BİRNUR’DAN ÇORAP

 

Subject:  BİRNUR’DAN ÇORAP
Abiciğim, burada ınternet olup olmadığını soruyorsun. Gördüğün üzere hem de nasıl var. Çandarlı öyle bir bayındır hale geldi ki;  saat başı Dikili’ye ve dahi Aliağa’ya minübüs, uzaya füze seferleri bile var. Birazdan kolumuza ve bacak varislerimize doğru sivrisinek seferleri de başlayacak. Labtobumuz kucağımızda tatil yapıyoruz, sen hala internet var mıdır diye sual edersin.Üstelik şeftalisi de bol.

Not: Yan komşunun 85 yaşındaki annesine tablet bilgisayar almışlar. Hem de seslisinden. Bu Suzan teyze araştıracağı konuyu gogula doğru seslenip, derhal cevabını alıyor. (Suzan teyze Manisalı. Tam bir Anadolu kadınıdır.Bütün gün başında tülbenti ile kuran okur) Geçen akşam gözümle gördüm: Önce kuranını okudu, arkasından benimle bir kahve içti. Sonra da tabletini çıkartıp goguluna doğru şöyle seslendi: Kalbura Bastııııı, Kalbura bastııııı. Kalbura Bastı sayfası açılınca da videodan tarifini dikkatle izledi. Hatta videoda Kalbura Bastı tatlısını tatbikatlı öğreten aşçıya da” sana da iyi günler evladım” diye cevap verdi. Ah be annemin de ölmeden önce bir tableti olsa iyi olurdu dedim. 
Yukarıdaki dosyada yıllar önce çoraplar hakkında yazdığım yazı var. Diyeceğim o ki, havada bulut, sen o çamaşır makinesinde kaybolan çorapları unut.
 
Betülcüğüm ve Değerli Yaran
 
 
 
 
        Yazıp çizmeye yazıp çizeceğim de, iş pırasayı ateşe furmakla kalmıyor ki. Bahsekonu pırasanın önüne çorba, arkasına pilav koymanın lüzumsuz mesuliyetini de taşımak lazım. Benim başka meselelerim de var. Hangi birini söyleyeyim. Mesela hayatımın ortalık yerinde kendiminkilerin dışında 6 tane ayak (3×2=6), haliyle ayak başına 15 adet üzerinden hesaplasak, hepsi aynı renkte olmak suretiyle 15×6=90 çorap var. Soralım bakalım yaranımıza,hiç hayatlarında 90:2=45 çift çorabı eşleştirme durumuna gelmişler mi? Eşleştirmişlerse ne kadar sürede becermişler? Her nedense bu çorap düzenleme işi sonucunda, mutlaka elimde beş-altı adet tek çorap kalmaktadır. Bu tek çoraplara,  hesabı tutturamayıp kasayı kapatamayan banka memuru misali, elim böğrümde bakar da kalırım. Bilimsel araştırmalarım neticesinde bu çoraplarının tekinin ne cehenneme gittiğini henüz bulamadım.
         Bunun dışında ayrıca bir türlü çözüme kavuşamayan DON meselem var. Yine hayatımın ortalık yerinde small-midium-large ebatlarında 30 adet civarında donlar bulunmaktadır. Bunların hepsi ekoseli olup, her biri ayrı renktedir. Hangi don kime zimmetli belirsizliği içinde kıvranıp dururken, haliyle pırasa ocakta çatır çatır yanmaktadır. Elbette bu durumda, erken seçime giden parlamento misali, perşembe günü pişecek karnabaharı, çarşambadan devreye sokup pişiririm. Pişirilmese de olur “başlarım pırasanıza” desem, bu defa ev halkının üçte ikisi aşağıdaki markete cips almaya koşarlar ki, bu durum da uzun vadede sıkıntı yaratır. Makine yağı ile yapılan bu cipslerin sağlık alanında bana geri dönüşü, verdiğim vergilerin yol, su, elektrik olarak dönüşüne benzemez. Ahalinin üçte ikisi(mahdum beyler) markete cips almaya koşarken, geri kalan üçte biri(mahdum beylerin pederi) ise markete koşamayıp, bu durumlar için önceden zulaya atıp stokladığı gofretleri devreye sokar. Bu nevaleyi tıkınırlarken, bir yandan da gözümün içine “bunları keyfimizden yemiyoruz, yemeği yaktın da bu hallere düştük” konulu bakışlarını fırlatırlar ki, vicdanımın azabı gazaba gelir, karnabaharın yanına bir de kabak musakka oturturum. 
            Vicdanımın azabının sesini dinlemeyip seni dinlesem ve “başlarım pırasanıza” desem, artık benim “o eski ben” olmayacağımı garantiliyorsun ama sırf “başlarım pırasanıza” ile iş bitmiyor ki hemşire. “Başlarım İngilizce hocanıza”, “başlarım veli toplantınıza”,  “başlarım Adıyaman sürgününe”, “baslarım gençlik kampınıza”, “başlarım saçınızın jölesine”, “başlarım matematiğinizin zayıfına, gitarınızın elektrosuna”, “üniversitenizin sınavına” da demeliyim ki, bir “yeni ben” tesis edip, yazım-çizim işine “başlayabileyim”.  Aksi halde “bi boka başlayamayacağım” gün gibi aşikardır. Önümde dağ gibi bir OSS daha beni bekler iken, başlasam başlasam Acemaşiran makamından “görmedim ömrümün asude geçen bir demini” şarkısına başlarım Betülüm.
                                                                                             
                                                                  Yazı yazmak isteyip de vakit bulamayan
                                                                  Ailenizin yazarı Birnur
                                   A
Abiciğim, burada ınternet olup olmadığını soruyorsun. Gördüğün üzere hem de nasıl var. Çandarlı öyle bir bayındır hale geldi ki;  saat başı Dikili’ye ve dahi Aliağa’ya minübüs, uzaya füze seferleri bile var. Birazdan kolumuza ve bacak varislerimize doğru sivrisinek seferleri de başlayacak. Labtobumuz kucağımızda tatil yapıyoruz, sen hala internet var mıdır diye sual edersin.Üstelik şeftalisi de bol.

Not: Yan komşunun 85 yaşındaki annesine tablet bilgisayar almışlar. Hem de seslisinden. Bu Suzan teyze araştıracağı konuyu gogula doğru seslenip, derhal cevabını alıyor. (Suzan teyze Manisalı. Tam bir Anadolu kadınıdır.Bütün gün başında tülbenti ile kuran okur) Geçen akşam gözümle gördüm: Önce kuranını okudu, arkasından benimle bir kahve içti. Sonra da tabletini çıkartıp goguluna doğru şöyle seslendi: Kalbura Bastııııı, Kalbura bastııııı. Kalbura Bastı sayfası açılınca da videodan tarifini dikkatle izledi. Hatta videoda Kalbura Bastı tatlısını tatbikatlı öğreten aşçıya da” sana da iyi günler evladım” diye cevap verdi. Ah be annemin de ölmeden önce bir tableti olsa iyi olurdu dedim. 
Yukarıdaki dosyada yıllar önce çoraplar hakkında yazdığım yazı var. Diyeceğim o ki, havada bulut, sen o çamaşır makinesinde kaybolan çorapları unut.
 
Betülcüğüm ve Değerli Yaran
 
 
 
 
        Yazıp çizmeye yazıp çizeceğim de, iş pırasayı ateşe furmakla kalmıyor ki. Bahsekonu pırasanın önüne çorba, arkasına pilav koymanın lüzumsuz mesuliyetini de taşımak lazım. Benim başka meselelerim de var. Hangi birini söyleyeyim. Mesela hayatımın ortalık yerinde kendiminkilerin dışında 6 tane ayak (3×2=6), haliyle ayak başına 15 adet üzerinden hesaplasak, hepsi aynı renkte olmak suretiyle 15×6=90 çorap var. Soralım bakalım yaranımıza,hiç hayatlarında 90:2=45 çift çorabı eşleştirme durumuna gelmişler mi? Eşleştirmişlerse ne kadar sürede becermişler? Her nedense bu çorap düzenleme işi sonucunda, mutlaka elimde beş-altı adet tek çorap kalmaktadır. Bu tek çoraplara,  hesabı tutturamayıp kasayı kapatamayan banka memuru misali, elim böğrümde bakar da kalırım. Bilimsel araştırmalarım neticesinde bu çoraplarının tekinin ne cehenneme gittiğini henüz bulamadım.
         Bunun dışında ayrıca bir türlü çözüme kavuşamayan DON meselem var. Yine hayatımın ortalık yerinde small-midium-large ebatlarında 30 adet civarında donlar bulunmaktadır. Bunların hepsi ekoseli olup, her biri ayrı renktedir. Hangi don kime zimmetli belirsizliği içinde kıvranıp dururken, haliyle pırasa ocakta çatır çatır yanmaktadır. Elbette bu durumda, erken seçime giden parlamento misali, perşembe günü pişecek karnabaharı, çarşambadan devreye sokup pişiririm. Pişirilmese de olur “başlarım pırasanıza” desem, bu defa ev halkının üçte ikisi aşağıdaki markete cips almaya koşarlar ki, bu durum da uzun vadede sıkıntı yaratır. Makine yağı ile yapılan bu cipslerin sağlık alanında bana geri dönüşü, verdiğim vergilerin yol, su, elektrik olarak dönüşüne benzemez. Ahalinin üçte ikisi(mahdum beyler) markete cips almaya koşarken, geri kalan üçte biri(mahdum beylerin pederi) ise markete koşamayıp, bu durumlar için önceden zulaya atıp stokladığı gofretleri devreye sokar. Bu nevaleyi tıkınırlarken, bir yandan da gözümün içine “bunları keyfimizden yemiyoruz, yemeği yaktın da bu hallere düştük” konulu bakışlarını fırlatırlar ki, vicdanımın azabı gazaba gelir, karnabaharın yanına bir de kabak musakka oturturum. 
            Vicdanımın azabının sesini dinlemeyip seni dinlesem ve “başlarım pırasanıza” desem, artık benim “o eski ben” olmayacağımı garantiliyorsun ama sırf “başlarım pırasanıza” ile iş bitmiyor ki hemşire. “Başlarım İngilizce hocanıza”, “başlarım veli toplantınıza”,  “başlarım Adıyaman sürgününe”, “baslarım gençlik kampınıza”, “başlarım saçınızın jölesine”, “başlarım matematiğinizin zayıfına, gitarınızın elektrosuna”, “üniversitenizin sınavına” da demeliyim ki, bir “yeni ben” tesis edip, yazım-çizim işine “başlayabileyim”.  Aksi halde “bi boka başlayamayacağım” gün gibi aşikardır. Önümde dağ gibi bir OSS daha beni bekler iken, başlasam başlasam Acemaşiran makamından “görmedim ömrümün asude geçen bir demini” şarkısına başlarım Betülüm.
                                                                                             
                                                                  Yazı yazmak isteyip de vakit bulamayan
                                                                  Ailenizin yazarı Birnur
                                   

KÜÇÜK İZCİ

IZCI BIRNUR    

                             Değerli Yaran                           

         Bugün benim doğum günüm. Günün mana ve ehemmiyeti çerçevesinde, şöyle geriye doğru bir göz atalım.  Bıldırın Turnaları ile işbirliği yaparaktan kişisel arşivimizi karıştırıp, bir anımızı canlandıralım.

       Kendi halimde, etliye sütlüye karışmadan ilkokul birinci sınıfa devam etmekte idim. Daha yıllarca okula gideceğimi bir takım yetkili ağızlardan duymuş ve beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Demek ki gençliğimin hayrını göremeden, hayatın taşlı ve dikenli yollarına revan olmuştum da farkında değildim.  Vah başıma gelenler vah, üstelik de tuh be yahu idi. Kendime ziyadesi ile acımaktaydım.

       Şunun şurasında yedi yıldır ortalıkta gezinmekte olduğumdan, haliyle kayda değer bir icraatta bulunmamıştım. Artık paçaları sıvamanın vakti gelmişti ve kendimi önemli hissetmemin tam zamanıydı. Vakit geçirmeden mühim bir şahsiyet olmaya karar verdim. Yıllar çarçabuk geçmiş, koskoca yedi seneyi boş işlerle uğraşarak geçirmiştim. Artık harekete geçmeli, şöyle dört başı mamur bir meşguliyet bularak adam yerine konulmalıydım.

       Bir sabah, İzci olmaya karar vermiş olarak uyandım. Kararım kesindi. Tez vakitte İzci olmalıydım. Okulun bahçesinde fiyaka satan Yavru Kurt İzciler asabımı bozuyorlardı ve benim onlardan neyim eksikti? Evet, artık benim de geri dönüşü olmayan bir hedefim, neticesi yükselmek ve ileri gitmek olan bir ülküm vardı. Varlığım, Türk varlığına armağan olsundu. İzci olmamak için hiçbir nedenim yoktu. Olmalıydım ve olacaktım. İzci olmadan geçirdiğim yıllara yazıklar olsundu. 23 Nisan törenlerinde onca senedir kelebek kılığı ile ortalıkta dolaşmaktan hicap duymakta idim. Kelebek imajı, üzerime amele sümüğü gibi yapışıp kalmıştı.  Halbuki şu İzci üniforması fevkalade fiyakalı idi ve mutlaka giymeliydim. O kahverengi keçe bereyi kafama geçirerek düdüğümü boynuma asmalı, sucuk kangalı misali kıvrılmış halatı kemerime takmalı, beyaz eldivenleri giymeli ve trampet çalarak törenlerde boy göstermeliydim. Göstermeliydim ki, tören locasında oturan Tarsus Kaymakamı,  Milli Eğitim Müdürü ve dahi Belediye Başkanı, fötr şapkalarını sallayarak bana selam versinlerdi. 

      Tasarımı biran önce hayata geçirmek üzere, konuyu ebeveynime açtım. Makul ve mantıklı taleplere itiraz etmek, o devrin ana babalarının en belli başlı vasıfları arasında yer almakta idi. Evlat ister, ebeveyn kayıtsız şartsız itiraz ederdi. Vaziyet bundan ibaretti. İzci olma talebimi bu yüksek makama saygılarım ile arz etmiştim ancak, ebeveynliğin baş vecibesini yerine getirip muhalefet ederek asabımı yerinden oynatmışlardı. Asabımın ayarının bozulması ve yerinden zıplatılması, ev ahalisi için fevkalade tehlike arz ederdi. Böyle durumlarda önce tepine tepine ağlar, faydasını görmez isem kendimi yerlere atıp  tepinerek zırlama eylemime orada devam ederdim. Sistemim bu idi.

     İzci olma talebim hususundaki toplantının son dakikaları hayli gergin geçmişti. Gelenekler doğrultusunda kendimi kaldırıp yerlere atarak gerektiği kadar tepinmiştim. Üstelik, ağzımı gök kubbeye doğru açıp orta dalgadan yayına geçerek “mutlaka izci olmalıyım” konulu bir bozlak ve uzun hava okuyup, kararımın kesinliğini belli etmiştim. Ancak çabalarım nafile, vaziyet heyhat  idi. İzci olamayacaktım. Böyle korkunç bir kararın İnsan Hakları Mahkemesinde görüşülmesi kanaatindeydim.

      İzci olamayışım, önümüzdeki 23 Nisan Bayramında Tarsus Kaymakamı, Milli Eğitim Müdürü ve Belediye Başkanının şapkalarını bana sallamayacak olmaları manasına geliyordu ve bünyemin bu felaketi nasıl kaldıracağını bilmiyordum. Derin bir teessüre kapılarak, hayatımın en muhteşem idealini gerçekleştirememek yüzünden  bunalımın dibine vurmuştum. Aslında  dağda bayırda kamp kurmak heveslisi değildim. Bütün maksadım, törenlerde boynuma astığım küçük bir davulu tımbırdatarak yürüyüp, tribünlerde oturan büyük insanlara beyaz eldivenli elim ile izci selamı vermekti. Onlar da bana şapkalarını sallasınlardı. Hevesim bundan ibaretti. Başka da bir niyetim var ise gözüm çıksındı.

     Günlerdir kafayı izcilikle bozmuştum. İzci olamazsam bu dünyanın bana zindan olacağı ve dahi dar geleceği belli olmuştu. Bunalımdan bunalıma atlarken, İzci olmak fikrini kafamdan çıkartamıyordum.  Sabahları erkenden kalkıp, belime bir ip bağlıyor, ipin ucuna bir kangal sucuk takıp dolaşarak yürekleri dağlıyordum. Evdeki malzemelerden kendime İzci kıyafeti tasarımları yaparak hayattaki en büyük hevesimi kursağıma yerleştirmeye çabalamakta idim.

     Yine sabahlardan bir sabah, elime geçirdiğim hamam tasını kafama yanlamasına takıp, boynuma o çok heves edip de bir türlü öttüremediğim İzci düdüğünü çağrıştıran herhangi bir düdük asmıştım. Mutfaktan kapıp getirdiğim Apikoğlu sucuğunu, kemere takılan yuvarlak halat niyetine belime tutturup sallandırmıştım. Annemin bulaşık eldivenlerini ellerime geçirip izci selamı vererek aynanın karşısında  hülyalara dalmıştım ki,  aklıma şahane bir fikir geldi.

     Saat sabahın beşi idi ve bütün ev ahalisi derinlemesine uykulardaydı. Bu durumun benim için bir mahsuru yoktu. Uyansınlardı. Şu iki abla bir abiden müteşekkil Mahşerin Üç Atlısı’ndan yardım talep edecektim.  Üçü de boş gezenin boş kalfaları idi. Bir işe yarasınlar, kedi olup bir av tutsunlardı. Anamın ve babamın gözlerinde nedense itibar sahibiydiler. Buna hiç layık değillerdi ama evde az çok söz sahibi idiler. Belki bunların tavassutları sayesinde İzci olmam konusu yeniden gözden geçirilebilirdi. Üçünün de göz kapaklarını teker teker yukarıya doğru kaldırarak, uykularının derinlik katsayısını kontrol ettim. Evet derin uyuyorlardı ama tavassutlarına ihtiyacım vardı.

      Büyük ablam Oya’dan ziyadesi ile korkardım. Buna rağmen, “sabahları erken kalkar Yavru Kurt, bozkırlarda ateş yakar Yavru Kurt” türküsünü söyleyerek yanına gittim. Gözünün kapağını parmaklarımla aralayıp, İzci olmam konusunda himmet gösterip göstermeyeceğini sual ettim. Uykusuna ara vermeden, kalkarsa kafamdaki hamam tasını yine kafamda parçalayacağını ifade etti. Sabahın seher vaktinde bile sinirimi bozma yeteneğine sahipti. Belimdeki sucuk kangalını burnuna bastırıp, çarpım tablosunun altılardan sonraki bölümünü ezberleyemediği gerçeğini suratına haykırarak öfke ile yanından ayrıldım. İnşallah ömrünün sonuna kadar çarpım tablosunu ezberleyemezdi.

      Küçük ablam Şule, evdeki hiyerarşik sıralamada bir üstümde yer almakta idi ve dolayısıyla kendisini katiyen iplemezdim. Ağaç tepesinden kafa üstü düşerek sürdürdüğü yaşam biçimine hiç saygım yoktu. Yine de, kutsal İzcilik idealimin hatırına bununla bir süre iyi geçinmeliydim. İpten kazıktan kurtulmuş mizacı nedeniyle bütün gün sokaklarda koşturur dururdu. Ağaçlardan düşmekten her tarafı yara bere içindeydi.  Benden değil İzci, anlı şanlı bir Bok Böceği bile olmayacağını söyleyerek, izciliğim konusunda ne düşündüğünü açık etti. Bir yandan da hararetle uyuyordu. Anladım ki uykusunda bile benden nefret etmekte idi. Nefretine nefretle karşılık verip, dizinde kabuk tutmuş yaralarından birini koparttım. Hırsımı alabilmek adına, baş ucunda hazine gibi sakladığı Belgin Doruk-Göksel Arsoy resimlerinden birkaç tanesini yırtıp rahatladım.

      Şafak sökmeden, abimin İzci olmam konusunda tavassut edip etmeyeceğini  öğrenmeliydim.  Bakalım kızların Allahın belamı vermesi konusundaki görüşlerine katılıyor muydu. Mahşerin Üç Atlısından biri olduğuna göre, besbelli o da Allahın belamı vermesinde bir sakınca görmemekteydi. Kendilerine hiçbir zararım olmadığı halde, nedense benden fena halde müşteki idiler. Ne diyeyim, allahlarından bulsunlardı.

     Abim onyedi yaşında koskoca bir adamdı ve yaşına başına hürmette kusur etmezdim. Şu benim izcilik işine bir el atsa fena olmazdı. Hoşaf kasesi ağzı büyüklüğündeki gözlerinin kapaklarını, maki bitki örtüsüne benzeyen kaşlarına kadar itina ile kaldırıp,  izciliğim hususunda himmet göstermesini  kendisine saygılarım ile arz ettim. Annemin beni başlarına bela olayım diye mi doğurduğunu sual etmesinden, izcilik meseleme ehemmiyet vermediğini  anladım. Benim gibi akıldan gayrı müsellah bir çocuk sayesinde dünyadaki bütün çocuklardan nefret edeceğini ve benim yüzümden çocuk doktoru olmaktan vaz geçeceğini belirtti. Sabahın seher vaktinde gücenip kırılacağımı düşünmeden ettiği lakırdılara fevkalade öfkelenmiştim. Ağabeydir demeyip intikamımı almalıydım. Okuma yazmam yoktu ama,  iki yıldır  baş ucunda duran siyah beyaz Romy Schneider fotoğrafının üzerinde, “Timur’cuğuma sevgilerle, senin Romy’in” yazmakta olduğunu biliyordum. Güya ünlü aktrist Romy Schneider, onyedi yaşındaki abimize abayı yakmıştı ve fotoğrafını imzalayıp yollamıştı. Vay be, sanki biz de yutmuştuk. Bunu benim külahıma anlatsındı. O yazıyı kendisinin yazdığını bilip de bilmemezlikten gelmeyeceğimi ve bütün Tarsus’a yayacağımı ifade ederek, göz kapaklarını yerlerine bıraktım.

      Mahşerin Üç Atlısından bana hayır gelmeyeceğini  sabah ezanını müteakiben anlamıştım.  Madem ki yoluma taş koymuşlardı, ömrümün sonuna kadar bunların ipliklerini pazara çıkartmak boynumun borcu olsun idi.

      İzcilik hevesimi, ömrümün geri kalan kısmında gerçekleştiremeyeceğim diğer heveslere yer bırakacak şekilde kursağımın ücra bir köşesine yerleştirdim. Kafamda izcilik takıntım, kursağımda izcilik hevesim ile günlük hayatım devam etmekte idi.

     Bir akşamüstü annem tarafından,  mahallenin bakkalından ekmek almaya vazifelendirilmiştim. Dalgın ve düşünceli bir vaziyette Toros Bakkal’a giderek parayı uzatıp, iki ekmek istedim. Bakkal bey amca suratıma derin bir merhamet ile baktı ve  bizde İzci yok diye cevap verdi. Zira iki ekmek diyeceğime, yanlışlıkla “İki İzci” deyip  adamcağızın vicdanını sızım sızım sızlatmıştım. Pedagog Bakkal Toros,  büyüklerimi ikna edip hayatımı değiştirerek İzci olmama vesile oldu. Tavassutu sayesinde muradıma ermiş ve İzci olmuştum. Allah ondan bin kere razı olsundu.

      Kendi kendimin doğum günümü kutlar, küçüklüğümün gözlerinden, büyüklüğümün ellerinden öperim.

                                                                                         Birnur

     

İLACIMIN YAN ETKİLERİ

BIRNUR NURAL

Birnur ve arkadaşı Nural

(Kardeşim Birnur,  bu yazısıni ailemizin bireylerine göndermişti. Birnur’un Adıyaman’a tayininin çıktığı zamana ve sigara bırakmak için CHANTİX adlı ilacı almaya başladığı sıralarda yazılmış bu yazıyı bohçadan çıkardım. TS)

Sevgili, abimin deyişiyle, yaran:

Hepinize ayrı ayrı laf yetiştirmekten oldum bittim.Ben de artık abimin Fikir Uçuşmaları gibi bir yönteme baş vurup,
aklımın ortasını ortaya karışık şekilde sunacağım.Abim bu işe Fikir Uçuşmaları demiş,pek iyi etmiş.Oraya buraya uçuşan fikirlerini derleyip toparlayıp feyz alın diye hizmetinize sunmuş.
Bende fikir feraset olmadığı için,”Akıl Kaçışmaları” adı altında toplar,hepinize yollarım. Bu tehdidim karşısında dudağınız uçuklamıştır Allah bilir. Yazdıklarımdan yeğenler, kuzenler, kardeşler, zınarlar istifade etsinler, benden haber almak isteyenler okusunlar; sevaptır.

Mesela;
Ağabeyciğim, gönderdiğin ilaçlardan şifa buldum.Sigarayı ha bıraktım ha bırakacağım eli kulağında.
İlacın bütün yan etkilerini beğendim. Bilmeyenlere,ilacımın resmi olarak açıklanmış yan etkilerini sıralayayım: mide bulantısı, kabus görme,sakız çiğneyip Genel Müdürün suratına karşı patlatma falan filan. İlaçların yan etkilerini oldum olası severim.Ama rüya görme işinden ziyadesiyle memnunum. Niye?
Yıllar varki rüya görmem.Bu bende bayağı eziklik ve kompleks yarattı.Gündüz yaşadığım hayat genellikle kabus şeklinde olduğundan mıdır nedir, yüce rabbim bünyeyi sarsmamak için uykuma müdahale etmiyor.Zatan sabaha karşı yatıp zıbardığımdan, görsem görsem ne hakkında rüya göreceğim? Ancak kısa metrajlı birtakım zırvalar görür, onu da unutur giderim.Mesala annem gibi,cicim (teyzem) gibi erenlere karışmış bazı tipler vardır.Gerçek hayatlarından çok rüyalarını anlatır,millete hava atarlar. Üstelik rüyalarının arasına reklam alıp para bile kazanırlar.
Şu yaşıma geldim, rüyama bir ak sakallı dedenin girmişliği, akıl fikir vermişliği yoktur. Akıl ve fikir yoksunluğumu da buna bağlıyorum.

Halbuki hep özenmişimdir ; şöyle akşamın başında yatıp zıbarsam, ak sakallı dedem gelse, “lan kızım, üç vakte kadar Adıyaman’a sürüleceksin. Allah müstehakını versin. Başka yer bulamadın mı ? Bari ege sahillerimize sürülseydin de beni meşgul etmeseydin” filan diyerek başıma gelecekleri haber verse fena mı olurdu?
Yıllardır manasız da olsa ağız tadıyla bir rüya görmemenin yarattığı derin kompleksle sabahın köründe kalkar işe giderim. Millet serviste bir başlar rüyasını anlatmaya, “hayırdır inşallaah” diye diye yol boyu anlattıkları yetmez gibi geriye dönük işlem yapıp, iki ay önce gördükleri bir rüyayı arşivden çıkartıp, dün gece gördükleriyle bağdaştırır, yorumu konusunda da eşten dosttan fikir alırlar. İşte bu noktada, hasetimden iyice asabım bozulur, adım “Rüya Görmez”e çıkmasın diye , “hayırdır inşallah ben de dün gece” diye lafa girer, o anda uydurduğum bilimkurgu bir rüyayı ballandıra ballandıra anlatmaya başlarım.
Hatta onlarınkinden farklı olsun endişesi ile uzay mekiğinde cereyan eden rüyalar uydurduğum bile olmuştur. “Ak sakallı robot şeklinde bir dedenin bana verdiği metalik renkte ekmeği başımda dolandırıp, uzayın derinliklerine fırlattığımı” filan anlatıp ilgi çekmeyi başarmışımdır. Dinleyen kitlenin, hep birlikte bilmiş bilmiş başlarını sallayıp, “aa.. valla çok güzel bir rüya hemşire…rüyada kozmonot görmek çok iyidir, hele metalik ekmek bolluğa berekete delalet eder” neviinden tabirlerini dinleyip, kendi uyduruk rüyama inandığım bile olmuştur.
İşte bu ilacı (Chantix) bu kadar sevmemin bir nedeni de, rüya görmeye başlamış olmam.
Mesela dün gece orada burada köpek gibi kıvrılıp uyukladığım sırada gördüğüm rüyayı hayırdır inşallah diyerekten bir anlatmaya başlasam beş sayfa tutar. Bir de işi ciddiye alıp resmi biçimde uyusam neler görürüm kimbilir. Dün gecekini hülasa edeyim isterseniz :
Bir defa figüran çok boldu ; hepiniz iyi kötü rol almıştınız. Bu ,televizyon karşısında oturur vaziyette, koltuğun koluna başımı koyup da görmeyi başardığım ilk gerçek rüyadır.
Hayırdır inşallah, Mareşal Fevzi Çakmak bize gelmiş, adama terlik arıyorum. Her daim olduğu gibi bizim evdeki terliklerin hiçbirinin öbür teki meydanda yok. “Aman boşverin komutanım ev zaten pis, postallarınızla buyurun” diyorum (rüyanın burasını ihtilal olacağına yormayın sakın).

Neyse o sırada bizim Ateş efendi (oğlum) bütün rezilliğiyle okuldan gelmiş. Adama “Fevzi amca sana gitar çalayım mı ?” diyor. Elektro gitar ile “Dağ Başını Duman Almış” marşını “rock” hale getirip çalıyor. Ateş bu Mareşal mi bilir? Ben de bir yandan terlik aramaya devam ediyorum. Sonra Nural çıkıp geliyor. “Kız Birnuuur.. Devrim Tarihin’den çakmışım” diyor. Fevzi Çakmak onu teselli ederken bir tencere nohut ocakta yanıyor. Adam tuvalete girecek, tuvalet kağıdı bitmiş. “Allahım inşallah rüyadır.. rezil olduk” derken bu sırada Fevzi Paşa’nın yaverini Migros’a gönderip tuvalet kağıdı, gitmişken bir de sigara ısmarlıyorum.Sonra sigarayı bıraktığım aklıma gelip sakız siparişi veriyorum.Koskoca yavere iki milyon lira da bahşiş veriyoruz…falan filan.
Şimdilik yoruldum. Bakalım bugün ne göreceğim.
Bana sigarayı unutturduğu ve bu rüyaları görmeme vesile olduğu için abime, “F” klavye ile hızlı yazmamı temin ettiği için canım yeğenim Ayşe’ye teşekkürü bir borç bilirim.
Yarın erken kalkacağım. Miting var. Dua edin de helal süt emmiş bir Cumhurbaşkanımız olsun.

Birnur ve oğlu Ateş

BIRNUR ATES

SÜMER’LERİN HALLERİ

 

Resim3

                                              Annem, ben, abim

BUGÜN ABİMİN DOĞUM GÜNÜ
Değerli Yaran
Her ne kadar “artık yazmayacağım” diyerek kendimize ve sizlere söz vermiş, bu hususta töğbe istiğfar etmiş isek de, yazmadan edemeyeceğimiz konular da oluyor elbette.
Hayatımızın ortalık yerinde bir abi gerçeğimiz vardır ki, kendisine olan muhabbetimiz, ister istemez bizde, “gel de yazma” durumu yaratmaktadır. Üşenmeyip bir miktar zorlansak, hakkında değil roman, destan bile yazılabilinir kanaatindeyim.

BABAMIN OĞLU

Muhteşem web sitesinin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, kendisi nev-i şahsına münhasır denilecek türden, renk cümbüşü bir adamdır. Sözü sohbeti bal kıvamındadır. Böyle bir abi varlığına sahip olmakla dostlarımızı kendimize gıpta ettirip, düşmanlarımızı hasetlerinden cattadanak çatlatmakta, toplar gibi de patlatmaktayızdır. Bedeni Amerika Birleşik Devletleri’nde muhkimdir lakin, kahve fincanı tabağı ebadındaki gözleri fezanın derinliklerinde, aklı Çulpan’da, fikri hastalarında, gönlü Nilüfer’de, ruhu memleketinde gezinmektedir. Bu karışık durumlar nedeniyle karizması tavana vurmuştur.
Kendisiyle hukukumuz çok eskilere dayanmaktadır. Babamın oğlu olması hasebiyle muhabbetimiz uçsuz bucaksızdır. Onu 1956 tarihinde tanıdığımda, 10 yaşlarındaydı. Galiba 11’inden de gün almıştı. O tarihlerde sakalı yoktu, bu nedenle sözü dinlenmezdi. Bıyığı ise beşe beş tek pota hakemsiz maç yapmakta idi ve kısa pantolon giyerdi. Saçları geceler gibi simsiyahtı. İleriki yıllarda beyaza boyatıp imajını yenileyeceğinden bahsederdi. Dediğini yaptı. O güzelim pırıl pırıl siyah kadife gibi saçlarının rengini, değirmende ağartmayıp, hayatın engebeli dikenli yolları adlı bir berberde açtırdı. Bu da yetmezmiş gibi, yıllar ilerledikçe maki bitki örtüsü kıvamına gelen kaslarını da beyaza boyattı. O devirde, “ok gibi hubların kendisini yaydan yabana atacağı” konusunda bir fikri yoktu. Dikenli yolların dikenleri ve şarkılar onu henüz incitmemekte idi. Tarsus’ta muhkimdi, bütün dünyanın ve kainatın Tarsus olduğunu zannediyordu. Okuldan firar etmeye yeltendiği günlerde (Bakınız okuldan kaçış isimli risalesi) Mersin adlı bir ülkeye kadar gitmek üzere yola koyulur, yarı yolda okul müdürü tarafından enselenerek gerisingeri dönüp gelirdi.

Resim4                                       Annem, abim, babam 

COĞRAFYASI ZAYIFTI

Nasıl bir okula gittiğini merak ederdim ancak, o tarihlerde konuşmayı bilmediğimden sorup öğrenemezdim. Zira okuduğu dersler şüphemi çekiyordu. Akşam olup babam eve gelince üzerinde Tarih, Coğrafya yazan ders kitaplarını çantasından çıkartıp çalışmaya başlardı ama nedense bu kitapların kapakları ile içinin muhteviyatı arasında gözle görülür derecede çelişki vardı.
Mesela Tarih kitabının yazarı Emin Oktay diye bir adamdı fakat Tommiks Teksas diye birilerinden bahsedip, abimin kafasını karıştırıyordu. Çok kızıyordum bu Emin Oktay’a. Sen kalk koskoca orta mektebe kitap yaz, bir tek Tommiks’den bahset. Olacak iş miydi bu. Hani neredeydi Hitit’ler, Asurlu’lar, Endülüs Emeviler’i. Talim Terbiye Kurulu bu ders kitaplarını denetlemiyor muydu? Yuh olsundu be! Ne yapsındı benim abim bu durumda. Koskoca Hun imparatorunun yerine Tom Braks’in resimlerini kitaba basmışlardı. Anlı şanlı Osmanlı padişahlarının at üstünde sefere giden resimlerinin yerine, Red-Kid adlı siska kovboyun beygiri Düldül’ün kişnemesini konu etmişlerdi.
Abim bu adamın atının ve itinin maceralarından ertesi gün yazılı olup, ter dökeceğini sanırdı ancak hocalar çok kalleşti. Yazılı sorularını abimin sular seller gibi çalıştığı konulardan hazırlamıyorlardı. Yazık değil miydi bu çocuğa? Tarihi bilgileri zamanında hıfz edemediğinden olsa gerek, Osmanlı padişahlarının neler yapıp ettiğini merak edip, kırkından sonra kendi imkanlarıyla araştırarak öğrenmek mecburiyetinde kaldı. Ülkemizdeki eğitim öğretim sisteminin çarpıklığı taa o zamanlar başlamıştı. Ders kitaplarında işlenen konular ile müfredat birbirini tutmuyordu. Evet, o tarihlerde okumam yazmam yoktu ama, bu garabet durumu hislerimle anlayabiliyor, doğrusu pek üzülüyordum. Konuşamadığım içinde abimi uyaramıyor, yanlış dersler çalıştığını, bu gidişatın gidişat olmadığını, bu yollarda giderse doktor filan olamayacağını, olsa olsa tarihi coğrafyası zayıf bir çöpçü olacağını ifade edemiyordum. Neyseki babam hislerime tercüman olup, benim bu görüşlerimi kendisine münasip bir dille aktarıyordu.

Ha-keza Coğrafya! O kitabın içinde de meridyenlerden, paralellerden dem vurulmuyor, Endonezya’nın yer altı kaynaklarından, Hindistan’ın ikliminden ve yeryüzü şekillerinden, Uganda’nın bitki örtüsünden haberler verilmiyordu. Varsa yoksa Dalton kardeşler, sümüklü it Rintintin ve Tommiks bahse konuydu. Kit’aların haritaları bile yoktu da, abiciğim büyüyünce bilgi eksikliği yüzünden, yakın bir yer zannedip Amerika’ya doğru yola çıkmak mecburiyetinde kalacaktı. Oranın nasıl bir kit’a olduğunu yerinde görüp öğrenmeye kalkışacaktı. Bu zararlı nesriyatı hıfz edip imtihana girdiği vakit haliyle çuvallıyor, Coğrafyacı Ömer’den direk gibi birleri alıp geliyordu.
Bu Ömer denen adam doğrusu çok insafsızdı. Kırık not verdiği yetmezmiş gibi, çarşıda pazarda babamın yolunu kesip, “Bu senin oğlunun Allah müstehakini versin, coğrafya yazılısına yine çalışmamış zırzop diyerek serzenişlerde bulunurdu.
Kızıyordum ama ne yalan söyleyeyim adamın da işi zordu. Fikrine göre abim aslında bir buçuktan ikilik bir talebeydi ancak kanaati icabı o yarım notu vermekte güçlük çekiyordu haklı olarak. Kanaatine göre de, 47. meridyendeki yeryüzü şekillerinden ve Ağrı ilimizin deniz seviyesinden yüksekliğinden haberi olmayan bir adamın doktor olmasının imkan ve ihtimali yoktu.

CETVELLER PERGELLER VE ABAKÜSLER

Babam bu durumlara haliyle çok öfkeleniyor ve bahtına küsüyordu. Efkarlı bir babaydı. Allah evladın da hayırlısını versindi. Oğlan ne yazık ki bu durumdaydı.
Kızlar da ondan geri kalmazdı. O pek güvenip beğendiği ortanca kızının da (Şule) Pisagor bağıntısından haberi yoktu zaten. Bu eşşek sıpası da, dik acılı üçgenin iki kısa kenarının karelerinin çarpımının uzun kenarın karesine eşit olduğunu öğrenmemekte direniyor, cetvelle ölçüp hesaplamayı tercih ediyordu. Bu inadı yüzünden kaç cetvel kafasında paralanmıştı ama nafileydi. Kafa kafa değil, kabuklu yafaydı. Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında, pergelleri sağlarında, iletkileri sollarında, cetvelleri kafalarındaydı ama evin tüm sıpaları büyüdükçe eşşek olmaya azim etmişlerdi işte.
Babam, büyük kıza da (Oya) “kerrat cetvelini” bir türlü ezberletememişti. Altılara kadar ezberleyip, tıkanıp kalıyordu. Zaten hergün tekrar ezberlemek zorundaydı. Zira uyuyup uyanınca hafızasını kaybediyor, bütün bildiklerini unutuyordu. Altılardan sonrasını ömür boyu ezberlemeye de niyeti yoktu.
En küçük çocuk ise (ben Birnur :) , evdeki kırtasiye malzemelerini kurcalarken abaküsün boncuklarını yutmuş, lazımlığında görülen bir avuç boncuk manzarası nedeniyle ebeveynine adam olacağı konusunda hayli ümit vermişti ama ona da hiç kulak asmamak gerekirdi. Heyhattı yani. Boncukların sahte olduğu tez vakitte anlaşılmıştı. Bu tekne kazıntısı son model sıpa da abi ve ablalarından farklı değildi. O zamanlar, ergenlik çağında ya da hiperaktif durumda çocuk modası yoktu. Bu tip çocuklar, halk arasında da, tıp dünyasında da, pedagoji bilim dalında da bir tek isim altında toplanır, kısaca “eşşoğlueşşekler” diye adlandırılırlardı. Bunlar da kendi aralarında ikiye ayrılır, ergenlik yaşındakiler “haylaz”, hiperaktifler ise “arsız” olarak tanımlanırdı.
Babamda, ipten kazıktan kurtulmuş dört evlada sahip olmasihasebiyle bu çeşitlerin hepsinden vardı. Adamcağız daha kırk yaşına bile varmamıştı ama son oniki yıl içinde böyle bir hazineye sahip olmuştu işte. Eşek sipaşı sürüsünün çobanlığı meşakkatli işti. Hele şu oğlanın coğrafya notları, adamı insan içine çıkamaz hale getiriyordu. Coğrafyacı Ömer’in çenesi durmuyordu. Küçük yerde dedikodu ışık hızıyla yayılıyor, esnaf, tüccar,memur ve zanaatkar bütün Tarsus ahalisi “coğrafyası zayıf Timur” un babası geçiyor diye yollara dökülüp, tecessüsle adamcağızı inceliyorlardı.
Sanki o devirde “coğrafyası zayıf çocuk babası” kıtlığı vardı da adamcağız az bulunan Bursa kumaşı gibi ister istemez gündemin tepesine oturmuştu. Zavallı babacığım oğlunun coğrafya özürlü olmasından duyduğu derin kompleksi çeyrek asır üstünden atamamıştı. Abimin Amerika’dan işiyle ilgili hayırlı haberleri geldiğinde bile eşin dostun tebriklerini kabul etmeyip, yok yahu bu oğlan bir baltaya sap olamadı diye esefle basını sallamıştı.

Abimin balta sapı olmak üzere eğitildiği yıllarda, okul haricinde bir çok meşguliyeti vardı. Büyüyünce orta sıklet halter şampiyonu olup, olimpiyatlara katılma muradında idi ve kendi halterini kendin yap ilkesinden hareket ederdi. Bahçede halter imalatı yapmasını dikkatli bir hayranlıkla izlemiştim. Bir takım tenekelerin içini çimento ile doldurur, uzun demir bir çubuk ile birbirine bağlardı. Tenekelerin üzerinde halter yazdığını zannederdim fakat abim “en nefis Ayvalık zeytinyağı” veya “Vita yağı” yazdığını söyleyerek beni aydınlatmıştı. Okuma yazmayı şimdiki çocuklar gibi televizyon reklamlarından değil, yağ tenekelerinden öğrenmiştim fakat ilk hecelemelerimde bayağı bir kavram kargaşası yaşamıştım.
Leblebi tozu ve sakız alışverişlerimi mahallenin mutena marketi Toros Bakkal’dan yapardım. Toros bey amcaya okuma yazma bildiğimi belli etmek istediğim bir gün rafta duran yağ tenekelerini gösterip, şu Halter yağları kaç kuruş diye sorup, hayranlığını kazanmıştım.

Abim uzun çabalar sonucu imal ettiği halteri genellikle kaldıramaz, ne zaman fıtık olacağı hususunda hepimizi merakta bırakırdı. Silkme ve kopartmada hiçde muvaffak olamıyordu. Zira halterleri cüssesinin iki misli ağırdı.
“Kifayetsiz muhteris” sözünün anlamını ve cümlede kullanılışını babamdan bu vesile ile öğrenmiştim. Biraz tevazu sahibi olup, beşer onar kiloluk tenekeler yerine, ülkede yeni çıkan ikiyüz elli gramlık Sana yağı paketlerini kullansa daha iyi olmazmı fikrinde idim. Ortasına da demir boru yerine ince bir tel geçirir, rahat ederdi. Adam yerine konulmadığımdan, bu akıllarıma ve fikirlerime itibar etmezdi. Arı gibi çalışkan bir abiydi.

HİNDİSTAN CEVİZLİ LOKUMBURGER VE ÇAMLICA GAZOZU

Tenekelerin içine basiştırdığı çimentonun kurumasını beklerken boş durmazdı. Dosdoğru Dülger Çarşısının yolunu tutar, istediği kalitede topaç “çektirmeye” giderdi. (bakınız Fikir Uçuşmaları ve Chandler Yalpası isimli risalesi). Büyük bir iştiyakle döndürdüğü topacını iftiharla seyrederken haliyle başı döner, birşeyler atıştırmak üzere mutfağa koşardı.
Yiyeceklerini de kendisi imal etmek taraftarıydı. Ülkemize ilk “burger” anlayışını getiren oydu. Sayesinde hamburgerden önce lokumburgeri görüp öğrenmiştik. İki biskui arasına tıkıştırdığı üç adet lokumu alelacele yedikten sonra, aldığı enerjiyi yakmak üzere futbol maçı yapmaya koştururdu. Maç sonunda, evin yakınında kendi halinde akan boklu deredeki kurbağalarla muhatab olmaya giderdi. Tahminime göre, “vırak vırak sen bu işleri bırak” konulu sohbetler ediyorlardı. Kurbağa dostları ile yaptığı mutad görüşmeden dönerken dere kenarından birkaç kargı toplar getirirdi.
Anlayacağınız işi hiç bitmezdi. Sürekli meşguldü. Günde birkaç uçurtma yapması gerekirdi. Himmet gösterip bir uçurtmada bize yaptığı zamanlar olurdu. Gök kubbede nazlı nazlı uçuşan uçurtması yer yüzüne indiğinde, ona Çulpan ve diğer gezegenlerden haberler getirirdi. Gök kubbe ile ilgili ilk havadisleri bu sayede edinmişti.

Bunca faaliyetten sonra, Tarsus’un kavurucu sıcağı ile başedebilmek için ağaçta yetiştirdiği el emeği göz nuru Çamlıca gazozundan bir tane kopartıp içerdi. Evet gazozu da kendisi yetiştiriyordu. Bu gazoz tarımı işine, beni ve akranım değerli kuzenim Hasan’ı mutlu etmek amacıyla bulaşmıştı. Sabahları uykusundan fedakarlık edip, bir kasa gazozu ağaca bağlamak suretiyle, ziraatçılığını de kanıtlamıştı.
İtimad edilecek bir abiydi, her söylediğine ve yaptığına kayıtsız şartsız iman etmek durumundaydık. Sabahları uyanıp, bahçemizin mümbit topraklarında yetişen bir ağaç dolusu gazozu görünce, “vay be yeni gazozlar açmış” deyip, bize bu abiyi nasib eden rabbimize dualar ederdik. Sayesinde dalından taze koparılmış organik gazozlar ile büyüyorduk.
Hasan, bakkal Toros bey amcaya, sattığı gazozların son kullanma tarihinin geçmiş olabileceğini, bizim bahçede yetiştirdiğimizi ve taze taze içtiğimizi söyleyip hakaret bile etmişti. Abim, gazozlar kurtlanıp çürümesin diye arasıra gazoz ağacını ilaçlardı. Tam da işi ilerletip, portakal ağacına aşılama yaparak portakallı Fanta gazozunu imal edecekti ki, biz aniden büyüdük.
Otuz yaşımıza gelip, hani ne oldu bizim meyveli gazozlar diye soracak olduğumuzda, hiç bozuntuya vermeyip, eşşek kadarsınız çalışıp para kazanıyorsunuz, ahacık marketler şurada iki litre alıp için diyerek azarlayıp terslendiydi. Bizim gül hatırımız için ömür boyu gazoz tarımı ile uğraşacak değildi ya.

SANAYİ, TARIM, TİCARET

Yoğun işlerinden artan zamanlarında ticaretle uğraşmaya karar vermişti. Haşlanmış mısır satacaktı. Bu mısır sektörünün kar getireceğini umuyordu. Annemi kendisine sponsor yapıp, yirmi- otuz koçan mısır haşlattırdı. Annemin abim ile diyaloğu fevkaladenin fevkindeydi ama yinede nedense her görüşmelerinin sonunda, annem cephesinde “lahavle ve la kuvvet” durumu hasıl olurdu. Bahçe verimliydi, gazoz tarımı yapılıyordu ama mısır ekilmemişti. Annem yegane oğlunun ticarete olan istidadını köreltmemek için mısır alışverişine çıktı. Lahavle kimbilir bu çocuk ilerde popcorn kralı filanmı olacaktı neydi? Mani olmamalıydı. Müstakbel mısır kralının valide sultanı olma ihtimalini göz önünde bulundurarak, haşladığı mısırları “helke” tabir edilen galvanız bir kovaya doldurdu ve bir iş adamına sponsor olmanın telaşıyla beklemeye başladı.

Bir-iki saat sonra mısır satışından sermayeyi kediye yüklemiş olarak dönen abim, iflas nedeniyle ticari hayatına ara verdiğini beyan etmek zorunda kalmıştı. Müşteri profili dostlarından oluşuyordu ve onlardan para alması mısırcılık etiğine aykırıydı. Hepsini eşe dosta bedava dağıtmış ve helal etmişti. Kovada kalan son mısırını da anneme hediye edip gönlünü aldı. Anası oğlunun murrüvetini görmekten ve ücretsiz mısır yemekten çok hoşnut kalmıştı doğrusu.
Bu vesile ile de, yine babamdan “sermayeyi kediye yüklemek” deyimini ve cümlede kullanılışını öğrenmiştim. Üzerinde mısır kovası ile dolaşan bir kediyi gözümün önüne getirmeye çalışmıştım ama muhayyilem kifayet etmemişti. Halen ne zaman bir iflas konkordato haberi duysam, gözümün önünde sırtında mısır kocanı ile koşuşturan bir kedi canlanır.

SOFRA MUHABBETİ

Bunca meşakkate rağmen, akşam olup hava kararınca da bitab düşmezdi. Akşam yemeğinden önce, gün boyu ortalıkta görünmeyen ortanca kızkardeşini bulup getirmek zorundaydı. Hiyerarşik duruma göre, herkes bir alt yaştaki kardeşine mukayyet olmakla görevliydi. Bu sebepten akıllara ziyan ortancayı arama işi ona düşüyordu.
Bu kızın (Şule) yeryüzünde bulunması pek nadir bir olaydı. Genellikle ağaçların tepesinde efkar dağıtıyor olurdu. Derdinin dermanı yoktu. Ömrünü, lazimliği boncukla dolu küçük kardeşini kıskanmakla tüketiyordu.
Abisi, birkaç mahalleyi bağırarak dolaştıktan sonra bu tuhaf yaratığı bir ağacın tepesinde bulur ve dere kenarından koparttığı kargı marifetiyle dalları silkeleyerek aşağıya düşürüp eve getirirdi. Toz, toprak, yara ve bereden müteşekkil yarım kahküllü ortanca, eve gelince haşat vaziyette sofraya serilirdi. Yorucu bir günün sonunda yemek yemeye mecali kalmadığından, tabağındaki pilavı yastık niyetine kullanıp uyuklardı.
Abim, görevini layıki vechi ile yerine getirmenin verdiği iç huzuru ile sofraya oturur ve bu defa kendisinden bir yaş büyük ablasını huzursuz etme işine başlardı. Gerek masanın altından ayaklarını kullanarak, gerekse kaş ve göz işaretleriyle zenginleştirilmiş muazzam mimik kapasitesini devreye sokarak, Oya’nın “Oya Oya yağlıboya” olduğunu, burnunun kemer patlıcanına benzediğini ve ona daha neler neler yapacağını hiç konuşmadan ifade etmek zorundaydı.
Zaten gece yatmadan önce de hepimizi yatağımızın altında yaşayan öcüler hususunda mutlaka uyarırdı. Bütün bu işleri gizlice ve sadece ablasının anlayabileceği bir üslup ile yapmaya gayret ederdi. Zira babam her daim, her yerde ve özellikle sofrada Demokles’in kılıcı gibi tepesindeydi. Laubaliliği affetmez, yemekte disiplin ve asayişe önem verirdi.

En büyük kızının ortada hiçbir şey yokken ve de durup dururken ağlamaya başlayıp sızlanmasına hiçbir mana veremeyip asabı bozulan babamız, bu duruma önlem olarak kerrat cetvelinin en zor sorusu olan “yedi kere dokuzu” ve “altı kere sekizi” sorar, tabiî ki cevabını alamazdı.
Bu durum karşında hayretler içerisinde kalırdım. Bir yandan annemin tabağının içine tüküre tüküre üç dört adet dişimi kullanarak yediğim yemeğimi çiğnemeye çalışır, diğer yandan derin düşüncelere dalardım. Koskoca babam, kerrat cetvelini bilmiyor muydu da devamlı bu üç çocuğa sorup öğreniyordu. Daha doğrusu sürekli yanlış cevaplar alıp, öğrenemiyordu. İnsan gizlice parmak hesabı yapar, çoluk çocuğa sormaya tenezzül etmezdi. Büyüyünce çocuklarıma sorup rezil rüsva olmamak için bu “kerrat cetvelini” yeni adıyla “çarpım tablosunu” hemen öğrenmeye karar vermiştim.

Babam, sofrada çocuk eğitimi çalışmalarını azimle sürdürürdü. Pilav üstünde uyuyan ortancaya, burnunun patlıcana benzediğini ima eden kardeşi yüzünden ağlayıp zirlayan büyük çocuğuna, coğrafyasının zayıfını umursamayıp ablasına gizlice sataşan oğluna, annesinin tabağındaki yemeği ortalığa saçmakla meşgul tekne kazıntısına rağmen, meşhur nutuklarından birine başlardı. 

Dinleyici kitlesinin ahval ve şeraiti, gaflet ve dalalet içinde olması bile şevkini kırmazdı. Hepimiz tarafından fevkalade kanıksanmış, kelimesi kelimesine ezberlenmiş altı yedi çeşit nutuğu vardı. Sayesinde, büyüyüp çocuk sahibi olunca yeni nutuklar bestelemek zorunda kalmayacak, mevcut nutukları şablon yapıp, bir miktar güncelleştirerek kullanacaktık.
Nutukları numaralandırmıştık : Mesela dört numaralı nutuğu “okursanız da kendinize, okumazsanız da kendinize” başlıklı bir nutuktu ve domi klasik nitelikte idi. İlerde rahatlıkla kendi evlatlarımıza uygulayabilir, OKS ve ÖSS sınavlarını gözönünde bulundurarak güncelleştirip, rahatlıkla kullanabilirdik.
Beş numaralı nutuk, muhtemel bir baltaya sap olamama durumuna karşı hazırlanmıştı. Bir hayli uzundu. Çorba servisi sırasında başlar, tatlı veya meyve servisinin sonunda nihayet bulurdu.Coğrafya ve cebir ikmal sınavları öncesinde sıkça atılan bu nutuğun son cümlesi daima, “kışın yediğiniz hurmalar, yazın kıçınızı tırmalar” şeklinde biterdi.
Bir kulağından girip öbür kulağından çıkma deyimini de bu vesile ile öğrenmiş, abimin ve ablalarımın kulaklarını izlemeye alarak, bu hayati önem arz eden lafların ne şekilde çıkıp, nereye gittiklerini kontrol etmeye çabalamışımdır.
Babam sofradaki arbede katsayısının en yüksek olduğu anlarda, kartal gibi bakışlarını üzerimizde gezdirerek ve sesinin volümünü “Ey Türk gençliği birinci vazifen” kıvamına getirerek sözlerine başlardı. Gittikçe yükselen sesinin etkileyici tonundan, iki büyüğün didişmesi şiddetini kaybeder, pilavın üzerinde uyuyan bile silkinip uyanırdı.
Elimde tuttuğum kemik ile kafamı kaşıyarak dinlediğim bu nutuklar ile, bende kıssa ve hisse kat sayımı yükseltir, birçok deyim ve terim öğrenirdim. Mesela “ellerin sıpaları”nın en büyük rakiplerimiz olduğuna, bunların meziyetlerine ve ne işe yaradıklarına hep bu aslan ayaklı yemek masasında vakıf olmuşumdur. Hayatım boyunca bahse konu “ellerin sıpaları”ndan tırsmışımdır ve gördüğüm yerde onlara “karga kardeş tüyleriniz ne kadar güzel” diyerek itibar ve iltifat etmişimdir.
Eskiden çok eskiden böyleyken böyle idik. Hayat güzeldi, mazi yoktu, ati vardı. Bildiğimiz tek şarkı, daha dün annemizin kollarında yaşarken idi ve bizi incitmezdi. Çerçeveler henüz boştu. En önemlisi henüz kimse ölmemişti. Bütün bunlar eskidendi çok eskiden.
Bugün abimin doğum günü. Kutlu olsun. Çerçeveler torunlarının resimleri ile dolsun…

BİRNUR

BEN

“TWEETY” KUŞU

Değerli Yaran
Birkaç ay önce bir gece,kaçırmış olduğum uykumu yakalamaya çalışırken gelen postama bir göz atayım dedim. Genellikle sabah ezanını müteakiben, mahallenin horozunu da dinleyip, köyünü kuzuyu çitlerin üstünden atlatır da öyle uyurum. O gece koyunların bir kısmı çitten başarı ile atladı, bir kısmı düşüp kafayı gözü yardı derken bir baktım, saat 03.00 ölmüş. Vakit geçirmek üzere yaran (dost) maillerine bakarken, şu aşağıda görülen, ismi lazım değil bir arkadaşımızın yolladığı akıllara ziyan maili açtım.

“Bir okuyun, aşağıda devam edeceğim:

Ben böyle şeylere inanmazdım ama hadi bu sefer deneyim dedim, gerçekten 10 dk içinde gerçekleşti dileğim!
Sizde deneyin! ilginçtir bende denedim ama gerçekleştiiiiiiiiiiiiiiii çok saçmaaa ama gerçekleşi.
DENEYİN
Sevgi ile kalın”
{Arkadaşımın imzası)

“TWEETY KUŞU SİLMEYİN SAKİN, GERÇEKTEN İSE YARIYOR. BUNU
YAPTIĞIM İÇİN
ÜZGÜNÜM AMA YAPMAK ZORUNDAYIM. BU MAİLİ GÖNDERDİKTEN
SONRA YENİ BİR İŞ
SAHİBİ OLDUM VE ARTIK BENİMDE BATILI İNANÇLARIM VAR. ÇOK ARZULADIĞINIZ BİRŞEYİ DÜŞÜNÜN ÇÜNKÜ
BU SİZİ ÇOK
ŞAŞIRTACAK. BANA BUNU GÖNDEREN KİŞİ DİLEĞİNİ
GÖNDERDİKTEN 10 DAKİKA
SONRA
GERÇEKLEŞTİĞİNİ SÖYLEDİ.”

 

 

 

 

            TWEETY BİRD

,,:cc,,,;.
cc$$$$$$$$$$$$$cc
cc$$$$$$$$$$$$$$$$$$cc
c$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$c
,c$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
,c$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$

,d$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$,

 ,$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$h$$$?
,$$$$$u$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
J$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$b$
$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
?$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$?
?$$$$$$MMMMM?$$$$$$$$MMMMM?$$$$$$$$$$?
?$$$$$$MMMM.$$$$$$$$,MMMM$$$$$$$$$$$?
$$$,M?;;;?$$$$$$$$$$?M?,,??,$$$$$$$?
?$$$$,<( ?) $$$$$$$$$$(?>)>$$$$$?
?$$$, <( ) $$$$$$$$$$(> )>$$$$?
?$$$$$..?-?$$$$$$$$$$$,?-?,$$$?
$$$$$$$$$$$????$$$$$$$$$?
$$$$$$$$$ $$$$$$$$$$b
$$$$$$$$$$$c,,,,c$$$$$$$$$$$$
??$$$$P?? ?$$$$$$???$$$$???
$$$$$
$$$$$$c
 ,$$$$$$$?c
z$<$$$$$$$?$,
z$<$$$$$$$$$?$c
$$$$$$$$$$$;?$
 ?$<$$$$$$$$$$$:$
 ?L$$$$$$$$$$$:$
 ?$$$$$$$$$$$d?
??$c???3 ……………..,,,,,. ….,,,,,.-
“TWEETY KUŞU SENİ GÖRDÜ, DİLEĞİNİ GERÇEKLEŞTİRECEK AŞAĞI
DOĞRU İLERLEDİKTEN SONRA DİLEĞİNİ TUT
****** DİLEK TUT ******
OKUDUĞUN SAAT İÇERİSİNDE 10 KİŞİYE GÖNDER BUNU YAPARSAN
DİLEĞİN OLACAK, YAPMAZSAN AKSİ GERÇEKLEŞİR”

Yüce rabbim yaranın da hayırlısını versin şu rezalete bak deyip, la havle ve lakuvvet hissiyatı ile maili dikkatlice okudum. İşte beklediğim fırsat ayağıma kadar gelmişti. Tweety beni görmüştü, dileğimi gerçekleştirecekti. Hem de on dakika içersinde. Vay canına idi be!
Dileğim olmasına olacaktı da, on kişiye göndermem kaydı ve şartı vardı. Yarın sabah bilgisayarını açınca, yolladığım maili görüp soyuma sopuma en asgari düzeyde küfür edecek on kurban yaran seçmem gerekmekte idi. Listeye baktım, en uysal ve tevekkül sahibi eşi dostu teker teker titizlikle seçip işaretledim. Katlanacaklardı, zira dostluk böyle günde belli olurdu. Ortada hayat memat meselesi vardı. Tuttuğumuz dilek gerçekleşecekti. Aklımda bir zarar ziyan olmadığına yıllardır zorla da olsa ikna etmiş olduğum, iyi huylu, sabırlı sebatlı, mazisi temiz, işi gücü olan dostlarımdan müteşekkil nezih ve helal süt emmış bir çevrem vardı. Yüce rabbime binlerce şükürdü. Yarın mailimi alınca beni takdir edeceklerine, dileklerini tuttuktan sonra, onar hayırsever arkadaşlarına göndereceklerine ve böylece bu mutena ve Allah müstehakini veresice zinciri kopartmayacaklarına sonsuz itimadım vardı.
Hayat artık meşakkatli değildi. Oturduğun yerden sırtını teknolojiye dayayıp, Regaib Kandilini, Kadir gecesini, Hidirellezi filan beklemeden dileğini dileyip on dakika demlenmesini bekleyince iş tamamdi. Tekrar vay canına idi be!
Halbuki eskiden bu işler böyle mi idi? Analarımız atalarımız bir dilekleri olunca abdestlerini alır, huşu içerisinde Telli Babaya tel, Mercimek Dedeye mercimek adamaya yollara revan olurlardı.
Bizim sülalede bütün üniversite diplomaları bu yöntemle edinilir, “balta sapı” olma konusunda bu tür organizasyonlar düzenlenirdi. Biz böyle görüp öğrenmiştik. O devirde trekking yürüyüşleri filan icad olmamıştı da, annemiz, teyzemiz, halamiz gibi ailenin ünlüTürk büyükleri, adam olmamızı teminen Hacı Bayram Veli Hazretlerinin türbesine evden yayan yapıldak yürümek suretiyle dileklerini gerçekleştirir, aynı zamanda da formlarını koruyarak, bir taş ile iki kuş vururlardı. Artık şimdi kuş vurma devri geçmiş, kuşa ibadet devri başlamıştı demek ki.
Mesela abim tıp tahsilinin zor olması nedeni ile, kırk altı Hacı Bayram yürüyüşünü müteakiben diploma alabilmişti. Kuzenim Hasan’ın diplomasi ise, annesinin dizlerindeki romatizma yüzünden yürüyüşlerin aksaması neticesinde bir yıl gecikmişti. İtikat sahibi bir aile olduğumuzdan, çok şükür ders çalışmamıza filan hiç gerek yoktu. Büyüklerimiz, ders yılı başında, türbelerle pazarlığa oturur, kaç yürüyüşte kaç dersten sınıf geçileceğinin, not ortalamasının kaç olacağının hesabını kitabını yapar, adaklarını adar, işi bağlarlardı.
Ders yılı sonunda da, başarılarımızı kutlama babında, Zekeriya isminde bir zat şerefine Zekeriya sofraları kurulur, yenilir içilirdi. Ben yıllarca bu Zekeriya’yı, yemeğe davet ettiğimiz bir ahbap sanmış, mazereti nedeni ile davetlerimize icabet etmediği fikrine kapılmıştım. Meğer o da ayrı bir evliya olup, kırk çeşit yemeği görmeden muradımızı yerine getirmezmiş ve laf aramızda boğazına pek düşkünmüş. Ancak bunca çocuğun, kuzenin, yeğenin diplomasi, bir baltaya sap olması derken, Hacı Bayram, Telli Baba, Tuz Baba, Dardar Dede ve Zekeriya Bey ile fevkalade yüzgöz olunmuştu. Her ne kadar yatır, evliya, embiya ve ermiş de olsalar, nihayet onlar da bir küldü.
Mezuniyetti, iş bulmaktı, sınıf geçmekti, evlilikti, ev almaktı bütün aile hususiyetlerimize vakıf olunca aralarında dedikodumuzu bile yapar oldular. Dardar Dede’nin Hacı Bayram’a benim hakkımda; “Yahu birader bu çocuk geçen yıl da cebirden çakmıştı bunun aritmetiğe hiç istidadı yok, zaten anası da geçen yıl adadığı mercimekli bulgur pilavını ödemedi sen ne düşünüyorsun, içimde bir his var Allah bilir ise girince de muvaffak olamayıp Adıyaman’a sürülerek başımıza tebelleş olur. Kuzeni, yeğeni, ablası, abisi hepsi ayrı bir dert teşkil ediyor işimize gücümüze bakamaz olduk Bayram efendi” dediğini duyunca billahi pek gücenmiş idik.
Diyeceğim o ki, o zamanlar dilek dilemenin, adak adamanın bir kutsiyeti, bir raconu vardı. Zaman ayırmak, dileği diledikten sonra nadasa bırakmak, karşılığında adak adı altında bir bedel ödemek gerekirdi. Bir yerlere bir çaput bağlanırdı, bir iki mum yakılır, seyrine bakılırdı. Daha olmadı zavallı bir koyun boğazlanır, kan akıtılırdı.
Bakınız şu işe ki, yine devir değişmiş, adaklar dilekler teknolojiye bağlanmıştı. Gece vakti, bilgisayarı açıyordun, on kişiyi mail yoluyla taciz edip, kuştu kumruydu demeden herhangi bir kümes hayvanını Allaha elçi tayin edip, dileğini diliyordun. Üstelik ön dakika içersinde gerçekleşmek üzere.
Gecenin saat 03.00’u sularında , hiçbir şeyden habersiz, bir taraflarında uçuşan pireleri nezaretinde rüyalara dalmış eşe dosta Tweety Kuşu mailini tıklayıp tıklayıp yolladım. Şimdi ön dakika sonra gerçekleşecek dileğimi dilemeliydim. Saate baktım, 03.07 idi. Bu durumda 03.17’de gerçekleşmesi caiz olan dileğimin çok makul ve mantıklı olması gerekiyordu. Bütün muradlarım makul ve mantıklı sayılırdı ancak on dakikada gerçekleşebilecek mi idi? İçimde tarifsiz bir sıkıntı hasıl olmuştu. İnanılır gibi değildi. “Vay canınanın” yanısıra, aynı zamanda “hay Allah’tı” be! Ne yani, şimdi bu kuş sayesinde içeride horul horul uyumakta olan oğlanlar ön dakika içinde adam mı olacaktı?
Başkent Üniversitesi bu saatte kapalı idi. Sırf benim muradım olacak diye rektörlük uyanıp sabaha karşı bu saatte Mert efendi için diploma töreni mi düzenleyecekti? Yoksa ayda bir de olsa yıkanması hususunda yüce rabbimin huzurunda onaltı yıldır küçük duruma düşerek ettiğim dualar kabul olup, küçük oğlan Ateş efendi için bir ıslahat fermanı mı yürürlüğe girecekti? Gidip odaları bir dolaşıp son durumlarını kontrol etmeye karar verdim.

Ateş efendide, en ufak olağan dışı bir durum yoktu. Gelenekler doğrultusunda, paçaları çamurlu okul pantolonu ile mışıldıyarak uyumakta idi. Tarih ve Kimya kitaplarının kopmuş sayfaları her zamanki gibi yerde, terliğinin teki ise masanın üzerindeydi. Öbür tekini sabah okula götürmek üzere çantasına tıkıştırmıştı. Çarşafın altından elma kabukları nezaretinde, paltosu sarkıyor, tavandaki lambanın üzerinden dört çift artı üç tek olmak üzere toplam onbir çorap sallanıyordu. Üç gün önce çiğnediği sakız duvara, bugün çiğnediği ise gitarın tellerine itina ile yapıştırılmıştı. İstikrarlı bir çocuktu. Bisküvi ve cips paketlerini her zamanki yerlerine, çamaşır çekmecesine donların arasına yerleştirmişti. Her şey normal seyrinde idi. Bu dilek dilenmezdi. Dilenseydi de gerçekleşmesi için değil bir Tweety Kuşu, Kuş Cennetinde mükim bütün kuşlar ayaklansa kar etmezdi. Burnumu tıkayarak o bölgeden ayrıldım. Mert efendinin odasına yöneldim.
Mert, adı ile müsemma, namert olmayan dürüst, faziletli, temiz ve tertipli bir gençti. Ancak on dakika sonra kep törenine katılıp, diplomayı havaya fırlatacak bir durumda olmadığı görülmekte idi. Uykusunun en derinine inmişti. Son yıllarda ders çalıştığı görülmemiş, duyulmamış ve dahi rivayet bile edilmemişti. Mesire yerine seyrana gider gibi okula giderdi. Zaten saat de diploma almaya müsait değildi. Mezuniyet töreni hevesimi yüreğime gömüp, elim böğrümde o odadan da ayrıldım. Kayda değer başka bir dilek bulmalı idim.
Mahkeme kazanıp sürgünden kurtulsam hususunda bir dilek dilesem, ne yani gecenin seher vaktinde, Bölge İdare Mahkemesi hakimleri ön dakika içinde toplanıp Adıyaman’a tayinim konusunda lehime karar mı vereceklerdi?
Milli Piyango İdaresi de kapalı idi. Tweety Kuşuna umutsuzca baktım. Ne yani her ayın dokuzunda- ondokuzunda- yirmidokuzunda olan çekiliş, benim çeyrek biletin kazanması için üç gün önceden bu sabaha karşı mi yapılacaktı? Yapılsa da, sonuçların noter huzurunda belirlenmesi, internete ve gazetelere verilmesi derken, trilyoner olmamız sabahı bulurdu.
Yok yok, daha mantıklı ve makul bir dilek dilemeli Tweety’e rezil olmamalıydım. Gözüm üç gündür bir kabin içinde ıslattığım ve yoğun işlerim nedeni ile bir türlü pişirmeye fırsat bulamadığım nohuta takıldı. Bir kilo nohut, ilgisizlikten çimlenmişti. Pişip pişmeyeceğini Allah bilirdi. Derhal düdüklü tencereye koyup, tencereyi ocağa karşıdan fırlattım. Dileyecek dilek aranırken, saat 03.23 olmuştu. Huşu içinde düdüklünün aşina tıslamasını dinleyip, nohutun pişmesini diledim. On dakika sonra saat 03.33 sularında Allah sizi inandırsın artık bir tencere ezilmiş nohutum vardı. Bunu yarın humus bile yapabilirdim.
Evet Tweety Kuşu beni görmüştü. Dileğim kabul olmuştu. Ne mutlu idi bana.

İbret: Dilekleriniz makul ve mantıklı olsun. “Ölme eşeğim ölme yaz gelecek arpa biçeceğiz” konulu dilekler dileyip ömrünüzü hüsran ile tüketmeyiniz.
Birnur

BİRNUR’UN RÜYASI

Değerli Yaran

Artık bilgisayar işine bir iyice bulaştım. Program filan yapasım var haberiniz ola..Laptobsuz geçen yıllarıma yazıklar olsun kanaatindeyim.
Bilgisayar dünyasında yerimi alışım şöyle oldu. En son sürüldüğüm masada beş aydan beri arpacı kumrusu misali düşünüp dururken, bir yandan da sigarayı bırakma çabaları içine girmiştim. Izdırabimi hafifletmek için, gün boyu çiğnediğim sakızların haddi hesabı yoktu. Süruldüğüm Adıyaman’dan döneli bir yıl olmuştuysa da, bitkinliğimi üzerimden atamamıştım ve Allah sizi inandırsın hiiiç çalışasım yoktu. Eski alışkanlıkla içimden çalışmak geldiği nadir zamanlarda da hemen bir yanıma kaykılıp, bu kötü hissin geçmesini bekliyor, bu arada uykuya dalıp, Chantix isimli ilacımın yan etkisinin etkisiyle, akıllara ziyan rüyalarımı görmeye devam ediyordum. Sürgünlerim sırasında 100 YTL eksik maaş almam hasebiyle içim gayet müsterihti. Allahın taksiratımı affetmesine hiç gerek yoktu.Mesaimin büyük bir bölümünü uyuyarak geçirmekle, devletin bana borçlu kalmasını da önlemiş oluyordum böylece. İşte sizlere büro tipi bir rüya.

Hayırdır inşallah; fişmekan tarihli makam onayı ile Sakız Adası’na sürülmüşüm. Sayın Bakanımızın tensip ve talimatlarıyla, üzerinize afiyet Sakız Adası İl Kültür ve Turizm Müdürü olmuşum. Bakanlığımızın orada bürosu yok ama olsun. Belki orada enginarlı,kıymalı,semizotlu sakız çeşitleri bulunur umuduyla, yolluk ve harcırahımı alıp, tevekkül içinde yola koyuluyorum. Eh rüya bu ya, bindiğim gemi Ankara’nın Gölbaşı İlçesi kıyılarından demir alıp, bir kaç saat sonra abimlerin Fenton ilçesindeki göle doğru seyrediyor.
Meğerse, Gölbaşı-Sakız Adası hattı arasında Michigan gölünden geçiliyormuş. Dur şurda bir mola verip, yeni görevime başlamadan önce abimin ve Nilüfer ablamın ellerini öpüp hayır dualarını alayım diyorum. Kıyıya doğru yaklaşırken,güverteden bakıyorum ki, abim bir arkadaşıyla evin önünde oturmuş, rakı muhabbeti yapıyor. Arkadaşının kılığı bir garip ama pek umursamıyorum. Şimdilerde herkes herşeyi giyiyor. Adam sırmalı kaftanının eteklerini çimenlerin üstüne yaymış, elindeki rakı bardağını kaldırıp, Nilüfer ablamın barbunya pilakisi niyetine pişirdiği siyah Meksika fasulyesinden bir çatal alıyor.
“Şerefine Timurcuğum” diyor, “valla yengenin pilakisini de bayağı özlemişim.”
Abim, her zamanki konuksever, eski dilde misafirperver haliyle “hoşgelmişsin birader sağlığına içiyorum” deyip, zatı bana tanıştırıyor. “Ortaokuldan arkadaşım Barbaros Hayreddin Paşa” diyor. “Preveze Deniz Seferinden dönerken bizi ezip geçmemiş, sağolsun uğramış” diyerek misafirinin sebep-i ziyaretini anlatıyor. “Kızkardeşim Birnur Ankara’nın en ünlü memurlarındandır. Adıyaman’daki başarılarından dolayı taltif edildi, yine tayini çıktı” diye övünerek, vaziyetimi izah ediyor.
“Müşerref oldum Barbaros Paşa abi, sizinle daha önce hiç karşılaşmamıştık teşerruf bugüne nasipmiş” diyorum. “Yeni vazifen hayırlı olsun” diyerek tebrik ediyor. “Ben de Cezayir Beylerbeyi olarak atandığımda az harcırah almıştım sorun etme” diye beni teselli ediyor.

Bunlar ben gelmeden önce sohbeti koyultmuşlar, kaldıkları yerden devam ediyorlar. Barbaros, kavuğunu düzeltip, tabağındaki köfteyi ağzına atıyor ve sonracığıma “Timurcuğum” diyor; “Mehmet’i bilirsin şu bizim Sokullu Mehmet.Hani yan sınıftaki.O bizden bir sınıf büyüktür. Patavatsızdır, lafını esirgemez. Adama demis ki; ‘siz bizim sakalımızı tıraş ettiniz ama biz sizin kolunuzu kestik.Kesilen kol yerine gelmez.’
Adam bok gibi olmuş cevap verememiş. Bu arada kendi kıpkızıl sakalını kaşıyor bir yandan. Bu lafa bir mana veremiyorum. Abim, tenisçi dirseğini kafasının üzerinden aşırtmış vaziyette bir yandan suratındaki yıllardır uğraşıpta kopartamadığı benini yoluştururken, diğer yandan Türk kahvesi fincanının tabağı ebatlarındaki gözlerini açıp, maki bitki örtüsü kıvamındaki kaslarını beynine kadar kaldıraraktan; “Yapma yahu pek güzel demiş lan Hayro, bu laf tarihe geçmezse ben de Timur değilim diyor.” “Döndü mü Sokullu İnebahtı’dan diye soruyor. “Gelsin de bir araya gelelim inşallah” diyorlar. “Kardeşlerin ne alemde ? Oruç ile İlyas büyüdüler mi, bak benim kardeşime eşşek kadar oldu başarıdan başarıya koşuyor” diyerek yanağımdan bir makas alıyor abim.
Barbaros abi Preveze seferinden dönerken uğradığına göre Adriyatik denizi de abimlerin kapısının önündeki göle açılıyor galiba diye içimden düşünüyorum. Düşünüyorumda cehaletim belli olmasın diye ses etmiyorum. Şu dünya atlasını bir daha incelemeliyim Gölbaşı’nın başka hangi denizlere bağlandığını iyice bir öğreneyim diye içimden geçiriyorum.
Abim “Sokulluyu epeydir arayamadım şunun cep numarasını verde Sudan’ı ve Kıbrıs adasını zaptedişini bir kutlayayım” diyor Babaros’a. O da kaftanının cebinden tavus tüylü bir kalem çıkarıp, telefon numarasını yazıyor.Oradan buradan, 1040 yılındaki Dandanakan savaşından, Selçukluların Horasan’a nasıl yerleştiğinden, ortak arkadaşları İzzeddin Keykavus’un Selçuklu devletini kuruşundan filan geyik muhabbeti yapıyorlar. Abim, “Lan Hayro, Akdeniz’i Osmanlının gölü yaptın ya helal be sana” diye arkadaşını takdir ediyor. “Kalk seni benim motorla bir tenezzühe çıkarayım .Çulpan’ın son halini de bir temasa ederiz diyor.” Barbaros gönülsüzce kaftanının yakasındaki samur kürkü kaldırıp,üşüdüğünü belli ediyor. “Birader aslında beni deniz tutuyor. Bakma ekmek parası işte Kaptan-ı derya olduk bir kere diyor..” Abim, “Zırlanma oğlum esas doktorluk rezillik diyor.Keşke ben de Kaptan-ı derya olaydım.”
O sırada Nilüfer abla içerden hünkar beğendiyi getirip ikram ediyor. Hayreddin Paşa hayretler içinde kalıp , “Kız Nilüfer ne çabuk pişirdin yahu diyor. Bizim hanım bunu üç günde yapıp, derin dondurucuya atıyor.”
“Topkapı’nın mutfağını yirmi kere dolaştım, hiç derin donduruculu Arçelik görmedim” diyecek oluyorum ki, bir el omzuma vuruyor. “Birnur hanım size laptop getirdik iyi günlerde kullanın” diyen iki adam masamın kenarında durmuş, ellerindeki siyah çantayı gösteriyorlar..Ulan uyuyana yılan bile dokunmaz hissiyatıyla sinirleniyorum.(şimdi aniden şu ana kadar kullandığım yor’lu geçmiş zamanı değiştirip, di’li geçmiş zamana geçiş yapmak zorundayım.Kusura kalmayın yaran)
-Ne olacak bu? diye terslenerek sordum.
-Size yaranılmaz zaten, dedi bir tanesi. Laptob işte kullan. Çalışırsın, rüyanı yazarsın, mail gönderirsin.
-Sizin adınız İsmail mi ?dedim.(buraya yeni sürüldüğüm için pek kimseyi
tanımıyordum)
-Hayır ben İdari Mali İşlerin şefi Şerafettin dedi hardal sarısı dişlerini asabiyetle gıcırdataraktan.
-Ne bileyim mail filan dediniz de İsmail sandım uyku sersemi. Bu makine şimdi benim mi oldu ? diye sordum.
-Şimdilik öyle diye çemkirdi. Bir dahaki sürgününüze kadar sizin.Sakin bozup kaybedeyim filan demeyin.Üzerinize zimmetli geri vereceksiniz.Annenizin nikah cüzdanı kadar bir meblağı maaşınızdan keseriz diye de tehdit etti.
-Bunu bana niye veriyorlar, yoksa dağın birinde bir kurt vefat etti de haberimiz mi olmadı. Zavallı kurt hangi dağda öldüyse bilelim şeklinde vıdılandım.
-Yök tamamen hayır yapmak amacıyla veriliyor.Devletin başının gözünün sadakası olarak demek suretiyle kalbimi kırdılar.
-Ne bileyim dedim. Bunun arkasından bir sürgün gelmesinde Allah muhafaza. Tecrübelerimden biliyorum Adıyaman sürgününden bir hafta önce de yıllardır çok isteyip ulaşamadığım tel zımbayı vermişlerdi diye söylendim. Hislerimi, ben yine de temkinli olayım, bu öküzün altında mutlaka bir buzağı vardır şeklinde ifade ettim. Labtobu geri almasınlar kaygısıyla bağrıma basıp,
-Sakız adasına götürecek miyim? Oraya tayinim çıktı da dedim.
-Sakız adasını rüyanda gör. İstersen Rodos adasına götür neticede geri vereceksin deyip, suratıma manyakmışım gibilerden bakıp gittiler.
O güne kadar bilgisayara karşı sebepsiz bir allerjim vardı ama laptobu sevmiştim.Teknoloji ile aram açıktı. Tam otomatik çamaşır makinesine bile zor alışmış, alışana kadar da evdeki adamların bütün donlarını pembeye boyamıştım.Ütüyü önce yere düşürüp boylamasına ikiye ayırır, içinden çıkan telleri, fişi pirizdeyken elimle iteler, havaya dikilen saçlarımı görünce cereyana çarpıldığımı idrak edip, yine de sükunetimi bozmazdım.Evde yaşayan insanların önemli eşyalarını elektrik süpürgesinin içine çeker, gelen tamircinin elinde iki ay önce kaybedilmiş çorabı ve boyalı kalemleri görünce pek hayret ederdim. Böyleyken böyle bir durumum vardı ve şimdide bu laptobu kullanacaktım işte.
Öğlen tatilinde üşenmeyip, Çikrikçılar Yokuşuna gittim. Amacım, yeni laptobumun üzerine dantel örtü almaktı. Hemen iş yerime dönüp, laptobumu sakladığım yerden çıkartıp, itina ile kapağını açtım. Aldığım örtüyü, sivri kenarları üçgen biçimde ekrana düşecek şekilde yerleştirdim. Estetik kaygılar taşıyan bir insan olarak, işte tam istediğim görünüşte bir laptob sahibiydim artık. Ah kapağın üst kısmı biraz daha geniş olsaydı diye düşündüm.Bir biblo veya küçük bir vazo üstünde ne kadar güzel dururdu. Neyse böyle de güzel olmuştu. Biraz kullanmak istedim ama tuşlardaki harflerin yerlerine hiç aşina değildim. Labtobum q klavye olarak tanzim edilmişti.Oysaki benim burun karıştırma parmaklarım F klavye düzenine alışıktı. Panik içinde sevgili yeğenim, teknoloji dehası Ayşe’yi aradım. Ayşe her zamanki yatıştırıcı tavrı ile halledeceğine söz verdi. Bu arada yaranlardan kuzenim Betül ve abim acı haberi tez duymuş, Ayşe’ ye iman etmem gerektiğini onun herşeyi halledeceğini telkin etmeye başlamışlardı.
Nitekim Ayşe üç gün içinde duruma el koydu ve klavyeyi başarıyla F’e uyarladı. Sıra laptobu kazasız belasız kullanmayı öğrenmeme gelmişti.Bizim evdeki evlat tabir edilen sıpalar hiçbir şekilde yardım etmeyip, her sorduğuma çemkirmek suretiyle asabımı bozuyorlardı.Bunlardan medet ummamın nafile olduğunu anlamıştım. Bu işleri kavrayabilmek uğruna, iş yerimde kendime ergenlik yaşını birkaç yıl önce tamamlamış genç nesilden müteşekkil bir ekip kurdum. Hepsi pırıl pırıl çocuklardı ve benim ne şiddette bir salak olduğumun farkında değillerdi, Müdürleri olmam hasebiyle, hürmette ve sevgide kusur etmiyorlar, beni ağır kamil bir insan olarak tanıyorlardı. İşe yeni girmişlerdi. Bu bilgisayarı tez vakitte bana öğretmezlerse yıl sonunda sicil notlarını yüz üzerinden kaç vereceğimin endişesini taşımalarına yardımcı olmaktaydım. Dolayısıyle, ne zaman çağırsam koşarak geliyor, suratlarındaki müstehzi ifadeyi benden ustalıkla saklayarak, laptobumun üzerindeki dantel örtüyü itina ile ekranın üstünden yukarıya katlıyor, bilgilerini aktarıyorlardı. Böylece günler haftalar geçti. Artık birçok şeyi öğrenmiştim. Gençler göründüğüm kadar salak olmadığımı aralarında fısıldaşıyorlar, siz bir bilgisayar dehasısınız Birnur hanım diye yalakalığı andıran laflar ediyorlardı.

Geçenlerde yine siz yaranlarıma mektup yazarak mesaimi değerlendirmek üzere laptobumun başına geçtim. Ama o ne? “Değerli yaranlarım” diyeceğim, “R” harfi çıkmıyor. Basıyorum basıyorum olmuyor. Bir tutukluk var. “R” tuşu yerinden kımıldamıyor. Asabım bozuldu. Ak tolgalı beylerbeyi misali haykırdım:
-Omeeeeer çabuk buraya gel. “R” tuşuma birşey olmuş,basmıyor!
Ömer bir kat aşağıdaki odasından sesimi duyup merdivenleri üçer beşer atlayarak geldi.
-Gördün mü sürgünde olduğum için bana kötü laptop vermişler. “R” tuşu basmıyor diye kükredim.
Oğlan ürkekçe “R” tuşuna bastı.
-Evet basmıyor Birnur hanım bugün isterseniz değerli yaranlarınıza yazmayın. Ben teknisyeni çağırıncaya kadar içinde “R” harfi olmayan birşeyler yazın şeklinde çözüm üretti.
Daha çok hiddetlendim. “Benim değerli yaranımdan başka kimim var bre mel’un !” dedim. Ömer endişeyle “R” harfini kurcaladı. Elindeki kalemin ucunu tuşun altına sokup, oradan birşey çıkardı. Elinde tuttuğu kırıntıyı saygıda kusur etmeden gösterdi.
-O da ne ? diye sordum.
-Şey Birnur hanım galiba bugün yazı yazarken yine poğaça yemişsiniz, bu kırıntı “R” harfinin altına kaçmış gibilerden birşeyler mırıldandı.
-Uydurma, ben bugün öğlen arkadaşımla köfteciye gittim. Poğaça mogaca yemedim diye azarladım.
-Zaten çok kuru.Tuşun altında bayatlamış.İki gün önce yediğiniz poğaça galiba dedi ve ekledi. Laptobun kapağını örtü örtmek suretiyle süslediniz iyi oldu tabi de, klavye kısmını tabak olarak kullanmasanız diyorum. Veya birşey yiyeceğiniz zaman naylon bir sofra örtüsü ortseniz diye görüş bildirdi.
Değerli bir büyüğü olarak cevabım;
-Yıkıl karşımdan Ömer! Huzurumdan geri geri çık ! şeklinde oldu.
Değerli Yaran. Hepinize sevgiler,saygılar.

Birnur

ŞULE’NİN DOĞUM GÜNÜ

Resim6_2 Yaran
Bu ikisinin şu halleri, asabımın tepe taşıma sıçramasına neden olmaktadır. Bahçelerde bağlarda çektirdikleri bu keyf-i sefa fotoğrafları ile benim olmadığım zaman ve mekânlarda nasıl da mutlu olduklarını belgelemek istemişlerdir ki, yazıklar olsundur.

SULE2
Şule’nin beş yaş büyük abisi, resimde görülen demode pusetin içindeki henüz kapanmamış bingildağa parmağı ile kuvvetlice bastırmayı asla aklından geçirmemiş, onu kıskanmaya tenezzül bile etmemişti. Tam tersine onu çok sevmekte ve Şule’siz geçen ilk beş yılının acısını çıkartmak istercesine onu hiç yanından ayırmamakta idi. Şu resimlere esefle bakaraktan yine mazının arşivini kurcalayıp, bildirin turnalarını basıma toplamak mecburiyetinde kaldım.

SULE1

ASRIN UÇURTMASI
Şule’nin abisi, 1960 yılının en yüksek teknolojisini kullanarak muazzam bir uçurtma yapmaya karar vermiş, bu iş için gereken pılışını pırtısını ve Şule’sini yanına alarak bahçelere bağlara tezgâhini kurmuştu. Metrelerce mavi yağlı kâgidi yerlere sermişti. Uçurtmasının iskeletini teşkil edecek kargıları boklu derenin kıyısından toplayıp, derin geometri bilgisinin ışığında ölçüp biçerek işe koyulmuştu. Heyt be idi ! Böyle bir şaheser Tarsus semalarında salınarak dosta düşmana nam olacaktı. Bu 60 model muhteşem uçurtmanın ebatlarının Şule’den büyük olması, Şule’nin abisine olan derin hayranlığını ve muhabbetini ikiye katlamıştı. Karşıdan bakılınca ekip çalışması gibi gözüken bu faaliyette Şule’nin asıl görevi, kahve dövücünün “hık” deyicisi olmaktan öteye gitmemekte idi ki, oh canıma deysindi. 

SULE4Abisinin dün planlayıp hayata geçirdiği halter tasarımı, yerde boylu boyunca yatmakta idi. Üzerinde “En Nefis Ayvalık Zeytinyağları” yazan iki adet tenekenin arasına uzunca bir demir boru sabitlenmiş, içlerine bolca çimento tepilerek açık havada kurumaya bırakılmıştı. Bu garabet tasarım da yarın, hayırlısı ile “Halter” adı altında kullanıma hazır hale gelecek ve Şule’nin sevgili abisi Timur’un fıtık olmasına vesile olacaktı. Şule, uçurtma ve aynı zamanda halter uzmanı abisinin akıllara ziyan icraatlarını seyretmek üzere, Allah kısmet ederse yarın halter haline dönüşecek zeytinyağı tenekesinin üstüne tünemişti. Abisinin yağlı kâğıdı uçurtmanın iskeletine rabt edişinin her safhasını, başını sallayıp “hık” diyerek onaylamakta, kafasının iki yanından Halep keçisinin kuyruğu misali sarkan örgüleri de bu vesile ile havada geniş daireler çizmekteydi. Allah muhabbetlerini arttırsındı. 

Elma çekirdeğinden bile ufak gözlerimi nefretle kısarak, hışımla yanlarına doğru seğirttiğimi gören Şule, abisinin kulağına eğilip;
– Bela geliyorum demez abiciğim. Birnur belası, en Allahın cezası hali ile buraya doğru geliyor haberin olsun” dedi.
Üç-dört yıl önce dünyaya gelişimden beri müttefik devletler halet-i ruhiyesi içerisine girerek, bana karşı süne zararlısı mücadelesi vermekteydiler. Müşterek abimiz;
– Boş ver muhatap olma. Cahille muhabbet, ısırgan otu ile taharetlenmeye benzer. “Kışt” de gitsin diye fısıldadı.
Dört yıldır yanlarında yörelerinde gezinmeme rağmen hala nelere muktedir olduğumun farkında değillerdi. Boyumun kısa olmasından istifade edip, hakkımda ileri geri konuşmaları asabımı bozmaktaydı. Yerde bütün ihtişamı ile yatmakta olan altı köşeli şeyi gözüm bir yerlerden ısırıyordu ama ne işe yaradığını bilmediğimden sordum;
– Bu ne? Ben de bundan istiyorum.
Abim olmayan bıyığının altından kurnazca gülerek lafı değiştirmeye tevessül etti;
– Ooo, aman da kimler gelmiş nerelerde kaldın, ekâbir bezme geç gelirmiş, biz de gözümüz yollarda seni bekliyorduk. Ama şimdi git arka bahçeye bir bak. Yenidünya ağacı gazoz açmış, bir şişe kopartıp iç de asabın düzelsin, deyip sinirimi iyice zıplattı.
Tekrar sordum;
-Bu ne? Bundan ben de istiyorum, üstelik bunu istiyorum diye ciyakladım.
İkisi birden;
-Uçurtma dediler.
Bu kadar eziyete hiçbir bünye dayanmazdı. Bunların yüzünden iyice huysuzlaşıp arsızlaşarak yıpranmakta olduğum için büyüyemeyip kavruk kalacağımdan endişelenmekte, evden kaçmayı bile düşünmekte idim. İnsanların bana sürekli “yapma-etme” demesinden bıkmış usanmıştım. Olanca sesimle;
– Ne demek uçurtma! Siz bana karışamazsınız uçurtacağım işte. Kimse uçurtmama engel olabilemez. Siz uçurtmayacaksınız, ben uçurtacağım diye bağırarak tepinmeye başladım.
Bu ikisinin müttefik devletler vaziyetine fevkalade içerlemekteydim. O yıllarda nedense ortalıkta “Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu” güfteli bir marş söylenmekte idi ve ben bu marşa hiç itibar etmemekteydim. Böyle kardeşler bal gibi de vurulurdu, hatta zindanda bile boğdurulurdu. Neden vurulmasındı ? Benim açımdan bir sakıncası yoktu.

SULE5

BEN DE UÇURMATA İSTİYORUM
Kahve dövücünün “hık” deyicisi Şule, yılanı bile deliğinden çıkartacak tatlı bir dille abisine sordu;
– Abiciğim himmet edip bana da yarın bu uçurtmanın bir alt modelini yapar mısın? Kuyruğu sekiz metre olmasın da, varsın üç metre olsun. Yeter ki senin ellerin dert görmesin, Allah seni başımızdan eksik etmesin, Allah ne muradın varsa versin.
Ağzından bal akan kardeşinin yakarışları karşısında yağları eriyen uçurtma ustası, nezakete nezaketle cevap verdi;
– Ne demek hemşire, elbette yaparım. Senin gibi iyi bir çocuk için on beş metre kuyruklusunu bile yaparım. Elime mi yapışır? Dünyadaki bütün uçurtmalar köpeğin olsun. Burnuna tıktığın leblebilerden ölmeyip sağ kalırsan ben seni büyüyünce de sinemalarda, tiyatrolarda, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının konserlerinde gezdireceğim. Sen yeter ki burnuna kuruyemiş doldurmaktan vaz geç.

Artık bu kadarı fazla idi. Bunların karşılıklı muhabbetlerine daha fazla dayanmamın mümkünatı yoktu. Üstelik “Uçurmata” kelimesini yanlış telaffuz edip, sırf benim için olumsuz hale getirerek “UçurtMA” diyerek gözümden düşüyorlardı. Ağzımı gök kubbeye doğru açarak;
-Ben de uçurmata istiyorum, ben de uçurmata uçurtacağım, esas siz uçurtamayacaksınız diye bıkmadan usanmadan yıllar boyunca uluyarak ağladım durdum da, burnumun içinden bu uğurda binlerce yeşil baloncuk çıktı. Şule ve abisi; altigen, sekizgen, dörtgen uçurtmalarını Tarsus semalarında uçurdular ki canları sağ olsun.
Ablacığım doğum günün kutlu olsun.
Birnur

SULE6