NURAL

      

  Bugün en sevgili arkadaşım Nural’ın doğum günü.  Nural, 1958 yılı Haziran ayının yedinci günü dünyaya gelmekle, kendisini tanıyan herkesi bahtiyar etmiş ve etmektedir. Hesaba kitaba göre, 57 yaşına girmek üzere olan yarım asırlık bir Nural’dır. 

         Onu tanıdığımda,  18 yaşında idi ve haliyle aklı başında değildi.  Ben de aynı durumdan mustarip idim. Akıllarımız çok değil, sadece birer karış kadar havadaydı. Başımıza devşirmek de, çok uzun değil, sadece 30 yılımızı aldı. Yerli yerinde olmayan akıllarımızı ararken, üniversiteye harıl harıl hazırlanma dershanesinde karşılaştık.  Birlikten güç doğar fikrine kapılaraktan, aklımızı başımıza devşirme çalışmalarımızı birlikte sürdürmek üzere, aynı okula girip okumaya karar verdik.  

         Aklımız yoktu fakat fikrimiz vardı. Fikir ve ferasetimiz yerinde olmasına rağmen hayata yeni başladığımızdan; dost nedir, ne işe yarar, kendi arasında kaça ayrılır hususlarında hem cahil hem de cühela idik. Dost ile sucuklu tostu birbirine karıştırdığım o yıllarda,  gerçek dostun nasıl olduğunu, neye benzediğini Nural’ım sayesinde iyice bir anladım.  Bu sebepten, Nural’dan iyisi Şam’da kayısı ilkesinden yola çıkarak onu şablon yapıp, ileriki yıllarda edindiğim bir-iki dostu da tıpkı onun evsaflarını taşıyanlardan edindim. Hayattaki ilk gerçek dostum Nural kadar iyi kalpli, illaki onun gibi ince ruhlu,  mutlaka onun kadar açık yürekli, dürüst ve vefalı ancak bir- iki kişi daha bulabildim.  Onu hayatımın ilk yıllarında tanıdığım için çok talihliyim. Bu yaşa gelip de hala elinde kandil gözünde mendil dolaşıp dostunu bulamayanlar, düşmanını bilemeyenler de var.

          Nural o tarihlerde; leğen, kaval, uyluk, lades kemikleri,  omurilik soğanı ve diğer iç organları dahil olmak üzere toplam otuz sekiz kilogram gelmekteydi. Güzel bir kızdı ama durumu böyleyken böyleydi. Kırk kilo olmak için canını feda edebilirdi. Ben ise Allah nazardan saklasın kemiksiz yetmiş- seksen kilo arasında gelip gider, halet-i ruhiyemin durumuna göre bazen yüz-yüzelli kilogram bile olurdum. Enteresan bir ikili oluştururduk. Nural çantasında sürekli, arasına çikolata tıkıştırılmış iki yuvarlak bisküviden müteşekkil bir nevale ile dolaşırdı. Bu, ülkemizin ilk ıvır zıvır yiyeceklerinden Çokoprens idi. Nural bu bokboğaz yiyeceğine müptela olmuş, kurtulamıyordu. Her bir katmanı dört yüz kalori olan bu zıkkım olmadan şuradan şuraya adım atmaz, varını yoğunu bu uğurda harcardı.

Ne akla hizmetse, bu nevaleyi yedikçe şişmanlayabileceği fikrinde idi. 

         Oysaki devrin ünlü mankeni Twiggy de onunla aynı kiloda idi. Nural, okulun en şık giyinen kızıydı. Camianın moda ikonuydu. Annesinin topuklu ayakkabılarını giyip okula gelirdi.  Çıkan arbedelerde bu topuklarla duvarlara çıkıp atlamak zor oluyordu ama olsundu. Şıklığın ve zarafetin ağır bedelini bir şekilde ödemesi lazımdı. Derslerle arası iyi idi, bu nedenle manken filan olmaya niyeti yoktu. Mezun olunca iyi bir gazeteci olacaktı ama sınavların heyecanlı ve renkli geçmesini teminen birkaç parça kopya hazırlayıp yanında bulundurması gerektiğine inanırdı. “Hattı kopya yoktur sathı kopya vardır, bu satıh çoraplarımın içidir” anlayışında idi. O devrin ismi lazım değil en ünlü Anayasa Hukuku hocasından ödü patlar, adamın kitabını görünce bile dudakları uçuklardı ama korkunun ecele faydası yoktu. Aslanlar gibi de kopyasını hazırlardı.  Şimdi hakkını yememek lazım. Çalışabildiği kadarını çalışır, çalışamadığını A4 ebatlarındaki kâğıtlara yazıp çoraplarının içine tıkıştırırdı. Sınıfın içinde hazan dalı gibi salına salına yürüdüğünde kopyaları aşağılara kayardı da toparlaması güç olur, yoktan yere asabı bozulurdu.  Yine bir Anayasa Hukuku sınavı esnasında yerlere inen kopyalarını toparlayamamıştı da, vaziyetini gören sınav gözcüsü asistan; 

-Yuh be evladım, bütün kitabı kopyana yazmışsın bari Anayasa Mahkemesi Başkanını da sıranın altına oturtsaydın diye sitem etmişti. Bu serzeniş Nural’a kopya çeşitleri hususunda bayağı ilham vermişti. Önümüzdeki günlerde yapılacak Kamu Maliyesi sınavı için, devrin Maliye Bakanını sıranın altına oturtabilmek için girişimlerde bulunmuştu ancak netice alamamıştı.  

     

  Kopya hazırlamaya üşendiğimiz günlerde mecburen ders çalışırdık. Birlikte ders çalıştığımız günlerden birinde sınav sorularını alabilir miyiz umuduyla ruh çağırmaya karar verdik. Ben herhangi bir sıradan hortlağı davet edersek birkaç soru öğrenip durumu idare edebileceğimiz kanaatindeydim.  Ancak Nural bu konuda tevazu göstermedi. Yüksek bir not almak muradındaydı. Ders ağır bir dersti, Makro Ekonomi idi, hocası ismi lazım değil ünlü ve belalı bir ekonomistti. Sırf soruları öğrenmekle iş bitmez fikrindeydi. İllaki, soruların cevaplarını da söyleyebilecek kapasiteye haiz bir ruh istiyordu. Utanmasa gazeteye , “ekonominin makrosundan anlayan tecrübeli ve vasıflı ruhlar aranıyor” diye ilan verecekti. Hatta daha da ileriye gidip, konu anlatımlı ruhlardan yararlanmamız gerektiği iddiasındaydı. İş çığırından çıkmıştı. Sanki ruh çağırmıyor, kapsamlı, örnek soru çözümlü, konu anlatımlı, arkasında cevap anahtarı bulunan test kitabı arıyorduk. Müfredat genişti, sınav yarındı ve ruhlar aleminin konu işlemeye vakti olacağını hiç sanmıyordum. Nural alel acele,  mevta olmuş rahmetli Hazine Dış Ticaret Müsteşarlarından bir liste oluşturarak, inşaat tuğlası kalınlığındaki kitabın üzerine koyduğu fincandan parmağını çekmeden ve umudunu kaybetmeden seslendi:

– Eyy Sayın Müsteşarım geldiysen haber ver. 

Müsteşar hazineyi boşaltıp çoktan öbür tarafa gitmiş, belki de cehennemde cayır cayır yanıyordu. “ Bu iş Müsteşar düzeyinde olmayacak, sınıfta çakacağız” endişesi ile daha yüksekten atmaya karar verdik. Bizim gibi öğrenmeye ve bilgiye aç, çalışkan öğrencilerin gecenin şu saatinde Keynes’in veya en azından Adam Smith’in rahle-i tedrisinden geçmesi gerekiyordu. Huşu içinde rahmetlilere seslenerek bekledik. Ne varsa eskilerde vardı, vallahi de gelmişti. Ürpermeliydik ve ürperdik.  Hah işte! fincan yürümeye başlamıştı. Dolana dolana yazdı:

Laissez faire, laissez passer.  Fransızca bilmeyişime hayıflanarak, hürmetle pijamamın düğmelerini ilikleyip sordum:

– Ne buyurdunuz?

 Nural;  -Bu basbayağı Adam Smith, “Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler” diyor cahil kaz kafa diye beni tersledi. Adam ismindeki bu adam, 1776 yılında Milletlerin Zenginliğinin Sebep ve Mahiyeti Hakkında Araştırma diye bir eser yazmış diyerek beni aydınlattı. 

-Çeneni kapatıp dinle de adam, yani Adam’a iki çift soru sorup feyz alalım diye bağıran Nural yüzünden kadim dostluğumuz gecenin bu vaktinde hasara uğramıştı. Ses çıkartmayıp yazdıklarını okuduk.

 Bay Smith;- Ülkeniz 33 yıl sonra ekonomik bir krizin orta göbeğinden teğet geçecek haberiniz ola. Boşuna ders filan çalışıp, çoluk çocuğa karışmayın yazdı.

 Teğet mi, o ne demek be? diye sordum.

 Nural;

 Endişelenme salak dedi. Teğet diyorsa teğet geçecektir. Hem 33 yılın geçmesine daha çok var. Söz konusu muhtemel ekonomik kriz sıkıntısı menopoz sıkıntımızla karışır farkına bile varmayız diye beni teselli etti. 

     Nural,  gece vakti oturumunu açtığımız bu iktisadi kongreden yüz bulup, Adam Smith’i  

 -Ağzınızı hayra açmadınız siz gidin de Keynes gelsin deyip yolladı.  Ruhların kendisini gördüğünü varsayarak, şıklığına halel gelmesin endişesiyle pijamasının yakasını paçasını düzelttikten sonra, tekrar mistik bir havaya bürünerekten seslendi: 

 -“ Eyyy 1883-1946 yılları arasında yaşayarak ekonomi teorisinde büyük bir devrim yapmış, liberalist doktrine bağlı kalmış iktisatçılar arasında özel bir yeri olan Keynes, geldiysen üç kere tıkla. 

   Sanki ruh çağırmıyordu da, Anadolu’nun bağrından kopmuş da gelmiş, şark bülbülü assolist altı türkücüyü sahneye davet ediyordu.  Nural’ın bu anonsu karşısında lafa girip; 

 Alkışlarınızla huzurlarınızda, sazıyla sözüyle… deyip sunumuna eşlik etme gereği duydum. Nural, abdest ibriği kulpu kalınlığındaki kolunun dirseği ile böğrümü dürterek, “diriye de ölüye de saygım olmadığını”  hatırlatıp, dostluğumuza ikinci darbeyi vurdu. Korkudan titremek şöyle dursun altımıza da kaçırmıştık. Allah razı olsun, Keynes’in ruhu da davetimize icabet etmişti.  Sınav korkusundan oramızda buramızda çıkan uçuklara yenileri eklenmişti. Ergenlik sivilcelerimizi ve uçuklarımızı kurcalayaraktan sorduk: 

-Eyy ruh Gayrı Safi Milli Hasıla nedir ve ne işe yarar? Nur içinde yatsın rahmetli Keynes’in ruhu, on puanlık bu uzmanlık sorusuna bir kerede cevap verdi: 

 Eyy çocuklar, yüce rabbim akıl dağıtırken Gayrı Safi Milli Hasıladan hissenize patlamış mısır büyüklüğünde akıllar düşmüş hayırlı uğurlu olsun diyerekten örnekleme metodu ile kalıcı bilgiler verip gitti. Ertesi gün uykusuzluk ve bilgisizlik neticesinde sınavdan çaktık. Ancak gayet azimli ve dirayetli idik. O devirde internet icat olmamıştı. Google’dan tıklayıp soru bankasına ulaşamadığımızdan başımızın çaresine bakıp, kendi imkânlarımızla çağırdığımız “ey ruhlar”ı masaya üç kere tıklattırarak sınav sorularını bulup çıkartıyorduk. Kendimize ruhlar aleminden bir eğitim öğretim ordusu hazırlayıp ünlü rahmetlilerden özel dersler alarak bütünleme sınavlarına sular seller gibi hazırlanıp, ruhlarına Fatiha okurduk.  

         Nuralım sözünde durup, iyi bir gazeteci oldu.  Yakışıklı oğlu Yağmur doğduktan sonra yağmur yağdı böyle oldu deyip, dünyanın en iyi annesi olmaya karar verdi.  Ona çok uzun, mutlu, güneşli günlerde Yağmurlu ve Canlı bir ömür dilerim.                                            Birnur  

COĞRAFYACI ÖMER VE ŞEB-İ YELDA

 COĞRAFYACI ÖMER VE ŞEB-İ YELDABIRNUR VE ABISI

Ağabeyciğim Timur Sumer, iyi ki doğmuşsun. Doğum gününü en güzel dileklerimle ve aşağıdaki yazımla kutlarım.
COĞRAFYACI ÖMER VE ŞEB-İ YELDA
Abim Timur Sumer, o gün de akşamı etmiş, yatmaya hazırlanmaktaydı. Uykuya geçmeden önce yapması gereken mühim işlerini tamamlamıştı. Allah kabul ederse önce dişlerini fırçalamış, sonra da üç adet kız kardeşini yataklarının altındaki öcülerden haberdar etmiş ve  
itina ile hazırladığı lokumlu sandviçini yatakta yemek üzere pijamasının cebine yerleştirmişti. Bisküvi arası lokumundan bir ısırık alıp, karşı yatakta uyumaya hazırlanan kardeşi Oya’ya;
-Yatağının altındaki korkunç öcülere rağmen iyi uykular temenni ederim diye seslendi. 
Muhtemel bir baba baskınına tedbir alaraktan, Coğrafya kitabının arasına Tommiks’in Lanetli Ada macerasını yerleştirip yattı. Uykuya dalmadan önce; bisküvi arası lokum ve Coğrafya arası Tommiks, bünyesine pekiyi gelmekte idi. Allah şifalar versindi. Babasının yan odadan gelen sekiz silindirli ve bin beş yüz beygir çekiş güçlü traktör kıvamındaki horultusuna güvenerekten, Yüzbaşı Tommiks ve Konyakçının maceralarına dalıp gitmişti ki, odanın kapısı aniden açılıverdi. Daha önceki tecrübelerinin ışığı altında çizgi romanını derhal yastığın altına tıkıştırıp, Coğrafya kitabını bağrına basan Timur, babasına iyi geceler demek üzere kapıya doğru döndü. Hii, Allah muhafaza bir de ne görsündü? 
Coğrafya hocası Ömer Bey çizgili pijaması, terlikleri ve rabbiyesiri silinmiş suratı ile kapıda dikilmekte idi. Besbelli, Timur’a 0,5 ten 1’e tamamlayarak verdiği sözlü notu yüzünden adamı uyku tutmamıştı. Fazladan verdiği yarım notu geri almaya mı gelmişti neydi? Hocasının gece vakti odasına teşrifinden gayet etkilenen Timur, derhal yatağın üstüne çıkıp saygı duruşuna geçti ve hayretler içerisinde sordu:
– Hocam gecenin kör vaktinde bizim evde ne işiniz var? Zahmetler olmuş, ben yarın okula gelirdim valla. Yazılı mı yapacaksınız, sözlü mü?
Coğrafyacı Ömer, hiddetle bağırdı:
– Başlatma yazılından sözlünden uyku sersemi tembel adam! Sınıfta bırakmadan önce sana son bir şans vereceğim. İn o yatağın üstünden, düş önüme uzaya gidiyoruz. Sana oralardan dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceğim. Meridyenlerin paralellerin dizilişini karşıdan görerek daha iyi idrak edersin inşallah.
Timur, tevekkül içinde yataktan atlayarak, terliklerini giyip Ömer Beyin önüne düştü. İçinden:
– Hadi bakalım hayırlı işler Timurcuğum oğlum dedi kendi kendisine. Hapı yuttuk, demek kaderde ve müfredatta bu da varmış. Uzaya gidip, orada da Coğrafyacı Ömer’in rahle-i tedrisinden geçeceğiz. Zaten bu adam kaç senedir dünyayı bana dar etti. Bakalım fezada sözlü yapıp kaç verecek. 
Birlikte bahçeye çıkıp, kapıda bekleyen uzay aracına bindiler.-Yahu hocam, bari evdekilere haber verseydim. Şule’yi muleyi yanıma alsaydım. Gidip de dönmemek var, gelip de bulmamak var diyecek oldu ki, hocası elinin tersiyle ensesine bir şaplak attı ve
_ Yürü! Çok konuşma tembel teneke. Işık hızı ile gidip döneceğiz. Anan- baban biz dönene kadar uyanmazlar. Gece vakti sana özel ders veriyorum. Parasını babandan alacağım gör bak dedi.

Timur uyku sersemi sızlandı:
– Hocam be, ben bu coğrafyayı hiç sevmem esasen. Söz veriyorum, billahi de doktor olacağım. Astronomi işine otuz sene sonra el atmayı planlıyorum. Gitmesek olmaz mı? Of be, bu ne şeb-i yeldadır yarabbi.
Coğrafyacı Ömer, pijamasını çekiştirip uzay aracının şoför mahalline geçti ve biçare talebesini tekrar azarladı:
– Ben şimdi sana göstereceğim Holmes’in kuyruklusunu kuyruksuzunu boyu devrilesice deyip, gaza bastı. 
İris Nebulası’nı sollayıp, Timur’un Neptün ile Plüton’un komşu olduğunu iyice anlaması için Satürn’de bir çay molası verdiler.Zambiya’nın bitki örtüsüne ve Adıyaman’ın yeryüzü şekillerine Uranüs cephesinden bir bakış fırlattılar. Coğrafyacı Ömer, kâinatın her köşesinde aynı Coğrafyacı Ömer’di. Hem zalimdi, hem haindi. Abiciğime dünyanın da, fezanın da kaç bucak olduğunu göstermiş ve sözlü notu olarak yine 1,5 dan 2 vermişti. Işık hızı ile dünyaya dönüş yolunda, her daim olduğu gibi;
-Sana kanaatim yok Timur Sümer, allah seni bildiği gibi doktor yapsın dedi.
Bir türlü sabahlar olmamıştı be. Yahu birader bu ne Şeb-i Yelda idi.  
Annesinin:
– Timur kalk, sabah oldu okula geç kaldın, yorganın yere düşmüş, açıkta kalmışsın seslenişine şöyle cevap verdi;
– Hocam atmosferde yanan bir göktaşı görüyorum. Saman Yolu’nun köşesinden sağa sapın da eve dönelim.Abiciğim doğum günün kutlu olsun.

Birnur
OMER TEMEL
            COĞRAFYACI ÖMER TEMEL

BİRNUR’DAN YİNE ABİMİN DOĞUM GÜNÜ

 

KARDEŞİM BİRNUR’UN ALTMIŞDOKUZUNCU KEZ YAŞA BASMAMIZ MÜNASEBETSİZLİĞİ İLE YAZDIĞI LAYİHADIR
TS

Birnur ve abisi Timur

BİRNUR VE ABİSİ

      Abim Timur Sumer, o gün de akşamı etmiş, yatmaya hazırlanmaktaydı. Uykuya geçmeden önce yapması gereken mühim işlerini tamamlamıştı. Allah kabul ederse önce dişlerini fırçalamış, sonra da üç adet kız kardeşini yataklarının altındaki öcülerden haberdar etmiş ve  itina ile hazırladığı lokumlu sandviçini yatakta yemek üzere pijamasının cebine yerleştirmişti. Bisküvi arası lokumundan bir ısırık alıp, karşı yatakta uyumaya hazırlanan kardeşi Oya’ya;

-Yatağının altındaki korkunç öcülere rağmen iyi uykular temenni ederim diye seslendi. 

     Muhtemel bir baba baskınına tedbir alaraktan, Coğrafya kitabının arasına Tommiks’in Lanetli Ada macerasını yerleştirip yattı. Uykuya dalmadan önce; bisküvi arası lokum ve Coğrafya arası Tommiks, bünyesine pekiyi gelmekte idi. Allah şifalar versindi. 

   BIR-SULEBİRNUR, ŞULE, TİMUR                                         

       Babasının yan odadan gelen sekiz silindirli ve bin beş yüz beygir çekiş güçlü traktör kıvamındaki horultusuna güvenerekten, Yüzbaşı Tommiks ve Konyakçının maceralarına dalıp gitmişti ki, odanın kapısı aniden açılıverdi. Daha önceki tecrübelerinin ışığı altında çizgi romanını derhal yastığın altına tıkıştırıp, Coğrafya kitabını bağrına basan Timur, babasına iyi geceler demek üzere kapıya doğru döndü. Hii, Allah muhafaza bir de ne görsündü? 

OYA

OYA VE TİMUR

 

      Coğrafya hocası Ömer Bey çizgili pijaması, terlikleri ve rabbiyesiri silinmiş suratı ile kapıda dikilmekte idi. Besbelli, Timur’a 0,5 ten 1’e tamamlayarak verdiği sözlü notu yüzünden adamı uyku tutmamıştı. Fazladan verdiği yarım notu geri almaya mı gelmişti neydi? Hocasının gece vakti odasına teşrifinden gayet etkilenen Timur, derhal yatağın üstüne çıkıp saygı duruşuna geçti ve hayretler içerisinde sordu:

  • Hocam gecenin kör vaktinde bizim evde ne işiniz var? Zahmetler olmuş, ben yarın okula gelirdim valla. Yazılı mı yapacaksınız, sözlü mü?

Coğrafyacı Ömer, hiddetle bağırdı:

  – Başlatma yazılından sözlünden uyku sersemi tembel adam!  Sınıfta bırakmadan önce sana son bir şans vereceğim. İn o yatağın üstünden, düş önüme uzaya gidiyoruz. Sana oralardan dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceğim. Meridyenlerin paralellerin dizilişini karşıdan görerek daha iyi idrak edersin inşallah.

   Timur, tevekkül içinde yataktan atlayarak, terliklerini giyip Ömer Beyin önüne düştü. İçinden:

  • Hadi bakalım hayırlı işler Timurcuğum oğlum dedi kendi kendisine. Hapı yuttuk, demek kaderde ve müfredatta bu da varmış. Uzaya gidip, orada da Coğrafyacı Ömer’in rahle-i tedrisinden geçeceğiz. Zaten bu adam kaç senedir dünyayı bana dar etti. Bakalım fezada sözlü yapıp kaç verecek. 

    Birlikte bahçeye çıkıp, kapıda bekleyen uzay aracına bindiler.

 

-Yahu hocam, bari evdekilere haber verseydim. Şule’yi muleyi yanıma alsaydım. Gidip de dönmemek var, gelip de bulmamak var diyecek oldu ki, hocası elinin tersiyle ensesine bir şaplak attı ve

_ Yürü! Çok konuşma tembel teneke. Işık hızı ile gidip döneceğiz. Anan- baban biz dönene kadar uyanmazlar. Gece vakti sana özel ders veriyorum. Parasını babandan alacağım gör bak dedi.

Timur uyku sersemi sızlandı:

  • Hocam be, ben bu coğrafyayı hiç sevmem esasen. Söz veriyorum, billahi de doktor olacağım. Astronomi işine otuz sene sonra el atmayı planlıyorum. Gitmesek olmaz mı? Of be, bu ne şeb-i yeldadır yarabbi.

        Coğrafyacı Ömer, pijamasını çekiştirip uzay  aracının şoför mahalline geçti ve biçare talebesini tekrar azarladı:

  • Ben şimdi sana göstereceğim Holmes’in kuyruklusunu kuyruksuzunu boyu devrilesice deyip, gaza bastı. 

İris Nebulası’nı sollayıp, Timur’un Neptün ile Plüton’un komşu olduğunu iyice anlaması için Satürn’de bir çay molası verdiler.

 

Zambiya’nın bitki örtüsüne ve Adıyaman’ın yeryüzü şekillerine Uranüs cephesinden bir bakış fırlattılar.          Coğrafyacı Ömer, kâinatın her köşesinde aynı Coğrafyacı Ömer’di. Hem zalimdi, hem haindi. Abiciğime dünyanın da, fezanın da kaç bucak olduğunu göstermiş ve sözlü notu olarak yine 1,5 dan 2 vermişti. Işık hızı ile dünyaya dönüş yolunda, her daim olduğu gibi;

-Sana kanaatim yok Timur Sümer, allah seni bildiği gibi doktor yapsın dedi.

  Bir türlü sabahlar olmamıştı be. Yahu birader bu ne Şeb-i Yelda idi.   

   Annesinin:

  • Timur kalk, sabah oldu okula geç kaldın, yorganın yere düşmüş, açıkta kalmışsın seslenişine şöyle cevap verdi;
  • Hocam atmosferde yanan bir göktaşı görüyorum. Saman Yolu’nun köşesinden sağa sapın da eve dönelim.

 

Abiciğim doğum günün kutlu olsun.

                                        Birnur

 4 KARDES

 

ABİME HERŞEY YAKIŞIR

 

Turban
Gereği için abime, bilgi için yarana hitab ediyorum :

Abiciğim, sen bize bir şey ima etmişsin ki, anlamazlıktan gelmenin lüzumu yok. Bakın ben bile örtündüm bre zindıklar siz hala hicap duymadan saçı başı dağıtıp ortalıkta dolanıyorsunuz diyesisin gibime geliyor. Allah ne muradın varsa versin. Resmini görünce önce hık deyip Asiye halamızın burnundan, ve dahi Naziver halamızın da kulağından düştüğünü farkettim. Sülalemizin ünlü Türk büyükleri arasında yer alan halalarımız, senin böyle örtündüğünü ahiretten gördüler ise, hık deyip burunlarından düşmekle kalmayıp, bir de gözlerinden düşmüşsündür gibime geliyor haberin olsun. Zira bu Naziver-Asiye-Fahriye vs. kardeşler, o devirde türban modası olmadığından, başörtüsü ile idare etmişler, yarım müslümanlık ederekten saçlarının bir miktarını gösterip tahrik suçunu kısmen işlemişlerdir. Bu vesileyle de burnuma ahiretten yanık kokuları geliyor. Bunlar kafalarını yarım yamalak örtme durumundan, cehennem ateşinde tam olarak yanmamışlar ise de dibine tutmuşlardır. Engin din bilgilerime göre kafayı yarım kapatanlar benim ocaktaki kıymalı musakka misali pek öyle cayır cayır yanmaz, hafifçe dibine tutarlarmış.

Hadi bu seferde ahiret gündeminin tepesine geçip oturdun. Bizim dibine tutuk aile büyükleri şu sıralarda kendi aralarında seni konuşuyorlarmış;

(Ahiretteki Kişiler: Asiye, Fahriye, Naziver, Leyla, Munis = halalar
Enver = Babamız
Ziniye=Annemiz
Şevket = amcamız

Cengiz:  Munis halanin oğlu

 

Dünyadaki kişiler:

Dr.Cevat= Şevket amcanın oğlu
Alpaslan= Cevat ağabeyin oğlu
Baran= Timur ağabeyimin oğlu
Hidayet= Munis halanin gelini
Nilüfer= Timur’un karısı)

Fahriye: Naziver abla bizim oğlanı gördün mü örtünmüş pek iyi etmiş.
Naziver: Maşallah tıpkı ben. Severim keratayı
Leyla : Get! Nerden senmiş. Aynen bana benzer. Şahane çocuktur.
Fahriye(Çerkezce bir şeyler mırıldanır): Yahu Enver bu lüzumsuz Leyla burada da rahat huzur vermiyor. Bu senin oğlun. Sen karar ver kime benzemiş?
Enver: Susun be kafam şişti. Ben çocuklarımı kız halaya oğlan dayıya çeker prensibinden hareketle dünyaya getirdim. Bunun dayısı yok, yanlışlıkla halalarından birine benzemeye çalışıyor. Oğlum şoğluşek bir baltaya sap olamayıp doktor oldun. Yine de genetik şifrelerden haberin yok. Mendel kanunlarından da mı haberin yok. Dayı bulamadın bari amcana benzemeye çalış. Bak kardeşlerine, halalarına benzeyip iyi halt ettiler. Her biri ayrı havada çalıyor. Ziniye öteye git yahu sene. Anladık yoldan geldin yorgunsun kalkta oğluna bak. Başından ayrıldın geldin ne hallere girdi. Bunu başıboş bırakmaya gelmez. Bir keresinde meydanı boş bulmuştu da ok atıp duvarları deldiydi. Eteğinen para döküp yaptırdığımız badanayı mahvettiydi.
Ziniye: Canı sağ olsun. Bıktım sizin aile kavgalarınızdan. Çocuğum ne yaptığını biliyor mu. Siz hepiniz burada kevser ağacının gölgesinde otururken ben o sıcaklarda seçimlerde oradaydım. Kapanmak zorunda bırakıldı zahir. İnşallah küçükte abisini örnek alır da hayatı kurtulur.
Şevket: Oğlum destur. Çıkart kafandakini bak kızların hiçbiri henüz örtünmedi. Örtünürse küçük kardeşin örtünsün. İnadı yüzünden oraya buraya sürülüp duruyor. Mendel kanunlarına göre senin bana benzemen lazım. Bak benim oğlum Cevat’a örtünüyor mu hiç ?
Munis: Şurda munis munis oturuyoruz sesimizi çıkartmıyoruz. Oğlan hidayete ermiş işte ses etmeyin. Hidayet dedim de aklıma geldi. Oğlum Cengiz, senin karının adı da Hidayet’ti değil mi? Dünya ahiret gelinim olmasın mel’un.
Leyla: Get! Nesi varmış Hidayet’in. Kurban ol Hidayet’e gül gibi kız.
Fahriye: Hidayet’i boşverin. Ben Nilüfer’i pek severim.
Leyla: Ben daha tevatür severim.
Asiye: Teymur’un kaşları tıpkı ben. Taradıkça gürleşmiş maşallah.
Enver: Ben öğrettim kaş taramayı. Dilini çıkartarak, itina ile tarayacaksın ki bir şeye benzesin.
Munis: Pek itinalı taramıyor galiba. Bununkiler biraz dağınık. Çocuğa gelmeden önce bir kaş tarağı verseydik. Ben titiz kadınımdır dağınıklığı sevmem.
Fahriye: Güleyim bari. Titizsin diye yatağına üç litre işediydi.
Leyla: Benim gibi tevatür titiz olamazsınız.
Şevket: Kızlar boş boş geyik muhabbeti yapacağınıza bi şipsi yapın da yiyelim. (Şıpsi=bir çeşit Çerkes yemeği)
Zihniye: Evet. Esasen ben bu ahiretin yemekhanesinin yemeklerini hiç beğenmedim.
Leyla: Aykuuut! Dünyada da ahirette de en tevatur şıpsiyi ben yapmaz mıyım. Abiii oğlun aklının ortasını gösterip ne diye örtünmüş.
Aykut: Hımm, olabilir. Unuttum ben yıllardır şıpsi mıpsi yiyemedim.
Enver: Okumadın mı mailini zinarının (arkadaşının) aklına uymuş işte.
Naziver: İnşallah hacca da gider evladım. Yarın makama çıkıp ricacı olacağım. Bir hacılık nasip etsin çocuğumuza.
Fahriye: Get! Nerden gidecek. İki rekat namaz eda etmeyi bile bilmez it sıpası. Bitlerin kıçına abdest suyu verip yıkanıyorum zanneder.
Asiye: İslamın beş şartını öğrettiniz de öğrenmedi mi çocuk.
Nazıver: Bizde kabahat. Sıpaların hepsi yarım müslüman oldu işte. Leyla kafayı da örtmedi zaten.
Leyla: Leyla kadar taş düşsün kafanıza. Ben istesem en tevatür örterdim. Örtmedim oh pek iyi ettim.
Şevket: Yahu kızların hepsi zındık. Bari Cevat ile Şakir de örtünse de hepsine örnek olsalar. Baran ile Alpaslan daha pek küçükler ama ağaç yaşken eğilir. Şimdiden örtünmeleri lazım. Caizdir galiba.
Ahiret görevlisi: Yahu bu sülale de ortada yerde kaldı. Bir yere yerleştiremedik. Tartışmalarından cennettekiler de cehennemdekiler de bizar oldu. Ne idükleri de belli değil. Allah muhafaza laik midirler nedirler ?. Baksana kız Huriye bunlarda bir tuhaflık var. Hangi dine mensuplar acaba, erkekler çarşafa girmiş. Patrona söyleyeyim de bir toplantı yapıp bu sülalenin durumunu karara bağlayalım.
Huriye: Ay ne bileyim ayol. Ben şimdi cehennemin ateşine odun atmaya gidiyorum. Tayyip beyin kayınvalidesinin romatizmaları azmış. Zebanisi ile haber yolladı. Bu nasıl cehennem ısınamıyoruz diyormuş.

Dünyadakilere de ahirettekilere de selam ederim.
Birnur

Aldı Timur:
Betül’cüğüm,
Yazdıklarının çoğunu anladım, aferin bana. Gurbette
uzun kalınca Türkçe’miz ziyadesiyle dumura uğradı diye
kıyas ettik.
Bu konuda Hacettepe’li arkadaşlarla da bir süredir
yazışmaktayız. Çok eğlenceli ve öğretici. Konunun çoğu
ilginizi çekmese de son yazdığımı size de gönderiyorum
ki son resmimizi de görüp handân olasınız.
Abin

Sevgili Hacettepezede’ler :
Bu Nurhan mülevvesi hakkında sizleri gûya uyarmış
idik; dinleyen kim ..? Gönderdiği risalenin birinci
cildini okumamız bütün günümüzü aldı; ikinci cildi
yarın kıraat edeceğiz.
Dün gece yatsı ezanından sonra Nüyork’un muhtarı Pınar Atakent,
telli-fon ile Nilüfer’i ve fakiri aradı; Pinar’da bir çene bir
çene.. Bu günkü tinnitusunuzun esbab-ı mucibesi ahacık
bundandır.
Pınar’da laf çok; günahı boynuna, ille de, “neden
yalnız kadınlar türban takasıymış ?..erkek kısmının
dahi türban takması caizdir !” diyerekten zaten yarım
olan aklımızı büsbütün talan eyledi. “Kerem et ya
Pınar’ciğim, yiğit kısmı hiç türban taka mı bilir ?
Saniyen, türban örtüsü nisa taifesi için yazılmış
değil midir ? Salisen, nisa taifesi saçlarını ayan
edip, yiğit kısmını, haliyle, tahrik etmekte değil
midir ?” dedikse de, bu Pınar haylazı, “Kendim dahi
yiğit kısmının saçından ziyade tahrik olmaktayım.
İnanmayan zevcim Yücel’e sorsun. Taksın bu rezil herif
kısmı da türbanı..” diyerekten avaz etmesiyle, fakir
şaşkınlık ve korkudan uvulamızı, (küçuk dilimizi) marul içindeki sineğe
kıyas, gurppadanak yutup, “Medet Pınar’cığım..kusur
küçükten af büyükten..” diyerekten, serimize (başımıza) türbanı
geçirmemizle, ossaat bir suretimizi resm edip, ibret
olsun muradıyla yazımıza eklemiş bulunmaktayız.
Pınar’da hicap ne arar, “Timur’çuğum, madem siz Mart
sonu-Nisan başı Türkiye’mize gitmektesiniz, eğer
sınıfı bir araya getiren bir vicdan sahibi çıkarsa,
nah şuraya yazıyorum, billaha ben dahi sizle gelirim.
Türbanım, hatta burkam bilem hazır” diyerekten fakiri
kem emellerine alet eyledi. “Kestane cevap acele
kebap” yazmayı da unutmamamızı bir güzel tenbihledi ki
elçiye katiyyen zeval olabilemez.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun,
Fakir-i pür taksir
Timur

ABLAM ŞULE (2)

 

Resim1

Değerli Yaran

Malumunuz, hayatımızın ortalık yerinde ilginç bir abi, o da yetmezmiş gibi,  nev-i şahıslarına münhasır iki adet de abla vardır. Tahmin edileceği üzere, bunların sayesinde hayatımız epeyce şenlikli cereyan etmektedir. 

Resim2Annem ileri görüşlü bir kadın olduğundan istikbalimi düşünüp,  sırf benim canım sıkılmasın, hayatım boyunca onlar ile kafa bulup gülüp eğleneyim diye on bir yıl önceden hazırlık yaparak, bu şahısları teker teker doğurmaya başlamış. Allah razı olsun kanaatindeyim ancak, işin dozunu biraz kaçırmış gibime geliyor. Evet, her Türk vatandaşının bir ablası, bir de abisi olmasında yarar vardır ancak ikinci bir abla israf sayılır. Pek çok gariban ortalıkta ablasız dolaşırken bizim iki ablayı tepe tepe kullanmamız ziyadesiyle kıskanılmaktadır. Eğer, her an elimin altında yedek bir abla bulunsun fikrinden hareket etti ise, biraz daha fedakarlık yapıp ikinci abiyi de düşünmesi gerekirdi. Çay bardağı, hoşaf kasesi bile takım olur. Al bak, yegane abimiz kalkıp gitmiş, oralardan uzayın derinlikleri ile iştigal etmektedir ve bir eşi menendi daha yoktur.  Halbuki elimizin altında bir abimiz daha olsaydı, onu da yer altı dünyası ile iştigal ettirir, bu ekip sayesinde dünyanın altını üstüne getirirdik. Neyse ki, yüce rabbimize  şükürler olsun, yedek oyuncusu eksik bu takım ile de idare ederek, yeteri kadar eğlenip kafa bulabilmekteyiz.

Resim3MAHŞERİN ÜÇ ATLISI

Bu ekibi hayatımda ilk defa Vakıf Guraba Hastanesinde gördüm. Zaten o gün hayatım yeni başlamıştı ve kafam bozuktu. Bütün bunların üstüne bir de bu üçlüyü görüp tanıyınca iyice nevrim döndü. Asap bozucu tiplerdi.  Birlikte yaşayacağımızı öğrenince işi bulduk dedim. Kendime haydi kızım Birnur Sumer hayırlı işler temennisinde bulundum. Neyse ki, dört küsur kilogram gibi ağır bir sıklette idim ve mahşerin bu üç atlısı ile baş edebilecek vaziyetteydim. Üçünü de gözüm hiç tutmamıştı. Yaşları 12, 11 ve 6  dan fazla göstermiyordu. Demek ki annem benim gelmemi beklerken bunları doğurarak vakit geçirmişti. Haydi şu iki büyük neyse ne idi de, asıl tepemin tasını attıran en küçük olanıydı. Büyükler beni bayağı enteresan bulmuşlardı. Saçımı başımı elleyip bağlılıklarını belirterek, besbelli samimiyet tesis etmeye uğraşıyorlardı. İkisinin bu laubaliliğine öfkemi belli etmeyerek, tez vakitte canlarına okumaya and içtim. Hastane ortamında rezillik çıkarmanın alemi yoktu. Nasıl olsa bir iki güne kadar eve gidecektik ve günlerini gösterecektim. Şu, bir köşede şahadet parmağını beynine  ulaşacak kadar burnunun içine sokmuş vaziyette bana ters ters bakan küçüğe ise tahammül etmek imkansızdı. Buna dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek de hadi benden olsundu.Resim4 copy

 

FIRTINAYA YAKALANMIŞTIK

Birkaç güne kadar altı yaşına basacağı rivayet edilen bu çocuğun eşgali de tuhafıma gitmişti. Abdest ibriği misali boynunun üzerindeki suratının ortalık yerinde, göz namına iki kara yuvarlak vardı. Bu yuvarlaklar, o devrin parası ikibuçuk lira büyüklüğündeydi. Maalesef burnu yoktu. Burun olması gereken mıntıkada priz görüntüsünde iki küçük delik mevcuttu. Parmağı işte o deliklerden birinin içinde idi. Galiba oradan beynine ulaşıp, bir şeyler arıyordu. Etraftaki büyük insanlar bu vaziyetini kıskançlık olarak değerlendirip, yavrucağın ruhunda esen fırtınaların uğultusuna kulak veriyorlardı. Demek ki ruhu burnunun içinde idi ve oralarda esen poyraz rüzgarının esintisini işaret parmağı ile tıkamak zorundaydı. Vah evladım vah dı!  Londra Asfaltı genişliğindeki alnında bir  miktar yarım kahkülü vardı. Kafasının iki yanından, iki sıçanın kuyruğu örgülenip sallandırılmıştı. Bunlar, ormanda kaybolan oduncunun çocukları Hanzel ve Grathel’in dimdik duran örgülerinin tıpkısı idi. 

Şeytan sürekli, şu örgülerin birini tutup kopartmamı telkin ediyordu ama uymadım. Daha ilk günden hanımefendi çizgimin dışına çıkıp hastane personeline rezil olmanın alemi yok fikrinde idim. Hele şuradan bir taburcu olayım, gününü gösteririm düşüncesi ile olmayan dişlerimi sıkıp, kendime ya sabır temennisinde bulundum.

Huzurumda alenen burnunu karıştırıyordu fakat onca büyük insan hiç ses çıkartmıyordu. Benim doğumum, bu işi rahatlıkla yapmasını meşrulaştırmıştı. Ortada bir fırtına meselesi vardı. Şu bahse konu ruhunun  söz konusu fırtınasına kapılıp, gözümün önünden uçup gitse iyi olacaktı.  

Parmağını suratındaki prizin içinden çıkartmadığı takdirde solucan istilasına uğrayacağı hususunda her daim kendisini uyaran büyük insanların adeta basiretleri bağlanmıştı. Resim8Hiç kimse müdahalede bulunmuyordu. Sanki 10 Eylül 1956 tarihli Resmi Gazete’de yeni bir kanun hükmünde kararname yayımlanmış, “kardeş doğumu gibi mücbir sebepler halinde burun karıştırmak” serbest bırakılmıştı. Bunun yanı sıra, riyakar iltifatlar da ruh fırtınası ile birlikte ortalıkta uçuşmakta idi. Koskoca insanlar utanmadan arlanmadan, dinleyip alınacağımı gözardı ederek bu yeni doğan tekne kazıntısını ne kadar gudubet bulduklarını belirtmekteydiler.  Ablaya ise bugün gerçekleşen felaketten sonra  daha çok sevileceğini ve hürmet göreceğini vaad etmekte idiler. Akıllı kızdı. Bu anlatılanlara hiç ikna olmadığını, diğer parmağını  devreye sokup, öbür priz deliğini de tıkamak sureti ile belli etmekte idi. Bu duruma iyice bozulan asabımı yatıştırmak adına şeytanın, ağzımdaki emziği kafasına fırlatmam hususundaki ısrarlarını kıramadım. 

KADROLU KARA SİNEKLER

Eşgalindeki tuhaf durumlar aşağıya doğru indikçe daha da garabet bir hal almakta idi.  Çubuk kraker şeklindeki bacaklarının ortalık yerinde yumurta misali duran dizleri kan revan içinde idi. Yer yer kurumuş yaraları, düşe kalka büyüdüğünü gözler önüne sermekte ve nasıl bir yaşam sürdüğü hakkında fikir vermekte idi. Arada sırada bacaklarını hızlıca sallamaktaydı. Adeta bir tik haline gelmiş bu hareketinin neticesinde, sağ dizinden üç, sol dizinden dört adet olmak üzere toplam yedi sinek havalanıyordu. Ancak bu geçici bir uçuştu. Birkaç saniye geçmeden gerisingeri yerlerine konup, dizlerindeki muhteşem yaralar ile ilgilenmeye devam ediyorlardı. Tahminime göre bunlar kadrolu çalışan sineklerdi ve bu bölgedeki kadar verimli bir yara sahası bulamayacaklarının bilincinde idiler. Diz üstü bilgisayar misali hayatlarını orada sürdürüp, orada ölmekte kararlı oldukları besbelliydi. Baksanıza, hastaneye kadar gelip, benimle tanışmak şerefine bile nail olmuşlardı. Bu kara sineklere karşı içimde derin bir muhabbet hasıl oldu. Demek ki bu garabet çocuk ile bir bütün halinde birlikte yaşamak zorunda idiler. Garip bir sembiyoz vakası ile karşılaşmıştım ve hayretler içerisinde idim. Bir yaşıma daha girmiştim diyemeyeceğim, zira o gün dünyaya gelmiştim ve yaşım yoktu. Ancak, tuhafıma giden o sineklerle aynı duruma düşeceğimi ve uzun yıllar boyunca bu şahısla dipdibe   yaşayacağımı tahmin edememiştim.

Resim9

 

ABLASINDAN ÖĞÜTLÜ,  ABİSİNDEN DESTEKLİ

Hastaneden taburcu olduktan sonra, eve gidip hayatlarının ortalık yerine bağdaş kurup oturdum. Yarım kahküllünün ruhunda esen o meşhur kıskançlık fırtınasını kolay atlatabilmesini teminen, gelirken ona bir hediye getirme nezaketini göstermiştim. Büyüklerimizin geleneklerimiz ve göreneklerimiz doğrultusunda projelendirip, hayata geçirdiği “doğarken büyük kardeşe armağan getirme” işi  bir nevi iyi niyet gösterisi oluyordu. Bu durum, benden ona bir zarar gelmeyeceğinin teminatı idi ve hediyemle behiyemle  gelerek, güya onunla gereksiz bir muhabbet tesis edecektim. Tesisat çalışmalarım ters tepti. Kendi boyumda plastik bir bebeği kendisine armağan etmiştim. Kadir kıymet bilmez bu tuhaf insan parmaklarını burnundan çıkartıp, bebeği elimden kaparak bir köşeye çekildi ve afiyetle yedi. Evet, alicenaplık gösterip verdiğim hediyeyi çiğneyip yuttu. İnanılır gibi değildi. Mideye plastik bebek indirmek konulu bir gövde gösterisi yaparak, aklınca ileride başıma geleceklerin sinyallerini vermekte ve aba altından sopa göstermekte idi. 

Artık kılıç kınından çıkmış, meydan muharebesi başlamıştı. Heeyt be idi! Şeytan, Allah Allah nidaları ile üzerine saldırmamı tavsiye etmekteydi. 

Müşterek abimiz ve ablamız malum ruhsal travmayı daha önceden görüp geçirmişlerdi. Bu iki güngörmüş ve feleğin çemberinden geçmiş şahıs  kendisine destek vermekte, beni nasıl hacemat edeceği hususunda bilgi ve birikimlerini aktarmakta idiler. Haydi hayırlısı idi, daha dünyaya adımımı attığım ilk günlerde başım belaya girmişti işte. Ama evelallahtı, bana yanlış  ve yamuk yapma çalışmalarını sürdüren ipten kazıktan kurtulmuş bu üç ünlü Türk büyüğü bana vız gelirdi. Haklarından  gelmeye muktedir olduğumun bilincinde idim. Ülküm, yükselmek ve ileri gitmekti. Varlığım, Türk varlığına armağan olsundu.

TAHSİL HAYATINA ERKEN BAŞLATTIM

Eve gelir gelmez hayata geçirdiğim ilk icraat, bu allahtan korkmaz kuldan utanmaz  yarım kahküllü tuhaf yaratığın okula gitmesini sağlamak oldu. Sol gözümdeki kirpikleri kopartmaya yeltendiği gün işini bitirmiş ve bir yıl önceden apar topar okula gönderilmesini temin etmeyi başarmıştım. Uğradığı hezimetin neticesinde, kulakları düşmüş vaziyette okulun yolunu tuttu. Böylelikle, memlekete büyük bir hizmette bulunarak, “haydi kızlar okula” kampanyasının temellerini elli yıl önceden atmıştım. Bu olay benim için küçük, insanlık için büyük bir adımdı. Okul işi hiç hesapta olmadığından, önlüğü, yakası ve çantası olmadan tahsil hayatına başlamak zorunda kalmış, böylece içime bir litre kadar su serpilmişti. Bu muhteşem zaferin tek sakıncası, babamın kendisine duyduğu manasız zaafın ve lüzumsuz şefkatin ikiye katlanması olmuştu. Mahşerin diğer iki atlısı da okula gidiyorlardı. Böylece benim için büyük tehlike arz eden bu ekibi dağıtarak, böl-parçala-yönet sistemine geçmiş bulunmaktaydım. Oh be idi! Canım sağ olsundu. Böylesine büyük bir zaferin yanında iki üç tel kirpiğin lafı mı olurdu. KORKUNÇ KOLLEKSİYONCU

Meydan muharebesi bütün şiddeti ile sürerken dört ayak üzerinde gezinmek işlerimi zorlaştırmaktaydı. Tez vakitte iki ayağımın üzerine dikilip, bunların ne işler çevirdiklerini öğrenmem gerekiyordu. Bütün hususiyetlerine vakıf olmalı idim. Yürüme işini kolayladıktan sonra elime bir sürü bilgi , belge ve kaynak geçirip haklarında yaptığım istihbaratı derinleştirerek, büyük bir operasyon başlatmıştım. Başta kod adı Timur olan abim olmak üzere hepsinin muazzam bir Tommiks -Teksas arşivi vardı ve ders niyetine bunları çalışmakta idiler. (bakınız Abimin Doğum Günü nam risalem) Yarım kahküllü, o devrin güzide sanatçılarından Belgin Doruk, Ayhan Işık ve Göksel Arsoy’un artistik fotoğraflarını biriktirmekte idi. Hepsini yırtıp atmalıydım. Bütün bunları nasıl bir gaye uğruna ve kim bilir hangi kötü amaçlar için topluyorlardı. İşte tam bir örgüt ile karşı karşıya idim.  Konuşmayı öğrenip bu belgeleri derhal açıklamalı, muhtemel bir darbe olayını engellemeliydim. Yine yarım kahküllü ortancaya ait, bir kutu dolusu ipek böceği bulmuştum. Bu hayvanları dut yaprakları ile kamufle ederek besleyip büyütüp kelebek olmalarını sağlamakta ve onlara yataklık etmekteydi. Bu canlı bombaları korkup ellemeyerek, annem isimli kolluk kuvvetine teslim ettim. Hayatı boyunca yediği bütün çikolataların parlak kağıtlarını defterlerinin arasında biriktirmişti. Bu durumu da çok tehlikeli bularak, hepsini imha etme işine giriştim.

BURUN DEĞİL, KURUYEMİŞ KAVANOZU

O burun vardı ya o burun. Elektrik prizi görüntüsünde idi ancak erzak deposu olarak kullanılabilecek kapasiteye de haizdi. Ne hikmetse birçok işlere yarıyordu. Kardeşe alışma döneminde parmakları içine tepiştirmek suretiyle haset duygularını bastırmanın yanı sıra, saklama kabı olarak da kullanıma çok elverişli idi. Ablacığım kuruyemişlerin yiyebildiği kadarını yer, artanını burnunun içine tıkıştırıp, kötü günler için saklardı. Belki bir erzak torbası işlevi görmüyordu ama, besbelli bir iki fındık, üç beş kabak çekirdeğini  bayatlamadan birkaç gün muhafaza edebiliyordu. Burun deliklerini, sürekli yanında taşıyabileceği bir kiler olarak değerlendirebilen başka bir insan tanımamıştım. Pes doğrusuydu. Bak bu yeteneğini nazar-ı dikkate alabilir, takdir ve taklit edebilirdim. Ancak bu saklama yöntemi galiba biraz sakıncalı idi ve unutkanlığı affetmiyordu. Hangi burun deliğine hangi gıda maddesinin tıkıştırıldığı akılda tutulup, son kullanma tarihi geçmeden geri çıkartılarak yenilmek zorundaydı. Eh o da bir insanoğlu idi ve zaten yeteri kadar da tuhaf bir insandı. Daha sonra yemek üzere sol burun deliğine itina ile yerleştirdiği ve unuttuğu beyaz leblebi kilerdeki rutubetli ortam nedeni ile şişip nefes almasını engelleyince ne mutlu bana ki başı belaya girmişti ve  hastanelik olmuştu. Bu hadise, kişisel tarihinin baş köşesinde yerini almış ve  Tarsus’daki  tüm hastanelerin acil servis personeline ibret olmuştur.

 

ELECTRA KOMPLEKSİ VARDI

Bütün bu hadiseleri içime sindirmem mümkün değildi. Şule ismi ile çağırılan bu tuhaf yaratığa tahammül etmek meşakkatli bir işti. Asap bozucu halleri evdeki herkese zarar ziyan vermekteydi. Bütün gününü bahçedeki yenidünya ağacının üstünde tünemekle geçirir, sıkılınca bütün ağaçları dolaşır, hayatını dalların tepesinde idame ettirirdi. Akşamları eve gelmeyi unuttuğundan, zavallı ağabeyciğim kardeşinden sorumlu Devlet Bakanlığı görevine atanmıştı. Küçücük yaşında üstlendiği bu ağır görevin altında sürekli ezilir dururdu.  Bütün gün halter imal etmiş, futbol oynamış, uçurtma uçurtmuş yorgun bedenini dinlendiremeden, ağaç üstünden kardeş toplama görevine koştururdu. Akşam karanlığında mahalledeki bütün ağaçların dallarını silkeleyerek kardeşini arar, ne akla hizmetse incitmeden ağaçtan düşürüp eve getirirdi. Babam tarafından her gece gerçekleştirilen  kerrat cetveli sınavındaki genel başarısızlığın vebalini de abim üstlenmişti. Basbayağı kardeşinden sorumlu Devlet Bakanı idi işte. 

Babamın, bu üç çocuğun kerrat cetveli bilgilerine şiddetle ihtiyacı vardı. Kanaatimce, bu yaşına kadar ezberleyemediği o meşhur cetveli bunlardan öğrenmeye çalışıyordu. Sofradan kalkar kalkmaz üçünü karşısına dizer, dokuz kere dokuz diye kükrerdi. Kızlar ellerini arkalarına saklayarak, parmaklarıyla hesabı tutturmaya çabalarken,  abim günahıyla sevabıyla doğruya yakın bir cevap bularak her şeyi göze alıp kahramanca 82 diye bağırır, akabinde tokadı yerdi. Doğrusu çok büyük haksızlıktı. Bir atımlık barutunu boşa harcayan abimin üç kişilik dayağı  tek başına yemesinden teessüre kapılarak, yuh be! baba ile oğul arasında bir rakamın lafımı olur diye hayıflanırdım. O esnada kızlar, gözünü budaktan sakınmayıp 82 de ısrar eden abiciğimin kendilerine vekaleten yediği dayağın verdiği rahatlama ile arkalarında gerçekleştirdikleri parmak hesabını neticelendirerek; 84, yok yok 71 diye haykırırlardı. Onlar abim gibi yiğit değillerdi. Atacak barutları çoktu ve sevgili babalarının değerli kerimeleri idiler. Bu sebeple cüret gösterip 99 diye kıkırdayarak bağırdıkları bile olurdu. Bence de en akla yakın netice bu idi. Bana fikir soran yoktu ama dokuz kere dokuzun doksandokuz etmesini makul ve mantıklı bulmaktaydım.  Babam onları duymazdan gelir, bütün hesabını abim ile görüp defterini dürerdi. Böylece dokuz kere dokuzun 81 ettiği neticesine varılamadan ve olay büyütülmeden kapanırdı. Babamın çok kıymetli ortanca kızı, değil dokuz kere dokuzu, iki kere üçü bile bilememenin verdiği rehavetle yatmaya giderdi. Gitmeden önce de, ömrü boyunca taşıdığı derin Electra kompleksinin ve kerrat cetveli hadisesini hasarsız atlatmanın etkisi ile babacığını öpücüklere boğardı. Bu kızların ikisi de nezaketten yoksundu. Abime onların yerine yediği dayaklardan ötürü minnet ve şükranlarını bildirmeyi bile çok görürlerdi. Neyse ki abim  bu kendini bilmezlere, yataklarının altında ne korkunç türde öcüler yaşadığını her akşam münasip bir dille bildirirdi. 

Bu hadiseler neticesinde hayatın sırrını çözmüştüm. Balta sapı olmanın birinci şartı, kerrat cetvelini sular seller gibi ezberlemekten geçiyordu. Kanaatimce, bu balta saplığı çok itibarlı ve mühim bir meslekti. Ayrıca diğer mesleklere göre daha çok istikbal vaad ediyordu.  Büyüyünce ben de balta sapı olmaya karar vermiştim.

 PİSAGOR BAĞINTISINDAN DA HABERİ YOKTU

Şuur sahibi herkesin malumu olduğu üzere, dik üçgenin iki kısa kenarının karelerinin çarpımı, uzun kenarın karesine eşitti. Bu durum o devirde de böyle idi, günümüzde de böyle olduğunu sanmaktayım. Ancak gelin görün ki,  Electra yarım kahkül bu gerçeği hiçbir zaman kabul etmezdi. Prensipleri gereği bu formüle hiç saygısı yoktu. İnadı inattı, değerli zamanını elalemin bağıntısı ile harcayamazdı. Pergelin kısa bacağını defterine batırıp, verilen sayıları kullanarak sözkonusu o meşhur üçgeni önce güzelce çizer, sonra uzun kenarı tahta cetveli ile ölçerek neticeyi bulurdu. Bu rezaleti gerçekleştirirken de Allahtan korkmaz, kuldan ise hiç utanmazdı. Zira bahse konu kul, öz be öz babası idi. Bir kötü dik üçgenin boktan Pisagor Bağıntısı yüzünden sevgili kızı ile arayı bozmazdı. Bu Electra hanıma müthiş zaafı vardı. Aralarındaki derin muhabbet sayesinde, Pisagor skandalını düzeyli bir tartışma ile tatlıya bağlayarak düşmanlarını çatlatır, gül gibi geçinir giderlerdi. Bu sevgili baba-kızın muhabettinden fevkalade rahatsız olur; yüce rabbime, ey yüce rabbim Pisagor Bağıntısına nankörlük eden bu saygısız kulunu, Newton’un Yerçekimi Kanunu ile ıslah et. Et ki, tepesinde gezindiği ağaçlardan Yerçekimi Kanunu yüzü suyu hürmetine tepe üstü düşüp telef olsun diye beddualar ederdim. 

KAYBOLAN KELEBEK BULUNDU

Doğduktan birkaç yıl sonra cemiyet hayatındaki mutena yerimi almıştım. Bazı okul müdürleri ile öğretmenlerin takdir ve teveccühlerine nail olup, 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk bayramlarının müsamerelerinde yan roller kapmaya başlamıştım. Aslında sanat hayatıma, ablası tarafından ezilip horlanan Kül Kedisi rolü ile atılmak isterdim. Ancak, ünlü yönetmenler kelebek rolünün benim için biçilmiş kaftan olduğu kanaatinde idiler. Rolü kabul edip kanatlarımı sırtıma takarak meydanlara dökülmüştüm. Henüz okula başlamadığımdan, yarım kahküllü ablamın gittiği okulun kelebek kadrosunda yer almaktaydım ve törene onunla birlikte katılacaktım. Kelebek rolüne layık olmadığım, olsam olsam başarılı bir sümüklüböcek olabileceğim fikrinde idi ve hayatının en önemli  23 Nisanını yaşamaya hazırlanmaktaydı. Beklediği fırsat ayağına kadar gelmişti. Gün o gündü ve defterimin dürülme, hesabımın görülme zamanı idi, Kaderimin çizgisini Yedikule Zindanlarında boğdurtulan Genç Osman kaderi misali şekillendirme muradındaydı besbelli. Bu günü en iyi biçimde değerlendirerek, beni imha etmeyi kafasına koymuştu. Sabahları okul bahçesinde küçüklerini korumak, büyüklerini saymak adına riyakarca ettiği yeminlere de katiyen saygısı yoktu. 

Başıma örülecek çoraptan habersiz vaziyette gittiğim tören alanında kanatlarımın ağırlığının verdiği rehavet ile derin bir uykuya dalmıştım. Aynen şimdi olduğu gibi, o zaman da ayakta uyuma yeteneğim vardı. 

Akşam eve döndüğünde kaybettiği kardeşinin hesabını soranlara, aniden hafızasını kaybettiğini ve böyle bir kardeşi olup olmadığını hatırlamadığını beyan etmişti. Çelişkili ifadeleri neticesinde soruşturma derinleştirilince, azılı katil sükunetini bozmadan, “kelebektir uçar da kaçar da bilemem belki de uçmuştur kahrolası” deyip yakayı ele vermişti. Uçmayıp gaflet uykusuna daldığıma şahit olup beni eve getiren Bilecik ahalisine kırksekiz yıl sonra bu vesile ile teşekkürü bir borç bilir, ölmedilerse ellerinden hürmetle öperim.

KAYBOLMADIM BURADAYIM

 Resim11

23 Nisan bayramı hadisesinden sonra, benden kurtulamayacağı gerçeği ile yaşamaya alışmıştı. Meydan muharebesinde kimin hezimete uğradığı, kimin muzaffer olduğu meselesi muallakta kalmıştı. Mercidabık, Ridaniye ve Otlukbeli savaşları bile mütareke ile neticelendirilmişken bizim savaşın mütarekesiz bitmesi mevzubahis olamazdı. Ateşkes fikrini pek benimsemesek de işi karara bağlamış, mütareke şartlarını kabul etmiştik: Ben ona saygı ve büyük hayranlık duyacaktım. O da bunun karşılığında; ömür boyu zırlayarak yanına her gittiğimde beni koruyup kollayacak- zaman zaman uğradığım güvenli bir liman olacak-düşünmediklerimi düşündürtecek-hayatın çömleğini şekillendirmeyi öğretip yoluma ışık tutacaktı. Üstelik büyüdüğü zaman beni, Ayşe adında güzel bir kızın teyzesi yapmaya da söz vermişti. Oh olsundu be! Muharebeyi ben kazanmıştım. Onun şartları daha ağırdı. Ama allahı vardı, mütareke koşullarının hepsini eksiksiz yerine getirdi. 

Bugün ablamın doğum günü. Hepimize kutlu olsun. Güzel yüreği sevinçlerle dolsun.

Birnur        

 

SEVGİLİ ABLAM ŞULE


Resim1     

     Değerli Dostlar,

     Şule’nin kafası o gün yine gayet bozuktu. Okul kapısındaki seyyar satıcıdan 5 kuruşa aldığı pembe pamuk şekerini tahta çantasına itina ile yerleştirmiş, kardeşinin asabını bozmak üzere eve getirmişti.

pamuk seker1

PAMUK SEKERI NASIL YAPILIR

indir

Getirmişti getirmesine de; tahta çantanın kapağını açıp da o koskocaman ve pespembe pamuk şekerinin yerinde yeller estiğini görünce perişan olmuş ve bir-iki saat kadar kendine gelememişti. Oh olsundu, gönlüm şad olmuştu. Asabımı zıplatmak üzere eve getirilen ve bana yar olmayacak pamuk şekerinin akıbeti beni ziyadesi ile memnun etmişti. Tahta okul çantası içinde havasızlıktan bayılan canım pamuk şekeri, okuma kitabının üstünde aşağılık bir pembe sakız gibi öylece duruyordu işte. Oysaki aklını sevdiğimin Şulesi, gün boyu sınıfın penceresinden, okul kapısında pembe bulutlar gibi uçuşan pamuk şekerlerini seyredip, derinlemesine hülyalara dalmıştı. Zil çalar çalmaz pamuk şekerini alıp eve gidecek ve kardeşi rezil-mülevves Birnur’un zırlamaları eşliğinde yiyecekti. 10 kuruşluk harçlığının bir miktarını bu uğurda harcamış, geri kalanı ile de bir sıra Alıç alıp, kolye gibi boynuna asmıştı.

alic1alic

 Bu şartlar altında kendimi yerlere atıp da zırlamamın hiç lüzumu yoktu. Üç yaşında, rezil-mülevves bir kardeştim ama kırmızılı sarılı alıçların hepsinin içinden ikişer kurt çıktığını da bilmekteydim. Eh, pamuk şekerinin vaziyeti de malumdu. Bunlar için arbede çıkartmama değmezdi doğrusu. 

     Oya-Timur-Şule üçlüsü, okul kapısında konuşlanan seyyar satıcıların hatırı sayılır müşterileri idiler. Bunların okul dönüşlerinde üç tahta çantanın içinde ne var ne yok kontrol eder, işime geldiği gibi gönlümce zırlardım. Gurmeliği bu çantaların içinden çıkan nevaleleri tadarak öğrenmiştim. Tarsus diyarının meşhur Arı Balı tatlısını hayatımda ilk defa Şule’nin sarı sayfalı müsvedde defterinin arasında görmüştüm. Hiç unutmam, şerbeti de Hayat Bilgisi kitabının yirmi dördüncü sayfasına kadar sızmıştı. Haa, o vakit anlamıştım ki, üzeri çizgili ve halka şeklindeki bu enfes tatlının besin değeri hayli yüksekti. Tevekkeli; Arı Balı tepsisinin kenarına üşüşen karasinekler, oradan kalkıp Şule’nin dizlerindeki yaraların üzerine yapışır ve oracıkta bayılıp kalırlardı. Seyyar satıcının bu kadrolu sinekleri, tatlının rehavetinden dizler üstünde bizim eve kadar gelirler ve ertesi sabah ayıldıktan sonra yine dizler üstünde okul kapısındaki mesailerine dönerlerdi. O derece ağır bir tatlı idi bu Arı Balı tatlısı. Gogul 60 yıl sonra Arı Balı tatlısını Halka Tatlısı olarak anacaktı. Bunu da böyle bilelimdi.

 halka1

        Şule’nin, havasızlıktan mevta olan pamuk şekerinin arkasından yaktığı ağıtlar neticesinde salyası sümüğüne karışmış, suratı Çarşamba pazarına dönmüştü. 5 kuruşunun boşa gitmesine de ayrıca yanıyordu. Çantaya tıkıştırmadan önce pembe pamuğundan aldığı iki ısırığın kalıntıları da suratındaki gözyaşı-sümük karışımının üstünde pembe pembe parıldamaktaydı. Ah be, o devirde cep telefonu olmalıydı da şunun şöyle bir resmini çekip şuracığa koymalıydım.

      BEŞİ BEŞ KURUŞTAN BEŞ YUMURTA KAÇ KURUŞ EDER? 

      Elemini kederini anlatıp derdini döktüğü abisi Timur, yumurta ticareti hususundaki bu soruyu bıkıp usanmadan günde üç kere Şule’ye yöneltir ve hep aynı cevabı alırdı:

25 kuruş eder abiciğim. ”     

Bu, abimiz tarafından Şule için özel olarak hazırlanmış bir yüksek matematik sorusu idi. Kardeşinin pamuk şekerine yaptığı ölü yatırımın hicran dolu hikayesini dinleyen abisi, bir teselli vereceği yerde geleneksel sorusunu zalimce güncelledi. Günün mana ve ehemmiyetine uygun şekilde tekrar sordu:

  • Beşi beş kuruştan beş pamuk şekeri kaç kuruş eder? 

   Şule, tam da tekrar aklına düşen 5 kuruşuna ve pamuk helvasına yeni bir ağıt yakmaya başlamıştı ki, abisi Timur kükredi:

-Kes zırlamayı kafam şişti. Ölenle ölünmez. Zaten işlerim kesat gidiyor. Bugün bir kova mısırdan dört tane satabildim. İflasa doğru gidiyorum. Dinle şimdi: Bu Tarsus’un sıcağında mısır ticareti kazanç getirmiyor. İklim şartlarına uygun işler yapmak lazım. Bak arkadaşım Adil Karcı, Bici Bici ticaretine atılmış ki aferin. Akıllı adam. Evet, gaz ocağı patlaması filan gibi talihsizlikler yaşamışlar ama olsun. Ticaret hayatında böyle aksilikler olur. Ortakları sağlam adamlar. Toparlamışlar ve işi kotarmışlar. Piyasada mısırcı olarak bilindiğimden bu Adil şimdi beni Bici Bici işine ortak almaz. Biz başka bir iş yapalım. Fikrini söyle Şule Usta. Ne diyorsun bu hususta?

   bici_bici_1245175301 (1)

  Şule, hıçkırıklarına kısa süreliğine ara verdi. Burnundan akanları toparlayıp beynine kadar çektikten sonra, boynunda asılı Alıç dizisinden bir tane kopartıp ağzına attı ve abisi Timur’a fikrini söyledi:

-Madem Bici Bici işine Adil Karcı abi el atmış. Biz de Buzlu Pamuk Şekeri ticareti yapalım abiciğim.

 

Çok sevgili ablamın doğum günü kutlu olsun.

BIRNUR

SULE BIRNUR

VELİ TOPLANTISI

 kedi (1)

 Değerli Dostlar

     50 küsur (küsurat sizi alakadar etmez)yaşıma bastığım bu güzel 10 Eylül gününde sizlerle eğri oturup doğru konuşalım istedim.

     Malumunuz, şu fani dünyanın dikenli taşlı yollarında uzun yıllardan beri vakit geçirmekteyim. Yüce rabbimin tensip ve takdirleri ile otuzlu yaşlarımın ilk yarısında,  velilik mertebesine de eriştim. Hayatımın çok mühim bir bölümünü Mert ve Ateş efendilerin velisi olarak geçirdim. Yukarda görülen resmim de zaten bir veli toplantısı dönüşü çekilmiş olup, adı geçen efendilerin montaj çalışmaları ile bu hale getirilmiştir. 40 lı yaşlarıma geldiğimde artık bu velilik işinin ehli olmuş, eğitim-öğretim camiasında basbayağı bir nam salmıştım. Anlayacağınız, gözü pek, yiğit, anlı şanlı bir veli idim. Bu vesile ile muhtelif okulların kapısından selamsız sabahsız girer, hocalarla görüşür, bağlılıklarımı bildirir, hürmetlerimi arz eder, huzurlarından geri geri çıkardım. Velilik mertebesine oturur oturmaz ilk icraat olarak, bahse konu kişilerin etlerini ve kemiklerini hocalara, derilerini Türk Hava Kurumuna bağışlamıştım. Adab-ı muaşeret kurallarına göre eti onlara verip, kemiği kendime ayırmam gerekmekteydi. Ancak, eti senindi- kemiği benimdi pazarlığına oturarak görgüsüzlük etmedim. Zaten veli olur olmaz vaziyeti anlamıştım. Bayrak töreni, Müdürün açılış konuşması, Müdür Muavininin durun-susun-kaşınmayın-itişmeyin-kakışmayın ikazları neticesinde velisi olduğum kişilerden biri uyuz olmuş gibi kaşınaraktan;

-Öf be pek sıkıldım eve dönelim. Burası hiç bana göre bir yer değil deyip, aklının ortasını oracıkta belli etmişti.(Söz konusu şahıs günümüzde ODTÜ nün Makine bölümü hocalarının huzurunda hatır hatır kaşınmaktadır). Ben de haliyle bu densizin otuz santimlik kolunun eti bol bir yerini kavrayıp, işaret ve başparmağımın arasında sündürerek terbiyesine fevkalade katkıda bulunmuştum. 

    Velilik mertebesini daha ilk günden benimsemiş ve dahi ciddiye almıştım. Veliydim yahu, kimse işime karışmasındı. Velilik işlerimden arta kalan vakitlerimde devlete hizmet vermekte idim. O devirde memleketin ünlü memurlarındandım. Mesai saatlerimden arta kalan vakitlerimde okul bahçelerinde dolanır, veli toplantılarına katılır, bununla da yetinmeyip, sürgün gittiğim yerlerden okullara telefonla canlı bağlantı yaparaktan çoluk çocuğun ilerde hangi baltaya ne şekil bir sap olacaklarını çok sıkı takip ederdim.

DSCN1993ateş

 

                

 

   Bu adamlara, şu şapkaları takıp balta sapı olsunlar maksadıyla her sabah okunmuş pirinç yuttururdum. Bu vesile ile mideleri çeltik tarlası haline gelen şu iki rezil-mülevves, her veli toplantısı dönüşümde ayrı şekillere girerek iyice asabımı bozarlardı. Bir buçuk metre boyları, türlü türlü huyları vardı. Hocalarla görüşmelerim neticesinde çarşamba pazarına dönen suratımı (tekrar bakınız yukarıdaki fotoğrafım) görünce bunların içleri fena halde parçalanırdı. Hatta hocalara sinirlenerekten;

-Vay alçaklar demek seni üzdüler. Asabi kedimiz bu hakaretleri hak etmiyor. Ben yarın gidip onlara hesap sorarım.

– Annemin asabını bozan hocaların dersine çalışmayayım da görsünler günlerini.

şeklinde tepkiler gösterirlerdi. Hatta, ruh sağlığımın selameti açısından bu veli toplantılarına gitmemem gerektiği konusunda tavsiyelerde bile bulunurlardı. Bunların ödev yapıp yapmadıklarını öğrenmek için defterlerini, çatlayıp çatlamadığını anlamak üzere ise Ar damarlarını sık sık kontrol etmem gerekmekteydi. 

    Günlerden bir gün; üç adet aspirin ve asabıma çüş deyici bir miktar hap yutaraktan hazırlığımı yapıp, yine bir veli toplantısının yollarına koyuldum. Evelallah bütün hocalarla cengâverce görüşecek, dünyanın kaç bucak olduğunu görecektim. Bu toplantıda büyük oğlan Mert Efendinin yaz-kış, hatta 4 mevsim yediği hurmalar görüşülecekti. Adı ile müsemma Mert Efendi; hem efendi, hem de mertti. Ancak ergenlik vaziyetinden ötürü, tembellikte dünya markası olmuştu.

   Okul koridorunda metre metre uzanan kuyruklara girdim ve azarlanmak üzere hocaların karşısına 1.74 boyumla dikildim. Birkaç dersin hocası ile görüştükten sonra beynimin dibi tutmaya başlamıştı ki, aklıma parlak bir fikir geldi. Şu ölümlü dünyada Matematik, Fizik gibi dünyevi derslerin hocalarından azar işitip asabımı bozacağıma, Din dersi hocasının karşısına dikileyim de, manevi huzura kavuşayım dedim. Belki oğlanın Din dersi notları zayıf değildir de, şu nur yüzlü, 77 yaşlarındaki Şemsi hoca ile iki çift tatlı lafın belini kırarız umudundaydım. Suratıma derli toplu net bir ifade koyaraktan hocanın karşısına hürmetlerimle dikildim. Kuyrukta önümde duran diğer velileri hayır dualarıyla uğurlayan Din dersi hocası ile görüşmem başlamıştı:

-Hayırlı günler dilerim hocam. Üzerinize afiyet, Mert Koral Efendinin velisiyim. 

Not defterini haşır huşur karıştırıp Mert sayfasını bulan hocanın suratındaki nur-u ilahi uçuverip gitti, rabbıyesiri de o anda siliniverdi:

– Bu oğlan var ya bu oğlan, bu hiç ders dinlemiyor. Notu 1,1 ve dahi 1. Defterdeki hanesi direkler arasına dönmüş. Durumu vahim.

– Hık-mık filan hocam.

Ayrıca derste camdan dışarıyı seyrediyor. Ne Fatiha’yı ne de Ayet-el Kürsi’yi ezberleyemedi.

– Kem ve dahi küm diyorum hocam.

– Üstelik geçen gün goguldan tıklayıp şeytanın resmini bulmuş, çıktısını alıp imzalayaraktan sınıfta dağıtmış, dövdüm keratayı.

– Elinize sağlık, ben de döveceğim hocam. Siz de zahmet olmazsa bir kere daha dövünüz.

Dersine çalışacağına internetten şeytan-melek resimleri indiriyor zındık. Sınıfta kalacağı yetmezmiş gibi üstelik bir de çarpılacak.

– Haklısınız hocam Allah muhafaza cehennemde yanar mı ki?

– Dün ben bunun cep telefonunu fırlatıp çöp kutusuna attım.

-???? Hocam cep telefonu yok?

Bu ALİ Mert var ya bu ALİ Mert. Aslında namert sayılır bu melun.

Sevinç içinde çok derin bir nefes alaraktan ciğerlerimi genişlettim ve;

 -Hocam bizim oğlan ALİ Mert değil, sadece Mert. Kemiksiz olarak Mert yani. Alisi malisi yok bunun dedim.

Hocanın suratının nuru filan geri gelmedi;

-Haaa, sen öteki Allahtan korkmaz kuldan utanmaz Mert’in velisi misin?

-Evet ya sabahtan beri yanlışlıkla başka çocuğu anlatmışsınız boşuna yoruldunuz. İsim benzerliğinden nefesiniz tükendi hocam. Biraz da bizimkinden bahsetseniz?

Din dersi hocası, dibi tutmuş beynimi iyice karıştırarak şöyle dedi:

 –Bütün anlattıklarım senin Mert için de geçerli. Ha Mert, ha ALİ Mert. Al birini vur ötekine. Beni meşgul etme, huzurumdan geri geri çekil. ALİ Mert’in anası gelince de Senin Mert’i anlatırım olur biter. Fark eden bir şey yok.

Doğum günümü kutlar, gözlerimden öpemesem de ellerimden öperim.

                            Memleketin ünlü velilerinden

                                    Birnur

008

DOC006_Page_04