazan ayında ne halt edecen ? Zinhâr ahâlinin, hele hele gazetecilerin önünde, Ramazan ayını idrâk ettiğimiz günlerde çay neyim içme, sakız çiğneme ve dahi hiçbir şey tazakkum etme. Bundan sonra sana rakı da yok.

5. Şimdiden sonra sıklıkla “sen benim kim olduğumu biliyor musun ?” durumları oluşacaktır. Sakın haa..bırak bu lafları bizler söyliyelim.. “….ben E.S.K’ın yakın arkadaşıyım..onu nah şu kadarcıktan tanırım.. elimde büyüdü..” diyerekten ahâliyi korkutup hava atmayı bize bırak.

6. Bundan sonra sana kurban da vâcip oldu.
Adet oldur ki, kurbanlığını seçerken, evine getirirken, hatta kestirirken gazetecileri mutlak çağırmalısın. Kurbanın kanını alnına sürmeyi de sakın ihmâl etmeyesin.

7. Cuma’yı nerede kılacağına bir an önce karar ver, ve basına bildir. İnsanları şaşırtma. Öyle zırt pırt cami değiştirilmez. Ankara dışına çıkarsan başka; gittiğin şehrin en büyük camisinde edâ edeceksin Cuma’yı.

9. Bağlama sazına âşinalığının da ilk kez faydasını göreceksin. En iyisi kendi yonttuğun o yamuk sazı omuzuna asaraktan çık meydanlara. Halkımız pek sever böyle yiğitleri. Lâkin sakın ola milletin huzurunda saz çalıp türkü söylemeye kalkıp da bizleri rezil etmeyesin.

10. Türban konusunda fakirin daha önce yazdıklarımızı da unut. Mümkünse,.. söylemeye dilim varmıyor..zevcen Tülin kardaşımıza da güzel bir türban…yine de sen bilirsin.
Bizde daha ne akıllar var bir bilsen ? Sen iste, sevâbımıza hepsini yazarız. Lâkin şimdilik bunlarla idare et.
Bana olan döner borcunu da bak şimdi hatırladım, Mayıs’da ordayım haberin olsun.
Kadîm dostun,
Fakîr-i pûr taksîr
Timur

 

The Sea Is Rising

The Sea Is Rising, but Not Because of Climate Change

There is nothing we can do about it, except to build dikes and sea walls a little bit higher.

Ice crevasses near the coast of West Antarctica.
Ice crevasses near the coast of West Antarctica. PHOTO: MARIO TAMA/GETTY IMAGES

Of all known and imagined consequences of climate change, many people fear sea-level rise most. But efforts to determine what causes seas to rise are marred by poor data and disagreements about methodology. The noted oceanographer Walter Munk referred to sea-level rise as an “enigma”; it has also been called a riddle and a puzzle.

It is generally thought that sea-level rise accelerates mainly by thermal expansion of sea water, the so-called steric component. But by studying a very short time interval, it is possible to sidestep most of the complications, like “isostatic adjustment” of the shoreline (as continents rise after the overlying ice has melted) and “subsidence” of the shoreline (as ground water and minerals are extracted).

I chose to assess the sea-level trend from 1915-45, when a genuine, independently confirmed warming of approximately 0.5 degree Celsius occurred. I note particularly that sea-level rise is not affected by the warming; it continues at the same rate, 1.8 millimeters a year, according to a 1990 review by Andrew S. Trupin and John Wahr. I therefore conclude—contrary to the general wisdom—that the temperature of sea water has no direct effect on sea-level rise. That means neither does the atmospheric content of carbon dioxide.

This conclusion is worth highlighting: It shows that sea-level rise does not depend on the use of fossil fuels. The evidence should allay fear that the release of additional CO2 will increase sea-level rise.

But there is also good data showing sea levels are in fact rising at an accelerating rate. The trend has been measured by a network of tidal gauges, many of which have been collecting data for over a century.

The cause of the trend is a puzzle. Physics demands that water expand as its temperature increases. But to keep the rate of rise constant, as observed, expansion of sea water evidently must be offset by something else. What could that be? I conclude that it must be ice accumulation, through evaporation of ocean water, and subsequent precipitation turning into ice. Evidence suggests that accumulation of ice on the Antarctic continent has been offsetting the steric effect for at least several centuries.

It is difficult to explain why evaporation of seawater produces approximately 100% cancellation of expansion. My method of analysis considers two related physical phenomena: thermal expansion of water and evaporation of water molecules. But if evaporation offsets thermal expansion, the net effect is of course close to zero. What then is the real cause of sea-level rise of 1 to 2 millimeters a year?

Melting of glaciers and ice sheets adds water to the ocean and causes sea levels to rise. (Recall though that the melting of floating sea ice adds no water to the oceans, and hence does not affect the sea level.) After the rapid melting away of northern ice sheets, the slow melting of Antarctic ice at the periphery of the continent may be the main cause of current sea-level rise.

All this, because it is much warmer now than 12,000 years ago, at the end of the most recent glaciation. Yet there is little heat available in the Antarctic to support melting.

We can see melting happening right now at the Ross Ice Shelf of the West Antarctic Ice Sheet. Geologists have tracked Ross’s slow disappearance, and glaciologist Robert Bindschadler predicts the ice shelf will melt completely within about 7,000 years, gradually raising the sea level as it goes.

Of course, a lot can happen in 7,000 years. The onset of a new glaciation could cause the sea level to stop rising. It could even fall 400 feet, to the level at the last glaciation maximum 18,000 years ago.

Currently, sea-level rise does not seem to depend on ocean temperature, and certainly not on CO2. We can expect the sea to continue rising at about the present rate for the foreseeable future. By 2100 the seas will rise another 6 inches or so—a far cry from Al Gore’s alarming numbers. There is nothing we can do about rising sea levels in the meantime. We’d better build dikes and sea walls a little bit higher.

Mr. Singer is a professor emeritus of environmental science at the University of Virginia. He founded the Science and Environmental Policy Project and the Nongovernmental International Panel on Climate Change.

Appeared in the May 16, 2018, print edition.

İLİMON EKTİM TAŞA

Dondurulmuş limonun şaşırtıcı faydası

Bunların tamamı…..donmuş limondadır.

KÖTÜ TIP ÖRNEĞİ
Hırlaşır bir lâşeye üşüşmüş nice yüz bin kilâb
Biz de pay almak için geldik bu kavga üstüne.
Hüdai

Restoranlardaki çoğu  bilinçli tüketiciler limonun tamamını kullanır veya tüketirler, hiç bir kısmını ziyan etmezler.

Ziyan etmeden limonun tamamını nasıl kullanırsınız?

Basit..  limonu (yıkayıp) buz dolabınızın buzluk bölümüne koyuyorsunuz. Donduktan sonra mutfak rendesini alıp limonun tamamını rendeleyebilirsiniz. Soymanız falan gerekmiyor. Rendelenmişini yemeklerinizin üzerine serpebilir,viskinize, şarabınıza, sebze salatasına, dondurmaya, çorbaya, makarnaya, makarna sosuna, suşiye, balık porsiyonlarına katabilirsiniz. Yemeklerin tamamı, daha önce hiç tatmadığınız mükemmel bir lezzet kazanacaktır. Büyük olasılıkla, limon denince sadece limon suyu ve vitamin C aklınıza gelir. Sadece bu kadar olduğunu düşünürsünüz. Artık limonun gizemlerini öğrenince onu kupada içeceğiniz hazır çorbalarınıza bile katabileceksiniz.

Limonun tamamını kullanmanın, bir kısmını ziyan etmeyip yemeklerinize yeni bir lezzet katması dışında asıl avantajı nedir?

Rendelenmiş limonunuz, limonun sadece suyunda bulunandan 5 veya 10 kat daha fazla vitamin içerir. Ve evet, şimdiye kadar bunu kaybediyordunuz. Ama bundan sonra, tüm limonu dondurmak gibi basit bir işlem sonrasında, onu rendeleyip yemeklerinizin üzerine serperek tüm besleyici özelliklerini kullanıyor olacak, yani daha sağlıklı besleniyor olacaksınız. Ayrıca rendelenmiş limonun dinçleştirici ve vücuttaki toksinleri giderici etkisinden yararlanacaksınız..

İşte bunun için limonunuzu buzluğa koyun, donsun ve her gün yemeklerinizin üzerine rendeleyin. Böylece, yiyecek ve içeceklerinizi daha leziz hale getirip daha sağlıklı ve uzun yaşamın anahtarını kullanıyor olun! İşte limonun gizemi budur! Geç bile olsa başlayın, HİÇ olmamasından İYİDİR! Limonun sürpriz yararlarından faydalanın!

Limon (Citrus) kanser hücrelerini öldüren mucizevi bir üründür. Kemoterapiden çok daha tesirlidir. Bunu nereden mi biliyoruz? Çünkü kendilerine yüksek kârlar sağlayacağını bildikleri için limon özütünün sentetik versiyonlarını üretmeye uğraşan laboratuvarlar var.

İhtiyaç duyacağını düşündüğünüz dostlarınıza, limonun hastalık önleyici etkisi olduğunu duyurarak yardımcı olabilirsiniz. Tadı hoştur ve kemo-terapinin korkunç etkilerini göstermez. Kemo-terapi ilaçları üretiminden fayda sağlayan multi-milyoner büyük şirketlerin çıkarlarını riske atmamak adına bu gizemin özenle saklı tutulduğu sürece ne kadar insanın öleceği bilinmez.

Bilindiği üzere, iki çeşit limon ağacı vardır.. Limon ve misket limonu. (konu olan limondur, diğeri değil). Limon meyvesini farklı şekillerde tüketebilirsiniz. Pulpa’sı yenebilir. Sıkılarak suyu çıkarılabilir. Limonlu içecekler yapılabilir, dondurma vs.. Limonun birçok vasfı sayılabilir ama en ilginci URLAR, YUMRULAR, KİSTLER, TÜMÖRLER üzerindeki etkisidir.

Bu bitkinin her tür kansere iyileştirici etkisi kanıtlanmıştır. Bazıları onun her tür kanserin tedavisinde faydalı olduğunu söyler. Ayrıca geniş spektrumlu anti-bakteriyel olarak iltihaplara / enfeksiyonlara ve mantara karşı kullanılır.. Dahili parazit ve bağırsak kurtlarına karşı etkindir. Çok yüksek tansiyona karşı kan basıncını düzene sokar. Anti-depresandır. Strese ve asabi bozukluklara karşı iyi gelir.

Bu bilginin kaynağı ise çok etkileyicidir: Dünyanın en büyük ilaç üreticisi firmalarından biridir. Bu firmanın beyanına göre 1970’den beri 20’nin üzerinde yapılan laboratuvar testlerinde limon ekstrelerinin uygulanmasıyla; içlerinde kolon / kalın bağırsak, meme, prostat, akciğer ve pankreas da olmak üzere 12 kanser tipinde başarılı sonuçlar alınmıştır.

Limon ağacından elde edilen bileşiklerin, bütün dünyada kemo-terapide kullanılan Adiamycin ürününden 10 000 kat daha iyi olduğu saptanmış, kanser hücrelerinin gelişmesini yavaşlattığı gözlemlenmiştir. Daha da şaşırtıcı gözlem şudur ki: Limon özü kötü huylu kanser hücrelerini tahrip ederken sağlıklı hücrelere hiç zarar vermemektedir.

VAYAGRA

Emine Öğretmen, 3’üncü sınıfı okutuyor. Konu “İlaçlar ve doğru kullanmak.”
Emine Öğretmen soruyor; İçinizde ilaçları tanıyan, bilen var mı?
-Recep el kaldırır. Öğretmenim, ben Aspirini biliyorum. Kanı sulandırıyormuş.
Öğretmen, aferin evladım, der.
-Bülent el kaldırır. Ben Panaljini biliyorum. Baş ağrısına iyi geliyormuş.
Öğretmen, aferin çocuğum, der.
-Burak Bilal heyecanla el kaldırır. Öğretmenim ben vayagra’yı biliyorum, der.
Öğretmen şaşırır fakat çaktırmamak için, “Ne işe yarıyor bu vayagra” demiş?
Burak Bilal; İshal kesmek için kullanılıyormuş öğretmenim, demiş!
Öğretmen, sen bunu nasıl biliyorsun çocuğum, deyince,
Burak Bilal; Akşam annem babama kızıyordu öğretmenim. Aynen şöyle diyordu;
“Hadi iç şu vayagra’yı da bu bok sertleşsin…”