ŞARON

“Eeee….?” Dedi Vehbi, odaya girip elindeki alışveriş poşetlerini masanın üzerine bırakırken, “Günün nasıl geçti?  Bak yine konuşmuyorsun!  Türkçe bilmiyorsun tabi, nasıl cevap veresin ki?  Benimkisi de enayilik.  Dur ben senin lisanını konuşayım.  Hav ar yu? Ay em fayn tenk yu.   Dis iz  e pensıl, dis iz e buk.  May neym is Vehbi.  Vat iz yur neym?  Benden bu kadar, ama duuuur, bi de “Oo may gad” var!  Fakat bunu şimdi söylemem. Seni bir gün gerçekten görebilmem ihtimalini göz öne alarak dağarcığımda saklıyorum.  Sana sarılırken “O may gad!” diye bağıracağım.

Vehbi on yaşındayken annesi amansız bir hastalığa yakalanmış ve maalesef kısa bir zaman sonra ölmüştü.  Bir iplik fabrikasında ustabaşı olarak çalışan babası Hasan efendi gecenin bir yarısında ablası ile aynı odayı paylaşan Vehbi’yi uyandırmış ve gözyaşlarına boğulmuş bir sesle “Vehbi, kalk oğlum annen öldü!” demişti.  Uyku sersemi olduğundan mı, şok geçirdiğinden mi bilinmez, paralize durumdaki Vehbi’nin gözünden bir damla bile yaş akmamıştı, ta ki annesinin mezarlıkta gömülüşünü görene kadar.  Ondan sonrasını hatırlamıyordu zaten.  O günden anımsadığı sadece ablasının mezarlıkta saçını başını yolarak, feryat figân ederek üstündeki giysileri parçalamaya çalıştığıydı.   

İlkokul üçüncü sınıftaydı annesi öldüğünde.  Ablası Güler ise orta bire gidiyordu.  Annelerinin ölümü, bütün dersleri iyi sayılabilecek bu çocukların okul başarılarının sınıfta kalacak bir seviyeye kadar düşmesine neden olmuştu.  Neyse ki, öğretmenlerinin desteği, ikmal sınavları, “dört buçuktan beş” vs. derken zar zor bir üst sınıfa geçebilmişlerdi.  Aradan bir yıl kadar bir zaman geçmişti ki, bir gün akşam yemeği sonrasında babaları onları karşısına almış ve kan dondurucu bir açıklamada bulunmuştu;

–       Çocuklar, bu ev bir kadın olmadan dönmüyor.  Yemek, çamaşır, temizlik gibi ev işlerini ne siz yapabiliyorsunuz ne de ben.  Komşular benim yeniden evlenip eve bir kadın getirmemi önerdiler.  İnanın ben de istemem ama bu durumu kabullenmeye mecburuz!   Haklı değil miyim?  Kızmadınız değil mi?

Beklenmedik bir aparkat yemiş boksör gibi her iki çocuk ta abandone olmuştu.  Gıkları çıkmadı, çıkamadı.  Demek eve annelerinin üzerine bir kadın gelecekti ha? 

Çok sürmedi, bir akşam babası eve bir kadınla geldi.  “Bugün nikâhlandık, Feride hanım artık yeni anneniz” dedi.  Adam çocuklarının kadına “hoş geldin” demelerini arzu ediyordu ama tabi ki böyle olmadı, tam tersi oldu; çocuklar yere bakarak odadan çıkıp gittiler.  Arkalarından koşan babaları onları durdurup ne kadar dil döktüyse de fayda etmedi, günlerce odalarından çıkmamakta ısrar ettiler.

Feride hanım yoksul bir ailenin kızıydı. Hasan efendiden epeyce genç olan bu kadın yüzüne bakılacak derecede güzel sayılırdı. Ama kız tarafına düşen nişan, düğün, çeyiz masraflarını karşılayacak durumda olmayan ailesi, daha önceleri bu kız için dünürcü gelenleri “oğlanlar evlensin sonra düşünürüz” diyerek geri çevirmişlerdi ve, tabiri caiz ise, Feride bekleye bekleye neredeyse evde kalmış bir kız olmak üzereydi.  Komşuların çöpçatanlığı ile Hasan efendi Feride’yi görmüş, beğenmiş ve kızın da rızası alındıktan sonra sade bir nikâh merasimi ile evlendirilmişlerdi.

Feride kendisini çocuklara saydırmak ve sevdirmek amacı ile elinden gelenin fazlasını yapmaya çalışıyordu ama nafile.  O artık bir “üvey anne” idi ve çocukların gönlünde yeri yoktu. Tüm hünerlerini sergileyerek onlara değişik yemekler yapıyor, giysiler dikiyor, derslerinde yardımcı olmaya çalışıyor ve en azından babalarına çok iyi hizmet ediyordu.  Nadiren de olsa, Vehbi ve Güler’in gülümsediğini gördüğünde mutluluktan havalara uçuyor, hemen onlara irmik helvası veya revani yapıyordu.  Çocuklar zamanla durumu kabullenmiş görünseler de hâlâ için için Feride’nin o evden gitmesini istiyorlardı.  Asıl hazmedemedikleri, geceleri o kadının babaları ile aynı yatağı paylaşmasıydı.

“Zaman su gibi akar” derler, ki doğrudur, zaman su gibi akmış, Vehbi’nin ablası Güler gelin olup evden gitmişti.  Yıllar önce Almanya’ya işçi olarak giden bir akrabalarının oğluna vermişlerdi.  Ara sıra Türkiye’ye geldikleri oluyordu.  Durumları iyi idi ve Güler mutluydu.  Vehbi “hiç olmazsa ablam mutlu” diye kendi hâlinden şikayet etmiyordu.  Her gelişinde ablası Vehbi’ye para vermek istiyordu ama her defasında Vehbi “Bana yapacağın yardım dolayısı ile kocana karşı müttehim duruma düşmeni istemiyorum, sağol ablacığım” diyerek parayı kabul etmiyordu.  Halbuki, hastanın ilâca olan ihtiyacı gibi o zamanlar kendisinin de paraya çok ihtiyacı vardı.

İlk okul, orta okul ve ikinci sınıftan terk ettiği lise yıllarının yaz tatillerinde Vehbi’yi fotoğrafçılık yapan Tarık eniştenin dükkânında çalışmaya gönderiyordu Hasan efendi.  Tarık enişte Vehbi’nin halasın kocasıydı.  Çok iyi ve merhametli bir insandı.  Bir gayrimüslim vatandaşımızın açtığı fotoğraf stüdyosuna (ki o zamanlar sadece onlar bu mesleği yapardı) çırak olarak girmiş, mesleği öğrenmiş ve askerlik görevini bitirdikten sonra (yine eski ustalarının desteği ile) küçük bir dükkân açmıştı.  Önce sadece vesikalık fotoğraf çekerken, daha sonra haftalık fotoğraf, düğün fotoğrafı çekimi filân derken işini büyütmüş ve şehrin sayılı fotoğrafçılarından birisi olup çıkmıştı.  İki oğluna da yüksek tahsil yaptırabilmiş, evlendirmiş ve onları evden uçurmuştu.  Kızı da özel bir liseyi bitirmiş, hemen sonra evlenmiş ve yaşadıkları şehirde kalmıştı.  Oğullarının her ikisi de yurt dışındaydılar.  Halası olsun, Tarık eniştesi olsun Vehbi’yi oldum olası çok severlerdi.  Zira hem yakışıklı, hem sessiz, hem efendi tavırlı bir çocuktu.  Çocukları evden ayrılan hala ve enişte, Feride hanım ve Hasan efendinin artık baş başa bir yaşam sürmelerini sağlamak amacı ile, Vehbi’nin gelip kendi evlerindeki bir odaya yerleşmesini istemişlerdi.  Bu herkesin hayrına olmuştu.  “Göz görmezse gönül katlanır” sözü uyarınca, Vehbi de Feride hanımı görmemek mutluluğuna erişmişti.  Halbuki Feride hanım ondan sevgisini hiç eksik etmemiş, her zaman her problemi ile ilgilenmeyi kendisine vazife edinmişti.  Zaman zaman Vehbi’yi korumak için Hasan efendinin karşısına bile dikildiği olmuştu.  Ama bir türlü bu oğlana yaranamamıştı.  Hala ile sohbet ederken dert yanıyordu Feride: “Ablacığım, annesini ben mi öldürdüm ki benden nefret ediyor bu çocuk?  Babasını mutlu ettiğimi görmüyor mu?  Bana anne demesin, abla desin, o da yeter!”

Vehbi’nin askerliği kolay olmuştu.  Acemi eğitimini bitip de dağıtım yapılacağı gün, bölük komutanı tâdat alanında askerlerini toplayıp bazılarının mesleğini sormaya başlamıştı.  Biraz sonra birer birer sorgulamayı bırakmış “aranızda fotoğrafçı olan var mı?” diye gürlemişti. Aynı gür tonda “Var komutanım!” diye bağıran Vehbi iki adım öne çıkıp “hazırol”a geçmişti.  “Yaz” demişti  komutan, arkasında not tutmakta olan başçavuşa, “Genel Kurmay Arşiv Dairesi, Ankara”.   Ne gece nöbeti vardı, ne de saatlerce süren eğitim vardı orada; devlet memuru gibi bitirmişti askerliğini.

Dönüşte Tarık enişte: “Oğlum ben artık yaşlandım, dükkânın yarı geliri senin olsun, gel işine devam et” diye teklifte bulundu.  “Enişteciğim,” dedi Vehbi, “dükkâna ortak  olmasam bile, sana faydam dokunacaksa eğer, nerede ve nasıl çalışmamı istersen senin için orada o sıfatla çalışırım” diye cevapladı.  Tarık eniştenin de beklediği bu cevaptı zaten, Vehbi’ye sarıldı; “Öz oğullarımdan farkın yok, biliyor musun?” dedi.

Tarık enişte de rahattı artık.  Çoğu gün dükkâna uğramıyordu bile.  Yaşıtları ile bir kahvehanede buluşuyor yıllardır ihmal ettiği kâğıt ve taş oyunları konusundaki bilgisini artırmaya çalışıyordu.  Ah şu sigara tiryakiliği olmasa, her şey çok daha güzel olacaktı ama bir gün doktorlar “koah” teşhisi koydular.  Bir müddet sonra da sevgili enişte toprağa verildi.  Hala‘yı ise evli olan kızı kendi yanına aldı.  Böylece hem ev hem de dükkân Vehbi’ye kalmış oldu.

“Yaa işte böyle Şaron’cuğum” dedi Vehbi,  Sharon Stone’un duvardaki resmine hitaben,  “fotoğrafçı kalfası iken bana vermedikleri kızı şimdi dükkân sahibi olunca verimkâr olmuşlar.”

Eniştesi sağken, bir gün dükkâna pala bıyıklı, kalıplı bir müşteri gelmişti.  Elinde bir kadın fotoğrafı.  Resmin büyütülmesini istiyordu.  Amaaa…kendi resminin de yarım plan olarak (kadının kocası imiş gibi) eklenmesinin istiyordu fotoğrafa.  Vehbi fotoğrafı aldı baktı, “Şaron Sıton bu yaa” dedi adama.  Adam sırıtarak “hee, o valla” dedi, “yapabiliniz mi?  Kaça mal olursa olsun haaaa..”

Vehbi Ankara’da askerken bir izin gününde, ki 1993 yılı olmalıydı, Sharon Stone’un meşhur “Temel İçgüdü” filmini izlemiş ve bu kadına hayran olmuştu.  Matinede seyrettiği filmi, aynı günün akşamı suarede de seyretmişti.  Sadece cümlenin mâlûmu olan o meşhur birkaç sahneyi bir daha görebilmek için.

–       Yaparız” dedi Vehbi.

–       Kaç günde?

–       Bir hafta on gün arası sürer.

–       Tamam, gardaş.

–       Ne kadar büyütelim?

–       Aha şoordaki kadar olsun.  (Vitrindeki 30 x 40’lık bir fotoğrafı işaret ederek).

–       Bak, pahalı olur o ama, üstelik bunu ressam yapacak ve ne kadar isteyecek bilmiyoruz.

–       Gardaş neye mal olursa olsun dedik ya, ne uzatıyon?

–       Ver o zaman önden bir yüz lira.   Adam elini cebine attı, bir tomar paranın içerisinden iki yüzlük çıkarttı, kendi fotoğrafı ile birlikte masaya attı.

–       Al sana iki yüz, oldu mu?

–       Sağol da sana kartımızı vereyim, hazır mı diye sorar öyle gelirsin.

–       Ben tilefon milefon anlamam, kendim gelir sorarım.

–       O zaman on günden önce gelme.

İşi öğrenip hem fotoğraf çekimlerinde, hem rötuş yapmada eniştesini yedekleyip dükkânı tek başına idare edecek seviyeye geldiğinde, Tarık enişte onu karşısına alıp bir öğütte bulunmuştu:

–       Bir işi teslim edeceksen, yapabileceğinden en az bir gün sonrasına söz ver. 

–       Niye ki enişte?  Kesin olarak bitireceğimden eminken neden geç teslim edeyim?

–       Oğlum, sen negatifi hazırladın, karta basacan, tamam da elektrik uzunca zaman kesilirse ne halt edecen?  Gaz lambasıynan mı resim  basacan?  Fotoğrafı bir dakika bile geç versen, müşteriye dert anlatamazsın.  Halbuki,  söz verdiğin zamanda teslim ettiğinde ve hatta bazen erken gelen müşterilere “resimleriniz hazır” dediğinde takdir edilirsin.   İkincisi; ücretin yarısını almadan iş yapma.  Sen insanları yeterince tanımıyorsun.  Resim yapılmış bitmiş ve hiç para alınmamışsa, çoğu müşteri yaptığın fotoğrafı beğenmediğini ileri sürer ve ücretini eksik ödemeye çalışır.  “Şimdi bu resmi almasam çöpe atacaksın, al hiç olmazsa zarar etme” diye paranı keserler ve de sana iyilik yapmış havasına girerler.  Anladın?

Anlamıştı. İşte o gün bu gündür babası bile gelse bu uygulamayı yapıyor, avans almadan işe başlamıyordu.  Yıllar sonra ana baba sevgisi aklına gelen veya geçmişteki atalarını özleyen birçok insan, anasının ya da babasının sandıkta unutulup sararmış, yıpranmış bir ikincisi daha olmayan resmini alıp fotoğrafçıya gelirler.  Duvara asmak için büyütülmesini isterler.  Genelde siyah beyazdır istedikleri.  Fotoğraf çok net ve yıpranmamış ise, fotoğrafçı bunu kolaylıklar yapar ama, yıpranmış, solmuş fotoğraflar için ressam gereklidir.  Bunu iş edinmiş birçok ressam vardır, fotoğrafçılarla parça başına ortak iş yaparlar.  Bıyıklının getirdiği Sharon Stone fotoğrafı iyi durumdaydı ama bıyıklıyı da kadraja koymak için ressam lâzımdı.  Vehbi ressam Muzaffer’e telefon açıp dükkâna çağırdı.  Çay ikramı sonrası resmin fotoğrafını çekmek suretiyle elde ettikleri negatifi banyo etmek için karanlık odaya girdiler.  Ardından örnek olarak pozitif bir resim bastılar; Sharon Stone’nun 18 x 24 ebadındaki fotoğrafıydı bu.  Netice tatminkârdı.  Muzaffer usta 30 x 40 ebadına uygun olacak büyüklükte basılıp kendisine verilecek iki fotoğrafı kullanarak istenen eklemeyi yapacağını ve resmin karakalem versiyonunu bir hafta içinde teslim edeceğini söyledi, gitti.

Vehbi bir zamanlar hayranı olduğu Sharon Stone’nun artık bir işe yaramayacak olan deneme resmi ile baş başa kalmıştı.  Ne yapsaydı?  Yırtıp atmaya kıyamazdı.  Ardiye’ye gitti, uygun bir çerçeve buldu, fotoğrafı çerçeveye koydu ve eve götürüp odasına astı.  Artık işten geldiğinde kendisini karşılayacak hatta sohbet edecek, kendinden emin, yüzünde karizmatik bir ifade olan güzeller güzeli, seksi bir kadını vardı!  İşte her gün, her gece konuştuğu Sharon Stone bu şekilde hayatına girmişti.

Yaaa, Şaron sevgilim, dedi, “işte böyleyken böyle, nihayet ben de evleneceğim!  Eniştem sağken istedik, vermediler, şimdi evim de işim de var diye naz etmiyorlar artık.  Efendim?   Aşk mı dedin?  Aşk kim biz kim be Şaron?  O tuzu kuruların işi.  Bizde aşkların sonu hep hüsranla biter ve ikincisi yoktur.  Ama sizde?  Biri bitmeden diğeri başlar!  Bilmem gerçek mi, ama Halam bu gelin adayı Büşra’nın bende gönlü olduğunu söyledi.  Ben Büşra’yı çocukluğundan tanırım,  Hacca gidip gitmediği hâlâ meçhul olan, ama ismine “hacı” ünvanını ekleyen komşumuz bakkal Muhittin’in kızıdır.  Yaşı benden  epeyce küçük olduğu için son zamana kadar hiç dikkatimi çekmemişti.  Geçenlerde, bir kandil sebebi ile annesinin yaptığı hayır helvasını komşulara dağıtırken benim kapımı da çaldı. İlk defa bu kadar yakından gördüm   onu.  Başı kapalı olduğu için saçlarını göremedim ama kaşı gözü, dudakları, yanakları gerçekten seyre değer güzellikteydi.  Bir anda içim ısındı.  Bana gülümseyerek, içinde en fazla helva olan tabağı seçip “bu senin için özel” diye ikram etmesi onu eşim olarak hayal etmeme yetti.  Ne var ki babası bir ricada bulunmuş. Evlendiğimizde başını açtırmayacakmışım.  Analarımızın başını örttüğü şekilde örterse örtsün bana ne. Gidin Hacı beye söyleyin “Vehbi buna Büşra karar verir, ben ne aç ne de kapat demem” dedim.  Gerçi Şaron be, çorbanın içinde görüldüğünde mide bulandıran saç kılının,  bazı dindar geçinenlerin iddia ettiği şekilde, kadının başında görüldüğünde nasıl olup da erkeklerde şehvet uyandırabileceğini ben hiç anlayamadım. Sen zaten anlayamazsın.

Bu arada, elime geçen bir mecmuada senin hayat hikayeni okudum.  Hayat senin için de hiç kolay başlamamış.  Tacize uğramalar, kasiyer olarak çalışmalar vs. vs.  Bizim Aşık Veysel’imiz her ne kadar “Güzelliğin beş par’etmez, bu bendeki aşk olmasa” demiş ise de, üstelik  ben sana aşık olmadı isem de, senin güzelliğin beş para değil beş yüz milyonlarca Dolar etmiş be Şaron!  İki evlilik, evlat edinmeler filân… Sahi, mutlu musun sen Şaron?

Seni düğünüme beklerim desem, gelemeyeceksin biliyorum.  Ama uzun zamandır sessiz bir dinleyicim ve dert ortağım oldun. Bu nedenle sana minnettarım.  Evlendikten sonra, Büşra’nın hoşuna gitmese bile, seni duvarımdan indirmeyeceğim.  Kim bilir sana anlatacağım daha neler neler olacak gelecekteki yaşamımda.  Bir fotoğrafla konuştuğumu görürlerse benim için “deli” mi derler dedin?  Boşver be Şaron, desinler! Deliden kime ne zarar gelmiş ki? Sen akıllı geçinenlerden kork!

Adil Karcı – 12 Haziran 2022

ALEKSANDRA

ALEKSANDRA

Antalya’da kısa bir müddet kalmış olanlar bile Dedeman muhitinin neresi olduğunu bilirler.  Yapıldığı yıldan beş yıl öncesine kadar, yani el değiştirene kadar, bir nirengi noktası hâline gelen bu otelin adı, şehrin en büyük merkez ilçesi  Muratpaşa’nın en gözde muhiti olan Şirinyalı mahallesinin bile adının önüne geçmiştir.  Öyle ki; hâlâ belediye otobüslerinin önündeki ışıklı güzergâh tabelalarına “Şirinyalı” yerine “Dedeman” yazılmaktadır.  Otelin karşı tarafında ise muhtelif zincir marketler, marka mallar satan butikler, meşhur kafeler, hamburgerciler ve hepsi yabancı isim kullanan bistrolar sıralanmıştır.  Biraz daha güneyde ise, aynı sırada, Yaşam Hastanesi vardır. 

Sabah kahvaltısını bir simit ve çay ile geçiştiren Fikret, açlığa daha fazla dayanamamış, öğleni beklemeden bir hamburger yemeye karar vermiş,  üç yüz adım kadar ötedeki yazıhanesinden yürüyerek gelmiş ve köftelerinin alevde pişirildiğini iddia eden hamburgercide sıraya girmiş beklemekteydi. Kuyruğa girdiği kasada ön sıradaki yaşlıca bir kadın, bir şüpheliyi sorgulayan polis edâsı ile, siparişi alacak olan görevliyi sorulara boğuyor ve arkasında sıralanmış insanların sabır taşlarını çatlatıyordu.  Tepedeki hamburger resimlerini işaret ederek;

–       Peki şu soldakinin içinde ne var?  Onun değil, onun solundakinin, hah o işte.

–       Peynirli neyiniz var?  Peynirli varsa, beraberinde ne veriyorsunuz?

–       Büyük ve küçük kolanın fiyat farkı nedir?   Vs. vs..

Fikret öfleyip pöflese de sıradan çıkıp bitişik kasada kuyruğa girmeye yeltenmedi.  Zîra çok iyi biliyordu ki (Murphy kânunları gereği) oraya giderse bu sıra yürümeye başlayacak, bu defa da diğeri tıkanıp kalacaktır.

Sıkıntıdan sağa sola bakınırken dip köşede oturan genç bir kadına ve karşısında oturan, tahminen 5-6 yaşlarındaki, kız çocuğuna gözü takıldı. Aman Allahım! Hayranı olduğu ve evleneceği kadının benzeri olmasını dilediği Amerikalı aktris Alexandra Daddario karşısındaydı işte!  O değilse bile ikizi olmalıydı!  Kadının üzerinde kahverengi kürk yakalı bal rengi bir manto, kızın üzerinde ise  beyaz kürk yakalı kırmızı bir mantocuk vardı.  Hele ki Nisan ayında, hiçbir Antalyalı veya yerli turist Antalya’da böylesine kışlık giysilerle dolaşmazdı.  Bunlar soğuk bir ülkeden gelen yabancılar olmalıydı.

–       Buyrun, siparişinizi alayım.

Ne kadar uzun süre bu ana-kızı izlemiş olmalıydı ki sipariş verme sırasının kendisine gelmiş olduğunu fark edememişti.  Kadim müşteri olmanın avantajı ile, artık tanış olduğu çalışana:

–       Her zamanki gibi, dedi ve temassız kredi kartını pos cihazına değdirip kuyruktan çıktı.

Ana-kıza yakın bir masaya oturup beklemeye başladı.  Rahatsız etmemeye gayret ederek, kaçamak bakışlarla onları izliyordu.  İçinde bir şeylerin eridiğini hissetti. Evet, idealindeki kadın bu idi ama ne çâre o da sahiplenilmişti işte ve de hiç şansı yoktu bu konuda.  Kaçan bir fırsatın ardından, kendi kendisini teselli etmek için “Aman boşver, tren kaçmışsa bana ne?  Zâten bilet almamıştım ki!” diye düşünürken kadının telefonu çaldı. Kızına yedirmeye çalıştığı hamburgeri tabağa bırakıp kısık sesle konuşmaya başladı.

Rusça konuşuyor olmalıydı.  Rusça bilmemesine rağmen, kulak aşinalığından ve “R” harfine yapılan vurgudan dolayı Fikret böyle bir tahminde bulunmuştu.   Kadın çantasından bir defter ve kalem çıkartıp sol eli ile telefonu tutarken sağ eli ile bir şeyler not aldı. Ardından deftere bakarak telefondaki tuşlara basmaya başladı.  Belli ki birisini arıyordu.

–       Meraba, sizin telefon ben Ayşe hanımdan aldı.  Memet bey orada?

–       ……..

–       Meraba Memet bey.  Ayşe hanım verdi sizin telefon, konuşmuş sana önce,

bana dedi ara Memet bey yardımcı olur.

………

–       Ama uçyuz liyra olmaz bir gece.

Kulak misafiri olan Fikret’in midesi bulanır gibi oldu; neyin pazarlığını yapıyordu bu Alexsandra kopyası?

–       Ama Memet bey ben en az bir ay kalacak, kuçuk oda yeter, ben anca yuz liyra verebilir hergun, lutven kabul et.  Bir ay uçbin liyra için hepsiyni verebilir ben.  Başka çok para yok bende.  Tamam, patron konuş, bir saat sora yine aracam.

Tanıdık garson siparişini tepsi içinde getirip Fikret’in masasına bırakırken, Fikret Âbi’sinin bu yabancı kadına olan ilgisini fark etmiş olmalı ki,

–       Sabahtan beri buradalar Fikret âbi.  Bir valiz ve bir çekçek vardı yanlarında, yer kaplamasın diye emâneten alıp arkaya koyduk.  Ukrayna’daki savaştan kaçıp gelmişler. Kadın kalacak ucuz otel arıyor, bize sordu, yardımcı olmaya çalıştık ama ucuz otel yok ki be âbi.  Allah yardımcıları olsun.  Türkçesi de fena değil haaa…

Fikret’in babası inşaat mühendisiymiş.  Müteahhitler ile ortaklıklar yapıp aldığı arsalara apartman yaptırıyormuş. Tek çocukları olan Fikret’i  önce özel okulda okutup daha sonra da üniversiteye göndermiş ve kendisi gibi inşaat mühendisi olmasını sağlamış.  Paralı askerlik usulü ile mecburi hizmet faslı  da bitince  oğlunu şirketine ortak etmiş.  Adam tüm işleri oğluna devredip rahat bir emeklilik yaşama hayâli kuruyormuş ki bir araba kazâsında eşi ile beraber can vermiş. Önce büyük bir boşluğa düşen Fikret zamanla toparlanmış, işlerin başına geçmiş ve yapılan son inşaattaki daireler de satılıp bitince inşaat şirketini kapatmış.  Yaşam Hastanesine çok yakın bir yerde tamamı kendisine ait olan iki dükkân ve sekiz daireli apartmanın en üst katında yaşamaya başlamış.  Her kat iki daire olan bu apartmandaki altı daireyi kiraya vermiş, kendi dairesinin karşısındaki daireyi ise eş, dost ve akrabaların Antalya’yı ziyaretlerinde kalabilmeleri için dayamış, döşemiş ve boş bırakmış.  Kendisine miras kalan muhtelif muhitlerdeki dairelerin de kira gelirleri oturduğu apartmandaki kiracılardan gelenlere eklenince sıkıntısız bir hayat sürmeye başlamış.

Burdur’da kısa dönem askerlik yaparken tanışıp kanka olduğu, emlâkçılık yapan Muğlalı Emin ve eşi Adana’lı Hülyâ’nın Antalya’ya yerleşme kararını duyunca çok sevinmiş ve onlara bir teklifte bulunmuş;  Dairelerden birinde kirasız oturacaklar, Emin aşağıdaki dükkanda emlâkçılık yapacak, diğer dükkanda ise eşi Hülyâ güzellik salonu işletecek. Hiçbir şey için kira ödemeyecekler ama her ikisine de Fikret ortak olacak.  Çok câzip bulunan bu teklif hemen hayata geçirilmiş. Aslında Fikret yeni bir gelir elde etmekten çok, sevdiği insanların kendisine yakın bir yerde yaşamaları amacı ile bu teklifi yapmış.  

Emin çok dürüst, halim-selim bir insan.  Eşi Hülyâ ise, şimdilerde Adana’da bir kahvehane işleten eski kabadayılardan birisinin kızı.  Üç de bıçkın abisi var.  Bunların en küçüğü  yine kısa dönem askerlik sırasında Emin ve Fikret ile yakın arkadaş olan Çapraz Selim.  Askerlik görevi bittikten sonra bu üçlü birbirlerini sık sık ziyâret etmişler, beraberce gezilere katılmışlar ve dostluklarını daha da perçinlemişler. Antalya’da buluştuklarında Yivli Minareye yakın bir kafede gün batımını seyrederek çay içerlerken Çapraz Selim sormuş;

–        Gardaşlar siz hiç evlenmeyi düşünmüyonuz mu lan?  Emin:

–        Valla ben çıtkırıldım bir hatunun kaprislerini çekmek istemiyorum.  Fikret ise Aleksandra bilmemne denen Amerikalı bir artize benzeyen bir kız olmazsa almam diyor.

–        O zaman gel lan Emin, sana bacımı verelim!  Hem akraba oluruz hem de

“Erkek gibi kız” nedir görürsün.  Babamdan ve biz ağabeylerinden çok şey öğrendi, Allama hiç birimiz onun gibi sustalı kullanamak.

–        Ne diyorsun sen Selim.  İnsan arkadaşının bacısıyla….Allah Allah!

–       Ne var oolum, nasılsa bir gün evlenecek deel mi? Senden iyisini mi bulacak?

Yarı şaka, yarı ciddi bu konuşmanın üzerinden birkaç ay geçince Emin’in yolu Adana’ya düşmüş, Selimi aramış, evde güzel bir akşam geçirmişler. Emin de Hülyâ da birbirlerinden hoşlanmış olmalılar ki, sonraki günlerde önce arkadaşça yazışmışlar, zamanla ilişkiyi ilerletip uzaktan uzağa sevgili olmuşlar.  Emin utana sıkıla konuyu Selim’e açmış, hiçbir zorlukla karşılaşmadan bir ayda nişan, nikâh, düğün oluvermiş.  Hülyâ güzelce bir kızmış ama onu tasvir etmek için “güzel” kelimesinden çok “şirin” dense daha yerinde olurmuş.  Liseden sonra üniversite sınavlarına girmeyi reddeden bu kızı evde boş durmasın diye akraba bir kuaförün yanına vermişler ve böylece bir meslek edinmiş. Küfürleri ağabeylerinden, açık saçık fıkraları da kuaför salonundan öğrenen Hülyâ “Lan” kelimesini çok kullanırmış.  İşte Fikret’le tanıştığında onu  “âbi” ilan etmiş ama her hitabında “Lan Fikret âbi lan…” diye söze başlar olmuş. 

“Tren kaçtıysa, fırsat öldüyse insanlık da mı öldü?” diye düşünen Fikret hamburgerini yemeyi bitirmeden ayağa kalkıp Ukraynalı kadının masasının önüne kadar gitti ve;

–       Kusuruma bakmayın lütfen.  Elimde olmadan konuşmanıza kulak misafiri oldum, siz uzunca bir zaman konaklayacağınız uygun fiyatlı bir otel arıyorsunuz sanırım.  Size yardımcı olabileceğimi düşünerek sizi rahatsız ediyorum.  Bu arada; benim adım Fikret.

–       Siz boyle bir hotel biliyorsunuz mu?

–       Hayır otel değil, kalabileceğiniz küçük bir evim var benim.

–       Sizin ev?  Ne için ben sizin ev kalyyorruz?

Fikret’in ifade şekli uygunsuz bir teklif gibi algılanmış olmalıydı.

–       Yanlış anlamayın, o evde ben kalmıyorum.  Ev eşyalı ve boş.

Durun bir dakika size kartımı vereyim.  İnşaat mühendisiyim, birçok kiralık evim var benim.  Yani siz orada kızınızla yalnız kalacaksınız.  Adını henüz söylememiş olan kadın bir karta baktı, bir Fikret’e baktı:

–       Malesef ben apartman kira ödeyemez.

–       Siz orasını hiç düşünmeyin.  İsterseniz gelin size göstereyim, beğenirseniz beraber gelir eşyalarınızı taşırız.  Çok uzak değil, hemen şurada, hastanenin yanında.

Kadının mavimsi yeşil,  güzel mi güzel gözlerinde hem kuşku hem umut ışıkları birlikte dans etmeye başladı.  Acaba bu adama güvenip beraber gitse miydi?  Kötü bir insana benzemiyordu.   Hem gündüz vakti…ne olabilirdi ki?  Belki de bir şanstı bu ama öyle bile olsa ayda kaç lira kira istenecekti acaba?

–       Tamam, gidelim dedi, kısık bir sesle.  Siz Fikret bey? Ben Viktoriya, bu kucuk kiz Alina.

     Yaya olarak beş dakikalık yürüyüşten sonra apartmanın önüne gelmişlerdi ki hava almak için kuaför kapısının önüne çıkmış olan Hülyâ’yı gördüler.   Viktoriya’nın güvenini artırmak amacı ile Fikret Hülyâ’nın yanına kadar gitti ve:

–       Kız, Hülyâ, sen de bizimle yukarı gel, dedi.

–       Lan âbi lan, bu dünya güzeli kim lan?  Yeni bir kiracı mı bu kadın?  Uyyyy…şu gözlere, şu dudaklara, şu endama bak lan!  Yüce Allah neler yaratıyormuş lan!

–       Ulan senin gerçek bir kadın olduğundan emin olmasam, resmen kadına sulanıyor derdim ha!

–       Âbi lan, bu senin âşık olduğun Aleksandıra olmasın sakın?  

Cin gibiydi bu Hülyâ, nereden aklına gelmişti Alexandra?  Halbuki resmini bile görmemişti henüz.

–        Uzatma kız manyak, bak Türkçe biliyor bu kadın, konuştuklarımızı duyarsa ayıp olur, hadi yürü.

Dükkânların üzerinde sadece dört kat da olsa, Fikret’in babası bu küçük apartmana asansör yaptırmıştı.  Hep beraber asansöre bindiler, son kata gelince Fikret önce kendi dairesinin kapısını açtı, duvardaki çiviye asılı bir anahtarı aldı ve onunla da karşı dairenin kapısını açtı.  Evin  içi gerçekten zevkle döşenmişti ve bir otel odası kadar da temizdi.

–       Ne kadar kira bir ay?  dedi Viktoriya.

–       Dedim ya, onu hiç düşünme.

–       İş bulup çalışıyor ben, o zaman belki daha uzun kalır biz.

–       Mesleğin nedir?  Yani ne iş yaparsın diye sordu Hülyâ.

–       Ben guzellik uzmani.  Diplomali.

–       Seni “gökte ararken yerde mi buldum” desem, yoksa “körün istediği bir göz,

Allah vermiş iki göz” mü desem bilemiyorum diye sırıttı Hülyâ.

–       Efendim?  Ben tam anlamadı.

–       Boşver, ben sana sonra anlatırım, gel yerleş buraya.  Sonra sesini iyice kısarak sadece Fikret’in duyabileceği bir tonda “Evli olmasaydın gelinimiz bile olurdun belki!” deyiverdi.

Önemli bir problemi çözülen Viktoriya ilk defa tereddütsüz ve rahat bir sesle:

–       O zaman bizim valiz var hamburger dükanda, getirmek lazım, dedi.

Yine üçü hamburgerciye gelip valizi ve çekçeki aldılar.  Tam kapının önü taksi durağıydı.   Yaşları kendisinden büyük olan taksicilerin bile “Fikret âbi” diye hitap edip saydıkları Fikret’i elinde valizle gören duraktaki tüm çalışanlar yerinden fırladılar ve:

–       Âbi biz ne güne duruyoruz?  Sen taşıma ver onları bize.

–       Arkadaşlar, bunlar benim apartmana gidecek, biliyorsunuz çok yakın, bırakın

ben götürürüm.   Ama kim dinler ki?  Hemen valiz ile çekçeki sıradaki bir arabaya attılar, kapıları açıp Viktoriya’yı, kızını ve Fikret’i taksiye buyur ettiler.  Yol bir dakika kadar sürdü sürmedi.  Şoför eşyaları yukarıya kadar çıkartıp bıraktı, iyi günler dileyip gitti.  Viktoriya bütün bu olup bitenlere bir mânâ vermeye çalışıyordu.  Adamlar onları bir dakikalık yol için zorla taksiye bindirmiş, eşyalarını taşımış ve üstelik şoför de para almadan gitmişti.  Bu Fikret bey çok sevilen ve de gerekten iyi bir insan olmalıydı!

Anahtarı Viktoriya’ya veren Fikret:

–       Siz biraz dinlenin ve yerleşin.  Biraz sonra ben gelip kapınızı çalacağım, isterseniz hemen açmayın ama sonra açıp kapı önüne bakın lütfen.

–       Ben tam anlamadı, ne için kapı önü bakacaz?

Fikret yakındaki bir markete girdi, bir eve ne lazımsa, peynir, sucuk, salam, sosis,

yağ, peynir, bal, reçel, tereyağı, ekmek, kraker, çikolata, kek, bisküvi vs. doldurdu market arabasına.  Bir kısmını markette çalışan yardımcı çocuk, bir kısmını da Fikret poşetlere doldurup (artık “Viktoriya’nın evi” sayılan) dairenin önüne getirip bıraktılar.  Fikret kapının zilini çaldı ve beklemeden kendi dairesine girdi.

Viktoriya da tüm kuşkuları beyninden atmış olmalı ki, Fikret’in önerdiği beklemeyi yapmadan hemen kapıyı açtı ve tepeleme dolu poşetleri görünce afalladı; bu Fikret nasıl bir insanmış yahu?  Bu kadar insan onu boş yere sevmiyormuş demek!

Zor durumdaki bir insana yardımcı olabilmiş olmanın hazzı ile mutlu bir uyku çekti o gece Fikret.  Sabah uyandığında ise, yapacak işi olmadığından, yataktan erken kalkmadı, ayak ucundaki televizyonu açıp haberleri izlemeye başladı.  Sâhi, Viktoriya ve kızı ne yapmışlardı ilk gecelerinde acaba?  Rahat uyumuşlar mıydı? diye düşünürken kapısı çalındı.  Dikiz deliğinden baktı; Hülyâ ve Emin.  Üzerinde sadece iç çamaşırı olmasına rağmen çekinmeden açtı kapıyı.  Emin gerçek kardeşi, Hülyâ da gerçekten öz kız kardeşi gibiydi.

–       Lan Fikret âbi, hadi kahvaltıya gidiyok.  Geyin üstüne bi şeyler.

–       Dur deli kız, ne kahvaltısı, nereye gidiyoruz?  Ne diyor bu Emin sabah sabah?

–       Ben karışmam valla, Allahın deli Adanalısına bulaşamam şimdi.

Fikret alel acele bir şeyler giydi.  Kapıda bekleyen karı-kocaya:

–       Hadi inelim bakalım.  Sizin eve mi gidiyoruz, dışarıya bir yere mi?

–       Hiçbirisine değil dedi Hülyâ, ve arkasını dönüp karşı kapının zilini çaldı.

Yorgunluğunu üzerinden atıp hafif de makyaj  yapmış olan Viktoriya bütün güzelliği ile belirdi kapıda.

–       Buyurun.  Hoş geldi siz.

Salonu olmayan, açık mutfak tabir edilen ve oturma odası/yemek odası görevini gören odanın ortasındaki altı kişilik masada bir renk cümbüşü vardı ve tok insanın bile ağzını sulandıran nefis kokular odayı doldurmuştu.  Sabah uyanır uyanmaz birinci katta oturan Hülyâ’nın evinin kapısını çalan Viktoriya, kendisine yapılan iyiliğe karşı bir jest yapmak amacı ile meğerse hepsini kahvaltıya davet etmişti!

Görseli çok güzel dizayn edilmiş bir Türk kahvaltı sofrasındaydılar.  Viktoriya nerede öğrenmiş olabilirdi ki bütün bunları.  Kocası Türk müydü acaba?  Kayınvalidesi mi öğretmişti her şeyi?  Soramadılar tabi ki.  Viktoriya kahvaltı süresince birkaç defa

Alina ile Rusça (belki de Ukraynaca) konuşmuş ve onun gülmesini sağlamıştı.  Küçük kız da mutlu görünüyordu.  İçi cızzz etti Fikretin; “treni kaçırmayıp bu kadınla bir evlilik yapsaydım kimbilir ne mutlu olurdum?” diye geçirdi içinden.

–       Viktoriya kardeş, dedi Hülyâ, dün gördün, bizim bir güzellik salonumuz var aşağıda ve oldukça da büyük.  Ama uzmanımız yok.  Bizimle çalışır mısın?

Fikrete göz kırparak;

Hem gereken takım taklavatı da Fikret âbim bize hediye olarak alır, di mi lan âbi?  Eminden ve Fikret’ten on yaş daha küçük olan bu Hülyâ manyağının kibar olacağı yok diye düşündü Fikret.  Bu arada yatak odasına doğru giden Viktoriya elinde bir bond çanta ile içeriye girdi.  Çantayı ortaya çektiği bir sehpanın üzerinde itina ile açtı.  İçinde güzellik salonunda kullanılan her tür âlet vardı!

–       Fikret bey alması lazım yok, hepsi getirdim burada.

–       Yaşşa kız Viktoriya,  Allaanı seviyim senin.  Gel istersen bugün başla dedi Hülyâ.

Herkes memnuniyetini belirtip kahvaltı için teşekkür etti Viktoriya’ya.  

–       Neye ihtiyacın olursa olsun, istersen benim istersen Emin ve Hülyâ’nın kapısını çalabilirsin, dedi Fikret.

–       Sizi tanımak ben çok mutlu oldum.  Ben çok  çok teşekur ediyorum.

O gün öğlenden sonra Hülyâ’nın yanına inen Viktoriya kendi çalışma ortamını düzenledi.  İlk birkaç gün Hülyâ’nın müşterilerinden başka gelen giden olmadı.  Onlar da orta yaşlı hanımlardı ve Hülyâ’nın sanatından çok onun açık saçık fıkralarını dinlemek, yakası açılmadık küfürlerini duymak için geliyorlardı.  Bu arada Hülyâ Viktoriya’nın adını Viko olarak kısaltmış ve öyle de bir reklamını yapmıştı ki, bir “Rus güzellik uzmanı”nın (henüz gerçekliği denenmemiş olan) hünerlerini kulaktan kulağa öğrenenler birkaç hafta sonra Hülyâ’ya  randevusuz gelemez olmuşlardı.  Ama Viko gerçekten iyi bir uzmandı; dükkâna elli yaşında giren kadınlar otuz yaşında çıkıyorlardı!  

Fikret Viko’nun başarısını duymaktan mutlu oluyor ama onu rahatsız etmemek için özel olarak görüşmüyordu.  Alina da hergün dükkana iniyor, sessiz sedasız etrafı seyrediyordu.  Fikret birkaç defa onu yakındaki parka götürmüş ve eğlendirmişti.

Bu arada ona onbeş-yirmi kelime Türkçe öğretmiş ve âcil durumda gerekecek cümleleri ezberletmişti.  Viko da ona evde birkaç Türkçe kelime öğretmişti zaten.  Ama bu çocuğun bir okula ihtiyacı olacaktı mutlaka.  Türkçe bilmeyen altı yaşındaki bir çocuk hangi okula gönderilebilirdi?  Araştırmalıydı. 

Hülyâ durur mu?  Akşam Emin’i Fikret ile beraber dışarıya postalamış ve çok iyi anlaştığı, kendi tabiri ile “kanının ısındığı” Viko’yu evine davet etmişti.

–       Viko, dedi, hepimiz seni de Alina’yı da çok sevdik.  Kabalık olmasın diye senin hakkında sana sorular sormadık ama bana bir açılıversen de bizi meraktan kurtarsan?  Meselâ, kimsin, kocan kim, Ukrayna’da kimlerin var?  İn misin cin misin bi anlatsan be dünya güzeli…

–       Sen şarap içersin?  diye sordu Viko.

–       Şarap da içerim, rakı da içerim, gerekirse kafayı bulur of da çekerim!

–       Ben şarap aldı, eve çıkıp getireyim.

–       Otur oturduğun yerde kız, benim evimde alkolün her türü var Allaha şükür.

Birer bardak şarap ve peynir eşliğinde uzun uzun konuştular o gece.

Zırrrrr…. Zırrrrrr….

–       Kim yâhu bu sabahın köründe, diye yataktan fırladı Fikret.  Bir akşam önce Emin ile birlikte birkaç arkadaş davet edip bir meyhanede buluşmuşlar ve canlı Türk müziği eşliğinde bolca rakı tüketerek ülke ekonomisine kayda değer bir katkıda bulunmuşlardı.  Bu defa dikiz deliğinden bile bakmadan açtı kapıyı; karşısında yine Hülyâ ve yüzünde her zamankinden daha muzip bir ifade…

Fikret’e omuz atıp içeriye dalan Hülyâ, “Dol kara bakır dol dol dol” diye bir türkü tutturup şakkudu şukkudu göbek atmaya başlamaz mı?

–       Kız ne oluyor?  Manyak mısın deli misin, nesin?

–       Heee.. deliyim de manyakım da, var mı bi diyeceen, sevgili âbicim?

Senin Fikret âbin olsa, duyacağı müjdeden sonra sana bir araba hediye alacak olsa, sen de göbek atman mı lan âbicim?

–       Ne müjdesi ne arabası?  Allahım sen bana sabır ver yarabbi!

–       Git bi uzun don geyin de gel anlatiim.  Hem belki dört çekerlisini alırsın arabanın.

Eline geçen bir pijama altını ve tişörtü iç çamaşırının üstüne geçiren Fikret kendisini kanepenin üstüne attı ve hâlâ ayakta duran Hülyâ’ya “anlat bakalım neymiş bu müjde” dedi.

–       Âbi, bak araba alacan diye sana “lan” demiyom bu sefer haa!  Neyse, bu Viko var ya bizim Viko?  Ukrayna’daki savaştan kaçmış.  

–       Bu mu müjdeli haberin, Sağır Sultan bile duydu bunu!

–       Dinle be âbi, Viko’nun Antalya’da bir teyzesi ve bir Türk eniştesi varmış.  Bu Viko yaz tatillerinde beş yıl üst üste (tabi Covid’den önce) gelip teyzesinde kalmış, hatta tezgâhtar/tercüman olarak çeşitli  yerlerde çalışmış.  Türkçeyi de oralarda öğrenmiş.  Ana babası çok uzun yıllar önce ayrılmışlar, Viko annesi ile kalıyormuş kendi memleketindeyken.  Bir de hemşire ablası ile şöför eniştesi varmış bu Viko’nun Kiev’de.  Onlar “kaç kurtul” diye Viko’ya biraz para verip Antalya’ya, teyzesinin yanına göndermişler.  Bir haftadan fazla sürmüş yolculuğu.  Ne aksi tesadüf ki, Antalya’ya gelişinden birkaç gün önce teyzesi ölmüş!  Ev cenaze evi, nerede kalabilir ki otelden başka?  Sana rastlamış, sen de her zamanki insanlığını yapmışsın!

–       Eeee, bu haber için mi araba alıyorum sana?  Hem de dört çeker!

Kızım, benim öyle bir arabam olmadı daha.  Hem benim araba hepimize yetiyor zaten.

–       Duuuurrr, bombayı sona sakladım:  Âbiciiimmmm….. Viko evli filân değil!

Bırak evlenmeyi, babasının evi terk etmesi olayına çok içerlediğinden, bütün erkeklerden uzak durmuş, ne bir erkek arkadaş ne flört ne bişi!

–       Eee?  Bu Viko Meryem Ana mıymış?  Alina nasıl doğmuş?

–       Ne doğması be âbi, Alina ablasının ve eniştesinin kızları!  Savaştan kurtulsun  diye onu da Viko ile beraber Türkiye’ye göndermişler.  Yani âbicim, lafın kısası, bizim bu Viko çöpsüz üzüm!  Üstelik kız sana da hayran!   

“Dünyâda böyle bir erkeğin var olduğunu tahmin bile edemezdim, hem çok yakışıklı hem de tam bir insan.” diyor. Oldu mu şimdi?  Rengini bana sormadan arabamı alma haaa….

Doğru muydu bütün bunlar?  Kaderinde kendisine de bir Alexandra yazılmış mıydı yoksa?  Donmuş kalmıştı.  Kalbinin boğazında atmaya başladığını hissetti.  Ve zorlukla konuşarak:

–       Kız, deli Adana’lı.  Dediklerin doğruysa ve bu iş mutlu sonuçlanırsa, istediğin araba sana helâl olsun kız!

Bütün gün ne yapacağını bilemedi Fikret.  Önce banyo yaptı, pis bir görünüm veren sakalını tümden kesti, laf olsun diye markete gitti alışveriş yaptı, sonra da berbere gitti henüz uzamamış saçlarını düzelttirdi, sabah evde tıraş olduğunu unutup neredeyse bir de orada sakal tıraşı yaptıracaktı.  Amaçsız olarak sokaklarda yürüdü.  Hayret, bu etraftaki ağaçlar ve bitkiler bu kadar mı yeşildi yahu?  Ne kadar da çok çiçek varmış yok kenarlarında?   Aaaa, papatyalar bile açmış ve hattâ bâzıları kurumuş, nasıl fark etmemişim bu güne kadar?  Şu beyaz bulutlar da mavi gök yüzüne ne kadar yakışıyor yahu!  Bu kedinin güzelliğine bak: dur kaçma kız, seveyim seni biraz.  Köpekler neyse de, oldum olası kedileri sevmem ama neden bu kadar sevimli oldular birdenbire?  

Eve döndüğünde, berberdeki yarım saat hariç, koca günde bir kere bile oturmadığını, hattâ hiç su içmediğini fark etti.  Bir bardak su alıp kendisini kanepenin üstüne attı.  Deliriyor muyum ne? diye düşündü, bu deli kızın verdiği bilgiler doğru olsa da ne önemi vardı ki? Şans treni kaçmamış olabilirdi ama binebileceğinin garantisi var mıydı?  Viktoriya kendisini ister miydi acaba?  Gözleri yavaş yavaş kapandı.  Yorgunluktan uykuya dalmıştı.

Zırrrrr…Zırrrr…

–       Sabah sabah yine ne var be?  dedi, dedi demesine de vakit sabah değil henüz ilk akşamdı ve kendisi yatakta değil hâlâ kanepedeydi.  Uyku sersemliğini üzerinden atamadan sendeleye sendeleye kapıya yöneldi. Açtı… Aman Allahım, karşısında Viktoriya ve de her zamankinden çok daha güzel!  Fikretin gözlerinin içine bakarak, yapmacık bir kibarlıkla;

–       Siz misafir kabul ediyor? İçeri girebilirim mi?  Tanışmak istiyorum, ben komşu Aleksandra.  Sizin isim? 

Üzeride pastel renklerin harmanlandığı şile bezinden kıyafetiyle tam bir peri kızı gibiydi Viko.

Hınzır Hülyâ, bir gece önce kendisi ile ilgili her şeyi anlatmış olmalıydı Viktorya’ya, tabi en başta Alexandra Daddario’ya olan hayranlığını da!  Hemen toparlandı:

–       Hanımefendi, adınız Aleksandra ise, üzgünüm, içeriye alamam sizi.  Ama adınız Viktoriya ise, evimin içi de kalbimin içi de zaten sizin!

–       Balkon serin bu akşam?  Kırmızı şarap ve kaşar peynir var?

–       Olmaz olur mu? Rüzgârda sönmeyen mum bile var!

Viktoriya’nın yüzünde, ruja gereksinmesi olmayan dudakları arasından inci dişlerini sergileyen bir gülümseme belirdi.  Yakında bu evin kraliçesi olacağından hiç şüphesi olmadığından, kendinden emin bir şekilde ve de podyumda yürüyen bir manken edâsı ile salına salına koridoru geçip balkona doğru gitti.

Arkasından hayran hayran bakan Fikret’in beyninde âni bir şimşek çaktı.

Terhis töreni yapıldığı gün annesi kendisine tektaş bir pırlanta yüzük vermiş ve “bunu evlenme teklif edeceğin kıza takarsın” demişti.  Tam zamanıydı işte!

“Nereye saklamıştım o yüzüğü yârabbim yaa?  Gel de bul şimdi hadi!  Yatak odasındaki küçük kasada olmalı.  E?  Onun şifresi neydi? Bi yere yazmıştım ama nereye?” 

Unutkanlığın zamanı mıydı şimdi?  

“Ulan Mr. Murphy, seni bir elime geçirsem var ya…”

Adil Karcı – 07 Haziran 2022

AKIL VE DUYGULAR

İnsan aklı ile değil, duygularıyla hareket eder. Akıl duygularının emrinde çalışır. Bu Adem ve Havva’dan beri böyle. 

Bunu bilenler, toplulukları yönetmek için onları bir duygu etrafında birleştirirler. Bu duygu çoğu zaman sevgi ya da nefret olur. 

Böylece ‘psikolojik toplumlar’ oluşur. Böyle topluluklara ‘duygusal kitle’ demek de mümkün; çünkü egemen olan duygular.

Aşkın gözü kördür derler, ben de diyorum ki, nefretin gözü daha da kördür. Nefret seline kapılmış birinde artık kişisel muhakeme, araştırma, soruşturma, şüphelenme kalmaz. Kendisine yöneltilen telkinlerin esiri olur. 

Kendi aklını nefretinin emrine vermiş bir kimse, nefret duygularını besleyecek her türlü habere hemen inanır. Şüphe duymaz, araştırmaz, soruşturmaz. İnandığı bu haber onun kişisel çıkarlarını yok edecek de olsa mutlu olur. O kadar mutlu olur ki, haberi veya bilgiyi doğruluğunu araştırmadan arkadaşları ile paylaşır; mutluluğu daha da artar. Bu nedenle, sosyal medya yalan nehrine dönüşmüş durumda. 

Böyle duygusal kitlelerde, ilkokul mezunu ve en üst düzeyde eğitim almış birisi, olayları nesnel olarak değerlendirme yeteneği bakımından aynı seviyeye iner. Bu insanlarda, nesnel gerçeklerin yerini nefretlerini besleyecek yalanlar alır.

Muhakeme yok olunca, çok büyük yalanlar bile psikolojik kitle içindeki insanlar için mutlak gerçeğe dönüşür. Mutlak gerçeğe dönüşmüş yalanlar insanları yönlendirmeye, sürüklemeye başlar. İnsanlar öyle sürüklenirler ki, kendilerine yabancılaşırlar ama farkına bile varmazlar.

Duygularının seline kapılmış insandan aydın olmaz. Olmasına olmaz da öyleleri var ki kendisini ‘aydın’ sanıyor. Ne yazık ki ne aydınlanmış ne de aydınlatıyor. Okuduğu tek şey gazete, o da tek yanlı. Dinlediği bir iki televizyon kanalı, onlar da yalancılarla dolu.

Bu insanlar, akşam televizyonlarda dinlediklerini sabah birbirlerine anlatıyorlar. Anlattıkça nefretleri tazeleniyor, nesnel düşünme yetenekleri daha da azalıyor. Kendi düşüncelerine ve bildiklerine iman etmiş, tam bir yobaza dönüşüyorlar.

Duygularına ve özellikle de nefretine esir düşmüş insanlar yobazlaşıyor. Yobazlık sadece dindar geçinenlerde olmuyor, kendi bildiklerini ve kanaatlerini sorgulamayan, onlarla ilgili şüphe duyup araştırmayan herkes yobaz. Böyle yobazlaşmış aydınlara ‘nefret aydını’ demek gerek.

İnsanların, sorgulamadan kabullendikleri yalanların kendilerine verdiği zararlardan kurtulması lâzım.

Edinilen yanlış bilgi kişiyi kendi özüne yabancılaştırıyor. Yanlış bilgiler yanlış seçimlere yol açıyor. Yanlış seçimler sadece nefret yobazının kendi geleceğini değil milletin de geleceğini riske sokuyor ama farkında değil ki…

Prof. Dr. Eyüp Selahattin Karakaş

ARKADAŞIM DR. AHMET KURTARAN’DAN GÜZEL BİR ÖNERİ

10. HAZİRAN.2021 SABAH HINCAL’IN SÜTUNU:

MARMARA’YA AŞI LAZIM!..
Sevgili doktorum Ahmet Kurtaran’dan bir yazı geldi. Başlığını görünce şaşırdım. Okurken daha da şaşırdım. Bizim hekim, diş hekimi Ahmet, meğer bir yandan da “doğa” hekimi imiş.. Marmara’nın salyaları akmaya ve sahilleri basmaya başladı ya.. İki gündür okuyor, duyuyor, görüyorsunuz ya.. Temizlik de başladı bir yandan. Doktor “Aşı lazım” diyor iyi mi?.
Nasıl diyor?. Açtım telefonu sordum. Temel bilgileri tıp fakültesinden var. Düşünmeye başlamış. Sonra tanıdığı bilim adamlarıyla konuşmuş. Onların da görüşlerini almış, fikirleri konusunda..
Ve.. Ve işte bu yazı ortaya çıkmış..
“Marmara’ya aşı lazım!..”

*

İnsanın oksijen, temiz hava ve güneşe ne kadar ihtiyacı varsa, denizlerin, bitkilerin, özetle doğanın da bu üçüne o kadar ihtiyacı vardır.
Pandemide de ciğerlerin oksijen gereksinimi ve kanın akışkanlığının hayati önemi var. Hasta soluyabiliyor, kan akışı da normalse, yaşama devam edebilir. Yetersizse, oksijen takviyesi, olmazsa entübe edilerek (boğazına delik açılıp boru takılarak) yaşamı sağlanır.
İç denizimiz Marmara’nın da şimdilerde oksijene ihtiyacı var. O da pandemi gibi yaşam savaşı veriyor… Çevrenin fabrika atığı, çöpü, ayrıştırılıp arındırılmadan denize bağlanmış, denetleyen, hesap soran da olmayınca Marmara hastalandı…
Sigara içen insan misali, ciğerler filtre özelliğinin çoğunu kaybetmiş, nefes alamaz durumda… Bunlara mevsimsel hava koşulları da ilave olunca, köpük köpük deniz salyası üretiyor, yani acil müdahale gerekli… Esasında “Doğa, Tanrı” ne derseniz deyin, işte o, pandemide olduğu gibi bizi uyarıyor, “Ey insanoğlu, artık uyan, kendine gel” diyor!…
Su veya doğa bilimcisi değilim ama tıp okudum, uzun yıllar da müzikle uğraştım, yaşam için oksijenin ve moralin önemine inananlardanım…
Yakın vadede işe yarar mı bilemem ama kolay ve masrafsız bir önerim var…
Hastalara uyguladığımızı Marmara’ya uygulayarak, oksijen verip, entübe edip aşı yaparak yaşatabiliriz…
Proje oldukça basit ve maliyeti de son derece düşük…
Deniz salyası olan kıyı şeridindeki belediyeler; sallar üzerine yerleştirilmiş ve suya “temiz hava basan”, bu arada alttaki durgun suyu da dışarı fıskiyelerle “püskürten”, enerjisini ise güneş panellerinden temin eden “emme basma kompresörler” koyacak…
Prensip çok basit ancak anlamlı:
“Doğanın doğa ile iyileştirilmesi”…
Belki çoğunuzun gülüp de önemsemeyeceği bir şeyi daha unutmamalıyız.
Bitkilere, hayvanlara, insanlara “müziğin iyileştirici” etkileri olduğunun, kristal yapısını düzenlediğinin ve kan akışını artırdığının da bilimsel ispatlandığını söylersem, su püskürten sallara Bach, Beethoven, Vivaldi müzik sistemleri de eklenirse iyi olur derim…
Böylece, “yüzen müzikli fıskiyeler” ile “Marmara’ya aşı yapmış”, ona yeniden can ve moral vermiş olabiliriz.
Bu arada, sahildeki platformlarda, kapalı mekânlarda çalamayan müzisyenler bu kere denize, doğaya, balıklara müzik yapma imkânı bulurlar ve İstanbullular da gösteriyi ücretsiz izleyebilirler..
Bu aşının laboratuvar denemelerini ortaokul öğrencileri bile yapabilir.
Annesinin geniş salata kabına su doldurup, Kurbağalıdere veya Bostancı sahilinden aldığı 3-5 kepçe deniz salyasını üzerine ilave edince, ortam hazır.. İş, bir akvaryumcudan alacağı “devridaim pompasında”…
Fıskiyeyi de kurdu mu, deney hazır demektir. Yanıbaşına “sakin bir müzik” de koydu mu, deneyin 1. fazı gerçekleşmiş olur ve iş bir kalem kâğıda kalır.
3-6-12-24 saatlik katlamalı gözlemlerini yazınca, amatör çalışma, bir anda bilimsel kimliğe ulaşacaktır.
Konunun köpürtülmesini Türk basınına bırakabilirsiniz; “Türk genci, Marmara’yı kurtardı” haberleri ile yatırımcılar ve belediyeler uyanarak, projeye sahip çıkarlar.
Unutmayalım, bu sadece bir aşı…
Kesin tedavi için; fabrika, zirai, kentsel atıkların aynen denize verilmesi önlenmeli..
Çöplerin arıtılıp kontrol altına alınması zorunlu olmalı..
“Nasreddin Hoca’nın “Göle maya çalması gibi” diyor olabilirsiniz.
Ya “Bir de tutarsa!.”
Dr. Ahmet Kurtaran

Genetik Demokrasi

Rahmetli Selahattin Duman’dan muhteşem bir yazı :

Genetik Demokrasi

05.01.2015 Pazartesi

  • SİYASETİN içine bilim girdiği zaman demokrasi tadından yenmez, Bursa şeftalisi gibi bir şey olur.(Bu cümleyi not edin, birbirinize tweet olarak atarsınız.)
  • 2015 yılı hesabına umutlanmamı böyle bilimsel bir adım sağladı. Hamle de Ampul Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu Bey’den geldi.
  • Güzel huylu Süleyman Soylu, genetik biliminin kodlarına güvenerek “Uzun boylu sevgi insanının” kızı hanımefendiyi siyasete davet ediyordu. Gerekçesi de kimsenin karşı çıkamayacağı kadar sağlamdı:”Siyaset gen işidir. Babasından, ailesinden insana iletilebilir. Bu yetenek ve dönemi iyi temsil etmek meselesidir. Hanımefendi milletvekili adayı olsa hoş değil mi?”
  • İMANA GELMEK BUDUR
  • Dünya durdukça başımıza dikilesi, her gün yedi deniz on dört âlemden birine atarlanası “Uzun boylu sevgi insanının” kızı hanımefendi için “Lütfen Meclis’e gelip, bizleri şereflendirin” çağrısı yapan Güzel Huylu Süleyman Soylu’daki köklü değişim gen mühendisliği ile açıklanamaz.
  • İşin bu noktasında Allah’ın büyüklüğüne bir kez daha iman etmeyenler, meseleyi kavrayamaz.
  • Süleyman Bey siyasete Tansu Çiller’in Beygir Partisi’nden girdi. Partinin en genç ilçe başkanı oldu.
  • 2007’de partisi barajı geçemediğinden milletvekili olamadı ama daha sonra Özal’ın kurduğu “Vız Vız Arı Partisi” ile “Beygir Partisi” birleşip “Demokrat Parti” olunca genel başkan seçildi.
  • Menderes’ten Hüsamettin Cindoruk’a kadar birçok başkan gören Demokrat Parti liderin böylesini görmemişti. Bir de ağzı kalabalık çıkmıştı ki peeee! 
  • Güzel huylu Süleyman Soylu’nun demokratlık olsun diye ettiği ağır laflar doğrudan “küfür” kategorisine girdiğinden, burada tekrar etmek istemiyoruz.  
  • Ancak bizim ağzı bozuk demokrasinin bile yüzünü kızartmışlığı vardır.
  • * * *
  • “Uzun boylu sevgi insanı” on iki yıllık saltanatında, cümle muhalefetten işitmediği lafı tek başına Güzel huylu Süleyman Soylu’dan işitmiştir.
  • Ankara’daki kongrelerine gittiğimde uzaktan görmüştüm. Meğer Ampul Partisi’ne geçtikten sonra “kongre işleri” ondan sorulur olmuş. Bir kongre düzenliyor ki, peh peh peh!
  • Hitler sağ olup da siyaset yapsaydı Göbels’e,”Bu adamı bizim partiye getirin, bize daha çok lazım” diye tuttururdu.
  • SİYASİ YETENEK GENİ
  • Güzel huylu Süleyman Soylu’nun “Siyaset gen işidir” lafı mühim. İlk duyduğunuzda buradan monarşik bir sonuç çıkarabilirsiniz, lakin özü demokratiktir.
  • Eskilerin “Bil’irsi vel–istihkak”, yani “Soydan gelen hak” dedikleri şey monarşik düzende kralların sahip olduğu “yönetme hakkını” tarif eder. Şark işi demokrasilerde ise “yeteneğin zayi edilmemesi” manasına gelir.
  • Seçimle gelinen makamlar, evlada devredilebilir.
  • Monarşilerin birer birer devrildiği, taçlı dönemlerin kapandığı yıllarda “gen bilimi” diye bir şey yoktu. 
  • Yönetme yeteneğinin kromozomlarda saklı olduğu, kalın kafalı demokratlara gösterilemediği için zavallı krallar savunmasız kaldı.
  • Prensler, prensesler zebil ziyan oldu.
  • Çok şükür şimdi “gen bilimi” ve “genetik mühendisliği” var. Bir siyasetçi “büyük usta” kıvamına geldiğinde yetenekleri, kromozomlarına işlenip, korunabiliyor.
  • * * *
  • Güzel huylu Süleyman Soylu’nun siyasete getirdiği bilimsellik de budur. Geni sağlam olanın sulbünden gelenler, siyasete girerler. Atalarının kaldığı yerden devam ederler.
  • Komşumuz Suriye’nin eski lideri Hafız Esad’ın mükemmel genleri vardı, oğlu Beşir Esad o genleri devraldığından devletin başına geçti, başlangıçta kimse de yadırgamadı.
  • Kuzey Kore üç kuşaktır “Genetik Demokrasisi” ile yönetiliyor. Doğrusu bu ki bir arıza çıkmıyor.
  • Batı’da gevşek aile yapısı ve kızlı-erkekli karma eğitim yüzünden bu “siyasi yetenek geni” nesilden nesle devredilemiyor. 
  • Bu da Batı demokrasilerinin ek yeridir. O yüzdendir ki bizden sık sık demokrasi dersi alırlar. Bunları bilelim, hanımefendiyi Meclis’te alkışlamaya hazırlanalım.
  • Selahattin Duman

KİN KALBE KÜF, NEFRET RUHA YÜKTÜR…

Bir cep telefonunuz var. Modeli eskimiş, hafıza kartı dolmuş, çağdaş sitelere, programlara erişemiyorsunuz. Özetle işe yaramaz duruma gelmiş, ne yaparsınız? Yeni ve güncel programları alabilecek bir modele geçme arayışına girer, en uygununu da bulunca yeni telefonunuzu alıp, eski bilgileri yükler, bıraktığınız yerden konuşmaya, kaydetmeye devam edersiniz…

İşte Kâinat ve Tanrının kurduğu düzen de yarattığı insan tamda benzeri bir teknolojiyle tekâmül ediyor olmalı, “bilgilerin devamlılığı ilkesi”… 

Tüm yaratılışın ve bunun bir parçası olan insanın “evrime” dayalı benzer bir düzende ve bu mantığa göre işlemesi akılcı gibi görünüyor. 

Bunun içinde yaşadığımız, yaptığımızın her nefesin kayda geçmesi, bilgilerin kaybolmaması, böylece değişen Dünya düzeninde, ileriye, iyiye, daha yükseğe doğru bir gelişim içinde olması da bu mantığın doğal sonucu… Mevlana’nın: “Taştım, bitki,hayvan, insan oldum.Hiç kötüye dönüşüp,alçaldığım görüldü mü? Bir gün insan olarak ölüp,ışıktan bir varlık,yıldızların üstünde yıldız olup… Doğum ve ölüm üzerinde parlayacağım… sözleri de bu evrim gerçeği tanımlar gibi…

Böyle bir düzende, İlahi Adalet Yasaları ile ana yolu Tanrı belirlemiş… Ancak, bu yapının ardındaki muhteşem aklı, nizam, intizamla yürüyen düzeni görmezden gelemeyiz. Buna “Teknolojik Enerji Evreni” adı verebiliriz… 

Yani enerji hiyerarşisiyle yürüyen ve bunun parçası olan insanoğlu da cep telefonu misali ana santral-Tanrısal Bütünlüğe “şah damarından da yakın” bir bağ ile bağlı, üreten, düşünen bir varlık, “yok olmayan bir enerji”…

Düşüncelerimizin de bizler gibi enerji içerdiğini ilk kez David Hawkins (1927-2012) Bilinç Haritaları ile ve Hertz değerleri ile bilimsel olarak göstermiş. Hawkins’e göre, 250 Hertz üzerinde bir frekans düzeyine ulaşan olumlu duygu, düşüncedeki bilinçlerin, daha düşük frekansta olan hastalıklı, kötülük ve negatif düşüncede ki frekansları dengeleyip, toplumları da etkileyebildiğini ispatladı… Bilinç düzeyi arttıkça, etkisi artıyor, böylece toplumların evrimi ile negatifin dengelenmesinde, diğer yüksek bilinçlerin etkisi olduğu iddia edilmekte… 

Yani insanoğlu düşünceleriyle enerji üreten, organik bir “mini jeneratör”.. Bu olumlu düşünce ve davranışların sadece Dünya’ya değil, Kâinatın Bütününe de etkileri olacağı gerçeği söz konusu. Varlık, tekâmülü oranında mükemmele doğru yol alırken, olumlu düşünceleriyle de Allah’ın Düzenine destek oluyor… 

Tanrı’nın, böyle bir varlığı ölümle yok etmesi düşünüle bilinir mi?

Cep telefonu misali; hafıza kartı, ana sisteme kaydedilirken, ölümü sonrası bu bilgi ve edinimler başka bir bedende, farklı ana-babadan doğarak evrime devam ediyor. Matruşka misali, aynı beden içinde çeşitli dönemlere ait bilgi ve kimlikler… Bu anlayışta 2 yönlü kazanç söz konusu olabilir. Bir yandan insanoğlu olumlu titreşim ve enerjisiyle Sisteme katkıda bulunurken, beri yanda da mükemmele ulaşıp, kâmil insan olma yolunda basamakları çıkıyoruz…

Bu arada dünlere ait tüm yaptıklarımız, karmalarımız olarak sonraki yaşamımızın cennet ve cehennemlerini oluşturuyor… Böylece “bilgi devamlılığı ilkesi” iyiye, güzele ve mükemmele doğru gelişirken, kaderimizi de dünlerimiz oluşturuyor. Yani “bizle başlayıp-bizle devam eden, uzun ve engellerle dolu bir tekâmül yolu ki buna da “Ruhun Ölümsüzlüğü” adı verilmekte..

Ancak yaşamda hep pozitif ve olumlu adımlar atmadığımız, olumsuz söz, düşünce ve davranışlarımızın da var olması söz konusu, bunlar ne olacak? 

Yaratıcı buna da teknolojik bir çare bulmuş gibi… Dünyamız çevresinde oluşturduğu bir manyetik filtre alanı; olumlu frekanslara geçirgen, olumsuzlar ise manyetik duvara çarparak bunu üreten kişi veya çevresine geri yansıyor. Bilgisayarları koruyan virüs programları misali… 

Böylece “iyilik yapanın iyilik, kötülüklerinde kötülük bulması” da tamamen bu panelle ilgili… Ama siz inanmayıp, deneyerek bunu sınayabilir, sonuçlarını da kendiniz veya çevrenizde görebilirsiniz!…

Kâinata bu teknolojik gözlerle bakınca da, olumlu düşüncelerin Dünya düzeni ve Tanrısal Bütünlük nezdinde önemi daha da artıyor… 

Belki de insanoğlunun “yaratılış sırrı” tamda bu gerçeklerle ilgili olabilir… 

Tanrı, binlerce yılda Dünyada önce uygun alt yapıyı oluşturmuş, sonrası da; üreten, düşünen özel bir varlık olan insanı kendi özünden yaratmış. Buna da akıl-mantık-şuuru vererek “kâmil insan” olması yolunda kaderini eline vermiş… Yani, evrime ve olumlu davranışlara dayalı bir düzen… Mevlana’nın sözlerinde ki gibi, artık insan “ışıktan varlık olma yolunda” ilerliyor… Bilinçlendikçe sorunlara çözümler üretiyor. Yaşadığımız pandemi gibi… “Ordo ab Cao” yani kaos ve kargaşa sonrası, arınma ve düzen oluşacak… Dualiteni şaşmaz kuralı…

Dünyamız da, bedenli evrim için yaratılmış teknolojik tekâmül platformu.

Varlık; saf, temiz, erdemli, insani değerlerle arındıkça, Tanrı’ya doğru yükselip, Enel-hak, Vahdet-i Vücut yani kâmil ve mükemmel insan yapısına ulaşıyor. Tüm dinler ve ahlaki eğitimlerde, saf-temiz-ahlaklı-olumlu olma isteği de bundan…

Yani “Kin Kalbe Küf, Nefret ise Ruh’a Yük” denilmesi de bu anlayışla alakalı… Olumsuz duygu ve davranışlarımızla önce kendimizi, sonrasında da tüm doğayı, çiçeği, böceği, hayvanı, insanlarını etkiliyor ve bütünün parçası olarak da Tanrısal Düzene de aykırı davranmış oluyoruz…

Tanrı’nın iyilik ve güzelliklerinin düşünce ve davranışlarınızda rehber olması dileğiyle…

Doç. Dr. Ahmet Kurtaran (Şubat 2021)

Fareleri kim delirtiyor ?

 FARELERİ KİM DELİRTİYOR?

CAT RAT 2

Protozoan delilik:

Memeli hayvanlar çok daha kompleks diye biliyoruz değil mi? Bakalım  memelilerde ne tür enfeksiyona bağlı “delilikler” varmış.

Sıçanlar tek hücreli bir parazit olan toxoplasma gondii için ara konak görevi görürler. Toxoplasmaların yaşamları evcil kedilerde başlar, evcil kedilerde sona erer. Kedilerin immün sisteminin saldırısı karşısında toxo paraziti çok dayanıklı kistler oluşturur ve bu kistler kedinin dışkısıyla atılır. Bu kistler toprakta bazen yıllarca bir sıçanın onları yemesini beklerler.

Toxoplasma kistleri; (sekil 1)

TOXO CYST

Sıçanların içine girince toxo yaşam döngüsünü sürdürür.  Parazitin hedefi esas konak olan kediye geri dönmektir ve bunun için inanılmaz bir yöntem kullanır. Kediler ölü sıçanları yemekten hoşlanmazlar onun için toxo, fareleri öldürmek yerine başka bir yöntem kullanır. Toksoplasmanın hızlı bir biçimde kedinin vücuduna dönmesi için sıçanlardaki en temel dürtülerden biri olan “kedi korkusu”nu yenmeleri gerekmektedir. Sıçanlar kedilerin kendisinden olduğu kadar onların idrar vb kokularından da korkarlar. Bu önemli ayrıntıyı ortadan kaldırmak için parazit sıçanları “delirtir”. Tokso ile enfekte olmus sıçanlarda bir takım değişiklikler olmaya başlar.

CAT&RAT

Tokso ile enfekte olmus sıçanlar kediden korkmaz hale gelirler kedi idrarının kokusu onlarda bir  kaçma reaksiyonu yaratmaz olur. Tersine kedi idrarının kokusu onları çekmeye başlar. Bu gelişme sanıldığı  gibi sıçanların koku alma duyusunu kaybetmek değil tersine kedi idrarına daha önce olmayan bir çekicilik hissetmelerinden olmaktadır. “Fatal attraction”  ya da Ölümcül cazibeye yakalanan sıçanlar kedilerin bulunduğu bölgelerde korkmadan, saklanmadan dolaşmaya başlarlar ve kedilerin kendilerini yakalamalarına sebep olurlar. Geçici konakçısı farenin kedi tarafindan yenmesini sağlayan tokso başarılı olmuş yeni oluşmuş nesillerin kalıcı konağa dönmesini sağlamış oluyor.. 

sicanin beynindeki toxoplasma kistleri

image description

farenin cesaretine anlam veremeyen kediler, toxo ile enfekte fare kedilerden korkmaz oluyor peki toxo ile enfekte insanlar? Kedi ne yapsin içgüdülerine uymak zorunda, fareyi yakaliyor ve yiyor. 

EATS

Ve dongu tamamlanmis oluyor.

Toxo, fare, insan, parazit donguleri

4. ÖRNEK

BİZİ KEDİLER Mİ DELİRTİYOR?

Toxoplasma gondii life cycle (from CDC)

toxoplasmosis

İlginç konu şimdi başlıyor. Toxo hastalığı insanlarda da görülüyor. T. gondii insanları da enfekte ediyor. Hatta hangi ülkede toxo enfeksiyonu ne sıklıkta görülüyor internetten bulabilirsiniz. (Örneğin Fransa’da ne kadar, İtalya’da ne kadar, İsrail ya da S. Arabistan da ne kadar bakın bakalım :)).

Pis şartlarda kesilmiş bulaşmış ya da enfekte hayvanlardan hazırlanan etlerle , sistlerle bulaşmış topraklarla uğraşanlarda, evde kedi besleyip kedilerinin infekte olmuş kaka kutularını boşaltanlarda tokso enfeksiyonu oluşuyor. Bazı toplumlarda insanların yüzde elliye yakınında beyinlerde toxo kistleri var. (kedi beslesin beslemesin, kedi sevsin sevmesin ulkenin genel olarak temiz olup olmamasi onemli sanirim)

simitci_31226

Akla gelen soru: acaba tokso enfeksiyonu olan insanlar kedileri daha mı çok seviyor? Henüz T. gondii bunu başarmış değil :))

Peki tokso ile enfekte olan insanlar hiç etkilenmiyor mu: yapılan psikolojik testler toxo taşıyan kadınların daha cana yakın, dışa dönük ve arkadaş canlısı oldukları; daha flört etmeye yatkın olduklarını gösteriyor. Erkekler ise daha kıskanç ve şüpheci oluyor, daha fazla içine dönük ve yeniliklerden kaçan tutucu kimseler oluyorlar.

Benim sizlere sorum şu: Acaba biz Türkler tokso yüzünden mi herşeyi bir komplo teorisiyle açıklamaya çalışıyoruz. Ya da tokso mu erkeklerimizi başka erkekle konuştu diye karılarını öldürmeye dek götüren kıskançlığa sürüklüyor. Futbol’da kaybettik diye statları yıkıp parçalıyoruz. Trafikte ölümüne olsun birisinin bizi geçmesine izin vermiyoruz. Önümüze geçeni evine dek kovalayıp gerekirse öldüresiye dövüyoruz. Yüzde elli toxolu diye mi “ya sev ya terk et” diyor. Spekülasyonları çoğaltmak mümkün. Yanıtlarını bilmiyorum. Araştırmalar devam ediyor.

Bu soruları sadece ben değil Türkiye’deki doktor arkadaşlar da sormuş ve Toxo enfeksiyonunun trafik kazalarındaki etkileriyle ilgili bilimsel makaleler yayımlamışlar. Kendilerini tebrik ediyorum.

Çok yaygın bir şekilde insanlarda beyinde parazitlik yapan toxoplasma gondii acaba kültürel farklılıkların nedeni mi?

Toxo enfeksiyonunun insanlarda ne tür neuro – psikiyatrik davranış farklılıkları yarattığı epeydir inceleniyordu. Özellikle toxoplasma ile infekte farelerin garip davranışlar göstermesi yayınlandıktan sonra,  bu konudaki çalışmalar artmıştı.

Sonunda araştırmacı Kevin Lafferty birçok ülkedeki toxo görülme  sıklığı ile ilgili bir yazı yayınladı :

http://rspb.royalsocietypublishing.org/content/273/1602/2749.full.pdf+html

Bu makale internetten serbestçe tam olarak indirilebilir.

Bu tabloda nörotiklik, belirsizlikten kaçınma ve maskülinite gibi özellikler ile tokso prevalansı karsılaştırılmış.

Gidip makaleyi okumanız için herşeyi aktarmayacağım ama Türkiye’de toxo yüzde 47-50 oranlarında görülüyor. En düşük Norveç’te yüzde 5 ten az.

Tokso’ya bağlı kişilik değişiklikleri arasında tarif edilenler sunlar:

Enfekte kadınlar daha akıllı, kurallara bağlılık gösteren, saygılı, vicdanlı, akıllı, uygun, ahlakçı, ağırbaşlı, kuralcı, sıcak, başkalarına dikkatli, bağlı, nazik, uyumlu ve katılımcı olarak tanımlanmış. (ki neredeyse her eve insanın bir kedi hediye edesi geliyor :))

Enfekte erkekler ise daha az akıllı, ve daha tepkisel, sert, sadık, sabırlı, yavaş, tutumlu, duygusal reaktif, değişken, duygulardan çabuk etkilenen, duygusal olarak daha dengesiz  ve kolayca üzülen olarak tanımlanmış. (Erkekler kedilerden uzak durun demek yanlis olacak çünkü tokso kistlerinin cogu sokaklardaki kistlerle bulasmis yiyeceklerden geciyor. Sokak simitleri!)

Acaba bu farklılık örneğin Norveçliler ile Fransızların kültürel farklılıklarını açıklar mı? Özellikle  neurolog ve psikiyatrist arkadaşların yorumlarını merak ediyorum.

Toxoplasma ile istediğiniz kadar okumanız için:

1.http://www.toxoplasmosis.org/index.html toxoplasma araştırma merkezi.

2.http://www.plospathogens.org/article/info:doi/10.1371/journal.ppat.0020013 interrnetten indirip okuyabilirsiniz. Toksoplazmaların konak hücreleri  nasıl invaze ettiğini sitoskeletal yapısını şekillerle göstererek anlatıyor.

3. Rank the top 25 FIFA team countries by Toxo rate and you get, in order from the top: Brazil (67 percent), Argentina (52 percent), France (45 percent), Spain (44 percent), and Germany (43 percent). Collectively, these are the teams responsible for eight of the last 10 World Cup overall winners. Spain, the only one of the group never to have won a cup, is no subpar outlier—the Spaniards have the most World Cup victories of any perpetual runner-up.

Toxo enfeksiyonu ile futbol kupasındaki başarıyla ilgili  bu spekülatif yazıyı aşağıdan okuyabilirisiniz:

http://www.slate.com/id/2259350/pagenum/all/

Dunya’da toxoplasma enfeksiyon oranlari

Toxo’dan etkilenmemis bir kedi

TIPANIN SISESI

Sıradan enfeksiyonlar davranış bozukluğu ya da ruhsal hastalık yapabilir mi ?

Oncelikle bu bölümün kesin kanıtlara dayanmadığını daha çok acaba mı şeklinde okunması gerektigini söylemeliyim.

Bir çoğunuz Van Gogh’un bu resimlerini bilirsiniz belki yakından da görmüşsünüzdür. Van Gogh depresyondan kendini öldürdü denir. Ancak yaptığı resimlere bakanlar daha doğru tanının BPD  (bipolar disease) yada Psikoz Manik Depresif (PMD) olduğunu söylüyorlar.

Örnek olarak “Ayçiçekleri ” gibi nefis, canlı renklerden oluşan bir  tablo,  kısa süre sonra ise  “Yıldızlı gökyüzü” diye karamsar bir tablo yapıyor.

Ayçiçekleri Van Gogh

van-gogh-sunflowers-8

Yıldızlı Gökyüzü Van Gogh

vangogh-starry_night_ballance1

PROF. DR. NEDİM ÇAKAN

KİBRİT ÇÖPÜ

KİBRİT ÇÖPÜ

  • Oturabilir miyiz beyamca?

Bastonu ile yerdeki kümelenmiş ayçiçeği kabuklarını karıştırmakla meşgul olan Mesut Dede başını kaldırdı, cevap bekleyen delikanlıya ve yanındaki güzel kıza gözlük camlarının üstünden baktı ve;

  • Vallaa tapusu benim diyel, helbet ki oturabiliniz gençler, dedi gülümseyerek.  Zaten sol kenarına çok yakın oturmakta olduğu bankta onlara yer açmaya çalıştığını görsünler diye biraz daha sola kayar gibi bir hamle yaptı.

Önceleri “Kibritçi Mesut” olarak bilinen Mesut Kibritçioğlu seksen yaşını devirdikten ve saç-sakalı bembeyaz olduktan sonra herkes tarafından Mesut Dede olarak anılır olmuştu. 

İlkokul sınıflarının duvarına sıralanmış resimlerde gördüğümüz İlkbahar-Yaz-Sonbahar-Kış tasvirleri Adana’daki okullar için yapılmamıştır.  Zira Adana’da yağmur yağarsa kıştır, güneş açarsa yazdır.  Ne ilki ile, ne de sonu ile bahar denilen mevsim hiç gelmez bu şehire!  İşte kış ortasında yine güneş açmış, Adana’ya yine günübirlik yaz gelmiş ve bu Cumartesi gününde mangalını kapan baraj kıyısındaki mesire yerine akın etmişti.  Mesut Dede de bu ılık havadan faydalanıp  su kenarındaki kaldırımda  yürüyüşe çıkmış, nefesi daralınca da boş bir banka oturmuştu.

Soner (artık şimdilerde adı sadece türkülerde kalan yoğurdu ile meşhur) Mersin’in Silifke ilçesindendi.  Çukurova Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Makine Mühendisliği bölümü son sınıf talebesiydi.  Yıllar önce Adana’ya gelip yerleşmiş olan amcasının evinde kalıyordu.  Kısmetse bu yıl okulu bitirecek, evlerinde kaldığı süre boyunca kendisine bir kere bile surat asmamış olan amcasını, yengesini ve iki yeğenini bırakıp başka bir şehre gidecekti.

Aynı üniversitenin Yabancı Diller Fakültesi İngilizce Öğretmenliği bölümünün üçüncü sınıfında okuyan Sermin ise Niğdeliydi.  Üniversite kampüsündeki kız yurdunda kalıyordu.  Bir arkadaş gurubunda bir yıl önce tanıştığı Soner ile ilk defa yalnız başlarına gezmeye çıkmışlardı.  O güne kadar kimseye yüz vermeyen Sermin “olur” demişti Soner’in ıkına-sıkına ve utanarak yaptığı beraber gezme teklifine.  Zaten, yakışıklılığından daha çok oğlanın bu ağır başlılığı ve utangaçlığı hoşuna gidiyordu.

Otobüsten inip kıyıya doğru yürürken “çekirdek çinter miyiz?” diye sormuş ve Serminin onayını aldıktan sonra yol kenarındaki çerezciden kabak çekirdeği alıp devamlı sırtında taşıdığı çantasına atmıştı Soner.  Banka oturur oturmaz çantadaki çekirdek torbasını el yordamı ile ararken kendi kendine konuşan Mesut Dedenin sesine kulak verdi;

  • Yahu çeerdekleri  zıkkımlanıyonuz, bari gabuklarını yere saçmayın bee! 

Çantadan çıkartmakta olduğu çekirdek torbasını tutan elini sanki elektrik çarpmıştı  Sonerin. Ucundan tuttuğu çekirdek torbasını eli yanmışçasına  bırakmasıyla çantanın fermuarını tekrar çekmesi bir oldu. Suçüstü yakalanan yaramaz bir çocuğun savunmaya geçmesi gibi hemen söze girdi;

  • Haklısın beyamca, bak iki adım ötede çöp kutusu var, atsalar ya oraya! 

Daha elini bile tutmaya cesaret edemediği kız arkadaşının kulağına eğilip “gerçi ben kabukları yere atmayacaktım ama çekirdeğimizi görse bu amca yine de bizi döverdi valla” dedi, Gülüştüler.  Kestane rengi parlak saçlarıyla, pembe yanaklarıyla, yaratılıştan rujlu gibi görünen kiraz kırmızısı dudaklarıyla aktrislere taş çıkartacak güzelliğe sahip olan Sermin bembeyaz dişlerini göstererek güldüğünde bin kere daha güzel oluyordu.  Henüz ona bir türlü açılamamıştı ama her gece rüyasında görecek kadar  bu kıza aşık olmuştu Soner!

  • Bu yannı bakın hele, dedi Mesut dede, gözlüğünen de seçemiyom gayri, şoo yerdeki ucu gara şey yanmamış kirbit çöpü mü?
  • Hangisi? Haa o mu?   Evet yanmamış kibrit çöpü.  Valla bizden iyi görüyorsun ha amcabey!
  • Eğilemiyom evlat, onu yerden alıp bana vering mi?   Soner eğildi, ayçiçeği kabuklarının arasındaki kibriti aldı ve adama uzattı.  “Bak boş kutusu da şurada duruyor, onu da vereyim mi?” diye sordu ve adamın cevabını beklemeden boş kutuyu da yerden alıp ona verdi.

Yaşlı adam aldığı kutuyu açtı, içine kibrit çöpünü yerleştirdi ve kutuyu itina ile ceketinin sağ yan cebine koydu.

  • Kibritlere özel bir merakın var galiba amcabey.

Kış günü olmasına rağmen, içinde aynı kumaştan yeleği olan krem rengi  bir elbise, beyaz gömlek ve beyaz fötr şapka giyinmiş olan ve de düzgün kesilmiş beyaz kısa sakalı ile bir din adamını andıran Mesut Dede,

  • Biliyon mu?  dedi, benim soy ismim Kirbitçioğlu’dur.  Vaktın varsa anlatam.

Bankın sağ kenarında oturan Sermin sol elini ortada oturan Sonerin omzuna atarak Mesut Dede’ye doğru eğilip bakınca Soner kızın bu hikayeyi dinlemek istediğini anlamıştı. Sermin’in kolunu omzuna atması üzerine oğlanın ruhu bedeninden ayrılmış, baraj suyunun üzerinde dans etmeye başlamıştı.  İşte aylardır hayal ettiği ve neredeyse her gece rüyasını gördüğü an bu andı!  İhtiyar sabaha kadar konuşsa, bu pozisyonda onu gözünü kırpmadan hatta nefes almadan dinleyebilirdi.

  • Vaktimiz bol amcabey.  Zevkle dinleriz, anlat.  Değil mi Sermin’ciğim?  (Vay be, ne cesaret varmış bende be?  “ciğim” bile dedim lan!) diye geçirdi içinden.
  • Otuzdört’te [1934] soyadı ganunu çıkarmış hökümat.  Bubam, emmim, halam hep köödeler o vakıtlar.  İnmemişler gasabaya, soyadı neyim almamışlar.  Kööden kimse de gedip almamış zati; bilmez ki garipler nasıl soyadı alınır.  Hökümat bakmış olacaa yok, Otuzbeşte [1935] tüm köylere mamurlar salmış.  İkişer üçer varmış mamurlar köölere. Gayfeden sandalya masa gurmuşlar meydanlığa, sıraya goymuşlar ehaliyi.

“Sen ne soyadı isten?”  Korkar köölü, gonuşamaz ki!  “Tamam”, derimiş mamur “senin soyadın Sessiz olsun”, seniyinki Ahraz olsun!  Bubam sırada bekleriken arkasında duran gan gardaşı “Lan Bekir” demiş,  “Sen kirbitçisin, seninki Kirbitçioğulları ossun, ben de semerciyim, Semercioğulları ossun”.

“Niye ki ‘oğulları’?”  deyin sormuş bubam.  “Lan o vakıt gocaman sülale gibi anlaşılır, azametli, heybetli bir soyadı olur oolum!” der imiş gan gardaşı.

Neyse efendime sööleyem, hee, sıra bizim bubaya gelinci mamur sormadan bubam atılmış “beniyinki Kirbitçioğulları olsun mamur beg”.  Adam sormuş;  “Senin babayın gaç oğlu var?”  “Benden başga yoktur” demiş bubam.  “Lan” demiş mamur “o vakıt neden ‘oğulları’ deyin çoğaltıyon?  Sadece ‘oğlu’ desek neyine yitmez?”  İşte odur budur bizim soyadı olmuş sana Kirbitçioğlu.

  • İyi de amcabey, babanın kibritle ne alakası varmış ki?
  • Heee, dur onu da anlatacam.  Bubam gençkene melmekette kirbit nedir bilen yoğumuş. Kav nedir biliniz mi?  Bilmezsiniz, nereden bileciniz? Kav ormandaki ağaçların göödesinde böyüyen küflücedir.  Siz mantar diyonuz ya, o işte.  Guruttun da içini açtın mı, pambuk gibi lif lif olur ve en güççük gıvılcımdan ataş alır.  Çakmak daşını da bilmezsiniz herhal.  Sert bir daştır, mermer kimin görünür.  Demirinen vurdunmudu gıvılcım çıkar. Harman yerindeki düvenlerin altına da çakarlar o daşları. Neyse,  kavı bir elinde dutan, daşı da onun üstüne goyan, öbür elideki demiri hızınan daşa vuruncu kavın üstüne gıvılcım düşer.  Derhal hızlı hızlı üfledinmidi ataş alır.  Yakması zordur.  Bu sebep ilen kööde ataşı golay golay söndürmezler, gonu gomşu birbirinden ataş isterimiş ocak yakarkene.  İşte o devirde bubam şehere inmiş ki ne göre? Bakgallar kibrit satar!  Elindeki üç guruş ilen almış ne gadar kirbit alabildiyise, başlamış civar köölerdeki bakgallara satmaya.  Derken efendime sööleyem, işi böyütmüş; almış bir eski velaspit (bisiklet) uzak köölere de kirbit götürmüş.  Bu arada garşı köyde anamı görüncü gönlü düşerimiş.  “Kirbitçiye gız mı verilir?” demişlerimiş, anamı önce vermemişlerimiş bubama. “Zati gızın yaşı güççük, sora gelin isteyin” deyip başlarından savmışlarımış.  Bubam gızmışımış bu duruma.  Kirbit daattığı köölerden başlamış guru fasulye, nohut, mercimek alıp şeherde satmaya. Yani şeherden köye kirbit, kööden şehere guru pakliyat!  Sora Melekgirmezde (Adana’da eski toptancı semti) güççük bir tükan dutmuş.  Bu sefer köölüler malları satılsın deyin pakliyatı ayaana gader getirmeye başlamışlar bubamın.  Tanış olmuşlar ya artık, çuval çuval getirip bırakmışlar parayı sora alırık deyi.  Bubam olmuş mu sana böyük düccar?  Varmış anamın babasına, atmış önüne altınları, almış gızı!   
  • Nasıl olur da kibrit olmaz o zamanlar amcabey?  Çok mu zormuş yapmak?
  • Ne diyon sen be yeğenim?  Doksanüçte [1893] Osmanlı ilen Fıransızlar annaşma yapmışlar.  Doksansekizde [1998] ortak kirbit pavlikesi gurmuşlar Istanbolda.  Ne sebeple bilmem, iki sene sonra gapanmış pavlike.   Yirmidokuza gadar[1929] ecnebilerden getirmişler kirbitleri.  Otuzikide [1932] tekel bir pavlike gurmuş.  Taa elliikide [1952] izin vermişler ki tekelden başgaları da kirbit pavlikesi gursun.  O zaman serbes olmuş.
  • Amcabey, ne çok şey biliyorsun sen yaa?  dedi Soner.
  • Nasıl bilmem? İnsan borçlu olduu şeyin bidayetini nasıl bilmez yeğen?
  • Senin kibrite ne borcun olabilir ki?
  • Nasıl olmaz ki?  Bubam boş gezenin boş galfasıykene kirbit sayasında düccar olmuş.  Bana da hazır iş bıraktı öldüünde.  Yetmedi, kirbit sayasında sevdiğim gızla evlendim!
  • O nasıl oldu ki?   Mesut dede durdu, yutkundu, gözlerini hafif hafif dalgalanan suya sabitledi.  Düğümlenen boğazından kelimeleri zorlukla çıkartarak “onu da anlatam bari” dedi.  Artık kendi kendine konuşuyor gibiydi.
  • Bubamın tükanının üst gatında dul bir gadın otururudu.  Yaşıtım bi de gızı, güççük de bir oğlu vardı.    (Sermine dönüp bakmadan) Gız senin yavuklundan daha gözelidi desem yalan olmaz!  

(“Yavuklun” kelimesini duyunca içi pırpır etti Sonerin.  Bu ihtiyara rastlamak tesadüf olamazdı.  Allah önlerine çıkartmıştı onu, kesin!  Resmen sevgili durumuna gelmiş gibiydiler Serminle, hem de hiçbir gayret sarfetmeden.  Ama, Mesut Dedenin sevdiği kızın Serminden güzel olduğunu söylemesi pek hoşuna gitmemişti Sonerin.  Neyse, boşvermeliydi, konuşuyordu işte ihtiyar!”

  • Her sırfatta (fırsatta) gız pencereye çıkar aşşaaya bakar, benim gözüm zatan hep yokarıda.  Bakışır dururuk.  Aylarca böyle davam etti bu hal.  Günlerden bi gün gız yola indi.  Galbim küt küt atar ki ne atma!  “Merhaba  Gülnihal” diyebilmişim sadaca.  “Merhaba” dedi yere bakaraktan.  Yanakları gıp gırmızı oldu.  “Nere gidiyon?” dedim.  “Kirbit alıcım garşıdan” dedi.  “Dur getme” didim. 

O vakıtlar artık herkeste ucuz muhtar çakmakları, zenginlerde de İbelolar, Ronsonlar moda olmuş idi.  Kirbit işi bitmişti ama bubam tükandan eksik etmez idi.   Bir goşu daldım tükkana, onluk paketiynen gaptım kirbiti dikildim önüne.  “Parasını al” dedi, “Gattiyen olmaz” didim. Anasına annatmış.  Gadın zati bilirimiş benim vurgunluğumu.  “Olmaz böyle” demiş gızına, “seni istiyorsa asgerliini bitirsin gelsin anasıynan bubasıynan istesinler”.  Duyuncu bubam heç gızmadı.  “Gadın haklı oğul” didi, “asgere git gel, gızı sana alak”. 

O ana kadar hiç konuşmayan, sadece dinleyen Sermin;

  • Eee sonra amca? Diye sordu.
  • Sora gettim şubeye, yaşım gelmiş zatan, asger oldum.  Önce Burdur, sonra Devrek derkene başladı asgerlik.  Ama gel bana sor, ne gün geçer, ne ay geçer ne de saatlar!  Yatarım Gülnihal, kalkarım Gülnihal.  Gız da korkmaz artık kimseden; sözlü gibi olmuşuz ya; mektuplaşırık.  Bi dafasında zarfın içine bir kirbit çöpü goydum.  Hemi de yazdım ki; bu kirbit ilen düün gecesinde gaz lambasını yakak mı?  deyi. 

Elini çoktan Sonerin omzundan çekmiş olan Sermin bu defa bedeni ile Sonere yaslanmış durumda, heyecanla;

  • Sonra amca, sonra ne oldu?  Askerlik bitti mi?  Evlendiniz mi?  Mesut dede gülümseyerek ona doğru döndü;
  • Ömür boyu asger galınmaz ya gızım, bitti herhal!  Bubamınan anam gızı istediler.  Gızı iyi bir yere gelin olacak deyi dul gadın dünden raazı, nişan düün derkene evlendik.  Bi sevdik birbirimizi ki nasıl anlatam?  Elinizi öper diyecem amma, her biri şimdi sizden böyük bir oolan bi de gızımız oldu. Şinci oolan tohtur, gız abukat.  Torunlar var, ellerinizi öper ikişer dene.  
  • Düğün gecesi o kibrit ile gaz lambasını yaktınız mı?
  • Yakmaz mıyık?
  • Gülnihal teyze nerede şimdi?  Gözleri yine suya daldı Mesut Dedenin ve bu defa bakmakta olduğu sudan birkaç damla gelip göz pınarlarına yerleşti.  Aktım, akacam misali…
  • On sene önce mefat (vefat) etti gızım.  Dünyam yıkıldı.  Ben de ölem dedim ama olmadı, olamadı.  Çocukları üzemezidim. Torunları dedesiz bırakamazıdım.  Ama ruhum öldü be gızım, vallah da öldü billah da öldü!

Şimdi biraz oolanda galıyom, biraz gızda eyleşiyom.  İkisinin de evleri buraya çok yakın. Saolsunlar, gelin de insan gızı çıktı, damat da insan evladı.  Allah razı olsun hepisinden.  Ay geçmez ki beni Gülnihalın mezarına götürmesinler.

Mesut Dede karbeyazı mendilini çıkartıp gözlerini silerken, gayri ihtiyari Sonere sarılan Serminin göz yaşları da delikanlının dizlerine düşmeye başlamıştı.  Sevinsin miydi, üzülsün müydü bilemiyordu Soner.  Bir yandan güzel bir aşk hikayesinin hüzünlü sonu, diğer yandan sevgilisinin samimi yakınlığı!

  • Sizin de gafanızı şişirdim, hoş görün, dedi Mesut Dede.  Bastonunun yardımıyla, ağır hareketlerle ayağa kalktı.  Birbirinizin gıymatını bilin,

sağlıcakla galın, dedi ve arkasını dönüp kısa adımlarla yürümeye başladı.

Daha on adım atmamıştı ki durdu, döndü, “Gelin hele, yanıma gelin” dedi.

Soner de Sermin de tereddüt etmeden fırlayıp ihtiyarın karşısına dikildiler.  Mesut Dede elini cebine daldırdı, içinde bir adet kibrit çöpü olan kutuyu Sonere uzattı.

“Al oğul bu senin, yakan mı yaktırın mı artık o senin bileceen iş” dedi ve yine arkasını dönüp yürümeye başladı.

Soner heykel olmuştu sanki; resmen taş kesilmişti. Ne yapacağını bilemeden ihtiyarı izledi gözleriyle.  Nice sonra kendine geldi,  gözlerinin içine bakmakta olan bir çift nemli gözün içerisindeki dünyada kayboldu.  Uzandı, Serminin elini tuttu, kibrit kutusunu kızın avucuna koydu ve titrek bir sesle “Sermin, düğümüzde bu kibritle gaz lambasını yakacak mısın?” diye sordu.  Serminin yüzünde utangaç bir gülümseme belirdi.

  • Gaz lambası mı kaldı artık?  Nereden bulacaksın?
  • Sen yeter ki iste, gaz lambası “pavlikesi” bile kurarım!  

“Pavlike” kelimesine güldüler uzunca.

  • Hadi banka dönelim dedi Sermin, çekirdekleri bekletmeyelim.

Soner, bu defa hiç duraksamadan, kolunu Serminin omzuna doladı, yıllar sonra her ikisinin de “mutluluk adımları” diye nitelendirecekleri yavaş adımlarla çantayı bıraktıkları yere doğru yürüdüler.

Adil Karcı

06.02.2020  

Adana baraj yolu

CİYOK CİYOK

Boyu tezgâha yetmediği için ayak parmakları üzerine yükselen küçük Hanifi, işaret parmağı ile göstererek,

  • Hoondan, hoondan bi de bundan diye isteğini belirtti.

Ciyok ciyokçu Abuzer kaşlarını kaldırdı,

  • Yoook, beş kuruşa anca birinden veririm, üçü birden olmaz dedi.
  • İki olur mu? diye sordu Hanifi.
  • Neyse, hadi ver beş kuruşu, bu defalık ikisinden vereyim, neli istiyorsun?
  • Kımmızıdan bi de yeşilden.
    Diğer şehirlerde (ve belki Adana’nın diğer mahallelerinde bile) “mâcun şekeri” olarak bilinen çubuğa sarılı ağdamsı şeker bizim mahallede “Ciyok ciyok” diye bilinirdi. İlk okul yıllarımızdı. Hemen hemen her gün mahalleye gelen Abuzer isimli bir ciyok ciyokçumuz vardı. Birkaç yıl önce mahalleye ilk geldiğinde yüzüne bakmış ve korkudan dört bir yana kaçışmıştık. Adamın suratını görüp ürpermemek elde değildi ki! Yüzünün sol yarısı, korku maskesi takmışçasına, çopur çopurdu. Sol göz kapağı ve burnunun yarısı neredeyse hiç yoktu! Oradan buradan sarkan birkaç saç teli de kıpkırmızı bir kafa derisi üzerinde sallanıp dururdu. O kadar korkunç bir görünümü vardı ki, küçük çocuğunu terbiye etmek için anneler “bak yaramazlık yaparsan seni ciyok ciyokçuya veririm haaa” bile derlerdi. Yani “ciyok ciyokçu Abuzer” korkutma objesi olarak “Polis Amca”nın bile önüne geçmişti!
    Zamanla alıştık. Önce bir iki çocuk, derken hepimiz onun müşterisi olduk sonunda. Görüntüsünün aksine, hiç de korkulacak bir kişi değildi ve oldukça da gençti. Hafif olsun ve kolay taşınabilsin diye olsa gerek, bir kasnağa çakılmış üç ayaktan oluşan, koluna takıp gezdiği seyyar bir tezgâhı vardı. Her birisi ayrı bir renk olan mâcunlarını, tezgâhının üstüne oturttuğu beş üçgen bölmeli bir tepside sergilerdi. Her gözde ayrı bir renkte (ve güyâ değişik aromalı) mâcun vardı. Turuncu renklisi portakallı, bordosu vişneli, yeşili nâneli gibi. Aslında hepsinin tat ve aroması aynıydı, zira renkler meyvelerden değil kullandığı gıda boyalarından kaynaklanıyordu . Bunu fark etmiş olmamıza rağmen yine de birkaç renkten mâcun almak hoşumuza gidiyordu. Çubuklar ise bir karış boyunda kesilerek dilinmiş kargı kamışlarından ibaretti. Abuzer bir çubuk alır önce bir mâcuna daldırır sonra onu çevire çevire ve sündüre sündüre çubuğa sarar, makas benzeri bir âletle keser, daha sonra diğer mâcuna geçerdi. Çubuktaki damar damar renkli mâcun o kadar çok hoşumuza giderdi ki; yerken kesinlikle ısırmaz, sadece yalardık ve de hiç bitmesin isterdik.
    Ciyok ciyok ismi nereden çıkmıştı bilmiyorduk ve bütün dünya bu şekerleme için bu ismi kullanıyor sanıyorduk. Nice sonra öğrendik ki adam kendine göre nağmenledirerek “çok çok” diye bağırmaktaymış meğer! E, ne yapalım, bir gün bile “mâcuncu geldi” dememişti ki!
    Bir gün top oynamaktan yorulmuş, bir ağaç gölgesinde oturuyoruz. Taa uzaktan ciyok ciyokçunun sesini duyduk.
  • Ciyok ciyok alak mı lan? dedi Lık Lık Mahir.
  • Paramız çıkışmaz dedi birisi.
  • Kimde ne varsa versin, hiç olmazsa beşer kuruşluk alırız dedi diğeri.
    Aramıza yeni katılan Urfalı Zâkir (o zamanlar Urfa henüz “Şanlı” değildi),
  • Ben pereynen almam lo, gendim yaparam, dedi.
  • Hastir lan kırro, dedi kankardeşim Diyarbakırlı Salih, yap da görek!
    O sıralar kendi başımıza iş yapmaya kalkıştığımız bir gün başımızdan geçen bir gazocağı felaketi nedeniyle, böyle bir şeye tekrar kalkışmayı aklımızın ucundan bile geçiremezdik. Biz macun almak için paraları denklerken Zâkir kalktı evlerine doğru yürüdü.
  • Haydin lan, dedi Mâhir, gidek şu hırboyu seyredek, bakak bakiim nası ciyok ciyok yapacak.
    Zâkir’in evine doğru yürüdük. Gerçekten bahçelerindeki tahta masaya gaz ocağını koymuş, üstüne bir tencere yerleştirmiş ve şeker torbasının ağzını açmakla meşguldu. Bizi bahçe kapsında görünce;
  • Seyredin de örgenin, dedi, bilgiç bir eda ile.
  • Niye, sen nereden öğrendin lan Urfa bebesi? diye gülerek sordu birimiz.
  • Benim aneyden! Gadınlar gıl yolmak için yaparlar bunu, bilmiyon mu cahal?
    Gaz ocağını gerçekten ustalıkla yaktı ve yarım kilo kadar toz şekeri tencereye boca etti. Eve sonradan ek olarak yapılmış mutfaktan uzun saplı bir tahta kaşık aldı, geldi ve şekeri karıştırmaya başladı. Merakla izliyorduk.
  • Boya yohtur, bir daha sefere boyalı yapam da göresiz! diye bize doğru havalı bir nazar attı.
    Biraz sonra tencereden kapkara dumanlar çıkmaya başladı. Tencereyi ocaktan yere indirdi, kaşıkla hızlı hızlı karıştırdı ama nafile. Kaşık tencereye yapıştı ve…sonuçta her şey kapkara tabi! Ocağı söndürdü, tencereyi bahçeki içi su dolu curuna (musluk önündeki küçük havuz) attı ve,
  • Ne olmiştir annamamişem lo, anam gomşudan gelmeden gaçah gidah, dedi ve kapıdan çıkıp bizden önce dut ağacının altına attı kendini.
  • Ne oldu lan tırrık? Hani mâcun?
  • Malamat etmen lo beni. Gördiyiz işte, denemişem olmamiştir.
    “Allah beleyi vermeye Zakiiiyyrr bu ne haldır? diye bağıran annesinin sesini duymamız için çok beklememiz gerekmedi! “Agşem babay eve gele, görisen sen ne oli!’”
    Başka ne olacaktı ki? Mâcun ustası Zâkir mâcun niyetine güzel bir dayak yiyecekti tabi!
    Akşama kadar konuşma ve gülüşme konumuz bu olay oldu. Ertesi gün yine aynı saatlerde ciyok ciyokçunun sesini duyduk. Bu sefer biraz hazırlıklıydık ve onar kuruşluk üç renk yaptıracaktık çubukları. Daha ilk siparişi vermeden, ailesi mahalleye yeni taşındığı için sonradan bize katılmış olan, kibarlığı ve medenî cesareti bizden fazla seviyedeki arkadaşımız Bursalı Melih, (Zâkir’in başarısızlığının nedenini anlamak için olsa gerek);
  • Amca, bu ciyok ciyok nasıl yapılır? diye sordu.
  • Niye sordun ki? Siz de mi yapacaksınız?
  • Yok da, öğrenmek istedik.
  • İsterseniz yapın çocuklar, bakın size anlatayım;

Dört bardak toz şekeri tencereye dökün. İçine iki limon sıkın. Bir bardak kadar da su ilâve edin. Sonra şekeri hamur gibi olana kadar karıştırın. Soğuyunca mâcun olur, bu kadar kolay! Yalnıızz, dedi, yanınızda bir büyük olmadan sakın gaz ocağına yanaşmayın!

Demek işin sırrı limon suyuydu! Adam “meslek sırrı”nı bahane etmeden bize gerçeği söylemişti. Ne güzel adamdı be bu “ciyok ciyokçu Abuzer”! Adamın dostça sohbetinden cesaret almış olmalı ki, hiç birimizin soramadığı soruyu sordu Melih;

  • Amca senin yüzün neden böyle? Abuzer hiçbir zaman bir ifade oluşmayan yüzünün sol tarafını bizden yöne çevirdi, biraz bekledi ve;
  • Sizler kadarken, üzerinde kaynar su tenceresi olan ve ateşi zayıflayan gaz ocağını pompalamaya kalkıştım. Ocak ve tencere mutfak tezgâhının üstündeydi, yani benden yüksekteydi. Amacım anneme yardımcı olmak ve “bak ben de işe yarıyorum” diye övünmekti. Neyi yanlış yaptım? Hiç bilmiyorum. Sağlam kalan gözümü açtığımda hastanede acı içinde kıvranıyordum.

Hepsi bir yana da, bir tek şeye çok üzüldüm; beni çürüğe çıkartıp askere almadılar!

Neyse, boşverin bunları. Paranız var mı bugün? Hep bir ağızdan “vaaarrr”!

diye bağırıp elerimizi ceplerimize attık! Güldü;

  • Bugün para istemez. Hepinize, hem de her renkten verecem!

Ruh güzelliğinin fiziki güzelliğe karşı aldığı ilk gâlibiyete o gün şahit olmuştuk.

Büyük ve “güzel” adam Ciyok ciyokçu Abuzer! Öldüysen tanrıdan rahmet, ve hâlâ yaşıyorsan, kaynar sulardan uzak , sağlıklı bir ömür diliyorum.

Adil Karcı – 17.09.2019

BABALAR VE SAPAN

Adil Karcı

BABALAR VE SAPAN 

İlkokul yıllarımda yaşadığım mahalle Adana’nın yeni kurulmakta olan, şehir merkezine yakın, ama etrafı hala bağlık-bahçelik olan bir muhitindeydi.  O yıllarda henüz “apartman” kelimesi bile bilinmediğinden, beton yığınlarına boğulmamıştık ve günümüzün büyük bir kısmı “Tarzancılık” oynadığımız meyve bahçelerinde geçerdi.  Kuş, kedi ve köpek sayısı şimdikinden de fazlaydı o zamanlar, ama hepsi bizden uzak dururlardı.  Şimdilerde sokak köpeklerinin üstüne bassan zahmet edip kımıldamıyorlar, kediler zaten otomobillerin damını mesken tutmuş durumdalar ve kuşlar da tavuk misali ayaklarımıza dolanmaktalar.

 Ne oldu da bu hayvancıklar bizden kaçmaz oldular?  Sebep? Sapan!  Evet sapan.

 Biz sapan kelimesinin yerine “kuş lastiği” tabirini kullanırdık.  Y-harfi biçiminde bir çatal, üst uçlara bağlı ince lastik şerit, şeridin orta yerinde taş tutmaya yarayan deri bir parça… Çatalın alt uzantısı ise el tutacağı olan “sap”.  Sapanın çatalı çok önemliydi.  Lazım olan çatal kuru ağaç dallarının en uygun yerinden kesilir, gerekirse ısıya tabi tutarak şekillendirilir, dalın kabukları soyulur ve parlatılırdı.  Lastik ise bisiklet iç lastiğinden ince uzun şerit halinde kesilerek elde edilirdi.

 Kuş lastiği erkek çocukların değişmez aksesuarı gibiydi.  Kimisi boynuna asar, kimisi (arka cebi varsa) arka cebine koyar ve lastiğini dışarıya sallandırırdı.  Sapan bizim hem oyuncağımız, hem de silahımızdı.  Onunla ne mi yapardık?

 –        Karşı mahallenin çocukları ile yaptığımız haftalık savaşlarımızda “uzun menzilli” silah olarak kullanırdık.

–        Av hayvanı vururduk (güya).

–        Köpeklere karşı kendimizi savunmada kullanırdık

–        Boş şişelere atış yarışması yapardık

–        “Benim kuş lastiğim seninkinden güzel” diye birbirimize hava atardık…

 Ağaçlardaki yuvalardan düşen küçük kuşları itina ile yerden alır yuvalarına koyardık.  Ama ne yaman çelişkidir ki, biraz sonra o kuşların ana-babalarını sapanla vurmaya çalışırdık!

 –        Lan, niye benden önce sıktın?  Tam nişan almıştım, vuracaktım, kuşu kaçırttın işte!

–        Ne lan senin keyfini mi bekleyecektim?  Taş kuşun önündeki dala çarpmasa çoktan vurmuştum…

–        Hee, vurmuştun!  Şişe atışmasında bir tane bile vuramadığından belli.

–        İyi lan, git o zaman başka ağacın altında bekle.

 Onca yıl avcılık(!) yaptık ve büyük bir başarı(!) ile; hiçbirimiz bir adet kuş bile vuramadık!  Bu günkü görüşümle “ne iyi etmişiz de vuramamışız” diyorum.  Ama bir defasında Sümüklü Memmet’in attığı taşa bir kuş isabet etmişti!  Evet, “körün taşı” derler ya, aynen öyle.

 Bizden yaşça küçük olan Sümüklü Memmet (namı diğer; Sinemacının Oğlu), bir gün açıklık bir alanda kuş lastiği ile havaya taş fırlatıyordu.  Bir, iki… derken paatt diye yere bir serçe düştü!  Kuşun başına üşüştük.

20190616_113438.png

–        Lan Sümüklü, nasıl vurdun lan sen bu kuşu?

–        Biz vururuk abiciiimm!

–        Sen vurmadın lan üllüz, onun eceli gelmiş ki kendi gelip taşa çarptı!

Hiçbirimiz belli etmiyorduk ama, yerdeki kuşa acımıştık ve dokunmaya korkuyorduk. Derken kuş kendine geldi, önce yerde biraz debelendi ve sonra ayaklarını üstünde doğruldu.  Hayret, onu öldürmeye çalışan biz  acımasız(!) avcılar onun canlanmasına sevinmiştik.  Belli ki taş fazla bir zarar vermemişti ve kuşcağız yere çarpınca bayılmış olmalıydı.  En cesaretlimiz kuşu avucuna aldı, birimiz kuşa gazoz tapasının içine koyduğu suyu içirmeye çalıştı,  diğerlerimiz ise işaret parmaklarımızın ucu ile kuşu başından sırtına doğru okşadık ve sonunda… onu uçurduk.

Aradan kısa bir zaman geçmişti ki başka bir serçe geldi, yakınımızdaki bir ağaca kondu.  Sanki biraz önce vurulan kuşu salıveren biz değilmişiz gibi sapanlarımıza davrandık. Biraz önceki olaydan çok etkilenmiş olmalı ki, Kıvırcık Hanifi; 

–        Yapmayın lan, Allah çarpar! diye bağırdı.

Malak Macit hariç hepimiz duraksadık.  Macit nişan aldı… ve Allah çarptı!  Daha taşı sapandan salıvermeden, lastik bağlı olduğu uçların birisinden porttu ve “şaakk” diye Macit’i gözüne girdi.  Yani silah geri tepmişti!  Bir ay kadar mosmor bir gözle dolaşan Malik neyse ki kör olmadı.

Evet, erkek çocuk olarak hepimizde mutlaka bir kuş lastiği vardı ve bunu babalarımız biliyorlardı.   Bu konuda bizi uyarmadılar, yasaklamadılar, hayvan sevgisi diye bir şeyden söz etmediler.  Belki onlar da babalarından aynısını görmüşlerdi ve zamanında onların da birer sapanları vardı.  Bu onlar için  çok tabii bir olaydı yani.  Sadece; 

–        Bak, eğer o kuş lastiği ile bir cam filan kırarsan ya da birisini kör edersen külahları değişiriz.  Adam gibi oyna, tamam mı? Derlerdi.

Şimdilerde, sapan (ya da kuş lastiği) internette bile bolca var.  Hem de o kadar çetrefilli şeyler yapmışlar ki, insanın satın alası geliyor.  Ne var ki, elinde sapan ile dolaşan bir çocuk görmedim yıllardır. (Belki köylerde hala vardır).   Belli ki Kıvırcık Hanfiler, Malak Macitler büyüyüp baba olmuşlar ve oğullarını “Allah çarpar” diye uyarmışlar!

Tabiatı seven tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun!

16.06.2019

Adil Karcı

ÇATIRYA

ÇATIRYA- Yani…, dedi karşısındaki kadın, kısaca “Çatırya!” diyorsunuz. Ani bir kroşe yemiş boksör gibi oldu Arif; hiç beklemiyordu böyle bir şeyi. – Siz Türk müsünüz? diyebildi sadece. Kadın muzip bir gülümseme ile: – Evet, bir sakıncası mı var? – Yok tabi de, inanın hiç beklemiyordum. O kadar güzel İngilizce konuşuyordunuz ki, hiç ihtimal veremedim. Müsaade ederseniz kendimi takdim edeyim; ben Arif, karşıda oturan da iş ortağım ve kadim dostum Aykut. – Ben Nezi, bu da benim iş ortağım Jüli. Dans teklifinizi ben kabul etmek isterdim ama… dedi ve masanın altına koyduğu koltuk değneklerinden birisini çıkartıp gösterdi, görüyorsunuz maalesef mümkün değil. Jüli kabul eder mi bilemem. Yanında oturan Julie’ye döndü ve mükemmel bir İngiliz aksanı ile “sen dans etmek ister misin?” diye sordu. Julie “belki sonra” diyerek konuyu kibarca kapattı. – Çatırya kelimesini Adana dışında kullanan olduğunu bilmezdim. Sizden, hele ki, bir bayandan duyunca şaşırmadım desem yalan olur. – Zaten ben de orada öğrendim, babamın işi sebebi ile ben çocukken iki yıl kadar orada kalmıştık. Her ikisi de işletme okumuş olan Arif ile Aykut yedek subay okulunda tanışmışlar, çok iyi arkadaş olmuşlar ve askerlik sonrası beraber çalışmaya karar vererek İstanbul’da bir reklam şirketi kurmuşlardı. Yabancı lisan olarak Aykut’un orta derecedeki İngilizcesine karşılık, Üniversiteyi Amerika’da bitiren Arif’in, İngilizcesine ilaveten, iyi derecede İspanyolca, orta derecede Almanca ve derdini anlatacak kadar da Fransızcası ve Rusçası vardı. İş hayatında iyi bir ikili olmuşlardı. Arif’in girişkenliğinin ve Aykut’un çalışma azminin birleşimi onlara kısa zamanda başarı getirmiş, büyük şirketlerin vazgeçilmez reklamcıları olmuşlardı. Arif gününü gün ederek yaşamayı tercih etmiş, birkaç defa niyetlense de, beraber olduğu hiçbir kadın ile evlenmeye yanaşmamıştı; yani müzmin bekardı. Buna karşılık Aykut üniversite yıllarında tanıştığı, kendisinden birkaç yaş küçük bir kızla dünya evine girmiş, çor-çocuğa karışmış ve iyi bir aile babası olmuştu. Arif’e ise Aykut’un karısına manevi ağabey, çocuklarına dayı olmak kalmıştı. Uzunca bir müddet “evlenme yaşın geçiyor” diye uyaran Arif sonunda bu ısrarından vazgeçmişti ama karısı Seda “abi ne olursun, bak son yıllarında çok pişman olacaksın, sana da bir yuva kuralım yaa” demekten vaz geçmemişti. Ancak Seda, Arif abisinin son yıllarını görecek kadar hayatta kalamamış, kötü huylu bir hastalık dönemi yaşadıktan sonra geçen yıl Azrail’e yenik düşmüştü. Çocukları çoktan evlenip evden ayrılmış olan ve devamlı “Bir Köroğlu bir Ayvaz kaldık” diyen Aykut ise karısının ölümü üzerine içine kapanmış, birçok çalışanı bulunan işyerine de uğramaz olmuştu. Onun bu haline dayanamayan Arif ise “Yeter artık be Aykut, ölenle ölünmez” diye zorlamış ve sonunda Aykut’u Bodrum’a gelmeye ikna etmişti. Arif’in yıllar önce satın alıp restore ettirdiği eski bir Rum evinde kalıyorlardı. Taş duvarlı, mavi pencereli, üç taş basamakla giriş kapısının eşiğine çıkılan bu beyaz badanalı evin önünde küçük bir bahçe, bahçenin ortasında da (hiçbir zaman fıskiyesi çalışmayan) minik bir havuz vardı. Arif oraya gelse de gelmese de, anlaştığı bir bahçevan hem eve göz kulak oluyor, hem de her yıl ilkbaharda bahçeye türlü türlü çiçekler dikiyordu. Aykut’un çocukları küçükken hepsi ailece gelip bu evde birkaç hafta kalabiliyorlardı ama çocuklar büyüyünce eve sığamaz olmuşlardı ve yazlık olarak Bodrum ikinci plana düşmüştü; her yıl başka bir beldeye gidip otelde kalmak tercih ediliyordu artık. Zaman içerisinde Arif Bodrum’daki bütün gezi teknelerinin sahipleri ile arkadaş olmuştu. Bu defa da Bodrum’a gelir gelmez gitmiş, özellikle yabancı turist gezdiren bir tekneciyi bulmuş ve bugün için yer ayırtmıştı. İki katlı teknenin alt katında altı tane sabit masa ve yirmi dört kişilik oturacak yer vardı. Tekne çalışanları, Arif ağabeyleri rahat etsin diye olsa gerek, (aslında çok bol bahşiş veriyor olması nedeni ile) fazla yolcu almadan tekneyi yola çıkartmışlar ve (Arif’in kadın arkadaşlarını ağırladığında olduğu gibi) ona mükellef bir rakı masası donatmışlardı. Kavun ve beyaz peynir ile başlayan rakı muhabbeti elbette ızgara levrek ve kalamar tava ile devam edecek ve de mevsim meyveleri ile final yapacaktı. Her ne kadar mayolarını giymiş idiyseler de, denize girmek gibi bir niyetleri yoktu iki arkadaşın. Karısı olmayınca Aykut hiçbir şeyden zevk almıyordu ki! Tekne yola çıkar çıkmaz kulak zarlarına zulmeden bilmem kaç desibel bir sesle Arapça bir oyun havası çalınmaya başlamış, karşı masadaki iki kadın haricindeki turistlerin hepsi güneşlenmek üzere ikinci kata çıkmıştı. Müzik sesinin yüksekliğinden ne dedikleri anlaşılmasa da, kadınların da bu işkenceden şikayetçi oldukları el kol hareketlerinden anlaşılıyordu. – Genç, baksana buraya, dedi Arif dümendeki çakma kaptan kılıklı oğlana, kapat şu zırıltıyı da çalacaksan adam gibi bir şey çal ve de bağırtma bu zımbırtıyı bu kadar! – Emrin olur Arif abi, yani bizde adettir, limandan çıkarken ve girerken hep bu şarkılar çalınıp oynanır da… Sizin için ne çalayım istersiniz? Aykut’un biraz olsun gülmesini sağlayabilir miyim diye düşünerek; – Git Topkapı Sarayı’ndan Kaşıkçı Elmasını çal bizim için! dedi Arif gülerek. – Abi kaşık havası var mı valla bilmiyorum, çok sidi (CD) var, Nesrin Topkapı’nın da Elma şarkısı bizde var mı acaba, biraz aramam lazım. Aykut gülmesine gülmüş, hatta kahkaha bile atmıştı ama Arif’in yaptığı espriye değil, oğlanın verdiği cevaba! – Tamam oğlum, kafa ütülemeyecek sakin bir şey bul çal işte, dedi Arif. Kaptan (!) müziği kapatıp kısık sesle bir yabancı müzik çalmaya başlayınca kadınlar da kaptanla yapılan o konuşmanın ne için yapılmış olduğunu kavramışlardı ve bir tanesi baş parmağını havaya kaldırıp Arif’e beğeni işareti yapmıştı. – Kalk Aykut, dedi Arif, bak vals çalıyor, şu kadınları dansa kaldıralım! – Ne o? Dedi Aykut, çıtırları bıraktın artık bunlara mı kaldın Kazanova? Sen iyice çaptan düşmüşsün be mirim! – Gelmezsen gelme, ben gidip birini kaldıracağım, hem bak soldakinde çok asil bir hava var, gizemli bir güzelliği var o kadının. – Gerçi evet, dedi Aykut, cami yıkılmış ama mihrap hala yerinde, hem de fazlasıyla! Müziğin sesi kısıldıktan sonra konuşmaları duyulur hale gelen kadınların aksanlarından İngiliz olduklarını tahmin ederek oturdukları masaya giden Arif, düzgün Amerikan İngilizcesi ile, ama hangisine teklif ettiği belli olmayan bir şekilde, onlara kibarca dans davetinde bulunmuştu ve çocukluktan beri kullanmadığı “çatırya” kelimesi ile karşılanmıştı. “Çatırya” bir bilye oyunu terimiydi. Arif’in bildiği kadarı ile de, sadece Adana-Mersin yöresinde kullanılırdı bu kelime. “Hangisine rast gelirse geçerli” anlamını taşırdı. Toprak zemine bir daire çizilir, bu dairenin içerisine her oyuncu eşit sayıda “enek” tabir edilen ve nispeten ucuz veya eskimiş bilyelerini koyardı. Daha sonra oyuncular sekiz on adım öteden bu daireye ellerindeki “dakka” denilen en güzel bilyeleri ile atış yaparlardı. Amaç dakkalarını eneklere çarptırıp onları daire dışına çıkartabilmekti, zira daire dışına çıkan enekler çıkartan oyuncunun malı olurdu. Ancak, kendi dakkasının daha önce çember etrafında konuşlanmış diğer dakkalara çarpmaması gerekirdi, aksi takdirde oyun dışı kalırdı. Bunun tek kurtuluş yolu “çatırya!” diyerek atışa başlamaktı, ki bu durumda dakkası hangi bilyeye çarparsa çarpsın oyun dışı kalmazdı. Ama bunun da bir bedeli vardı tabi. Attığı dakka eneklerin bulunduğu dairenin içerisine düşer ve orada kalırsa, her şeyi kaybederdi. Bu nedenle, kendisi “çatırya” dediğinde, rakip oyunculardan birisi, atış yapılmadan hemen önce “kaynarsan ceremeli!” diye bağırması gerekirdi bu kaide geçeri olsun. “Kaynamak”daire içinde kalmak, “cereme” ise ceza ödemek demekti! “Enekten turşulu”, “su”, “vuruş iki karış bir” gibi daha nice tabirleri vardı bilye oyunlarının. Julie’nin de anlayabilmesi için konuşmasını İngilizce sürdürdü Arif; – Bayan Nezi, ayağınızın durumunu fark edemedim, inanın çok üzüldüm. Özrümün kabulü için size içki ısmarlamama müsaade eder misiniz? – Aslında rakıyı ben de çok severim ama gündüz alkollü içki içersem sersem gibi oluyorum, teşekkür ederim. Özür dilemenizde de gerek yoktu zaten. Nezi hanıma göre daha ince yapılı, yüzü çilli, beyazlanmış saçlarının arasında hala sarı rengini kaybetmemiş teller olan ve devamlı gülümseyen Julie; – Ben bir bira alabilirim, dedi ve Türkçe olarak ekledi “Efes bira cok guzel”. – İsterseniz arkadaşınızla birlikte bizim masamıza misafir olun, dedi Nezi hanım, o da Türkçe olarak, meze ve içkilerinizi de taşıyın buraya, ben meyve suyu ile size eşlik ederim. – Sanırım bu akşam Bodrum’da kalacaksınızdır, dedi Arif, sorarcasına. – Evet bu gece buradayız ama yarın yolumuz var; İstanbul aktarmalı Londra. – O halde, sizi akşam balık yemeye davet ediyorum. Dans teklifim maalesef havada kaldı ama bunu reddetmezsiniz ümit ederim. Bizim devamlı gittiğimiz bir lokanta var, masalar kumların üzerinde. Eminim çok beğeneceksiniz. Çok gecikmeden de sizi otelinize bırakırım. Julie’nin de onayını aldıktan sonra kararlaştırdılar; akşam yedi gibi Arif kadınların kaldığı otele gelecek, Nezi’nin katlanabilen tekerlekli sandalyesini de alıp onları lokantaya getirecekti. Öyle de oldu. Aracı en yakın park yerine bıraktıktan sonra, araç trafiğine yasak olan sokaktaki lokantaya Nezi’yi tekerlekli sandalyesinde Julie ile nöbetleşe sürerek getirdiler. Kumların üzerinde, denize yakın bir masada Aykut onları bekliyordu. Mezeler masaya sıralanmıştı bile. – Nerede kaldınız be? Dedi Türkçe, bir yandan mezeler bayatlıyor bir yandan ben yutkuna yutkuna bir hal oluyorum! – Eeee? Dedi Arif, garsonları bizim balıkları tutmaya yolladın mı bari? – Oohooo, dedi Aykut, balıklar çoktan tutuldu geldi, “Arif abi nerede?” diye seni soruyorlar. Gece iyi başlamıştı. Arif’in karşısına Nezi, Aykut’un karşısına da Julie oturmuştu. Önce İngilizce başlayan sohbet daha birinci kadehten sonra Arif ile Nezi arasında Türkçeye dönmüştü. Aykut ise kasıtlı olarak abarttığı Tarzanca’sı ile Julie’yi güldürmeye çalışıyordu. Son yarım saattir “Gönül” kelimesinin İngilizce karşılığının tam olarak ne olabileceğini tartışıyorlardı. Mühim olan Aykut’un üzüntüsünü unutup tekrar konuşkan olmasıydı. Amaç hasıl olmuştu. Arif onları kendi hallerine bırakıp çakırkeyif haldeki Nezi’ye sordu: – Ayağınız? Konu sizi rahatsız etmez ise, anlatır mısınız, ne oldu, neden oldu? – Alıştım artık anlatmaya, rahatsız etmez. Kısaca anlatayım. İkisi de elektrik mühendisi olan babam ve ortağı zamanında bir şirket kurmuşlar. Yeri gelmişken söyleyeyim, Adana’ya da aldıkları bir taahhüt işi için gitmişlerdi zaten, hani benim de kaldığım o iki yıl var ya, işte o zaman. İş bitimi sonrası yine İstanbul’a döndüler. Yıllar içerisinde ben özel bir okulda liseyi bitirip Ankara’da moda tasarımı okudum. Babamın ortağının tek oğlu da onlar gibi elektrik mühendisliğini bitirdi. Birbirleri ile çok iyi anlaşan ana-babalarımız allem edip kallem edip bizi evlendirdiler. Aramızda aşk meşk, hiç birşey yok. Amaçları şirketi bize bırakıp keyiflerine bakmaktı sanırım. Organize edilen hayatımızın ilk bir iki yılı şöyle-böyle geçti ama sonradan kocam (ki, çocukluğundan beri biraz psikopat gibiydi) yavaş yavaş değişti. Şirketi tamamen o yönettiği için para işleri de tamamen onun elindeydi. Önce kumara başladı sonra içki müptelası oldu ve kısa zamanda da iyice sapıttı. Ayık gezmez olmuştu. Bu arada bir kızımız doğdu, adı Jale, şimdi o da Londra’da, bir İngiliz’le evli. Neyse ki o mutlu ve bana iki torun vermiş durumda. Ne diyordum? Ha, işte kızımın yüzü suyu hürmetine kocama tahammül etmeye çalıştım; ayrılmadım. Keşke de ayrılsaymışım! Ayakta duramayacak kadar sarhoş olduğunda bile araba kullanırdı. Bir gün şehir dışında bir davete katıldık. Kızım evde, bakıcısı var tabi. Gece dönüyoruz, bu önünü göremiyor. Bırakmıyor da arabayı ben kullanayım. İndir beni arabadan sonra ne yaparsan yap dedim, indirmedi. Kime söylüyorsun ki? Bir de hızlı kullanıyor ki sorma! Önümüzde bir kamyon var, adam sağdan yolunda gidiyor. Bizimki selektör yaptı, yol istedi. Yahu adam zaten yolun sağında, nereye kaçıp da sana yol versin? Yol boşsa solla geç, değilse bekle be manyak! Neyse, bizimki dayanamadı aniden solladı. Tam o ara karşıdan da bir araba gelmez mi? Gerisini hatırlamıyorum. O hayatını kaybetti, ben de ayaklarımı! O gün bu gündür tek başıma, protezlerimle yaşamaktayım hayatımı. Birkaç yıl sonra, çok eskiden bir defilede tanıştığım bu Julie ile Londra’da gelinlik üzerine ortak bir butik açtım. Halen devam ediyor o iş. Bu kız da neredeyse hayatını bana adadı, elim ayağım oldu. Onun da başından bir evlilik geçti ama onlarda boşanma bizden kolay. “Elalem ne der?” korkusu yok, attı yüzüğü kurtuldu. İşte Arif bey, benim hikayem bu! Ya sizinki? Arkadaşınız sizin için “müzmin bekar” ve “Kazanova” diye tiyo vermişti bana tekneden inmeden. – Müzmin bekarlığım doğru da Kazanova’lığımı biraz abartmış. Geçici birkaç ilişki, hepsi o kadar. Başımdan evlilik geçmediği için de anlatabileceğim pek bir şey yok. – Vardır, vardır, hadi bir yudum daha alalım da sizden bir aşk hikayesi dinleyelim! – Aşk denir mi bilemiyorum… çocukluk aşkı denir ancak benimkisine. İlkokuldaki son yılımda sınıfımıza yeni bir kız gelmişti. Adı Şule’ydi. İkinci bir adı daha vardı ama ne olduğunu hiç hatırlamıyorum. Galiba, babaannesinin ismi diye koymuşlar o ismi ama, demode bulmuş olmalılar ki, Şuleyi o isimle ne annesi ne de öğretmenimiz bile çağırmazdı. O güne kadar hiç o kadar güzel bir kız görmemiştim. Tertemiz, teni apak, gözleri sizinki gibi renkli olan bir kızdı. Onunla o kadar çok ilgilenir olmuştum ki, o küçük yaşımıza rağmen ona olan tutkum kimsenin gözünden kaçmamış, “Arif Şuleyi seviyor” diye laf çıkartmışlardı. Hatta, okulun arka bahçesindeki tuvalet duvarına da kömürle yazmışlardı aynı şeyi. Günlük gazete gibiydi mübarek duvar, her gün böyle bir magazin haberi çıkardı yani. Utandım, Şule görmesin istedim ama ben bilmem kaçıncı defa (korku ve zevk karışımı bir duygu ile) o yazıya bakarken bir gün yanıma geldi ve o da gördü! Yerin dibine geçtim. “Sen mi yazdın bunu? Bu yazılan gerçek mi?” diye sordu. Nutkum tutulmuştu, konuşamadım, kıpkırmızı bir suratla döndüm sınıfa koştum. Sorarken gülümsemişti, ya da ben öyle olmuş olduğuna inanmak istemiştim. Tekrar sormasın diye dua ettim içimden. Sormadı. Hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlığına devam etti benimle. Bak ne diyeceğim, şimdi hatırladım, siz “çatırya” demiştiniz ya teknede… O yıllarda bilye oyunu çocuklar arasında bayağı salgındı. Öyle bilgisayar, tablet, telefon, televizyon, ıvır zıvır yok ki onlarla oynasınlar. Çocukluğumuz uzun eşek, birdir bir, mendil kapmaca, körebe, çelik çomak ve bilye benzeri oyunlarla geçti. Ama ne yalan söyleyeyim, şimdiki çocuklardan çok daha mutlu, yaratıcı, dayanıklı ve sosyaldik. Ne diyordum? Ha, siz çatırya deyince hatırladım diyordum. Şule merak etti diye ona bilye oynamayı öğretmeye çalışmıştım. Hoşuna gitsin diye de, o zamanlar çok değerli sayılan, “sütlü” tabir edilen, en kıymetli dakkamla beş tane enek de hediye etmiştim ona. Kız çocuğu, ne olacak, bir daha ne oynadığını gördüm ne de o bilyeleri. Kaldırıp atmıştır muhakkak. Gelelim hikayemin devamına. Amerika’da okurken bir ara tatilinde Türkiye’ye ailemi ziyarete gelmiştim. Orada okuyan arkadaşlarımı ziyarete amacı ile de Adana’dan Ankara’ya gittim. Ulus’ta yürüyorum. Orada bir postane var, bilirsiniz belki. Tam postanenin önüne geldim veee… kimi görsem beğenirsiniz? Evet, belki siz de tahmin ettiniz; Şuleyi! Yanında bir kız arkadaşı ile postaneye girdi, tabi beni fark etmedi. Aman yarabbim, kız büyüyünce o kadar çok güzelleşmiş ki; inanın dünya güzeli olmuş! İçim bir tuhaf oldu. Önce nefesim kesildi sonra o soğuk kış gününde her tarafımı ter bastı. Kapının önünde durdum düşünüyorum: “acaba çıkışını bekleyip kendimi tanıtsam mı, yoksa yürüyüp yoluma mı gitsem? Ya tanımazsa, ya tanıyıp da ‘bu da nereden çıktı şimdi?’ diye başından savmaya kalkarsa? Bu durumda çok incinir, çok yaralanırım. Bırak, hayalimde sevgilim olarak kalsın daha iyi. Üstelik ya bir erkek arkadaşı, sevgilisi filan varsa? Ya da benimle arkadaş olmak isterse ve ben ona karşılık veremezsem?” Kızı zor duruma düşürmek var bir de. Evlilik? Benim cenahımdan imkansız gibi görünüyordu zaten. Bilirsiniz bizde şarkılar ve türküler bile vardır bu meyanda. Bakın, aklımda kaldığı kadarı ile bir tanesinin dizelerini söyleyeyim. Bir bahçeye giremezsen durup seyran eyleme Bir binayı yapamazsan yıkıp viran eyleme Bir güzeli sevip de alamazsan İsmini aleme rüsva eyleme Bu dizeler son yıllarda “Evlerinde lambaları yanıyor” diye bir türkünün içinde uzun hava tarzında yer aldı. Dinlerken ne kadar çok ağladığımı söylesem inanamazsınız. Kıza haksızlık olmasın diye acaba kendimi tanıtmamakla iyi mi etmiştim, yoksa her ikimizin mutlu yaşayacağı bir hayatı mı engellemiştim? Hiç bilemedim. Siz ne dersiniz? – Bir daha hiç haber alamadınız mı ondan? – Keşke sağ ve iyi olduğunu bilsem, keşke beni hatırlayıp hatırlamadığını öğrenebilsem. – Ben şu an bir yorum yapamayacağım. Ama bakarsınız onun açısından olaya bakar ve bir gün size bunu yazarım. Julie ile yaptığı sohbetini çoktan bitirip Arif’i dinlemekte olan Aykut, Türkçe olarak lafa karıştı ve, alkolün etkisiyle olsa gerek, senli benli bir tarzda; – Nezi hanım, bu salak var ya bu salak, işte o Şule’sinin yüzünden evlenmedi ömür boyu! Platonik aşk deniyor ya, işte tek sebep o! deyiverdi. Nezi Aykut’un söylediklerini ya duymamıştı veya duymamış gibi yapıyordu. Dönebildiğince denize doğru dönmüş sanki sadece dalga seslerini dinliyor gibiydi. Arif ise dikkatlice Nezi’nin silüetini incelemekle meşguldu. Güzel kadındı Allah için, ama hikayesi oldukça hazindi. Yazık olmuştu bu kadına da be! Neyse ki Nezi’nin yanaklarından inen yaşları fark edememişti Arif. Gecenin karanlığı kapatmıştı dizi dizi inen o minik inci tanelerini; ölümün akıp giden zamanın pırıltılarını kapattığı gibi. Fark etseydi mutlaka o da beraber ağlardı ama rezil de olurdu tabi. Onca insanın içinde durup dururken bir erkeğin ağlaması yakışır mıydı? Erkekler ağlamamalıydı! – Sizin yarın yolunuz var Nezi hanım, isterseniz sizi otelinize bırakalım. Biz yarın yine bu lokantadayız, değil mi Aykut? Aykut sadece kafa salladı, olur gibilerde. – İyi olur, dedi Nezi, hava da serinledi zaten, kalkalım. Otele geldiklerinde Nezi zorlanarak da olsa desteksiz olarak arabadan indi ve Julie’nin bağajdan çıkartıp açtığı portatif tekerlekli sandalyesine oturdu. – Bu güzel gece için teşekkür ederiz. – Bir daha görüşme imkanımız olur mu? – Siz İstanbul’daki işyeri adresinizi verin, bir daha gelişte biz sizi buluruz. Gördüğünüz gibi biz sosyal medya filan kullanmıyoruz Julie ile. – Yarın saat kaçta alayım sizi, hava alanına ben götürmek isterim. – Hiç zahmet etmeyin, otelin servisi var, onunla gideceğiz. Ayrıca, o sevdiğiniz Şule’den bir haber almanızı ve tekrar karşılaşmanızı dilerim. – Hiç sanmam, ama dileğiniz için teşekkür ederim. Israr edip Londra’daki adreslerini veya telefon numaralarını almadı Arif. Zaten onlar da adres alıp vermeye pek hevesli görünmemişlerdi… Sadece “İstanbul’a gelir gelmez mutlaka bizi bulun, bir akşam da orada yemek yiyelim.” dedi. Vedalaştılar. Geçirdikleri geceyi düşünerek uyudu Arif. Onca kadınla gezmiş, eğlenmiş, yemiş-içmişti ama Nezi ile olan şu kısa sohbetinin yüzde biri kadar hiç birisinden zevk alamamıştı. Ne iyi etmişti de onları yemeğe davet etmişti. Bir müddet sonra İstanbul’da karşılaşsalar ne güzel olurdu? İçi cızz etti; böyle bir kadın, hem sevgili hem eş, hem dost, hem arkadaş olurdu kendisine…ama nereden bulacaktı ki? Öğleye doğru uyandı Arif. Işığı yanıp sönerek sinyal vermekte olan baş ucundaki telefonunu aldı eline. Aykut bir mesaj bırakmıştı. Bodrumda yaşayan eski bir arkadaşını bulmaya gidiyormuş. Gün batımında aynı lokantaya gelecekmiş ve belki arkadaşını da getirebilirmiş. – Ohooo, dedi Aykut, sen çilingir sofrasını kurdurmuşsun bile! – Yahu bu gün batımı manzarası rakıyla bir başka güzel oluyor be. Hem bak daha başlamadım, seni bekledim. Hani, arkadaşın nerede? – Gelmedi. Bu akşam bir nişana mı düğüne mi her nereye ise oraya gidecekmiş. Gelemedi. Seninkiler şimdi İstanbul’dadırlar. – Kim lan benimkiler? – Anlamaza yatma, kim olacak Nezi ile Jüli! Kadehlerini doldurmuş, ilk yudumlarını almak üzereydiler ki, genç bir garson elide bir zarfla geldi. – Arif Abi, öğlen üzeri yüzü çilli yaşlıca bir yabancı bayan geldi, sen buraya geldiğinde bu zarfı sana vermemizi istedi, buyur. Zarfı getiren kadının Julie olduğunu tahmin eden Arif; – Hayırdır inşallah, dedi, adres telefon filan vermemişlerdi, olsa olsa odur… Zarfı itina ile kenarından yırtıp içindeki kağıdı çıkarttı. – Ne yazıyor? – Dur bre, okumadık daha, ananın karnında kaç ay kaldın sen oğlum? Yedi aylık mısın? Çok güzel bir el yazısı ile, otelin antetli kağıdına, Türkçe yazılmıştı. Arif, Dün akşam “size ne dersiniz?” diye sormuştun. Bu nedenle yazıyorum. Tuvaletin duvarındaki yazıyı hadi sen yazmamıştın, ama Şule sana “bu yazılan gerçek mi?” diye sorduğunda, ona neden “evet, seni seviyorum” demedin ki? Hadi çocuktun, onu anladım, sonra büyüdün, genç oldun. Ulustaki postanenin önünde biraz daha bekleyemedin mi? Neden kendini Şule’ye tanıtmadın? Seni yiyecek miydi? Onun da seni sevmiş olma ihtimali hiç aklına gelmedi mi? Hatta “kaldırıp atmıştır” dediğin bilyeleri bile ömür boyu saklamadığını nereden biliyorsun? Gelecekte ne olacağı tabi ki bilinemezdi ama onun da senin de hayatın bambaşka olabilirdi belki. Bundan sonraki hayatında mutluluklar diliyorum. Nezihe (Şule) Arman – Bak Aykut, al oku, dedi Arif. Bizim Nezi’nin tam adı Nezihe’ymiş. Kendisini Şule yerine koyarak bana bir eleştiri mektubu göndermiş. Alem kadınmış valla! Aykut mektubu alıp okurken aynı garson yine yanlarında belirdi. Elindeki minicik kadife bir keseyi uzattı. – Arif abi, o kadın tembihlemişti, zarftan beş dakika kadar sonra da bunu sana verelim diye. Arif aldı, bordo renkli minik kadife kesenin ağzındaki düğümü açtı ve içindeki cismi avcuna düşürdü. – Allah beni kahretsin! Allah benim bin türlü belamı versin! Diye bas bas bağırarak denize doğru koştu. Suyun kıyısına, ıslak kumların üzerine oturdu, başını iki elinin arasına aldı ve bütün lokantadakilerin duyacakları bir sesle hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Erkekler ağlamazdı halbuki! Ne olduğunu anlamaya çalışan Aykut, hemen fırladı, geldi, uzun pantolonuna aldırmadan ıslak kumun üzerine, Arif’in yanına oturdu. – Ne oldu lan? Manyak mısın oğlum , ne oldu be, söylesene. Konuşacak halde olmayan Arif sadece sol avucunu açtı, ay ışığında parlayan beyaz bir bilyeyi gösterdi ve sadece; – 60 yıl önce Şule’ye verdiğim “Sütlü” dakkam bu! Diyebildi boğuk bir sesle… Adil Karcı Adana, 07.02.2019

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “ŞARBON”

 

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “ŞARBON”

ŞARBON

“Usta” dedi çırak Mustafa elindeki telefondan gözlerini ayırmadan, “Mesaj geldi, Adana kasaplar çarşısındaki etlerde şarbon görülmüş, et almayın” diyo.

“Şarbonunun anasından avradından başlatma lan şimdi” diye alevlendi burnundan solumakta olan Hamit Usta. “İşin gücün yokmu lan senin Musti? Kalk çatalları, kaşıkları, tasları yıka!”

Akraba çocuğu olan ve kendisinin çırağı, komisi, garsonu, bulaşıkçısı olarak görev yapan Mustafayı “Musti” diye çağırırdı. Mustinin akrabalıktan kaynaklanan yılışıklığına da pek aldırmazdı. Bunu bilen Musti, “Ya usta” dedi “müşteri yok ki bulaşık olsun, bugün tertemiz kapları üçüncü keredir bana yıkatıyorsun! Bana acımıyorsan boşa kullanılan deterjana acı bari”.

“İthal hayvanlarda şarbon hastalığı görüldü” haberleri çıktı çıkalı gözüne uyku girmemişti zaten Hamit Ustanın. Bu haber üzerine işlerinin yine bıçak gibi kesileceğinden adı gibi emindi. Zira,“Deli Dana” haberi duyulduğunda da öyle olmamış mıydı?

Adana’nın bir kenar mahallesinde küçük bir paçacı dükkanı vardı Hamit Usta’nın. Karısı ve kızları günlük olarak alınan dana kellelerini, koyun kellelerini, paçalarını ve işkembelerini evde temizler, bir güzel haşlarlar ve çorba yapılmaya hazır hale getirirlerdi.

Allah var ya, tertemizdiler. Müşteriler de bunu bildiklerinden onlarca kilometre uzaktan çorba içmeye gelirlerdi o gösterişsiz dükkana. Paçacılık işi yorucuydu ama iyiydi. Öyle ya; bu dükkan kazanmasa, oğlana nasıl üniversite bitirtebilecekti, büyük kızını nasıl baş-göz edebilecekti?
Ve dahası, oturduğu evi nasıl satın alabilecekti? İşlerinin bozulma korkusunu ilk olarak o “Deli Dana” olayı sırasında iliklerine kadar yaşamıştı. Şimdi bu “Şarbon” söylentisi daha da korkutucuydu, zira bu bozuk ekonomi zaten herkesin işini vurmuş durumdaydı. Son zamanlarda tüm müşterileri birden bire vejetaryan olmuşlardı sanki! Normal müşterileri bir yana bırak, rakı faslı sonrası mutlaka işkembe çorbası içen akşamcı ahbapları bile görünmüyorlardı artık!

Ne yapsaydı? Tavuk çorbasına mı çevirseydi işini? Tavuk çorbası için kaç müşteri gelirdi ki? Belki bir-iki kişi, ki o da masrafını kurtarmazdı. “Kahvaltı salonu yapayım burasını” diye de düşündü ama mahallede olmazdı ki bu iş. Herkes evinde kahvaltı ediyordu zaten. Off, off! Ne yapsaydı acaba? Gözleri bir noktaya daldı gitti.

Hala elindeki akıllı tefonla oynamakta olan Musti’nin sesi ile kendine geldi;

– Usta be, ben diyorum ki, bu hayvanları biz kendimiz kessek, bu hayvanlar yerli malı desek, şarbonsuz olduğunu da reklam etsek. Nasıl olur amma? Adana’da tek güvenilir paçacı biz oluruz ve de müşterilerin hepsi bize gelir?
– Lan Musti, dedi Hamit Usta, seni akılsız bellerdim ama sende iyi ticari kafa varmış lan valla!

Musti’nin verdiği bu fikir bir an beyninde bir umut kıvılcımı çaktırdıysa da, böyle bir şeyi uygulamaya kalkınca karşısına çıkabilecek engelleri göz önüne getirip tekrar eski karamsarlığına büründü.

– İyi de, dedi, biz günde onlarca hayvanın sakatatını çalışıyoruz, hergün bir sürü hayvan mı keseceğiz? Alabilmemiz imkansız da, hadi aldık ve kestik diyelim, etlerini ne yapacağız lan? Kasap mıyız biz? Kasap bile o kadar eti bir günde satamaz ki!

Ustası tarafından “ticari bir deha” olarak görülmesi hoşuna giden Musti bu ünvanını sürdürebilmesi için yeni birşeyler önermek zorunluluğunu hissetti. Ustası haklıydı, günde onbeş-yirmi dana ve koyun kesecek değillerdi herhalde. Birincisi para yoktu, ki bu sebep zaten bu fikirden vazgeçilmesi için yeterliydi. Ayrıca, bu kadar yerli hayvanı nereden bulacaklardı? Öyle ya, bulabilseler, zaten kasaplar yapardı bu işi. Ama bir çare olmalıydı.

– Ustaaa! Buldum çaresini! diye bağırdı.

Birkaç yıl önce bıraktığı sigaraya yeniden başlamama mücadelesi vermekte olan ustası bu defa heyecansız bir sesle;

– Ne var lan, yine ne yumurlayacan? dedi?
– Usta be, peki biz bir tane dana da mı alamayız?
– Aldık diyelim, n’olacak?
– Bak usta, şimdi bir dana alıyoruz, emmim gilin portakal bahçesine götürüyoruz, kasap Mahmut’u da ayarlıyoruz…
– Kısa kes Musti, asabım zaten bozuk, ne diyeceksen çabuk de!
– Tamam be Usta, dur da dinle. Kasap danayı keserken, derisini yüzerken filan sen yanında poz veriyorsun, ben de fotrafını çekiyorum.
– Sonra?
– Sonra ustama deyim, o fotrafı hem feyse koyuyorum, hem de büyütüp vitrine asıyoruz.
Altına da “Hayvanlar yerlidir ve kendi kesimimizdir” diye yazıyoruz! Hele bir de bunu haber yapacak televizyoncu ya da gazeteci bulursak, zengin olduk gitti! Sen şimdiden daha büyük bir dükkan aramaya bak Hamit Usta!
– Eee? Bir tane hayvanın sakatatı ile mi zengin olacağız?
– Yok be ustam, geri kalanını yine kasaplardan alacağız tabi.
– Yuh sana lan! Milleti mi kandıracağız yani?
– Bak usta, devlet büyüklerimiz ne diyor?
– Ne diyor?
– Diyorlar ki, et alırken kasaba sorun, hayvan hastalıklı mıydı değil miydi diye.
– Lan salak, hangi kasap etini sattığı hayvan için “hastalıklıydı” der ki?
– Tamam işte be usta, biz soracağız, onlar da “hayır, değildi” diyecekler, günah da bizden gidecek!

Olur muydu? Olurdu! Neden olmasındı ki? Bu güne kadar gördüğü, okuduğu, seyrettiği binlerce reklamın hangisi hakikati yansıtıyordu ki? Nice saç çıkartıcı reklam görmüş, bir ikisine de sipariş verip getirtmiş ve reklamı yapılan ilaçları uygulamıştı. Hani? Kel kafasında bir tel bile saç çıkmış mıydı? Ya pilli bıçak bileme aletine ne demeli? İşi icabı hergün bıçak bilemesi gerekiyordu ve güya bu alet onu bu dertten kurtaracaktı! Televizyonda fırıl fırıl dönen bileme çarkı, getirttiği alette bırak bıçak bilemeyi, boşa dönmekten bile acizdi! Hangisini saysaydı ki? Binlerce tabak yıkar denilen ama yüz tane yıkamaya bile yetmeyen deterjan reklamlarını mı, hangisini! Şimdi neden kendisi de reklam yapmasındı ki? İnsanları yanıltan dünyadaki tek kişi kendisi mi olacaktı sanki?

Gece yatağa girince yine düşünmeye başladı; fikir güzeldi, belki eskisinden de çok kazanacaktı ama… “Hadi müşterileri kandırdın diyelim, kendi kendini nasıl kandıracaksın?” dedi bir ses içinden.

Ertesi sabahki dana kesme dümenini akşamdan ayarlamıştı halbuki. Vaz mı geçseydi acaba? Zaten hayvan pazarından getirip bahçesine bağladığı danayı da küçük kızı çok sevmişti. Sabah kestirmeye götürünce çok üzülecekti ve büyük bir cıngar çıkartacaktı belli ki. Ama, ne yapsaydı? Bir yanda geçim derdi bir yanda vicdanı…

Vicdanının sesini bastırıcasına “Aaamaaann” dedi sesli sesli,” yarın ola hayır ola!” ve uyku tutmayacağını bile bile gözlerini sımsıkı yumdu.

Adil Karcı
16 Eylül 2018

%d bloggers like this: