KİBRİT ÇÖPÜ

KİBRİT ÇÖPÜ

  • Oturabilir miyiz beyamca?

Bastonu ile yerdeki kümelenmiş ayçiçeği kabuklarını karıştırmakla meşgul olan Mesut Dede başını kaldırdı, cevap bekleyen delikanlıya ve yanındaki güzel kıza gözlük camlarının üstünden baktı ve;

  • Vallaa tapusu benim diyel, helbet ki oturabiliniz gençler, dedi gülümseyerek.  Zaten sol kenarına çok yakın oturmakta olduğu bankta onlara yer açmaya çalıştığını görsünler diye biraz daha sola kayar gibi bir hamle yaptı.

Önceleri “Kibritçi Mesut” olarak bilinen Mesut Kibritçioğlu seksen yaşını devirdikten ve saç-sakalı bembeyaz olduktan sonra herkes tarafından Mesut Dede olarak anılır olmuştu. 

İlkokul sınıflarının duvarına sıralanmış resimlerde gördüğümüz İlkbahar-Yaz-Sonbahar-Kış tasvirleri Adana’daki okullar için yapılmamıştır.  Zira Adana’da yağmur yağarsa kıştır, güneş açarsa yazdır.  Ne ilki ile, ne de sonu ile bahar denilen mevsim hiç gelmez bu şehire!  İşte kış ortasında yine güneş açmış, Adana’ya yine günübirlik yaz gelmiş ve bu Cumartesi gününde mangalını kapan baraj kıyısındaki mesire yerine akın etmişti.  Mesut Dede de bu ılık havadan faydalanıp  su kenarındaki kaldırımda  yürüyüşe çıkmış, nefesi daralınca da boş bir banka oturmuştu.

Soner (artık şimdilerde adı sadece türkülerde kalan yoğurdu ile meşhur) Mersin’in Silifke ilçesindendi.  Çukurova Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Makine Mühendisliği bölümü son sınıf talebesiydi.  Yıllar önce Adana’ya gelip yerleşmiş olan amcasının evinde kalıyordu.  Kısmetse bu yıl okulu bitirecek, evlerinde kaldığı süre boyunca kendisine bir kere bile surat asmamış olan amcasını, yengesini ve iki yeğenini bırakıp başka bir şehre gidecekti.

Aynı üniversitenin Yabancı Diller Fakültesi İngilizce Öğretmenliği bölümünün üçüncü sınıfında okuyan Sermin ise Niğdeliydi.  Üniversite kampüsündeki kız yurdunda kalıyordu.  Bir arkadaş gurubunda bir yıl önce tanıştığı Soner ile ilk defa yalnız başlarına gezmeye çıkmışlardı.  O güne kadar kimseye yüz vermeyen Sermin “olur” demişti Soner’in ıkına-sıkına ve utanarak yaptığı beraber gezme teklifine.  Zaten, yakışıklılığından daha çok oğlanın bu ağır başlılığı ve utangaçlığı hoşuna gidiyordu.

Otobüsten inip kıyıya doğru yürürken “çekirdek çinter miyiz?” diye sormuş ve Serminin onayını aldıktan sonra yol kenarındaki çerezciden kabak çekirdeği alıp devamlı sırtında taşıdığı çantasına atmıştı Soner.  Banka oturur oturmaz çantadaki çekirdek torbasını el yordamı ile ararken kendi kendine konuşan Mesut Dedenin sesine kulak verdi;

  • Yahu çeerdekleri  zıkkımlanıyonuz, bari gabuklarını yere saçmayın bee! 

Çantadan çıkartmakta olduğu çekirdek torbasını tutan elini sanki elektrik çarpmıştı  Sonerin. Ucundan tuttuğu çekirdek torbasını eli yanmışçasına  bırakmasıyla çantanın fermuarını tekrar çekmesi bir oldu. Suçüstü yakalanan yaramaz bir çocuğun savunmaya geçmesi gibi hemen söze girdi;

  • Haklısın beyamca, bak iki adım ötede çöp kutusu var, atsalar ya oraya! 

Daha elini bile tutmaya cesaret edemediği kız arkadaşının kulağına eğilip “gerçi ben kabukları yere atmayacaktım ama çekirdeğimizi görse bu amca yine de bizi döverdi valla” dedi, Gülüştüler.  Kestane rengi parlak saçlarıyla, pembe yanaklarıyla, yaratılıştan rujlu gibi görünen kiraz kırmızısı dudaklarıyla aktrislere taş çıkartacak güzelliğe sahip olan Sermin bembeyaz dişlerini göstererek güldüğünde bin kere daha güzel oluyordu.  Henüz ona bir türlü açılamamıştı ama her gece rüyasında görecek kadar  bu kıza aşık olmuştu Soner!

  • Bu yannı bakın hele, dedi Mesut dede, gözlüğünen de seçemiyom gayri, şoo yerdeki ucu gara şey yanmamış kirbit çöpü mü?
  • Hangisi? Haa o mu?   Evet yanmamış kibrit çöpü.  Valla bizden iyi görüyorsun ha amcabey!
  • Eğilemiyom evlat, onu yerden alıp bana vering mi?   Soner eğildi, ayçiçeği kabuklarının arasındaki kibriti aldı ve adama uzattı.  “Bak boş kutusu da şurada duruyor, onu da vereyim mi?” diye sordu ve adamın cevabını beklemeden boş kutuyu da yerden alıp ona verdi.

Yaşlı adam aldığı kutuyu açtı, içine kibrit çöpünü yerleştirdi ve kutuyu itina ile ceketinin sağ yan cebine koydu.

  • Kibritlere özel bir merakın var galiba amcabey.

Kış günü olmasına rağmen, içinde aynı kumaştan yeleği olan krem rengi  bir elbise, beyaz gömlek ve beyaz fötr şapka giyinmiş olan ve de düzgün kesilmiş beyaz kısa sakalı ile bir din adamını andıran Mesut Dede,

  • Biliyon mu?  dedi, benim soy ismim Kirbitçioğlu’dur.  Vaktın varsa anlatam.

Bankın sağ kenarında oturan Sermin sol elini ortada oturan Sonerin omzuna atarak Mesut Dede’ye doğru eğilip bakınca Soner kızın bu hikayeyi dinlemek istediğini anlamıştı. Sermin’in kolunu omzuna atması üzerine oğlanın ruhu bedeninden ayrılmış, baraj suyunun üzerinde dans etmeye başlamıştı.  İşte aylardır hayal ettiği ve neredeyse her gece rüyasını gördüğü an bu andı!  İhtiyar sabaha kadar konuşsa, bu pozisyonda onu gözünü kırpmadan hatta nefes almadan dinleyebilirdi.

  • Vaktimiz bol amcabey.  Zevkle dinleriz, anlat.  Değil mi Sermin’ciğim?  (Vay be, ne cesaret varmış bende be?  “ciğim” bile dedim lan!) diye geçirdi içinden.
  • Otuzdört’te [1934] soyadı ganunu çıkarmış hökümat.  Bubam, emmim, halam hep köödeler o vakıtlar.  İnmemişler gasabaya, soyadı neyim almamışlar.  Kööden kimse de gedip almamış zati; bilmez ki garipler nasıl soyadı alınır.  Hökümat bakmış olacaa yok, Otuzbeşte [1935] tüm köylere mamurlar salmış.  İkişer üçer varmış mamurlar köölere. Gayfeden sandalya masa gurmuşlar meydanlığa, sıraya goymuşlar ehaliyi.

“Sen ne soyadı isten?”  Korkar köölü, gonuşamaz ki!  “Tamam”, derimiş mamur “senin soyadın Sessiz olsun”, seniyinki Ahraz olsun!  Bubam sırada bekleriken arkasında duran gan gardaşı “Lan Bekir” demiş,  “Sen kirbitçisin, seninki Kirbitçioğulları ossun, ben de semerciyim, Semercioğulları ossun”.

“Niye ki ‘oğulları’?”  deyin sormuş bubam.  “Lan o vakıt gocaman sülale gibi anlaşılır, azametli, heybetli bir soyadı olur oolum!” der imiş gan gardaşı.

Neyse efendime sööleyem, hee, sıra bizim bubaya gelinci mamur sormadan bubam atılmış “beniyinki Kirbitçioğulları olsun mamur beg”.  Adam sormuş;  “Senin babayın gaç oğlu var?”  “Benden başga yoktur” demiş bubam.  “Lan” demiş mamur “o vakıt neden ‘oğulları’ deyin çoğaltıyon?  Sadece ‘oğlu’ desek neyine yitmez?”  İşte odur budur bizim soyadı olmuş sana Kirbitçioğlu.

  • İyi de amcabey, babanın kibritle ne alakası varmış ki?
  • Heee, dur onu da anlatacam.  Bubam gençkene melmekette kirbit nedir bilen yoğumuş. Kav nedir biliniz mi?  Bilmezsiniz, nereden bileciniz? Kav ormandaki ağaçların göödesinde böyüyen küflücedir.  Siz mantar diyonuz ya, o işte.  Guruttun da içini açtın mı, pambuk gibi lif lif olur ve en güççük gıvılcımdan ataş alır.  Çakmak daşını da bilmezsiniz herhal.  Sert bir daştır, mermer kimin görünür.  Demirinen vurdunmudu gıvılcım çıkar. Harman yerindeki düvenlerin altına da çakarlar o daşları. Neyse,  kavı bir elinde dutan, daşı da onun üstüne goyan, öbür elideki demiri hızınan daşa vuruncu kavın üstüne gıvılcım düşer.  Derhal hızlı hızlı üfledinmidi ataş alır.  Yakması zordur.  Bu sebep ilen kööde ataşı golay golay söndürmezler, gonu gomşu birbirinden ataş isterimiş ocak yakarkene.  İşte o devirde bubam şehere inmiş ki ne göre? Bakgallar kibrit satar!  Elindeki üç guruş ilen almış ne gadar kirbit alabildiyise, başlamış civar köölerdeki bakgallara satmaya.  Derken efendime sööleyem, işi böyütmüş; almış bir eski velaspit (bisiklet) uzak köölere de kirbit götürmüş.  Bu arada garşı köyde anamı görüncü gönlü düşerimiş.  “Kirbitçiye gız mı verilir?” demişlerimiş, anamı önce vermemişlerimiş bubama. “Zati gızın yaşı güççük, sora gelin isteyin” deyip başlarından savmışlarımış.  Bubam gızmışımış bu duruma.  Kirbit daattığı köölerden başlamış guru fasulye, nohut, mercimek alıp şeherde satmaya. Yani şeherden köye kirbit, kööden şehere guru pakliyat!  Sora Melekgirmezde (Adana’da eski toptancı semti) güççük bir tükan dutmuş.  Bu sefer köölüler malları satılsın deyin pakliyatı ayaana gader getirmeye başlamışlar bubamın.  Tanış olmuşlar ya artık, çuval çuval getirip bırakmışlar parayı sora alırık deyi.  Bubam olmuş mu sana böyük düccar?  Varmış anamın babasına, atmış önüne altınları, almış gızı!   
  • Nasıl olur da kibrit olmaz o zamanlar amcabey?  Çok mu zormuş yapmak?
  • Ne diyon sen be yeğenim?  Doksanüçte [1893] Osmanlı ilen Fıransızlar annaşma yapmışlar.  Doksansekizde [1998] ortak kirbit pavlikesi gurmuşlar Istanbolda.  Ne sebeple bilmem, iki sene sonra gapanmış pavlike.   Yirmidokuza gadar[1929] ecnebilerden getirmişler kirbitleri.  Otuzikide [1932] tekel bir pavlike gurmuş.  Taa elliikide [1952] izin vermişler ki tekelden başgaları da kirbit pavlikesi gursun.  O zaman serbes olmuş.
  • Amcabey, ne çok şey biliyorsun sen yaa?  dedi Soner.
  • Nasıl bilmem? İnsan borçlu olduu şeyin bidayetini nasıl bilmez yeğen?
  • Senin kibrite ne borcun olabilir ki?
  • Nasıl olmaz ki?  Bubam boş gezenin boş galfasıykene kirbit sayasında düccar olmuş.  Bana da hazır iş bıraktı öldüünde.  Yetmedi, kirbit sayasında sevdiğim gızla evlendim!
  • O nasıl oldu ki?   Mesut dede durdu, yutkundu, gözlerini hafif hafif dalgalanan suya sabitledi.  Düğümlenen boğazından kelimeleri zorlukla çıkartarak “onu da anlatam bari” dedi.  Artık kendi kendine konuşuyor gibiydi.
  • Bubamın tükanının üst gatında dul bir gadın otururudu.  Yaşıtım bi de gızı, güççük de bir oğlu vardı.    (Sermine dönüp bakmadan) Gız senin yavuklundan daha gözelidi desem yalan olmaz!  

(“Yavuklun” kelimesini duyunca içi pırpır etti Sonerin.  Bu ihtiyara rastlamak tesadüf olamazdı.  Allah önlerine çıkartmıştı onu, kesin!  Resmen sevgili durumuna gelmiş gibiydiler Serminle, hem de hiçbir gayret sarfetmeden.  Ama, Mesut Dedenin sevdiği kızın Serminden güzel olduğunu söylemesi pek hoşuna gitmemişti Sonerin.  Neyse, boşvermeliydi, konuşuyordu işte ihtiyar!”

  • Her sırfatta (fırsatta) gız pencereye çıkar aşşaaya bakar, benim gözüm zatan hep yokarıda.  Bakışır dururuk.  Aylarca böyle davam etti bu hal.  Günlerden bi gün gız yola indi.  Galbim küt küt atar ki ne atma!  “Merhaba  Gülnihal” diyebilmişim sadaca.  “Merhaba” dedi yere bakaraktan.  Yanakları gıp gırmızı oldu.  “Nere gidiyon?” dedim.  “Kirbit alıcım garşıdan” dedi.  “Dur getme” didim. 

O vakıtlar artık herkeste ucuz muhtar çakmakları, zenginlerde de İbelolar, Ronsonlar moda olmuş idi.  Kirbit işi bitmişti ama bubam tükandan eksik etmez idi.   Bir goşu daldım tükkana, onluk paketiynen gaptım kirbiti dikildim önüne.  “Parasını al” dedi, “Gattiyen olmaz” didim. Anasına annatmış.  Gadın zati bilirimiş benim vurgunluğumu.  “Olmaz böyle” demiş gızına, “seni istiyorsa asgerliini bitirsin gelsin anasıynan bubasıynan istesinler”.  Duyuncu bubam heç gızmadı.  “Gadın haklı oğul” didi, “asgere git gel, gızı sana alak”. 

O ana kadar hiç konuşmayan, sadece dinleyen Sermin;

  • Eee sonra amca? Diye sordu.
  • Sora gettim şubeye, yaşım gelmiş zatan, asger oldum.  Önce Burdur, sonra Devrek derkene başladı asgerlik.  Ama gel bana sor, ne gün geçer, ne ay geçer ne de saatlar!  Yatarım Gülnihal, kalkarım Gülnihal.  Gız da korkmaz artık kimseden; sözlü gibi olmuşuz ya; mektuplaşırık.  Bi dafasında zarfın içine bir kirbit çöpü goydum.  Hemi de yazdım ki; bu kirbit ilen düün gecesinde gaz lambasını yakak mı?  deyi. 

Elini çoktan Sonerin omzundan çekmiş olan Sermin bu defa bedeni ile Sonere yaslanmış durumda, heyecanla;

  • Sonra amca, sonra ne oldu?  Askerlik bitti mi?  Evlendiniz mi?  Mesut dede gülümseyerek ona doğru döndü;
  • Ömür boyu asger galınmaz ya gızım, bitti herhal!  Bubamınan anam gızı istediler.  Gızı iyi bir yere gelin olacak deyi dul gadın dünden raazı, nişan düün derkene evlendik.  Bi sevdik birbirimizi ki nasıl anlatam?  Elinizi öper diyecem amma, her biri şimdi sizden böyük bir oolan bi de gızımız oldu. Şinci oolan tohtur, gız abukat.  Torunlar var, ellerinizi öper ikişer dene.  
  • Düğün gecesi o kibrit ile gaz lambasını yaktınız mı?
  • Yakmaz mıyık?
  • Gülnihal teyze nerede şimdi?  Gözleri yine suya daldı Mesut Dedenin ve bu defa bakmakta olduğu sudan birkaç damla gelip göz pınarlarına yerleşti.  Aktım, akacam misali…
  • On sene önce mefat (vefat) etti gızım.  Dünyam yıkıldı.  Ben de ölem dedim ama olmadı, olamadı.  Çocukları üzemezidim. Torunları dedesiz bırakamazıdım.  Ama ruhum öldü be gızım, vallah da öldü billah da öldü!

Şimdi biraz oolanda galıyom, biraz gızda eyleşiyom.  İkisinin de evleri buraya çok yakın. Saolsunlar, gelin de insan gızı çıktı, damat da insan evladı.  Allah razı olsun hepisinden.  Ay geçmez ki beni Gülnihalın mezarına götürmesinler.

Mesut Dede karbeyazı mendilini çıkartıp gözlerini silerken, gayri ihtiyari Sonere sarılan Serminin göz yaşları da delikanlının dizlerine düşmeye başlamıştı.  Sevinsin miydi, üzülsün müydü bilemiyordu Soner.  Bir yandan güzel bir aşk hikayesinin hüzünlü sonu, diğer yandan sevgilisinin samimi yakınlığı!

  • Sizin de gafanızı şişirdim, hoş görün, dedi Mesut Dede.  Bastonunun yardımıyla, ağır hareketlerle ayağa kalktı.  Birbirinizin gıymatını bilin,

sağlıcakla galın, dedi ve arkasını dönüp kısa adımlarla yürümeye başladı.

Daha on adım atmamıştı ki durdu, döndü, “Gelin hele, yanıma gelin” dedi.

Soner de Sermin de tereddüt etmeden fırlayıp ihtiyarın karşısına dikildiler.  Mesut Dede elini cebine daldırdı, içinde bir adet kibrit çöpü olan kutuyu Sonere uzattı.

“Al oğul bu senin, yakan mı yaktırın mı artık o senin bileceen iş” dedi ve yine arkasını dönüp yürümeye başladı.

Soner heykel olmuştu sanki; resmen taş kesilmişti. Ne yapacağını bilemeden ihtiyarı izledi gözleriyle.  Nice sonra kendine geldi,  gözlerinin içine bakmakta olan bir çift nemli gözün içerisindeki dünyada kayboldu.  Uzandı, Serminin elini tuttu, kibrit kutusunu kızın avucuna koydu ve titrek bir sesle “Sermin, düğümüzde bu kibritle gaz lambasını yakacak mısın?” diye sordu.  Serminin yüzünde utangaç bir gülümseme belirdi.

  • Gaz lambası mı kaldı artık?  Nereden bulacaksın?
  • Sen yeter ki iste, gaz lambası “pavlikesi” bile kurarım!  

“Pavlike” kelimesine güldüler uzunca.

  • Hadi banka dönelim dedi Sermin, çekirdekleri bekletmeyelim.

Soner, bu defa hiç duraksamadan, kolunu Serminin omzuna doladı, yıllar sonra her ikisinin de “mutluluk adımları” diye nitelendirecekleri yavaş adımlarla çantayı bıraktıkları yere doğru yürüdüler.

Adil Karcı

06.02.2020  

Adana baraj yolu

CİYOK CİYOK

Boyu tezgâha yetmediği için ayak parmakları üzerine yükselen küçük Hanifi, işaret parmağı ile göstererek,

  • Hoondan, hoondan bi de bundan diye isteğini belirtti.

Ciyok ciyokçu Abuzer kaşlarını kaldırdı,

  • Yoook, beş kuruşa anca birinden veririm, üçü birden olmaz dedi.
  • İki olur mu? diye sordu Hanifi.
  • Neyse, hadi ver beş kuruşu, bu defalık ikisinden vereyim, neli istiyorsun?
  • Kımmızıdan bi de yeşilden.
    Diğer şehirlerde (ve belki Adana’nın diğer mahallelerinde bile) “mâcun şekeri” olarak bilinen çubuğa sarılı ağdamsı şeker bizim mahallede “Ciyok ciyok” diye bilinirdi. İlk okul yıllarımızdı. Hemen hemen her gün mahalleye gelen Abuzer isimli bir ciyok ciyokçumuz vardı. Birkaç yıl önce mahalleye ilk geldiğinde yüzüne bakmış ve korkudan dört bir yana kaçışmıştık. Adamın suratını görüp ürpermemek elde değildi ki! Yüzünün sol yarısı, korku maskesi takmışçasına, çopur çopurdu. Sol göz kapağı ve burnunun yarısı neredeyse hiç yoktu! Oradan buradan sarkan birkaç saç teli de kıpkırmızı bir kafa derisi üzerinde sallanıp dururdu. O kadar korkunç bir görünümü vardı ki, küçük çocuğunu terbiye etmek için anneler “bak yaramazlık yaparsan seni ciyok ciyokçuya veririm haaa” bile derlerdi. Yani “ciyok ciyokçu Abuzer” korkutma objesi olarak “Polis Amca”nın bile önüne geçmişti!
    Zamanla alıştık. Önce bir iki çocuk, derken hepimiz onun müşterisi olduk sonunda. Görüntüsünün aksine, hiç de korkulacak bir kişi değildi ve oldukça da gençti. Hafif olsun ve kolay taşınabilsin diye olsa gerek, bir kasnağa çakılmış üç ayaktan oluşan, koluna takıp gezdiği seyyar bir tezgâhı vardı. Her birisi ayrı bir renk olan mâcunlarını, tezgâhının üstüne oturttuğu beş üçgen bölmeli bir tepside sergilerdi. Her gözde ayrı bir renkte (ve güyâ değişik aromalı) mâcun vardı. Turuncu renklisi portakallı, bordosu vişneli, yeşili nâneli gibi. Aslında hepsinin tat ve aroması aynıydı, zira renkler meyvelerden değil kullandığı gıda boyalarından kaynaklanıyordu . Bunu fark etmiş olmamıza rağmen yine de birkaç renkten mâcun almak hoşumuza gidiyordu. Çubuklar ise bir karış boyunda kesilerek dilinmiş kargı kamışlarından ibaretti. Abuzer bir çubuk alır önce bir mâcuna daldırır sonra onu çevire çevire ve sündüre sündüre çubuğa sarar, makas benzeri bir âletle keser, daha sonra diğer mâcuna geçerdi. Çubuktaki damar damar renkli mâcun o kadar çok hoşumuza giderdi ki; yerken kesinlikle ısırmaz, sadece yalardık ve de hiç bitmesin isterdik.
    Ciyok ciyok ismi nereden çıkmıştı bilmiyorduk ve bütün dünya bu şekerleme için bu ismi kullanıyor sanıyorduk. Nice sonra öğrendik ki adam kendine göre nağmenledirerek “çok çok” diye bağırmaktaymış meğer! E, ne yapalım, bir gün bile “mâcuncu geldi” dememişti ki!
    Bir gün top oynamaktan yorulmuş, bir ağaç gölgesinde oturuyoruz. Taa uzaktan ciyok ciyokçunun sesini duyduk.
  • Ciyok ciyok alak mı lan? dedi Lık Lık Mahir.
  • Paramız çıkışmaz dedi birisi.
  • Kimde ne varsa versin, hiç olmazsa beşer kuruşluk alırız dedi diğeri.
    Aramıza yeni katılan Urfalı Zâkir (o zamanlar Urfa henüz “Şanlı” değildi),
  • Ben pereynen almam lo, gendim yaparam, dedi.
  • Hastir lan kırro, dedi kankardeşim Diyarbakırlı Salih, yap da görek!
    O sıralar kendi başımıza iş yapmaya kalkıştığımız bir gün başımızdan geçen bir gazocağı felaketi nedeniyle, böyle bir şeye tekrar kalkışmayı aklımızın ucundan bile geçiremezdik. Biz macun almak için paraları denklerken Zâkir kalktı evlerine doğru yürüdü.
  • Haydin lan, dedi Mâhir, gidek şu hırboyu seyredek, bakak bakiim nası ciyok ciyok yapacak.
    Zâkir’in evine doğru yürüdük. Gerçekten bahçelerindeki tahta masaya gaz ocağını koymuş, üstüne bir tencere yerleştirmiş ve şeker torbasının ağzını açmakla meşguldu. Bizi bahçe kapsında görünce;
  • Seyredin de örgenin, dedi, bilgiç bir eda ile.
  • Niye, sen nereden öğrendin lan Urfa bebesi? diye gülerek sordu birimiz.
  • Benim aneyden! Gadınlar gıl yolmak için yaparlar bunu, bilmiyon mu cahal?
    Gaz ocağını gerçekten ustalıkla yaktı ve yarım kilo kadar toz şekeri tencereye boca etti. Eve sonradan ek olarak yapılmış mutfaktan uzun saplı bir tahta kaşık aldı, geldi ve şekeri karıştırmaya başladı. Merakla izliyorduk.
  • Boya yohtur, bir daha sefere boyalı yapam da göresiz! diye bize doğru havalı bir nazar attı.
    Biraz sonra tencereden kapkara dumanlar çıkmaya başladı. Tencereyi ocaktan yere indirdi, kaşıkla hızlı hızlı karıştırdı ama nafile. Kaşık tencereye yapıştı ve…sonuçta her şey kapkara tabi! Ocağı söndürdü, tencereyi bahçeki içi su dolu curuna (musluk önündeki küçük havuz) attı ve,
  • Ne olmiştir annamamişem lo, anam gomşudan gelmeden gaçah gidah, dedi ve kapıdan çıkıp bizden önce dut ağacının altına attı kendini.
  • Ne oldu lan tırrık? Hani mâcun?
  • Malamat etmen lo beni. Gördiyiz işte, denemişem olmamiştir.
    “Allah beleyi vermeye Zakiiiyyrr bu ne haldır? diye bağıran annesinin sesini duymamız için çok beklememiz gerekmedi! “Agşem babay eve gele, görisen sen ne oli!’”
    Başka ne olacaktı ki? Mâcun ustası Zâkir mâcun niyetine güzel bir dayak yiyecekti tabi!
    Akşama kadar konuşma ve gülüşme konumuz bu olay oldu. Ertesi gün yine aynı saatlerde ciyok ciyokçunun sesini duyduk. Bu sefer biraz hazırlıklıydık ve onar kuruşluk üç renk yaptıracaktık çubukları. Daha ilk siparişi vermeden, ailesi mahalleye yeni taşındığı için sonradan bize katılmış olan, kibarlığı ve medenî cesareti bizden fazla seviyedeki arkadaşımız Bursalı Melih, (Zâkir’in başarısızlığının nedenini anlamak için olsa gerek);
  • Amca, bu ciyok ciyok nasıl yapılır? diye sordu.
  • Niye sordun ki? Siz de mi yapacaksınız?
  • Yok da, öğrenmek istedik.
  • İsterseniz yapın çocuklar, bakın size anlatayım;

Dört bardak toz şekeri tencereye dökün. İçine iki limon sıkın. Bir bardak kadar da su ilâve edin. Sonra şekeri hamur gibi olana kadar karıştırın. Soğuyunca mâcun olur, bu kadar kolay! Yalnıızz, dedi, yanınızda bir büyük olmadan sakın gaz ocağına yanaşmayın!

Demek işin sırrı limon suyuydu! Adam “meslek sırrı”nı bahane etmeden bize gerçeği söylemişti. Ne güzel adamdı be bu “ciyok ciyokçu Abuzer”! Adamın dostça sohbetinden cesaret almış olmalı ki, hiç birimizin soramadığı soruyu sordu Melih;

  • Amca senin yüzün neden böyle? Abuzer hiçbir zaman bir ifade oluşmayan yüzünün sol tarafını bizden yöne çevirdi, biraz bekledi ve;
  • Sizler kadarken, üzerinde kaynar su tenceresi olan ve ateşi zayıflayan gaz ocağını pompalamaya kalkıştım. Ocak ve tencere mutfak tezgâhının üstündeydi, yani benden yüksekteydi. Amacım anneme yardımcı olmak ve “bak ben de işe yarıyorum” diye övünmekti. Neyi yanlış yaptım? Hiç bilmiyorum. Sağlam kalan gözümü açtığımda hastanede acı içinde kıvranıyordum.

Hepsi bir yana da, bir tek şeye çok üzüldüm; beni çürüğe çıkartıp askere almadılar!

Neyse, boşverin bunları. Paranız var mı bugün? Hep bir ağızdan “vaaarrr”!

diye bağırıp elerimizi ceplerimize attık! Güldü;

  • Bugün para istemez. Hepinize, hem de her renkten verecem!

Ruh güzelliğinin fiziki güzelliğe karşı aldığı ilk gâlibiyete o gün şahit olmuştuk.

Büyük ve “güzel” adam Ciyok ciyokçu Abuzer! Öldüysen tanrıdan rahmet, ve hâlâ yaşıyorsan, kaynar sulardan uzak , sağlıklı bir ömür diliyorum.

Adil Karcı – 17.09.2019

BABALAR VE SAPAN

BABALAR VE SAPAN 

İlkokul yıllarımda yaşadığım mahalle Adana’nın yeni kurulmakta olan, şehir merkezine yakın, ama etrafı hala bağlık-bahçelik olan bir muhitindeydi.  O yıllarda henüz “apartman” kelimesi bile bilinmediğinden, beton yığınlarına boğulmamıştık ve günümüzün büyük bir kısmı “Tarzancılık” oynadığımız meyve bahçelerinde geçerdi.  Kuş, kedi ve köpek sayısı şimdikinden de fazlaydı o zamanlar, ama hepsi bizden uzak dururlardı.  Şimdilerde sokak köpeklerinin üstüne bassan zahmet edip kımıldamıyorlar, kediler zaten otomobillerin damını mesken tutmuş durumdalar ve kuşlar da tavuk misali ayaklarımıza dolanmaktalar.

 Ne oldu da bu hayvancıklar bizden kaçmaz oldular?  Sebep? Sapan!  Evet sapan.

 Biz sapan kelimesinin yerine “kuş lastiği” tabirini kullanırdık.  Y-harfi biçiminde bir çatal, üst uçlara bağlı ince lastik şerit, şeridin orta yerinde taş tutmaya yarayan deri bir parça… Çatalın alt uzantısı ise el tutacağı olan “sap”.  Sapanın çatalı çok önemliydi.  Lazım olan çatal kuru ağaç dallarının en uygun yerinden kesilir, gerekirse ısıya tabi tutarak şekillendirilir, dalın kabukları soyulur ve parlatılırdı.  Lastik ise bisiklet iç lastiğinden ince uzun şerit halinde kesilerek elde edilirdi.

 Kuş lastiği erkek çocukların değişmez aksesuarı gibiydi.  Kimisi boynuna asar, kimisi (arka cebi varsa) arka cebine koyar ve lastiğini dışarıya sallandırırdı.  Sapan bizim hem oyuncağımız, hem de silahımızdı.  Onunla ne mi yapardık?

 –        Karşı mahallenin çocukları ile yaptığımız haftalık savaşlarımızda “uzun menzilli” silah olarak kullanırdık.

–        Av hayvanı vururduk (güya).

–        Köpeklere karşı kendimizi savunmada kullanırdık

–        Boş şişelere atış yarışması yapardık

–        “Benim kuş lastiğim seninkinden güzel” diye birbirimize hava atardık…

 Ağaçlardaki yuvalardan düşen küçük kuşları itina ile yerden alır yuvalarına koyardık.  Ama ne yaman çelişkidir ki, biraz sonra o kuşların ana-babalarını sapanla vurmaya çalışırdık!

 –        Lan, niye benden önce sıktın?  Tam nişan almıştım, vuracaktım, kuşu kaçırttın işte!

–        Ne lan senin keyfini mi bekleyecektim?  Taş kuşun önündeki dala çarpmasa çoktan vurmuştum…

–        Hee, vurmuştun!  Şişe atışmasında bir tane bile vuramadığından belli.

–        İyi lan, git o zaman başka ağacın altında bekle.

 Onca yıl avcılık(!) yaptık ve büyük bir başarı(!) ile; hiçbirimiz bir adet kuş bile vuramadık!  Bu günkü görüşümle “ne iyi etmişiz de vuramamışız” diyorum.  Ama bir defasında Sümüklü Memmet’in attığı taşa bir kuş isabet etmişti!  Evet, “körün taşı” derler ya, aynen öyle.

 Bizden yaşça küçük olan Sümüklü Memmet (namı diğer; Sinemacının Oğlu), bir gün açıklık bir alanda kuş lastiği ile havaya taş fırlatıyordu.  Bir, iki… derken paatt diye yere bir serçe düştü!  Kuşun başına üşüştük.

20190616_113438.png

–        Lan Sümüklü, nasıl vurdun lan sen bu kuşu?

–        Biz vururuk abiciiimm!

–        Sen vurmadın lan üllüz, onun eceli gelmiş ki kendi gelip taşa çarptı!

Hiçbirimiz belli etmiyorduk ama, yerdeki kuşa acımıştık ve dokunmaya korkuyorduk. Derken kuş kendine geldi, önce yerde biraz debelendi ve sonra ayaklarını üstünde doğruldu.  Hayret, onu öldürmeye çalışan biz  acımasız(!) avcılar onun canlanmasına sevinmiştik.  Belli ki taş fazla bir zarar vermemişti ve kuşcağız yere çarpınca bayılmış olmalıydı.  En cesaretlimiz kuşu avucuna aldı, birimiz kuşa gazoz tapasının içine koyduğu suyu içirmeye çalıştı,  diğerlerimiz ise işaret parmaklarımızın ucu ile kuşu başından sırtına doğru okşadık ve sonunda… onu uçurduk.

Aradan kısa bir zaman geçmişti ki başka bir serçe geldi, yakınımızdaki bir ağaca kondu.  Sanki biraz önce vurulan kuşu salıveren biz değilmişiz gibi sapanlarımıza davrandık. Biraz önceki olaydan çok etkilenmiş olmalı ki, Kıvırcık Hanifi; 

–        Yapmayın lan, Allah çarpar! diye bağırdı.

Malak Macit hariç hepimiz duraksadık.  Macit nişan aldı… ve Allah çarptı!  Daha taşı sapandan salıvermeden, lastik bağlı olduğu uçların birisinden porttu ve “şaakk” diye Macit’i gözüne girdi.  Yani silah geri tepmişti!  Bir ay kadar mosmor bir gözle dolaşan Malik neyse ki kör olmadı.

Evet, erkek çocuk olarak hepimizde mutlaka bir kuş lastiği vardı ve bunu babalarımız biliyorlardı.   Bu konuda bizi uyarmadılar, yasaklamadılar, hayvan sevgisi diye bir şeyden söz etmediler.  Belki onlar da babalarından aynısını görmüşlerdi ve zamanında onların da birer sapanları vardı.  Bu onlar için  çok tabii bir olaydı yani.  Sadece; 

–        Bak, eğer o kuş lastiği ile bir cam filan kırarsan ya da birisini kör edersen külahları değişiriz.  Adam gibi oyna, tamam mı? Derlerdi.

Şimdilerde, sapan (ya da kuş lastiği) internette bile bolca var.  Hem de o kadar çetrefilli şeyler yapmışlar ki, insanın satın alası geliyor.  Ne var ki, elinde sapan ile dolaşan bir çocuk görmedim yıllardır. (Belki köylerde hala vardır).   Belli ki Kıvırcık Hanfiler, Malak Macitler büyüyüp baba olmuşlar ve oğullarını “Allah çarpar” diye uyarmışlar!

Tabiatı seven tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun!

16.06.2019

Adil Karcı

ÇATIRYA

ÇATIRYA- Yani…, dedi karşısındaki kadın, kısaca “Çatırya!” diyorsunuz. Ani bir kroşe yemiş boksör gibi oldu Arif; hiç beklemiyordu böyle bir şeyi. – Siz Türk müsünüz? diyebildi sadece. Kadın muzip bir gülümseme ile: – Evet, bir sakıncası mı var? – Yok tabi de, inanın hiç beklemiyordum. O kadar güzel İngilizce konuşuyordunuz ki, hiç ihtimal veremedim. Müsaade ederseniz kendimi takdim edeyim; ben Arif, karşıda oturan da iş ortağım ve kadim dostum Aykut. – Ben Nezi, bu da benim iş ortağım Jüli. Dans teklifinizi ben kabul etmek isterdim ama… dedi ve masanın altına koyduğu koltuk değneklerinden birisini çıkartıp gösterdi, görüyorsunuz maalesef mümkün değil. Jüli kabul eder mi bilemem. Yanında oturan Julie’ye döndü ve mükemmel bir İngiliz aksanı ile “sen dans etmek ister misin?” diye sordu. Julie “belki sonra” diyerek konuyu kibarca kapattı. – Çatırya kelimesini Adana dışında kullanan olduğunu bilmezdim. Sizden, hele ki, bir bayandan duyunca şaşırmadım desem yalan olur. – Zaten ben de orada öğrendim, babamın işi sebebi ile ben çocukken iki yıl kadar orada kalmıştık. Her ikisi de işletme okumuş olan Arif ile Aykut yedek subay okulunda tanışmışlar, çok iyi arkadaş olmuşlar ve askerlik sonrası beraber çalışmaya karar vererek İstanbul’da bir reklam şirketi kurmuşlardı. Yabancı lisan olarak Aykut’un orta derecedeki İngilizcesine karşılık, Üniversiteyi Amerika’da bitiren Arif’in, İngilizcesine ilaveten, iyi derecede İspanyolca, orta derecede Almanca ve derdini anlatacak kadar da Fransızcası ve Rusçası vardı. İş hayatında iyi bir ikili olmuşlardı. Arif’in girişkenliğinin ve Aykut’un çalışma azminin birleşimi onlara kısa zamanda başarı getirmiş, büyük şirketlerin vazgeçilmez reklamcıları olmuşlardı. Arif gününü gün ederek yaşamayı tercih etmiş, birkaç defa niyetlense de, beraber olduğu hiçbir kadın ile evlenmeye yanaşmamıştı; yani müzmin bekardı. Buna karşılık Aykut üniversite yıllarında tanıştığı, kendisinden birkaç yaş küçük bir kızla dünya evine girmiş, çor-çocuğa karışmış ve iyi bir aile babası olmuştu. Arif’e ise Aykut’un karısına manevi ağabey, çocuklarına dayı olmak kalmıştı. Uzunca bir müddet “evlenme yaşın geçiyor” diye uyaran Arif sonunda bu ısrarından vazgeçmişti ama karısı Seda “abi ne olursun, bak son yıllarında çok pişman olacaksın, sana da bir yuva kuralım yaa” demekten vaz geçmemişti. Ancak Seda, Arif abisinin son yıllarını görecek kadar hayatta kalamamış, kötü huylu bir hastalık dönemi yaşadıktan sonra geçen yıl Azrail’e yenik düşmüştü. Çocukları çoktan evlenip evden ayrılmış olan ve devamlı “Bir Köroğlu bir Ayvaz kaldık” diyen Aykut ise karısının ölümü üzerine içine kapanmış, birçok çalışanı bulunan işyerine de uğramaz olmuştu. Onun bu haline dayanamayan Arif ise “Yeter artık be Aykut, ölenle ölünmez” diye zorlamış ve sonunda Aykut’u Bodrum’a gelmeye ikna etmişti. Arif’in yıllar önce satın alıp restore ettirdiği eski bir Rum evinde kalıyorlardı. Taş duvarlı, mavi pencereli, üç taş basamakla giriş kapısının eşiğine çıkılan bu beyaz badanalı evin önünde küçük bir bahçe, bahçenin ortasında da (hiçbir zaman fıskiyesi çalışmayan) minik bir havuz vardı. Arif oraya gelse de gelmese de, anlaştığı bir bahçevan hem eve göz kulak oluyor, hem de her yıl ilkbaharda bahçeye türlü türlü çiçekler dikiyordu. Aykut’un çocukları küçükken hepsi ailece gelip bu evde birkaç hafta kalabiliyorlardı ama çocuklar büyüyünce eve sığamaz olmuşlardı ve yazlık olarak Bodrum ikinci plana düşmüştü; her yıl başka bir beldeye gidip otelde kalmak tercih ediliyordu artık. Zaman içerisinde Arif Bodrum’daki bütün gezi teknelerinin sahipleri ile arkadaş olmuştu. Bu defa da Bodrum’a gelir gelmez gitmiş, özellikle yabancı turist gezdiren bir tekneciyi bulmuş ve bugün için yer ayırtmıştı. İki katlı teknenin alt katında altı tane sabit masa ve yirmi dört kişilik oturacak yer vardı. Tekne çalışanları, Arif ağabeyleri rahat etsin diye olsa gerek, (aslında çok bol bahşiş veriyor olması nedeni ile) fazla yolcu almadan tekneyi yola çıkartmışlar ve (Arif’in kadın arkadaşlarını ağırladığında olduğu gibi) ona mükellef bir rakı masası donatmışlardı. Kavun ve beyaz peynir ile başlayan rakı muhabbeti elbette ızgara levrek ve kalamar tava ile devam edecek ve de mevsim meyveleri ile final yapacaktı. Her ne kadar mayolarını giymiş idiyseler de, denize girmek gibi bir niyetleri yoktu iki arkadaşın. Karısı olmayınca Aykut hiçbir şeyden zevk almıyordu ki! Tekne yola çıkar çıkmaz kulak zarlarına zulmeden bilmem kaç desibel bir sesle Arapça bir oyun havası çalınmaya başlamış, karşı masadaki iki kadın haricindeki turistlerin hepsi güneşlenmek üzere ikinci kata çıkmıştı. Müzik sesinin yüksekliğinden ne dedikleri anlaşılmasa da, kadınların da bu işkenceden şikayetçi oldukları el kol hareketlerinden anlaşılıyordu. – Genç, baksana buraya, dedi Arif dümendeki çakma kaptan kılıklı oğlana, kapat şu zırıltıyı da çalacaksan adam gibi bir şey çal ve de bağırtma bu zımbırtıyı bu kadar! – Emrin olur Arif abi, yani bizde adettir, limandan çıkarken ve girerken hep bu şarkılar çalınıp oynanır da… Sizin için ne çalayım istersiniz? Aykut’un biraz olsun gülmesini sağlayabilir miyim diye düşünerek; – Git Topkapı Sarayı’ndan Kaşıkçı Elmasını çal bizim için! dedi Arif gülerek. – Abi kaşık havası var mı valla bilmiyorum, çok sidi (CD) var, Nesrin Topkapı’nın da Elma şarkısı bizde var mı acaba, biraz aramam lazım. Aykut gülmesine gülmüş, hatta kahkaha bile atmıştı ama Arif’in yaptığı espriye değil, oğlanın verdiği cevaba! – Tamam oğlum, kafa ütülemeyecek sakin bir şey bul çal işte, dedi Arif. Kaptan (!) müziği kapatıp kısık sesle bir yabancı müzik çalmaya başlayınca kadınlar da kaptanla yapılan o konuşmanın ne için yapılmış olduğunu kavramışlardı ve bir tanesi baş parmağını havaya kaldırıp Arif’e beğeni işareti yapmıştı. – Kalk Aykut, dedi Arif, bak vals çalıyor, şu kadınları dansa kaldıralım! – Ne o? Dedi Aykut, çıtırları bıraktın artık bunlara mı kaldın Kazanova? Sen iyice çaptan düşmüşsün be mirim! – Gelmezsen gelme, ben gidip birini kaldıracağım, hem bak soldakinde çok asil bir hava var, gizemli bir güzelliği var o kadının. – Gerçi evet, dedi Aykut, cami yıkılmış ama mihrap hala yerinde, hem de fazlasıyla! Müziğin sesi kısıldıktan sonra konuşmaları duyulur hale gelen kadınların aksanlarından İngiliz olduklarını tahmin ederek oturdukları masaya giden Arif, düzgün Amerikan İngilizcesi ile, ama hangisine teklif ettiği belli olmayan bir şekilde, onlara kibarca dans davetinde bulunmuştu ve çocukluktan beri kullanmadığı “çatırya” kelimesi ile karşılanmıştı. “Çatırya” bir bilye oyunu terimiydi. Arif’in bildiği kadarı ile de, sadece Adana-Mersin yöresinde kullanılırdı bu kelime. “Hangisine rast gelirse geçerli” anlamını taşırdı. Toprak zemine bir daire çizilir, bu dairenin içerisine her oyuncu eşit sayıda “enek” tabir edilen ve nispeten ucuz veya eskimiş bilyelerini koyardı. Daha sonra oyuncular sekiz on adım öteden bu daireye ellerindeki “dakka” denilen en güzel bilyeleri ile atış yaparlardı. Amaç dakkalarını eneklere çarptırıp onları daire dışına çıkartabilmekti, zira daire dışına çıkan enekler çıkartan oyuncunun malı olurdu. Ancak, kendi dakkasının daha önce çember etrafında konuşlanmış diğer dakkalara çarpmaması gerekirdi, aksi takdirde oyun dışı kalırdı. Bunun tek kurtuluş yolu “çatırya!” diyerek atışa başlamaktı, ki bu durumda dakkası hangi bilyeye çarparsa çarpsın oyun dışı kalmazdı. Ama bunun da bir bedeli vardı tabi. Attığı dakka eneklerin bulunduğu dairenin içerisine düşer ve orada kalırsa, her şeyi kaybederdi. Bu nedenle, kendisi “çatırya” dediğinde, rakip oyunculardan birisi, atış yapılmadan hemen önce “kaynarsan ceremeli!” diye bağırması gerekirdi bu kaide geçeri olsun. “Kaynamak”daire içinde kalmak, “cereme” ise ceza ödemek demekti! “Enekten turşulu”, “su”, “vuruş iki karış bir” gibi daha nice tabirleri vardı bilye oyunlarının. Julie’nin de anlayabilmesi için konuşmasını İngilizce sürdürdü Arif; – Bayan Nezi, ayağınızın durumunu fark edemedim, inanın çok üzüldüm. Özrümün kabulü için size içki ısmarlamama müsaade eder misiniz? – Aslında rakıyı ben de çok severim ama gündüz alkollü içki içersem sersem gibi oluyorum, teşekkür ederim. Özür dilemenizde de gerek yoktu zaten. Nezi hanıma göre daha ince yapılı, yüzü çilli, beyazlanmış saçlarının arasında hala sarı rengini kaybetmemiş teller olan ve devamlı gülümseyen Julie; – Ben bir bira alabilirim, dedi ve Türkçe olarak ekledi “Efes bira cok guzel”. – İsterseniz arkadaşınızla birlikte bizim masamıza misafir olun, dedi Nezi hanım, o da Türkçe olarak, meze ve içkilerinizi de taşıyın buraya, ben meyve suyu ile size eşlik ederim. – Sanırım bu akşam Bodrum’da kalacaksınızdır, dedi Arif, sorarcasına. – Evet bu gece buradayız ama yarın yolumuz var; İstanbul aktarmalı Londra. – O halde, sizi akşam balık yemeye davet ediyorum. Dans teklifim maalesef havada kaldı ama bunu reddetmezsiniz ümit ederim. Bizim devamlı gittiğimiz bir lokanta var, masalar kumların üzerinde. Eminim çok beğeneceksiniz. Çok gecikmeden de sizi otelinize bırakırım. Julie’nin de onayını aldıktan sonra kararlaştırdılar; akşam yedi gibi Arif kadınların kaldığı otele gelecek, Nezi’nin katlanabilen tekerlekli sandalyesini de alıp onları lokantaya getirecekti. Öyle de oldu. Aracı en yakın park yerine bıraktıktan sonra, araç trafiğine yasak olan sokaktaki lokantaya Nezi’yi tekerlekli sandalyesinde Julie ile nöbetleşe sürerek getirdiler. Kumların üzerinde, denize yakın bir masada Aykut onları bekliyordu. Mezeler masaya sıralanmıştı bile. – Nerede kaldınız be? Dedi Türkçe, bir yandan mezeler bayatlıyor bir yandan ben yutkuna yutkuna bir hal oluyorum! – Eeee? Dedi Arif, garsonları bizim balıkları tutmaya yolladın mı bari? – Oohooo, dedi Aykut, balıklar çoktan tutuldu geldi, “Arif abi nerede?” diye seni soruyorlar. Gece iyi başlamıştı. Arif’in karşısına Nezi, Aykut’un karşısına da Julie oturmuştu. Önce İngilizce başlayan sohbet daha birinci kadehten sonra Arif ile Nezi arasında Türkçeye dönmüştü. Aykut ise kasıtlı olarak abarttığı Tarzanca’sı ile Julie’yi güldürmeye çalışıyordu. Son yarım saattir “Gönül” kelimesinin İngilizce karşılığının tam olarak ne olabileceğini tartışıyorlardı. Mühim olan Aykut’un üzüntüsünü unutup tekrar konuşkan olmasıydı. Amaç hasıl olmuştu. Arif onları kendi hallerine bırakıp çakırkeyif haldeki Nezi’ye sordu: – Ayağınız? Konu sizi rahatsız etmez ise, anlatır mısınız, ne oldu, neden oldu? – Alıştım artık anlatmaya, rahatsız etmez. Kısaca anlatayım. İkisi de elektrik mühendisi olan babam ve ortağı zamanında bir şirket kurmuşlar. Yeri gelmişken söyleyeyim, Adana’ya da aldıkları bir taahhüt işi için gitmişlerdi zaten, hani benim de kaldığım o iki yıl var ya, işte o zaman. İş bitimi sonrası yine İstanbul’a döndüler. Yıllar içerisinde ben özel bir okulda liseyi bitirip Ankara’da moda tasarımı okudum. Babamın ortağının tek oğlu da onlar gibi elektrik mühendisliğini bitirdi. Birbirleri ile çok iyi anlaşan ana-babalarımız allem edip kallem edip bizi evlendirdiler. Aramızda aşk meşk, hiç birşey yok. Amaçları şirketi bize bırakıp keyiflerine bakmaktı sanırım. Organize edilen hayatımızın ilk bir iki yılı şöyle-böyle geçti ama sonradan kocam (ki, çocukluğundan beri biraz psikopat gibiydi) yavaş yavaş değişti. Şirketi tamamen o yönettiği için para işleri de tamamen onun elindeydi. Önce kumara başladı sonra içki müptelası oldu ve kısa zamanda da iyice sapıttı. Ayık gezmez olmuştu. Bu arada bir kızımız doğdu, adı Jale, şimdi o da Londra’da, bir İngiliz’le evli. Neyse ki o mutlu ve bana iki torun vermiş durumda. Ne diyordum? Ha, işte kızımın yüzü suyu hürmetine kocama tahammül etmeye çalıştım; ayrılmadım. Keşke de ayrılsaymışım! Ayakta duramayacak kadar sarhoş olduğunda bile araba kullanırdı. Bir gün şehir dışında bir davete katıldık. Kızım evde, bakıcısı var tabi. Gece dönüyoruz, bu önünü göremiyor. Bırakmıyor da arabayı ben kullanayım. İndir beni arabadan sonra ne yaparsan yap dedim, indirmedi. Kime söylüyorsun ki? Bir de hızlı kullanıyor ki sorma! Önümüzde bir kamyon var, adam sağdan yolunda gidiyor. Bizimki selektör yaptı, yol istedi. Yahu adam zaten yolun sağında, nereye kaçıp da sana yol versin? Yol boşsa solla geç, değilse bekle be manyak! Neyse, bizimki dayanamadı aniden solladı. Tam o ara karşıdan da bir araba gelmez mi? Gerisini hatırlamıyorum. O hayatını kaybetti, ben de ayaklarımı! O gün bu gündür tek başıma, protezlerimle yaşamaktayım hayatımı. Birkaç yıl sonra, çok eskiden bir defilede tanıştığım bu Julie ile Londra’da gelinlik üzerine ortak bir butik açtım. Halen devam ediyor o iş. Bu kız da neredeyse hayatını bana adadı, elim ayağım oldu. Onun da başından bir evlilik geçti ama onlarda boşanma bizden kolay. “Elalem ne der?” korkusu yok, attı yüzüğü kurtuldu. İşte Arif bey, benim hikayem bu! Ya sizinki? Arkadaşınız sizin için “müzmin bekar” ve “Kazanova” diye tiyo vermişti bana tekneden inmeden. – Müzmin bekarlığım doğru da Kazanova’lığımı biraz abartmış. Geçici birkaç ilişki, hepsi o kadar. Başımdan evlilik geçmediği için de anlatabileceğim pek bir şey yok. – Vardır, vardır, hadi bir yudum daha alalım da sizden bir aşk hikayesi dinleyelim! – Aşk denir mi bilemiyorum… çocukluk aşkı denir ancak benimkisine. İlkokuldaki son yılımda sınıfımıza yeni bir kız gelmişti. Adı Şule’ydi. İkinci bir adı daha vardı ama ne olduğunu hiç hatırlamıyorum. Galiba, babaannesinin ismi diye koymuşlar o ismi ama, demode bulmuş olmalılar ki, Şuleyi o isimle ne annesi ne de öğretmenimiz bile çağırmazdı. O güne kadar hiç o kadar güzel bir kız görmemiştim. Tertemiz, teni apak, gözleri sizinki gibi renkli olan bir kızdı. Onunla o kadar çok ilgilenir olmuştum ki, o küçük yaşımıza rağmen ona olan tutkum kimsenin gözünden kaçmamış, “Arif Şuleyi seviyor” diye laf çıkartmışlardı. Hatta, okulun arka bahçesindeki tuvalet duvarına da kömürle yazmışlardı aynı şeyi. Günlük gazete gibiydi mübarek duvar, her gün böyle bir magazin haberi çıkardı yani. Utandım, Şule görmesin istedim ama ben bilmem kaçıncı defa (korku ve zevk karışımı bir duygu ile) o yazıya bakarken bir gün yanıma geldi ve o da gördü! Yerin dibine geçtim. “Sen mi yazdın bunu? Bu yazılan gerçek mi?” diye sordu. Nutkum tutulmuştu, konuşamadım, kıpkırmızı bir suratla döndüm sınıfa koştum. Sorarken gülümsemişti, ya da ben öyle olmuş olduğuna inanmak istemiştim. Tekrar sormasın diye dua ettim içimden. Sormadı. Hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlığına devam etti benimle. Bak ne diyeceğim, şimdi hatırladım, siz “çatırya” demiştiniz ya teknede… O yıllarda bilye oyunu çocuklar arasında bayağı salgındı. Öyle bilgisayar, tablet, telefon, televizyon, ıvır zıvır yok ki onlarla oynasınlar. Çocukluğumuz uzun eşek, birdir bir, mendil kapmaca, körebe, çelik çomak ve bilye benzeri oyunlarla geçti. Ama ne yalan söyleyeyim, şimdiki çocuklardan çok daha mutlu, yaratıcı, dayanıklı ve sosyaldik. Ne diyordum? Ha, siz çatırya deyince hatırladım diyordum. Şule merak etti diye ona bilye oynamayı öğretmeye çalışmıştım. Hoşuna gitsin diye de, o zamanlar çok değerli sayılan, “sütlü” tabir edilen, en kıymetli dakkamla beş tane enek de hediye etmiştim ona. Kız çocuğu, ne olacak, bir daha ne oynadığını gördüm ne de o bilyeleri. Kaldırıp atmıştır muhakkak. Gelelim hikayemin devamına. Amerika’da okurken bir ara tatilinde Türkiye’ye ailemi ziyarete gelmiştim. Orada okuyan arkadaşlarımı ziyarete amacı ile de Adana’dan Ankara’ya gittim. Ulus’ta yürüyorum. Orada bir postane var, bilirsiniz belki. Tam postanenin önüne geldim veee… kimi görsem beğenirsiniz? Evet, belki siz de tahmin ettiniz; Şuleyi! Yanında bir kız arkadaşı ile postaneye girdi, tabi beni fark etmedi. Aman yarabbim, kız büyüyünce o kadar çok güzelleşmiş ki; inanın dünya güzeli olmuş! İçim bir tuhaf oldu. Önce nefesim kesildi sonra o soğuk kış gününde her tarafımı ter bastı. Kapının önünde durdum düşünüyorum: “acaba çıkışını bekleyip kendimi tanıtsam mı, yoksa yürüyüp yoluma mı gitsem? Ya tanımazsa, ya tanıyıp da ‘bu da nereden çıktı şimdi?’ diye başından savmaya kalkarsa? Bu durumda çok incinir, çok yaralanırım. Bırak, hayalimde sevgilim olarak kalsın daha iyi. Üstelik ya bir erkek arkadaşı, sevgilisi filan varsa? Ya da benimle arkadaş olmak isterse ve ben ona karşılık veremezsem?” Kızı zor duruma düşürmek var bir de. Evlilik? Benim cenahımdan imkansız gibi görünüyordu zaten. Bilirsiniz bizde şarkılar ve türküler bile vardır bu meyanda. Bakın, aklımda kaldığı kadarı ile bir tanesinin dizelerini söyleyeyim. Bir bahçeye giremezsen durup seyran eyleme Bir binayı yapamazsan yıkıp viran eyleme Bir güzeli sevip de alamazsan İsmini aleme rüsva eyleme Bu dizeler son yıllarda “Evlerinde lambaları yanıyor” diye bir türkünün içinde uzun hava tarzında yer aldı. Dinlerken ne kadar çok ağladığımı söylesem inanamazsınız. Kıza haksızlık olmasın diye acaba kendimi tanıtmamakla iyi mi etmiştim, yoksa her ikimizin mutlu yaşayacağı bir hayatı mı engellemiştim? Hiç bilemedim. Siz ne dersiniz? – Bir daha hiç haber alamadınız mı ondan? – Keşke sağ ve iyi olduğunu bilsem, keşke beni hatırlayıp hatırlamadığını öğrenebilsem. – Ben şu an bir yorum yapamayacağım. Ama bakarsınız onun açısından olaya bakar ve bir gün size bunu yazarım. Julie ile yaptığı sohbetini çoktan bitirip Arif’i dinlemekte olan Aykut, Türkçe olarak lafa karıştı ve, alkolün etkisiyle olsa gerek, senli benli bir tarzda; – Nezi hanım, bu salak var ya bu salak, işte o Şule’sinin yüzünden evlenmedi ömür boyu! Platonik aşk deniyor ya, işte tek sebep o! deyiverdi. Nezi Aykut’un söylediklerini ya duymamıştı veya duymamış gibi yapıyordu. Dönebildiğince denize doğru dönmüş sanki sadece dalga seslerini dinliyor gibiydi. Arif ise dikkatlice Nezi’nin silüetini incelemekle meşguldu. Güzel kadındı Allah için, ama hikayesi oldukça hazindi. Yazık olmuştu bu kadına da be! Neyse ki Nezi’nin yanaklarından inen yaşları fark edememişti Arif. Gecenin karanlığı kapatmıştı dizi dizi inen o minik inci tanelerini; ölümün akıp giden zamanın pırıltılarını kapattığı gibi. Fark etseydi mutlaka o da beraber ağlardı ama rezil de olurdu tabi. Onca insanın içinde durup dururken bir erkeğin ağlaması yakışır mıydı? Erkekler ağlamamalıydı! – Sizin yarın yolunuz var Nezi hanım, isterseniz sizi otelinize bırakalım. Biz yarın yine bu lokantadayız, değil mi Aykut? Aykut sadece kafa salladı, olur gibilerde. – İyi olur, dedi Nezi, hava da serinledi zaten, kalkalım. Otele geldiklerinde Nezi zorlanarak da olsa desteksiz olarak arabadan indi ve Julie’nin bağajdan çıkartıp açtığı portatif tekerlekli sandalyesine oturdu. – Bu güzel gece için teşekkür ederiz. – Bir daha görüşme imkanımız olur mu? – Siz İstanbul’daki işyeri adresinizi verin, bir daha gelişte biz sizi buluruz. Gördüğünüz gibi biz sosyal medya filan kullanmıyoruz Julie ile. – Yarın saat kaçta alayım sizi, hava alanına ben götürmek isterim. – Hiç zahmet etmeyin, otelin servisi var, onunla gideceğiz. Ayrıca, o sevdiğiniz Şule’den bir haber almanızı ve tekrar karşılaşmanızı dilerim. – Hiç sanmam, ama dileğiniz için teşekkür ederim. Israr edip Londra’daki adreslerini veya telefon numaralarını almadı Arif. Zaten onlar da adres alıp vermeye pek hevesli görünmemişlerdi… Sadece “İstanbul’a gelir gelmez mutlaka bizi bulun, bir akşam da orada yemek yiyelim.” dedi. Vedalaştılar. Geçirdikleri geceyi düşünerek uyudu Arif. Onca kadınla gezmiş, eğlenmiş, yemiş-içmişti ama Nezi ile olan şu kısa sohbetinin yüzde biri kadar hiç birisinden zevk alamamıştı. Ne iyi etmişti de onları yemeğe davet etmişti. Bir müddet sonra İstanbul’da karşılaşsalar ne güzel olurdu? İçi cızz etti; böyle bir kadın, hem sevgili hem eş, hem dost, hem arkadaş olurdu kendisine…ama nereden bulacaktı ki? Öğleye doğru uyandı Arif. Işığı yanıp sönerek sinyal vermekte olan baş ucundaki telefonunu aldı eline. Aykut bir mesaj bırakmıştı. Bodrumda yaşayan eski bir arkadaşını bulmaya gidiyormuş. Gün batımında aynı lokantaya gelecekmiş ve belki arkadaşını da getirebilirmiş. – Ohooo, dedi Aykut, sen çilingir sofrasını kurdurmuşsun bile! – Yahu bu gün batımı manzarası rakıyla bir başka güzel oluyor be. Hem bak daha başlamadım, seni bekledim. Hani, arkadaşın nerede? – Gelmedi. Bu akşam bir nişana mı düğüne mi her nereye ise oraya gidecekmiş. Gelemedi. Seninkiler şimdi İstanbul’dadırlar. – Kim lan benimkiler? – Anlamaza yatma, kim olacak Nezi ile Jüli! Kadehlerini doldurmuş, ilk yudumlarını almak üzereydiler ki, genç bir garson elide bir zarfla geldi. – Arif Abi, öğlen üzeri yüzü çilli yaşlıca bir yabancı bayan geldi, sen buraya geldiğinde bu zarfı sana vermemizi istedi, buyur. Zarfı getiren kadının Julie olduğunu tahmin eden Arif; – Hayırdır inşallah, dedi, adres telefon filan vermemişlerdi, olsa olsa odur… Zarfı itina ile kenarından yırtıp içindeki kağıdı çıkarttı. – Ne yazıyor? – Dur bre, okumadık daha, ananın karnında kaç ay kaldın sen oğlum? Yedi aylık mısın? Çok güzel bir el yazısı ile, otelin antetli kağıdına, Türkçe yazılmıştı. Arif, Dün akşam “size ne dersiniz?” diye sormuştun. Bu nedenle yazıyorum. Tuvaletin duvarındaki yazıyı hadi sen yazmamıştın, ama Şule sana “bu yazılan gerçek mi?” diye sorduğunda, ona neden “evet, seni seviyorum” demedin ki? Hadi çocuktun, onu anladım, sonra büyüdün, genç oldun. Ulustaki postanenin önünde biraz daha bekleyemedin mi? Neden kendini Şule’ye tanıtmadın? Seni yiyecek miydi? Onun da seni sevmiş olma ihtimali hiç aklına gelmedi mi? Hatta “kaldırıp atmıştır” dediğin bilyeleri bile ömür boyu saklamadığını nereden biliyorsun? Gelecekte ne olacağı tabi ki bilinemezdi ama onun da senin de hayatın bambaşka olabilirdi belki. Bundan sonraki hayatında mutluluklar diliyorum. Nezihe (Şule) Arman – Bak Aykut, al oku, dedi Arif. Bizim Nezi’nin tam adı Nezihe’ymiş. Kendisini Şule yerine koyarak bana bir eleştiri mektubu göndermiş. Alem kadınmış valla! Aykut mektubu alıp okurken aynı garson yine yanlarında belirdi. Elindeki minicik kadife bir keseyi uzattı. – Arif abi, o kadın tembihlemişti, zarftan beş dakika kadar sonra da bunu sana verelim diye. Arif aldı, bordo renkli minik kadife kesenin ağzındaki düğümü açtı ve içindeki cismi avcuna düşürdü. – Allah beni kahretsin! Allah benim bin türlü belamı versin! Diye bas bas bağırarak denize doğru koştu. Suyun kıyısına, ıslak kumların üzerine oturdu, başını iki elinin arasına aldı ve bütün lokantadakilerin duyacakları bir sesle hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Erkekler ağlamazdı halbuki! Ne olduğunu anlamaya çalışan Aykut, hemen fırladı, geldi, uzun pantolonuna aldırmadan ıslak kumun üzerine, Arif’in yanına oturdu. – Ne oldu lan? Manyak mısın oğlum , ne oldu be, söylesene. Konuşacak halde olmayan Arif sadece sol avucunu açtı, ay ışığında parlayan beyaz bir bilyeyi gösterdi ve sadece; – 60 yıl önce Şule’ye verdiğim “Sütlü” dakkam bu! Diyebildi boğuk bir sesle… Adil Karcı Adana, 07.02.2019

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “ŞARBON”

 

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “ŞARBON”

ŞARBON

“Usta” dedi çırak Mustafa elindeki telefondan gözlerini ayırmadan, “Mesaj geldi, Adana kasaplar çarşısındaki etlerde şarbon görülmüş, et almayın” diyo.

“Şarbonunun anasından avradından başlatma lan şimdi” diye alevlendi burnundan solumakta olan Hamit Usta. “İşin gücün yokmu lan senin Musti? Kalk çatalları, kaşıkları, tasları yıka!”

Akraba çocuğu olan ve kendisinin çırağı, komisi, garsonu, bulaşıkçısı olarak görev yapan Mustafayı “Musti” diye çağırırdı. Mustinin akrabalıktan kaynaklanan yılışıklığına da pek aldırmazdı. Bunu bilen Musti, “Ya usta” dedi “müşteri yok ki bulaşık olsun, bugün tertemiz kapları üçüncü keredir bana yıkatıyorsun! Bana acımıyorsan boşa kullanılan deterjana acı bari”.

“İthal hayvanlarda şarbon hastalığı görüldü” haberleri çıktı çıkalı gözüne uyku girmemişti zaten Hamit Ustanın. Bu haber üzerine işlerinin yine bıçak gibi kesileceğinden adı gibi emindi. Zira,“Deli Dana” haberi duyulduğunda da öyle olmamış mıydı?

Adana’nın bir kenar mahallesinde küçük bir paçacı dükkanı vardı Hamit Usta’nın. Karısı ve kızları günlük olarak alınan dana kellelerini, koyun kellelerini, paçalarını ve işkembelerini evde temizler, bir güzel haşlarlar ve çorba yapılmaya hazır hale getirirlerdi.

Allah var ya, tertemizdiler. Müşteriler de bunu bildiklerinden onlarca kilometre uzaktan çorba içmeye gelirlerdi o gösterişsiz dükkana. Paçacılık işi yorucuydu ama iyiydi. Öyle ya; bu dükkan kazanmasa, oğlana nasıl üniversite bitirtebilecekti, büyük kızını nasıl baş-göz edebilecekti?
Ve dahası, oturduğu evi nasıl satın alabilecekti? İşlerinin bozulma korkusunu ilk olarak o “Deli Dana” olayı sırasında iliklerine kadar yaşamıştı. Şimdi bu “Şarbon” söylentisi daha da korkutucuydu, zira bu bozuk ekonomi zaten herkesin işini vurmuş durumdaydı. Son zamanlarda tüm müşterileri birden bire vejetaryan olmuşlardı sanki! Normal müşterileri bir yana bırak, rakı faslı sonrası mutlaka işkembe çorbası içen akşamcı ahbapları bile görünmüyorlardı artık!

Ne yapsaydı? Tavuk çorbasına mı çevirseydi işini? Tavuk çorbası için kaç müşteri gelirdi ki? Belki bir-iki kişi, ki o da masrafını kurtarmazdı. “Kahvaltı salonu yapayım burasını” diye de düşündü ama mahallede olmazdı ki bu iş. Herkes evinde kahvaltı ediyordu zaten. Off, off! Ne yapsaydı acaba? Gözleri bir noktaya daldı gitti.

Hala elindeki akıllı tefonla oynamakta olan Musti’nin sesi ile kendine geldi;

– Usta be, ben diyorum ki, bu hayvanları biz kendimiz kessek, bu hayvanlar yerli malı desek, şarbonsuz olduğunu da reklam etsek. Nasıl olur amma? Adana’da tek güvenilir paçacı biz oluruz ve de müşterilerin hepsi bize gelir?
– Lan Musti, dedi Hamit Usta, seni akılsız bellerdim ama sende iyi ticari kafa varmış lan valla!

Musti’nin verdiği bu fikir bir an beyninde bir umut kıvılcımı çaktırdıysa da, böyle bir şeyi uygulamaya kalkınca karşısına çıkabilecek engelleri göz önüne getirip tekrar eski karamsarlığına büründü.

– İyi de, dedi, biz günde onlarca hayvanın sakatatını çalışıyoruz, hergün bir sürü hayvan mı keseceğiz? Alabilmemiz imkansız da, hadi aldık ve kestik diyelim, etlerini ne yapacağız lan? Kasap mıyız biz? Kasap bile o kadar eti bir günde satamaz ki!

Ustası tarafından “ticari bir deha” olarak görülmesi hoşuna giden Musti bu ünvanını sürdürebilmesi için yeni birşeyler önermek zorunluluğunu hissetti. Ustası haklıydı, günde onbeş-yirmi dana ve koyun kesecek değillerdi herhalde. Birincisi para yoktu, ki bu sebep zaten bu fikirden vazgeçilmesi için yeterliydi. Ayrıca, bu kadar yerli hayvanı nereden bulacaklardı? Öyle ya, bulabilseler, zaten kasaplar yapardı bu işi. Ama bir çare olmalıydı.

– Ustaaa! Buldum çaresini! diye bağırdı.

Birkaç yıl önce bıraktığı sigaraya yeniden başlamama mücadelesi vermekte olan ustası bu defa heyecansız bir sesle;

– Ne var lan, yine ne yumurlayacan? dedi?
– Usta be, peki biz bir tane dana da mı alamayız?
– Aldık diyelim, n’olacak?
– Bak usta, şimdi bir dana alıyoruz, emmim gilin portakal bahçesine götürüyoruz, kasap Mahmut’u da ayarlıyoruz…
– Kısa kes Musti, asabım zaten bozuk, ne diyeceksen çabuk de!
– Tamam be Usta, dur da dinle. Kasap danayı keserken, derisini yüzerken filan sen yanında poz veriyorsun, ben de fotrafını çekiyorum.
– Sonra?
– Sonra ustama deyim, o fotrafı hem feyse koyuyorum, hem de büyütüp vitrine asıyoruz.
Altına da “Hayvanlar yerlidir ve kendi kesimimizdir” diye yazıyoruz! Hele bir de bunu haber yapacak televizyoncu ya da gazeteci bulursak, zengin olduk gitti! Sen şimdiden daha büyük bir dükkan aramaya bak Hamit Usta!
– Eee? Bir tane hayvanın sakatatı ile mi zengin olacağız?
– Yok be ustam, geri kalanını yine kasaplardan alacağız tabi.
– Yuh sana lan! Milleti mi kandıracağız yani?
– Bak usta, devlet büyüklerimiz ne diyor?
– Ne diyor?
– Diyorlar ki, et alırken kasaba sorun, hayvan hastalıklı mıydı değil miydi diye.
– Lan salak, hangi kasap etini sattığı hayvan için “hastalıklıydı” der ki?
– Tamam işte be usta, biz soracağız, onlar da “hayır, değildi” diyecekler, günah da bizden gidecek!

Olur muydu? Olurdu! Neden olmasındı ki? Bu güne kadar gördüğü, okuduğu, seyrettiği binlerce reklamın hangisi hakikati yansıtıyordu ki? Nice saç çıkartıcı reklam görmüş, bir ikisine de sipariş verip getirtmiş ve reklamı yapılan ilaçları uygulamıştı. Hani? Kel kafasında bir tel bile saç çıkmış mıydı? Ya pilli bıçak bileme aletine ne demeli? İşi icabı hergün bıçak bilemesi gerekiyordu ve güya bu alet onu bu dertten kurtaracaktı! Televizyonda fırıl fırıl dönen bileme çarkı, getirttiği alette bırak bıçak bilemeyi, boşa dönmekten bile acizdi! Hangisini saysaydı ki? Binlerce tabak yıkar denilen ama yüz tane yıkamaya bile yetmeyen deterjan reklamlarını mı, hangisini! Şimdi neden kendisi de reklam yapmasındı ki? İnsanları yanıltan dünyadaki tek kişi kendisi mi olacaktı sanki?

Gece yatağa girince yine düşünmeye başladı; fikir güzeldi, belki eskisinden de çok kazanacaktı ama… “Hadi müşterileri kandırdın diyelim, kendi kendini nasıl kandıracaksın?” dedi bir ses içinden.

Ertesi sabahki dana kesme dümenini akşamdan ayarlamıştı halbuki. Vaz mı geçseydi acaba? Zaten hayvan pazarından getirip bahçesine bağladığı danayı da küçük kızı çok sevmişti. Sabah kestirmeye götürünce çok üzülecekti ve büyük bir cıngar çıkartacaktı belli ki. Ama, ne yapsaydı? Bir yanda geçim derdi bir yanda vicdanı…

Vicdanının sesini bastırıcasına “Aaamaaann” dedi sesli sesli,” yarın ola hayır ola!” ve uyku tutmayacağını bile bile gözlerini sımsıkı yumdu.

Adil Karcı
16 Eylül 2018

HAYDAR GÖFER

10 Şubat 2018 Cumartesi

SAYGIN BİR CUMHURİYET ÖĞRETMENİNİN 100. DOĞUM GÜNÜNÜ KUTLARKEN …

HAYDAR GÖFER

Eşim Faruk Bozbey’in 1964 yılı mezunu olduğu Tarsus Amerikan Koleji’ne, birlikte  yaptığımız ilk ziyarette, birçoğunu, yurt içinde ve yurt dışında başarılı çalışmalarından veya basından,  tanıdığım önemli isimlerin bir öğretmenin etrafında toplanmış olduğunu gördüm.

Sohbet ve muhabbet o kadar koyu ve güzeldi ki, kahkahalar havada uçuşmasına ve çok neşeli bir “mavra”   olmasına rağmen,  saygın  ortam insanı etkiliyordu.
İşte bu saygın Cumhuriyet Öğretmeni ile böyle bir günde tanıştım. Kendisi Tarsus Amerikan Kolejinin efsane edebiyat öğretmeni Haydar Göfer  idi.

HAYDAR GÖFER’İN GAZETECİ – YAZAR OLAN ÜÇ ÖĞRENCİSİ
CENGİZ ÇANDAR, METE AKYOL VE ULUÇ GÜRKAN
TAC 1965 MEZUNLARI ADINA PROF. DR. SİNAN BAYRAKTAROĞLU KONUŞMA YAPARKEN.
GEÇMİŞ YILLARDA  TC DEVLET ÜSTÜN HİZMET MADALYASI İLE ÖDÜLLENDİRİLEN SİNAN BAYRAKTAROĞLU İÇİN, HAYDAR HOCA’NIN ELİNDEN ALDIĞI 50. YIL PLAKETİ DE EN AZ O MADALYA KADAR DEĞERLİ  VE ANLAMLI OLMALI….
2015 MEZUNLAR TOPLANTISI
ANILARLA YÜKLÜ BİR DERS

Haydar Hoca’nın öğrencileriyle samimi ve seviyeli ilişkisi okulda olduğu gibi, okul dışında da devam ediyor. Mezun olan öğrencileri ondan hiç kopmadı ve hayat içinde temaslarını hiç kesmedi. Ona her yerden  ve  her ortamda, tarihi değeri olan mektuplar yazdılar. Cevaplar aldılar. Öğrencisi olan tanınmış gazeteci Mete Akyol, hepsi de “sevgili hocam” diye başlayan  bu mektupları “ “SEVGİLİ HOCAM “ isimli bir kitapta topladı.

Bu kitap, herhalde,  yazarı mektup sahibi öğrenciler olan, dünyadaki ilk kitap idi.

Bu kitapta yer alan mektupların asılları ve Haydar hoca’nın anı yüklü fotoğraflarını biriktirdiği albümleri, Tarsus Amerikan Koleji’nde  açılan  “Haydar Göfer”  müzesinde  sergileniyor….

Ünlü gazeteci Mete Akyol 1992 senesinde kütüphanelerimizin baş köşesine konuk olan ve üçüncü baskısını yapan “Sevgili Hocam”kitabının önsözünde şöyle diyor; 

“….SEVGİLİ HOCAM KİTABININ BİR BAŞKA ÖZELLİĞİ DE REKORLAR KİTABI’NA GEÇEBİLECEK DENLİ İLGİNÇ ÖZELLİKLER TAŞIYAN BİR KİTAP OLMASIDIR.

ELİNİZDEKİ BU KİTAP, BİLİR MİSİNİZ, YERYÜZÜNÜN EN UZUN SÜREDE YAZILAN KİTABIDIR.
BİRİNCİ SAYFASI 1953 YILINDA, SON SAYFASI 1985 YILINDA YAZILMIŞTIR. YAZAR AÇISINDAN DA ÖZEL BİR REKORUN SAHİBİDİR BU KİTAP..

DÜNYADA TAM 60 KİŞİ TARAFINDAN KALEME ALINAN İLK VE TEK KİTAPTIR.

ADI AÇISINDAN İSE KİTABIMIZ , BİR REKORUN DEĞİL AMA , KESİNLİKLE KENDİNE ÖZGÜ BİR ÖZELLİĞİN SAHİBİDİR.

“SEVGİLİ HOCAM” ADINI VERDİK. BU ADI RAHATLIKLA “SEVGİLİ AĞABEYİM” DE YAPABİLİRDİK, “SEVGİLİ AMCAM” DA HATTA “SEVGİLİ BABACIĞIM” DA YAPABİLİRDİK.

HATTA VE HATTA “SEVGİLİ SIRDAŞ” BİLE OLABİLİRDİ BU KİTABIN ADI..”

Mersin’de bir öğretmenler günü kutlamasında, Kurucu Başkanı olduğum  Türk Kadınlar Konseyi  Mersin Şubesi’nin bir faaliyeti olarak düzenlediğimiz, Mersin Kültür Merkezi’ndeki “Sevgili Hocam” temalı  program ve imza gününde, öğrencisi Mete Akyol ile Haydar Göfer’in sahnedeki duygu yüklü sohbeti herkesi duygulandırmış ve ilgi ile izlenmişti…

MERSİN KÜLTÜR MERKEZİ’NDE “SEVGİLİ HOCAM” TEMALI ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLAMASI
“Mersin Üniversitesi kurucu rektörü Prof. Vural Ülkü, Mete Akyol, İl Milli Eğitim Müdürü, Haydar Göfer ve yılın öğretmenleri
MERSİN KÜLTÜR MERKEZİ’NDE ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLAMASI
MERSİN ÜNİVERSİTESİ KURUCU REKTÖRÜ PROF. DR. VURAL ÜLKÜ, DERNEĞİMİZİN KURUCU ÜYELERİNDEN İLHAN SAĞLAR, İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ, HAYDAR GÖFER VE YILIN ÖĞRETMENİ SEÇİLEN ÖĞRETMENLERİMİZ

Mersin İl Kültür Müdürü olduğum dönemde, Tarsus Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir onur gecesinde gerçekleştirilen törende, öğrencilerinden, dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın elinden aldığı plaketin üstündeki mesaj onu çok duygulandırmış, sahnede sesi titremiş, gözleri dolmuştu…

“TAC’yi  TAÇ’landıran öğretmenimiz”.

Ne acıdır ki,  bu değerli ve saygın hoca, öğrencilerinin  daha çok okuması ve  öğrenmesi maksadıyla, evindeki değerli kitapları edebiyat sınıfına  taşıyarak  kurduğu  sınıf kütüphanesinin, bir kendini bilmez tarafından, camlarının kırılıp da  kitapları parçalandığı zaman, 1975  yılında, artık bir dönemin kapanmakta olduğu düşüncesine kapılarak  “Cumhuriyet  öğretmenliği”ni emeklilik ile noktalamak zorunda kalmıştı.

Ama,   öğrencileri Haydar Hoca’yı simgelemek ve ölümsüzleştirmek için, okulun tarihi binası olan Stickler  önüne bir çınar fidanı  diktiler.
Her yıl, daha da  büyüyen o çınarın altında toplanarak, sevgili hocaları ile, yine tatlı muhabbet ve “mavra” larına devam ediyorlar.

O, ÇINAR’LA, O ÇINARIN ALTINDA….

“Arşivindeki fotoğrafları benimle paylaşan, Haydar Göfer’in öğrencisi, Tarsus Amerikan Koleji’nin çok değerli öğretmeni, Erdoğan Kaynak’a sonsuz teşekkürler….”

Tarsus Amerikan Koleji 1964 mezunları sevgili hocaları ile..

 

Gönderen NURAY SOMER BOZBEY zaman: 14:13

Bunu E-postayla GönderBlogThis!Twitter’da PaylaşFacebook’ta PaylaşPinterest’te Paylaş

Etiketler: Sevgili hocam

1 yorum:

İsrâ Ve Mi’râc Yolculuğu

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mî’râc’a götürldüğü mübârek geceyi, yolculuğa nasıl hazırlandığını, seyâhat öncesi ve seyâhat esnâsında neler görüp yaşadığını Eshâbına şöyle haber vermişlerdir.

Hazret-i Enes (r.a.) ile Mâlik bin Sa’saa (r.a.) dan gelen rivâyet ile Buharî ve Müslim sahihlerinde kaydettiklerine göre, Rasûl-i Ekrem ve Nebiy-yi Muhterem (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır.

“Ben, (Receb ayı’nın 27. gecesi) Ka’be’nin Hatim kısınında duvara yaslanmış uyku ile uyanıklık arasında bulunuyordum. Cebrâil (a.s.) geldi. Yanında, Mîkâîl ve İsrâfîl aleyhimes-selâm ve çok sayıda Melek vardı.
(Bu susta farklı bir rivâyette şu ziyâde vardır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) o gece Halası Ümmü Hânî (radıyallâhü anhâ)’nın evinde kalmış, iki rek’at gece Namazı kıldıktan sonra yanı üzerine yatmış uyku ile uyanıklık arasında bulunduğu bir sırada birden evin çatısı açılmış, Cebrâil, Mîkâîl ve İsrâfîl aleyhimüsselâm yanlarında çok sayıda Melek ile gelmişlerdir.)
Kardeşim Cebrâil’e “Ne oldu, niye geldiniz?” diye sorduğumda: ‘Yâ Muhammed! Allâh-ü Teâlâ beni sana gönderdi. Bu gece, bundan önce hiç kimseye yapmadığı ve bundan sonra da hiç kimseye yapmayacağı ikrâmı sana lütuf ve ihsanda bulunmak üzere, seni O’na götürmemi emir buyurdu. Çünkü sen, Rabb’inle konuşmak ve onu görmek istiyorsun. Bu gece Rabb’inin pek çok acâibâtını, azamet ve kudretini müşâhede edeceksin.’ dedi.
Abdest aldım ve iki rek’at Namaz kıldım. Sonra, Cebrâil (a.s.) boğazımdan karnıma kadar göğsümü yarıp, beni ameliyât etti.
(Bu ameliyat, mâ’nevî bir ameliyât olduğu için herhangi bir âlet ile olmadığı ve kan akmadığı gibi, Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) herhangi bir acı da hissetmemiştir. Zîrâ bu bir mû’cizedir.)
İçi zemzem dolu bir büyük kap getirildi. Kalbimi çıkarıp bu zemzemle üç defa yıkadılar. Sonra içi îmân ve hikmetle dolu başka bir büyük kap getirdiler ve kalbime doldurdular. Kalbime ayrıca sekînet koyduktan sonra yerine tekrar yerleştirdiler.”
(Râvî der ki; Fahr-i Kâinât Efendimizin (s.a.v.) göğsü o anda iyileşmiştir. Fakat bakanlar göğsünde bu mânevî ameliyatın izini görürlerdi.)
Cebrâil aleyhisselam, berâberinde “Burak” adında beyaz bir binek getirmişti. (Beyazlığı ve parlaklığı sebebiyle veya şimşek kadar hızlı olduğu için bu bineğe “Burak” denilmiştir.)
Cebrâil aleyhisselam “Haydi gidelim” dedi. “Nereye?” diye sordum, “Rabb’ine ve Rabb’inin dilediği yerlere.” dedi ve Burağa bindirilerek yola çıkarıldım.

Merkeb’den biraz büyük, katırdan küçük ve beyaz renkli olan Burak, ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu.
Burak üzerinde, Cibril aleyhisselam’ın refâkatında önce, Mescid-i Aksâ’ya götürüldüm.
Sonra, Cibril aleyhisselâm ile dünyâ semâsına kadar yükseltildim, bir kapıya geldik.
Cibril aleyhisselâm, kapının açılmasını istedi.
İçerden: “Gelen kim?” denildi. Ben “Cibril’im” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed (s.a.v.)!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti gönderildi mi?” denildi. “Evet!” dedi.
İçerden; “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!” denildi. Derken kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hazret-i Âdem aleyhiselam’ı gördüm. Cibril aleyhisselam; “Bu babanız Âdem’dir! Selâm ver O’na!” dedi. Ben de selâm verdim. Âdem aleyhisselâm, selâmıma mukâbele etti. Sonra bana: “Sâlih evlad hoş gelmiş, sâlih Peygamber hoş gelmiş!” dedi.
Sonra Hazreti Cebrail beni yükseltti ve ikinci kat semâya geldik. Kapıyı çaldı. “İçerden gelen kim?” denildi. “Ben Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti gönderildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler.
Derken bize kapı açıldı. İçeri girince, Hazret-i Yahya ve Hazret-i İsa aleyhimasselam ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı.
Hazret-i Cebrâıl: “Bunlar Hazret-i Yahya ve Hazret-i İsa’dırlar, onlara selâm ver!” dedi. Ben de selâm verdim. Onlar da selâmıma mukâbelede bulundular. Sonra: “Hoş geldin sâlih kardeş, hoş geldin sâlih Peygamber” dediler.
Sonra Cebrâil beni üçüncü kat semâya çıkardı. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim ?” denildi. “Cibril’im!” dedi. “Yanındaki kim?” denildi. “Muhammed’dir!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti gitti mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!, ne büyük saâdet!” denildi. Kapı bize açıldı. İçeri girince Hazret-i Yusuf aleyhiselam’la karşılaştık. Cebrâîl: “Bu Yusuf tur! O’na selâm ver!” dedi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra: “Sâlih kardeş hoş gelmiş, sâlih Peygamber hoş gelmiş!” dedi.
Sonra Cebrâîl beni dördüncü kat semâya çıkardı. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim ?” denildi. “Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “Ona Mi’rac davetiyesi indi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler.
Kapı açıldı, içeri girdiğimizde, Hazret-i  İdris aleyhisselam ile karşılaştık. Hazret-i Cebrâîl: “Bu İdris’tir, O’na selâm ver!” dedi. Ben selâm verdim. O da selâmma mukâbele etti. Sonra bana: “Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!” dedi.
Sonra Hazret-i Cebrâîl beni yükseltti. Beşinci kat semâya geldik. Kapıyı çaldı. “Kim bu gelen ?” denildi. “Ben Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim ?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O’na Mi’râc  dâ’veti indirildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi. Kapı açıldı, içeri girince, Hârûn aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrâîl aleyhisselam: “Bu Hârûn aleyhisselam’dır. O’na selâm veri” dedi. Ben selâm verdim, o da selâmıma mukabelede bulundu ve: “Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!” dedi.
Sonra Cebrâîl aleyhisselam beni yükseltti ve altıncı semâya geldik. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim?” denildi. “Ben Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti indirildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi, içeri girince, Hazret-i Mûsâ aleyhisselam ile karşılaştık. Cibril aleyhisselam: “Bu Kelîm-ullah Mûsâ Peygamberdir, O’na selâm ver!” dedi. Ben selâm verdim. O da selâmıma mukâbele etti. Hoş geldin ey sâlih amelli Peygamber, ne hoş teşrif bu! ey aziz kardeş! dedi.
Yanından ayrılınca ağlamaya başladı. Kendisine niçin ağlıyorsun? diye soruldu. (Cevâben): “Benden sonra bir genç Peygamber (Muhammed a.s.) gönderildi. Ümmetimden daha fazla kişi, O’nun ümmetinden Cennete girecek, bunun için ağlıyorum” dedi.
Sonra Cebrâîl aleyhisselam beni yedinci kat semâya çıkardı ve kapının açılmasını istedi. (İçerden): Kim o? denildi. Cebrâil: Cibril’im dedi. Yanında kim var? diye soruldu. Cebrâîl: Muhammed (s.a.v.) dedi. Kendisine mi’râc dâ’vetiyesi indirildi mi? diye soruldu. Cebrâîl, evet dedi. İçerden. “Hoş geldi, ne mes’ûd bir teşrif bu! dendi. Kapı açıldı. İçeri girince İbrahim Peygamber ile karşılaştım. Cebrâîl aleyhisselam, “Bu Senin atan İbrahim Peygamberdir” dedi ve O’na selâm verdi. Ben de arkasından selâm verdim. Selâmımı aldı ve “Hoş geldin, ey hayırlı oğul ve sâlih amelli Nebi” dedi.
Sonra Sidretü’l-Münteha’ya çıkarıldım. Bunun (Sidre ağacının) meyveleri (Yemen’in) hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi.
Cebrâîl aleyhisselam bana: “İşte bu Sidretü’l-Münteha’dır!” dedi. Burada ikisi alttan, ikisi de üstten (görülecek şekilde) akan dört nehir gördüm. Ey Cibril! “Bunlar nedir? dedim.
Hazret-i Cebrâîl: “Alttan akanlar, Cennette bulunan iki nehir, üstten akanlar da Nil ve Fırat nehirleridir” dedi. Sonra bana Beytü’l-Ma’mûr gösterildi.
Ey Cebrâîl ! bu nedir? dedim. Burası Melekler’in ziyaretgâhı olan “Beyt-ül Mâ’mûr’dur” dedi. Her gün buraya yetmiş bin Melek girer ve çıktıktan sonra da oraya bir daha dönmezler (girmezler). Yani her gün başka bir yetmiş bin Melek kâfilesi ziyâret eder, bir ziyâret edene bir daha sıra gelmez!”dedi.
Sonra biri bana üç kap getirdi. Kaplardan birinde şarâb-ı tahur, (cennet şarabı) bir kapta süt, bir kapta da bal var idi.
Ben sütü aldım. Bunun üzerine Cebrâîl aleyhisselam: “Yâ Muhammed! Bu (aldığın), fıtrat (a uygun olan) dır. Senin ve ümmetinin İslâm Dini üzerinde olan fıtratının alâmetidir” dedi.
Rasûlüllah (s.a.v.) devâmla; “Bana günde elli vakit olmak üzere Namaz Farz kılındı”.
Oradan döndüm, giderken. Mûsâ aleyhisselam’a uğradım. Bana: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Günde elli vakit Namazla emrolundum” dedim.
Yâ Muhammed! Senin ümmetin, her gün elli vakit Namaz’a muktedir olamaz.Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. İsrail oğulları (yahudiler) arasında çok mücâdele ettim; (muvaffak olamadım).
Sen, Rabbine dön ve ümmetin için bu Namaz hakkında hafifletme talep et!, Namaz vakitlerini azaltmasını iste” dedi. Bunun üzerine, Rabbim’in (c.c.) huzûruna döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit Namazı indirdi.
Dönüşte Mûsâ aleyhisselam’a tekrar uğradım. Yine: “Ne ile emrolundun ?” dedi. “Ben de on vakit Namazı kaldırdı!” dedim. Mûsâ aleyhisselam, bana “Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!” dedi. Döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Mûsâ aleyhisselam’a uğradım. Yine ilk seferinde söylediklerini söyledi.
Tekrar Rabbim’e döndüm. On vakit daha indirdi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hazret-i Mûsâ ile Rabbim arasında gidip gelmeye devâm ettim.
Bu sonuncu defa da, Hazret-i Mûsâ’ya uğradım. Yine: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Her gün beş vakit Namazla!” dedim. Mûsâ aleyhisselam bana tekrar,”Senin ümmetin her gün beş vakit Namazı kılamaz, Ben, insanları Senden önce denedim. Allah’a dön ve ümmetin için bu Namaz Farîzasını hafifletmesini iste!” dedi.
Bunun üzerine: “Rabbim’den bu Namaz vakitlerinin indirilmesini o kadar çok istedim ki, artık utanıdım. Ben beş vakit Namaz’a râzıyım, kabul ediyorum. Allah’ın emrine teslim oluyorum!” dedim.
Mûsâ’nın (a.s.) yanından ayrılınca, bana şöyle nidâ olundu: “Farzımı kesinleştirdim ve kullarımdan da hafiflettim. Namazlar (günde) beş vakit’tir. Ve onlara (beş vakti kılanlara) elli (vakit kılmış) sevâbı vardır” de. İndim’de hüküm değişmez artık!” buyuruldu.
(Sadaka Rasûlüllahi sallAllahü aleyhi ve sellem: Salat ve selâmların en güzeli Allah’ın Rasûlü’nün üzerine olsun. O (s.a.v.) muhakkak doğru söylemiş, doğruyu bildirmiştir).
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin elfe elfin…

RASÛLÜLLAH’IN (S.A.V.) Mİ’RÂC YOLCULUĞUNU KUREYŞLİLERE HABER VERMESİ

Hazret-i Peygamber (s.a.v.) İsrâ ve Mî’râc yolculuğuna götürülüp döndürüldüğü gecenin sabahında Mescid’e çıkıp Kureyş’e haber verdi. Şaşkınlık ve inkârdan kimi el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu.
Îmân etmiş (nasipsiz sûrî îman sâhibi) olanlardan bazıları, Din’den bile dönmüşlerdir…
İçlerinden bir kısmı doğruca Hazret-i Ebûbekr’e (r.a.) koşmuşlar, “senin arkadaşın iyice sapıttı. Dün gece Kudus’e oradan da semâlara gidip geldiğini söylüyor!” demişlet. Hazret-i Ebûbekir: “Eğer bunu O (s.a.v.) söylediyse şüphesiz doğrudur.” dedi. Kureyşleler: O’nu bunda da mı tasdik ediyorsun?” dediler. “Ben O’nu bundan daha ötesinde de yani Peygamberliğini tasdik ediyorum!” dedi. Bunun üzerine; Hazret-i Ebûbekir (r.a.), bizzat Yüce Allah tarafından “Sıddîk” diye isimlendirildi.
Kureyşlilerden Mescid-i Aksâ’yı bilenler Peygamber Efendimize (s.a.v.) onunla alâkalı sualler sordular, orayı târif etmesini istediler.
Kâdir-i Mutlak olan Allâh-ü Teâlâ, Rasûlü’ne arzı dürmüş, Mescid-i Aksâ’yı Rasûlüllah’a (s.a.v) göstermiş, ona bakıp târif ediyordu.
Müşrikler, “Târifinde doğru söyledi.” dediler. Sonra da “Haydi bakalım, bizim kervanı haber ver. O, bizce daha mühimdir. Onlardan bir şeye rast geldin mi?” dediler.
“Evet, filanların kervanına rast geldim, Revha’da idi. Bir deve yitirmişler, arıyorlardı. Yüklerinde bir su kırbası vardı. Susadım, onu alıp su içtim ve yine yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, kırbada suyu bulmuşlar mı?” buyurdu. “Bu da diğer bir delildir.” dediler. Sonra sayılarını, yüklerini, şekillerini sordular. Bu defa da Rasûlüllah’a (s.a.v.) kervan gösteriliverdi ve sorduklarının hepsini haber verdi:
“İçlerinde falan ve filân, önde karamtık beyaz bir deve, üzerinde dikilmiş iki büyük çuval olduğu halde filân gün güneşin doğuşuyla beraber gelirler.” buyurdu.
Kendilerine göre açık bulmaya çalışan Kureyşliler, “Bu da diğer bir delildir.” dediler.
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) haber verdiği gün hızla tepeye doğru çıktılar. “Güneş ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız” diye bakıyorlardı.
Derken içlerinden birisi “Gün doğdu.” diye haykırdı, diğer birisi de “İşte kervan geliyor, önünde karamtık beyaz deve ve içlerinde falan ve filan da var, tıpkı dediği gibi.” dedi.
Böyle iken o nasipsizler, Allah’ın Rasûlü’ne yine îmân etmediler. Nasipsizler yine inkârı seçtiler ve “ bu apaçık bir sihirdir.” dediler.
.. HasbünAllahi ve ni’mel vekîl…

Mİ‘RÂC’IN HİKMETLERİNDEN BİRİ DE ULVÎ ÂLEMLER VE ORALARDA BULUNANLARIN HABÎBULLAH İLE MÜŞERREF OLMA ARZULARININ KARŞILANMASIDIR

Ulemâ’nın ekserine göre Rasûlüllah Efendimiz’in (sallAllahü aleyhi ve sellem) Mu’cizelerle dolu İsrâ ve Mi‘râc yolculuğu, ruh-maal cesed, (cesediyle birlikte) ve uyanık iken olmuştur.
Bunun hikmeti yedi kat gök, sekiz Cennet, Arş, Kürsî, Levh, Kalem ve Peygamberimizin mi’râc’da teşrîf buyurmuş olduğu her mekân ve oranın sâkinleri, dilleriyle ve lisân-ı halleriyle Cenâb-ı Hakk’a niyâz etmişler ve hakkında (meâlen) “Ve seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ Sûresi, âyet 107) buyurulan Muhammed Mustafâ’yı (s.a.v.) görmek, onun ayağının tozunu gözlerine sürme ederek şereflenmek istemişlerdir. Cenâb-ı Hak onların bu ilticâlarını kabul eylemiş ve Habîbini İsrâ ve Mi’râc yolculuğuna çıkarmıştır.

EY MUHAMMED! NA’LİNLERİNİ ÇIKARMA’DAN YÜRÜ

Ebî Hüreyre’den (r.a.) rivâyet olunan Hadis-i Şeriflerinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır.  “Mi‘râc gecesi ayağımı Arş-ı A‘lâ’ya basacağım zaman nâ’linimini çıkarmak istedim. Allâh-ü Teâlâ tarafından şöyle nidâ olundu:
‘Ey Muhammed, Arş ve Kürsî nâ’linlerinin altında olmakla şereflenmeleri için nâ’linlerini (terliklerini) çıkarma.”
“Yâ Rabbi, kardeşim Mûsâ’ya: ‘Şimdi nâ’linlerini çıkar, çünkü sen mukaddes bir vâdîde; Tuvâ’dasın’ buyurmuş idin” dedim.
Buyurdu ki: “Sen benim indimde Mûsâ gibi değilsin. O benim kelîmimdir, sen ise Habîbim’sin. O, rü’yetimi (beni görmeyi) istedi, kendisine: Sen beni Habîbim’den önce göremezsin, buyurdum”.

ABDİYYET VE HABÎBİYET ARASINDA TERCİH HAKKI

İrfan ve hikmet ehli âlimlerden Şeyh Sühreverdî (kuddise sirruh) buyurmuştur ki:
Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallAllahü aleyhi ve sellem) Mi‘râc gecesi abdiyyet (kulluk) ve habîbiyyet arasında tercih hakkı verildi, o abdiyyeti seçti, Allâh- Teâlâ:
“Yâ Muhammed! Sen edebi gözeterek kulluğumu seçtin, Ben de bütün kerâmet ve fazîletleri ihsan ederek seni seçtim” buyurdu. Çünkü Allâh’a kulluk bütün fazîletleri kendinde toplar. Bu sebeple Kelime-i Şehâdet’de önce abdühû sonra Rasûlühü deriz. Kulluk, bütün makamların en kâmili, derecelerin en yükseğidir. Diğer bütün kemâlât kulluğun meyvesidir.”
Eşhedü en lâ İlâhe illAllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü…

Orta Şark’ta yalan mübahtır : EGE CANSEN

Orta Şark’ta yalan mübahtır

Orta Doğu, bir coğrafi adrestir. Orta Şark ise bir kültür türünün adıdır. Osmanlı Devleti gerileyince, Batılılar tarafından “Avrupa’nın Hasta Adamı” diye isimlendirilmiştir. Doğrudur, Osmanlı Devleti aynı zamanda bir Doğu Avrupa ülkesiydi. Daha doğrusu Doğu Avrupa’da özellikle Balkanlar’da askeri ve siyasi hâkimiyeti vardı. Ama Osmanlı hep “Oryantal” yani Orta Şarklı olmuştur. Orta Şark kültürünün en büyük özelliği, yalanın mübah ve yaygın olmasıdır. Orta Şark insanı yalan söylerken, yalan söylüyorum diye düşünmez. Çünkü ona göre her sorunun birden fazla doğru cevabı vardır. O da kendince yalan değil, işine gelen doğrulardan birini söylüyordur. Belki takiye belki de tevriye yapıyordur. Bu da onun en doğal hakkıdır. Yalan makinesine bağlansa; yalan söylerken beyin ve vücut tepkileri değişmeyeceği için makine, Orta Şarklının yalan söylediğini algılayamaz.

GERÇEĞİ DOĞRU OLARAK SÖYLEMENİN ÜÇ ŞARTI

Amerikan mahkemelerinde sanık ve tanıklardan gerçeği söyleyeceğine dair yemin etmeleri istenir. Bu yemin, üç şarttan oluşur.

1. Gerçeği söylemek (to tell the truth)

2. Sadece gerçeği söylemek (nothing but the truth). Yani, gerçek ama soruyla doğrudan ilgisi bulunmayan şeyler anlatarak konuyu dağıtıp kafa karıştırmamak.

3. Gerçeğin tamamını söylemek (and the whole truth). Bildiği gerçeklerin hepsini söylemek, kasten eksik bilgi vermemek.

Türkçe dublajlı yüzlerce Amerikan mahkeme filmi seyretmişsinizdir. Usta mütercimler, bu filmlerdeki konuşmaları Türkçeye çeviriyorlar. Ama hiçbiri mahkeme yemininin üçüncü şartını çevirmiyor. “Doğruyu ve sadece doğruyu söyleyeceğime yemin ederim” deyip kesiyorlar. Çünkü bu çevirmenler de Orta Şarklıdır. Harslarında “eksik konuşmak, yalancılıktır” kavramı yoktur. Bu yazıyı son günlerde çok tartışılan UBER ve sair konularda yazanların, (kendilerince iyi bir amaca hizmet etmek için) ne kadar çok yalancılık yaptıklarını görünce yazmaya karar verdim.

DAHA İYİ YARGI

Orta Şark’ta yalan kurumsaldır. Bir grup hukukçu “Daha İyi Yargı” adında bir dernek kurmuş. İki yıl önceki basın toplantılarına ben de katılmıştım. Toplantıda verilen bilgilerden, hukuk sistemimizin (siyasetin yarattığı baskı ve kirlenme dışında da) yalancılık konusunda tam bir Orta Şarklı olduğu kafama dank etmişti. “Daha İyi Yargı Derneği“ çırpınıyor ve diyordu ki:

1. Yargıdaki sorunların ve şikâyetlerin tümünün kök sebebi uyuşmazlık çözümünde dürüstlük ilkesinin hayata geçmemiş olmasıdır.

2. Çaresi, “avukatlara, tam ve doğru ifşa ve ibraz mecburiyeti”getirilmesidir. (Yukarıdaki yemin bölümünü lütfen tekrar okuyun)

3. Bu yapılırsa yargı güçlenir, yargılama süresi kısalır, adalet sistemi çok daha ekonomik hale gelir.

Ben de saf, saf “Bundan doğal ne olabilir? Tabii bu mecburiyet olmalı; uymayan avukat cezalandırılmalıdır” dedim. Meğer ülkemiz hukuk hocaları, “tam ve doğru ibraz ve ifşada bulunma mecburiyeti” olamaz. Böyle bir mecburiyet avukatın elini koluna bağlar tezini savunuyormuş.

Son söz: Yalancılık haksa, haklılık yalandır.

ADİL KARCI’DAN “GOLF KİTABI”


GOLF KİTABI

“Sabah kalkar kalkmaz yürüyüş yapmak faydadan çok zarar getirir, vücudun ısındıktan sonra, hatta tercihen öğlenden sonra yürüyüş yap” diyen bir doktor arkadaşımın tavsiyesine uymuş, Adana’nın güneşli bir Şubat günü öğlenden sonra bulvar kenarındaki geniş kaldırımda yürüyordum. Sol ayakkabımın bağının çözülmüş olduğunu fark ettim, yol kenarındaki beton çiçekliğe ayağımı dayadım, çözülmüş ipi bağlamaya koyuldum.

–       Bu yaşda ipli gundura neyim geymeyeceng, en iyisi çarık hemşerim!

Ses arkamdan geliyordu.  Döndüm baktım; görüntüsü benden daha yaşlı olan bir adam iki elini üst üste bastonun sapına, çenesini de ellerinin üstüne dayamış, iki büklüm bir halde arkamdaki bankta oturuyor ve beni seyrediyordu.  Onu  cevapsız bırakmamak için, ip bağlama işime devam ederken alakasız bir cevap verdim;

–       Haklısın be gardaş, dedim, ne edersin?  Yaşlılık başa bela işte!

İşim bitince tekrar dönüp ona baktım.  Başındaki sekiz köşeli gri kasketi, yakasına kadar düğmeleri kapalı buruşuk beyaz gömleği, onun üzerindeki siyah  yeleği, onun da üzerindeki kareli-damalı ceketi,  bacağındaki siyah  şalvarı  ve ayağındaki Ermenek lastiği pabuçları hiç de yabancı gelmemişti bana.  Bir yerlerden hatırlıyordum ben bu kıyafeti, ama nereden? Hafızamı yokladım; yok hayır, olamazdı!  Altmış yıl öncesindeki Köylü Memed Emmi olamazdı bu adam; imkansızdı!

–       Ne o bey, daldın gettin? O gader mı tohafım?  İliş hele şuraya, dedi ve sanki oraya sığmayacakmışım gibi (ama aslında saygı gösterisi olarak), zaten kenarına yakın oturmakta olduğu bankın tam ucuna kadar kaydı ve başı ile boş tarafı işaret ederek beni oturmaya davet etti.  Onu kırmadım.  Öyle ya, birkaç dakika otursam yürüyüşüme zarar mı gelecekti sanki?

–       Kusura bakma yaa, dedim, seni uzun yıllar öncesinden birisine benzettim de.  Bir Köylü Mehmet amcamız vardı biz çocukken…

–       Dur heleee, dedi, sen nerden tanıyon Köölü Memmediii?

–       İstiklal Mahallesinden, dedim, bir de oğlu vardı Kadir.

–       Senin adın ney? diye sordu,   Kimlerdensin de hele bi yol…

Kendimi tanıttım, çocukluğumda oturduğumuz evi, mahalleyi, arkadaşları anlattım kısaca.  Camları şişe dibine benzeyen kara çerçeveli kocaman gözlüğünü düzelterek bana daha da dikkatle baktı ve:

–       Bura bah hele!  dedi, sen o kolf kitabını yazan oğlan olmayasın?

– – – – – – – – – – – – – – – –

Şimdi size “İnce Memed’in  yazarı kim?” diye sorsam, eminim, duraksamadan “Yaşar Kemal!” dersiniz. Ve hatta bırakın yerli bir romanı ve yazarını bir yana, Anna Karenina’nın, İki Şehrin Hikayesi’nin, Babalar ve Oğulları’nın yazarlarını anında söyler, içeriğini hayat hikayeniz gibi anlatıverirsiniz.  Ama, size “Türkiyede ilk olarak

Golf Kitabı’nı kim yazdı diye sorsam?  Tıssss…. cevap yok değil mi?

Neyse, boşuna internette aramaya filan kalkmayın.  Size zahmet ettirmeden ben söyleyeyim;  Ben yazdım!

“Hadi be!”, “Amma da attın haaa!” gibi nidalar duyar gibiyim.  Ama durun, bir dinleyin hele yahu

– – – – – – – – – – – – – – – – –

Yanılmıyorsam sene 1956 idi.  Bahriyeli olarak askere alınan dayımın oğlu Akif ağabeyim, satın alınan bir savaş gemisinde hem eğitim görmek hem de onu Türkiye’ye getirmek için gittikleri İngiltere’nin Portsmouth limanında altı ay kadar kalmış ve  orada biraz da İngilizce öğrenip dönmüştü.  Çat pat lisan bilenlerin “Abdurrahman Çelebi” sayıldığı o günlerde Adana’daki İncirlik Hava üssünde işe girmiş ve Amerikalılara ait golf kulübünde doğrudan idare amiri oluvermişti.

Tek halası olan annemi ziyaret etmek üzere bize geldiği bir gün, cebinden çıkarttığı beyaz bir nesneyi bana doğru fırlattı;

–       Tut!

Gerektiği kadar atik davranamamış olmalıyım ki tutamadım ve üzeri çopur çopur, güvercin yurmurtası benzeri beyaz şey küt diye kafama çarptı.  Resmen taş gibi birşeydi.  Canımın yandığını belli etmemeye çalışarak;

–       Ne bu Akif abi? diye sordum.

–       Golf topu..  Eski topları çöpe atıyorlar, bir tanesini sana getirdim.

–       Golf ne ki?

–       Hani sopa ile vurarak oynarlar ya, işte onun topu.

Golf diye bir şeyi hiç duymamıştım.  Topu ile tanışmam da hiç hoş olmamıştı zaten!

Uzun uzun anlattırdım nasıl oynandığını.  Baston benzeri bir sopa ile, ama el tutacak geniş yeri ile topa vurularak oynanırmış.  Sahadaki deliklere sıra ile sokulurmuş toplar.  En az vuruş yaparak deliklere sokan oyunu kazanırmış.

Hemen ertesi gün onun anlattığı  şekilde bahçeye küçücük bir çukur kazdım.  Bulabildiğim bir değnekle topa vurmaya çalışarak (güya) golf oynamaya başladım.  Tek başına oynamak sıkıcı oluyordu.  Mahalledeki arkadaşlarla oynamak zevkli olacaktı ama önce ben elimi iyice alıştırmalıydım ki kazara onlara yenilmeyeyim.

Cumartesi günü okul yoktu.  Arkadaşlarım mahallenin arka tarafında toplanmış, paçavralardan kestikleri şeritleri yumak şeklinde sararak yaptıkları top ile futbol oynuyorlardı.  Elimdeki değneği ve golf topunu onlara göstere göstere saha olarak kullandığımız boş arsanın kenarına geldim, dikkatlerini çekmek için kendi kendime oynamaya başladım.  Bu acayip topu ilk fark eden Malak Macit kalesini boşaltıp yanıma geldi;

–       O ney lan?

–       Golf topu!

–       Kaleyi bırakıp nereye gittin lan Malak!  Salih’ti bu.  Boş kaleye gol yemişlerdi ve Macitle kavgaya geliyordu.  Ama, olağaüstü bir şeyin olduğunu fark etmiş olmalıydılar ki, gol konusunun üzerinde durmadan iki takımın oyuncuları da oyunu bırakıp etrafımı sardılar. Avucumu açıp topu ortaya uzattım.  Hemen kapıp incelemeye başladılar.

–       Hiç golf topu görmediniz mi be? dedim, küçümser bir tavırla ve sustum.  Onlar başladı:

–       Golluf da ney ki?

–       Golluf deel lan, sen de hiç bişi bilmiyon be!  Kolf olum kolf!

–       Ben biliyom lan, kolf topu işte, çook gördüm bunnardan.

–       Hee, gördün!  Deden de zati kolluf oynardı deel mi?

Sonunda bir tanesi akıl edip nihayet sordu;

–       Valla ben heç görmedim argadaş!  Nasıl oynanıyo bu?

Tam da aradığım soru buydu işte.  Uzun uzun anlattım, küçük bir çukur kazdırdım ve elimdeki sopa ile topu deliğe soktum.  Kim daha az vuruşla topu deliğe sokarsa o kazanır dedim.  İlgilerini çekmiş olmalı ki, futbolu unutup golf oynamayı denemeye başladılar.  Ertesi gün için sözleştik, toplanıp golf sahası yapacaktık.

Florida’da bir Golf alanı

Mahalledeki evlerin bittiği yer ile çok gerilerdeki portakal bahçesinin arasında kocaman boş bir arsa vardı.  Bir kenarını başlangıç, yüz adım ötedeki kenarını da bitiş olarak planlayıp küçük çukuru oraya kazdık.  Aklı evvel bir arkadaşımız, çukur düzgün olsun diye, evden yürüttüğü yoğurt kasesini getirip çukura gömdü.  Hakikaten yaptığımızı beğendik ve hemen turnuvaya başladık.  Bu defa herkes kendi sopasını kendisi yapıp getirmişti  ama hiçbirisinin deneyimi olmadığından, sopayı topa rast getirmeyi bile beceremiyorlardı.  Bu iyiye işaretti; biraz deneyimli olan bendeniz kesin şampiyon olacaktım!  Yedi vuruşta topu deliğe soktum.   Benden sonra gelen onbir vuruşta yapabilmişti aynı işi.  Açık ara birinciydim, taa ki….

–       Ben de furam mı?

Babası ile aynı lakaba sahip olan, yani “Köylü Mehmet”in tek oğlu “Köylü Kadir” bana soruyordu bu soruyu?  Hepimiz hayret ettik, zira Kadir hemen hemen hiç konuşmaz,

çömelmiş bir şekilde bir kenarda saatlerce oturur,  gülümsek bir suratla bizi izlerdi hep.  Okul önlüğü haricinde giydiği  tek tip kıyafeti ile babasının kopyasıydı sanki.  Başta kasket, beyaz gömlek (tabi boğazına kadar kapalı), yelek, şalvar ve siyah lastik pabuçlar! Kısacası;  “Köylü Memed”in maketi!

–       Eh,  hadi gel sen de oyna bakalım, dedim.

Değneği aldı, kalın tarafı aşağıya gelecek şekilde elinde döndürdü ve hiç duraksamadan yerdeki topa “çaattt” diye vuruverdi.  Top havalandı, gitti, gitti deliğin yirmi adım kadar önüne düştü!  Bir daha, bir daha derken beş vuruşta top deliğe girdi!  Hepimiz donmuş kalmıştık.  Acemi şansı da bu kadar olamazdı yani.

–       Geç oldu, haftaya yeniden yarışacağız dedim, topu alıp cebime koydum ve arkama bakmadan evin yolunu tuttum.

Bozulmuştum.  Nasıl olurdu da benden iki yaş küçük olan Köylü Kadir beni geçebilirdi?  Mahallede tek golf ustası bendim halbuki.  Hemen Akif abime sormalıydım; topu insan boyundan daha yükseğe havalandırmak yasak mı diye.

.

“Yoo”, dedi Akif abim, “ilk vuruşlarda topu havadan göndermezsen çukura yakın düşüremezsin ki.  Aslı bu zaten!”  Cebinden yepyeni bir golf topu çıkartıp bana verdi,

“Al bakalım, bu daha güzel ve yeni, öncekinin yazıları bile silinmişti”.

İki topum olduğu için hafta arası hergün bolca vuruş çalıştım.  Hepsini yenecektim, emindim artık. Kadir de kimdi ki be?   Havam olsun diye ortaya karşılıksız bir iddia bile koyabilirdim.   Ama bu işin kuralları da olmalıydı ve o kuralları ben koymalıydım.

Derhal işe koyuldum ve golf kitabını yazmaya başladım.  Ne kadar lafı uzatsam da benim kitap bir sayfayı geçemedi.  Turnuvaya katılacak olanlar kopyalasın diye

elden ele dolaştırttım.  Kısa mısa, kitap kitaptı işte ve ilk golf kitabını da ben yazmıştım!  (İlk ve son baskısı değişik el yazıları ile yazılmış olup sanırım toplam on adet kadardı).

Tek delikli turnuva devam ederken, cebinden hiç eksik etmediği siyah çakısı ile, Kadir hala sopasına şekil vermeye çalışıyordu.  Kalınca bir dal kesmiş, orasını burasını yontup duruyordu. Sıra kendisine geldi.  Yine duraksamadan vurdu topa.  Top bu defa daha da uzağa uçtu ve çukura daha yakın düştü.  Üçüncü vuruşta top çanaktaydı!

–       Helal sana lan Gadir!

–       Nası vuruyon lan öyle?  Bize de ööretsene olum!

Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü.  Yenildiğim yetmiyor gibi üzerine bir de yepyeni golf topumu ödül olarak verecektim!  Ama, dönüşü yoktu, mecburdum.

–       Al Kadir, hakkıynan kazandın, diyerek, ama içimden istemeye istemeye, topu verdim.  Sormalıydım  Kadir’e; nereden öğrenmişti bu vuruşları?

Herkes dağıldıktan sonra, galibiyet sevinci göstermeyen ve hiçbirşey olmamış gibi gidip kenarda çömelmiş olan Kadir’in yanına gittim.  Ayağa kalktı, cebindeki topu çıkarttı ve daha ben hiç bir şey söylemeden;

–       İsterisen al bunu geri, gıymatlı bi şey bu, bana vermesen de olur, dedi.

–       Olur mu öyle şey Kadir, o senin hakkın, dedim.  Ve sordum;

–       Kadir sen bu vuruşları nasıl öğrendin.

–       Biliyon, dedi, ben her okul datil oluncı köye gider davar güderim.  Yazıda yabanda yapacak bi şey yoh, zabahtan akşama elimdeki zoppaynan yerdeki daşlara furur vakıt geçiririm.  Öyle işte…

– – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – –

–       Sen O’sun deel mi? dedi Kadir.  “Evet” manasına sadece gülümsedim.

–       Biliyon mu? dedi, ben o kolf topunu hala saklarım; bohçada durup durur.

–       Sen de biliyon mu? dedim, senin çakıyı da ben hala saklıyorum.

Kadir ile karşılaşmadan birkaç ay önce yabancı bir spor kanalında dünyanın en fazla para kazanan oyuncularını anlatan bir programa rastlamıştım.   Basketbolcu Michael Jordan’dan sonra, listenin ikinci, üçüncü ve dördüncü sıralarını, hepsi Amerikalı golf oyuncuları olan, Tiger Woods, Arnold Palmer ve Jack Nicklaus alıyordu.  Bu adamlar ne yapıyorlardı ki bu kadar para kazanıyorlardı?  Hem zevkini tatmin et, hem de uçuk miktarlarda para kazan!  İyi iş valla!   O programı izlerken benim golf maceram aklıma gelmiş ve Kadir’e yenildiğimi hatırlamıştım.  Kadir resmen harcanmıştı!  Kısır bir döngü içerisinde yaşayan, dar çevrenin isimsiz bir çocuğuydu o.  Belki onun gibi daha binlercesi vardı ülkemizde ama yaşadıkları bile bilinmiyordu ki keşfedilsinlerdi.

—————————————

Kalın camlı gözlüklerinin ardındaki feri sönmüş kara zeytin tanesi gözlerine bir ışıltı geldi.  Şimdi yüzünde yine o çocukuğundaki gülümseme vardı. Küçükken neredeyse “ahraz”  damgasını yiyecek kadar az konuşan Kadir nefes almadan hayat hikayesini özetleme başladı bana. Coşkuyla anlatıyordu; İlkokul bitince tümden köye taşınmışlar.  Askerliğini Isparta’da yapmış.  Dönünce köyünden bir kızla evermişler onu.  Bir oğlan iki kız çocukları olmuş.  Babası öldükten sonra hayvan yetiştiriciliğine kendisi devam etmiş.  Bir ara sütçülük de denemiş ama kar edememiş.  Sonuca yem borçlarını ödemek için tüm hayvanları bir celebe satmış.

–       Çok sıkıntı çektik ama Allaha şükür muhannata mohtaç olmadık.  Bayaktan (biraz önce) benim oğlan beni tohtura getirdi, hinci ilaç neyim alır eczahanadan.  Onun eline bakıyok gayrı.  Gelinci beni köye aparacak (götürecek).  Oğlumun adı da Memmed ha.  Babamın adını gattım ona, ama o “Köölü Memmed” deel ha, “Şeherli Memmed”!  Sevmez köyü, şeherde eyleşir.

Yaptığı espiriye hırıltı-öksürük karışımı bir sesle önce kendisi güldü.  Ben onun çakısını, o da benim golf topumu bana göstermek üzere sözleştik; ilk fırsatta onu yetmiş kilometre kadar uzaktaki dağ köyünde  ziyaret etmeye söz verdim.   Bir değnek ve bir sopa ile milyarder olma ihtimalinin farkına bile varamamış olan ve artık oğlunun eline bakmaya mecbur kalan Köylü Kadir kimbilir bana daha neler anlatacaktır.

Ve, belki de,  sıcak tandır ekmeği, günlük yumurta,  taze tereyağı ve kara kovan balı ikram edecektir. Zira, “Geleceesen, Mayısta gel, hinci kööde çok bişe olmaz” demişti. Günleri sayıyorum!

Adil Karcı

24.03.2018

Hırsızlık

Hırsızlık insanın fıtratında vardır

Hırsızlık insanın yaradılışında vardır. Kişi, bu ifadeyi kendine yansıtırsa, bozulabilir. Ne yani? Ben de insanım, ben de fıtraten hırsız mıyım diye öfkelenebilir. Bunun yerine insan fıtraten “homo-ekonomikus”dur denince kimse alınmaz. Hatta bundan hoşlanabilir. (Homo, insan; ekonomikus, iktisadi anlamına gelir). Aslında her ikisi de aynı gözlemden türetilmiş önermelerdir. Şöyle ki; tüm canlılar, ister bitki ister hayvan olsun (ki insan da bir hayvandır) “en az enerjiyi sarf ederek, en çok enerjiyi almak” ister. İnsan yaşamında “enerji=para”dır. Hırsızlık da az emekle çok kazanç elde etmenin bir yoludur. Yakalanmadıkça çok iktisadidir. Sırası gelmişken bir şey açıklamak istiyorum. İktisadi davranmak, para peşinde koşmak değildir. İktisadi davranmak, en yüksek “tatmine” ulaşacak şekilde hareket etmektir. Para, çoğu tatmin aracını satın alabildiği için öyle sanılmıştır.

HAYVANUS-EKONOMİKUS

İsterseniz ormanlar kralı aslanın avlanma teori ve pratiğini ele alalım. Aslan, hayatta kalabilmek için, başka hayvanları yemek zorundadır. Çünkü ne bitkiler gibi fotosentez yoluyla karbonhidrat üretebilir, ne de otoburlar gibi, bitki yiyerek ihtiyacı olan gıdayı sindirebilir. Hayatta kalmasının tek çaresi hareket eden diğer canlıları yemektir. Aslan bunu yaparken, boyuna posuna bakmadan ve hiç utanmadan çitaların avladıkları geyikleri onların elinden alır veya gizledikleri yerden çalar. Hakeza o koskoca kartallar, küçük şahinlerin ağzındaki avları havada kapar. Bunlar yolsuzluk olmasa bile düpedüz soygun veya hırsızlıktır. Aynı yırtıcılar çaldıkları gıdaların hepsini yemez. Bir kısmını soyları sürsün diye avlanma yeteneği henüz gelişmemiş yavrularına götürür. Buna “aileyi ve akrabaları kollama” denir.

İnsanlar, iş birliği ve iş bölümü yaptıkça, kişi başına daha çok ve daha kaliteli ürün elde edebildiklerinden dolayı, cemiyet halinde yaşamada karar kılmışlardır. Böylece, parçaları birey olan adına “toplum” denilen yeni bir canlı/organizma doğmuştur.

DİNLER BİRER TOPLUMSAL SÖZLEŞMEDİR

Ancak bireyler, zaman zaman, üretime katkı yapmak yerine, başkalarının ürettiklerini çalmaktan vazgeçmemiştir. İnsanların bu davranışı, ortaya “toplum-birey” çatışmasını çıkarmış bu da insanda “vicdan” (başkalarının hakkına saygı) teşekkül etmesine vesile olmuştur.  Bireysel vicdanın yaygınlaşması “maşeri vicdanı” yaratmıştır. Netice de “bireylerin, kendi çıkarlarını kollarken diğer insanların bireysel ve toplumun ortak çıkarlarına zarar vermesini engellemek maksadıyla” bir toplumsal sözleşme yapmak şart olmuştur. Bu toplumsal sözleşmeye din denmiştir. Din kelimesi her kültürde “yasalar, yasaklar, şartlar, kurallar” demektir. “Çalmayacaksın”, Musa’nın tebliğ ettiği “On Emir” den biridir. On Emir’e uyanlara bonus olarak “sonraki yaşamda” cennet vaat edilmiştir.

DİNLER NASIL YOZLAŞMIŞTIR?

Fıtraten hırsız olan insanlar en çok “çalmayacaksın” yasağından sıkılmıştır. Bu cendereden kurtulmak için Tanrı bize “günah işleme özgürlüğü verdi” demişlerdir. Dolaylı, dolaysız yol ve yöntemlerle hırsızlığı sürdürdükçe, az da olsa vicdanları sızlamış, toplumsal sözleşmenin “kul hakkını yeme” emrini atlayıp, puta tapınarak bu azaptan kurtulmaya çalışmışlardır.

Son söz: Bu dünyanın hesabı, bu dünyada görülmelidir.

2017 YILI özeti

Sevgili dostlarımız,

Bu yıl yurtta kavga, cihanda kavga vardı. Yılbaşı akşamı Reina’da başlayan terör tüm dünyayı dolaştı.Türk askeri birkaç cephede kahramanca savaştı. Hollanda ile takıştık, ineklerini sınır dışı etmeye kalktık. Portakalını bıçakladık. Hollanda bayrağı diye Fransız bayrağını yaktık. Arap Emirlikleriyle  Fahrettin Paşa krizi yaşadık. Amerika ile iyice gerildik. Zarrap için nota verdik. Nato’yu üyelikten çıkmakla tehdit ettik. Ruslarla domates konusunda pek anlaşamadık. TBMM de bacak bacak üstüne atan yabancı diplomatları da münasip bir dille uyardık.

16 Nisanda Anayasa değişikliği oylandı. Evet oyları %51 kazanınca,  Cumhurbaşkanımız partisinin de başkanı oldu. ’’Racon kesilecekse, onu da biz keseriz’’ diyerek yazarlara ters köşe yaptı. AKP bu yıl Atatürk’e sahip çıktı. İnme geçiren Deniz Baykal uyanınca herkesin Atatürkçü olduğunu görerek çok şaşırdı. Meral Akşener ‘’Yeni Parti’’yi kurdu. CHP Ankara’dan İstanbul’a adalet için yürüdü. Adalet gelmediği gibi, KHK ile sivillere yargı dokunulmazlığı geldi. Kadir Topbaş ve Melih Gökçek kapı dışına kondu. Paradise belgeleri ile Binali’nin çocuklarının serveti yeniden konu oldu. Man adasında hayali şirketlerin dekontları bulundu.

TEOG sınav sistemimiz  bir yılda beş kez değişti. Barış isteyen akademisyenler üniversiteden ihraç edildi. Boş kadrolara ilanla şeytan uzmanı arandı. Müftülere nikah kıyma yetkisi geldi. Imamlara şan ve makam dersleri verilecek dendi, 80 desibelin üstünde bağırmaları yasaklandı. Fakir ülkemize varlık fonu geldi. Halkımız da bir garip oldu, cenazelerde selfie çekti, torun maaşı almak için büyükanneler sıraya girdi. Fatih Terim damatlarıyla kebapçı dükkanı bastı. Adriana Lama bir Türk’e gönül verdi. Rıdvan Dilmen Erdoğan’ı parkasız Deniz Gezmiş’e benzetti.

Türkiye MR çektirmede Dünya şampiyonu oldu. 80 milyonluk ülkede acil servislere 110 milyon kişi başvurdu. Geçen yıl 10 dk olan muayene süresi 5 dakikaya indirildi. Doktor kadroları satılığa çıktı. Sağlık Bakanlığı  ventilatör isteyen hastaneye vantilatör gönderdi. Bir ilahiyat profesörü deve sidiğinin şifa veren bir madde olduğunu, bunun hadiste belirtildiğini ileri sürdü. Laboratuarda mini beyin üretildi, yapay rahimden bebek doğdu. 24 yıldır donmuş bekleyen embriyodan bebek oldu. Sertap Erener telomerleri uzatan bir gençlik ilacı buldu. Canan Karatay kafa karıştırmaya devam etti. Aşı karşıtları sayesinde hastalıklar arttı. İtalyan cerrah Canavero Çin’de kafa nakli yapmaya kalktı. Biyolojik saat çalışmaları Nobel Tıp Ödülünü aldı.

Dünyada yeni diktatörler türedi. Kim Jong Un aklına estikçe düğmeye basıp füze fırlattı. Trump bol bol twit atıp, Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapmaya kalktı. Körfez ülkeleri Katar’ı boykot etti. Öte yandan ülkeler arasında yeni yakınlaşmalar oldu. Katar İran’la, S. Arabistan ABD ile, Ürdün Almanya ile, Mısır S.Arabistan ve İsrail ile anlaştı. Fransa 39 yaşındaki Kardon’u cumhurbaşkanı seçti. Merkel 4. kez  başbakan seçildi. Katalanlar İspanya’dan ayrılmak istedi. Suudi Arabistan’ın genç kralı yolsuzluğa savaş açtı, rüşvet alan prensleri, prensesleri beş yıldızlı otelde hapsetti. Lübnan’ın başbakanı Saad Hariri öldürülmekten korkuyorum diyerek istifa etti. Rafsancani ve Talibani ebediyete intikal etti. Nawaz Sharif yolsuzlukla suçlandı. Mübarek 6 yıllık esaretten sonra serbest kaldı. Barzani istifa etti. Zimbabwe’de askeri darbe oldu. 90 yaşındaki Mugabe devrildi, halk göbek attı, genç karısının başkanlık hevesi kursağında kaldı. Bosna Kasabı Mladiç kararı duyunca mahkemede zehir içip yaşamına son verdi. Güney Kore’nin kadın başkanı hapse girdi. Myanmar’da Arakan Müslümanlarına soykırım vardı. Dünyada bunlar olurken Amerika cinsel taciz davaları ile çalkalandı. Prens Harry İngiliz saray geleneklerini zorladı, Amerikalı bir kızla evleneceğini açıkladı.

Dünya dışından yaşam sinyalleri gelmeye devam etti. NASA’nın uzay aracı Juno Jüpiter’in sırlarını Dünya’ya gönderdi. 1997’de Satürn’e giden Cassini uydusu Satürn’de hidrojen var olduğunu bildirdi. Görevi bitince Eylül ayında kendini imha etti. AKP Gençlik Kolları başkan yardımcısı dünyanın düz olduğunu iddia etti, Yuvarlak olduğunu söyleyenler Mason’dur dedi. Yeryüzünde işçilerin yerini robotlar almaya başladı. Robot Sofia, S. Arabistan vatandaşlığına kabul edildi. Marsta koloni kurma planları yapan Elon Musk Türkiye’ye geldi. Hamama ve kebapçıya giderek dünyanın nimetlerinden yararlandı. Orhan Gencebay gökbilime merak sardı, yazlığına bir rasathane kurmak istediğini açıkladı.

Tüm iyimserliğimizle 2018’de huzurlu, güzel bir  dünya diliyor, yeni yılınızı ailece kutluyoruz.

Tülay-Emin

30 Aralık, 2017

ADİL KARCI’DAN “BÜYÜK İKRAMİYE”

BÜYÜK İKRAMİYE

Çalıştığı taksi durağı Antalya Kaleiçi’ne inen yolun başında,kartpostallarda Antalya’nın simgesi olarak yer alan meşhur Yivli Minarenin yakınındaydı.  Duraktaki iş bekleme sırasında kaç saattir hala dördüncü sıradaydı, yani kendisine sıra gelmesine daha epeyce zaman var demekti bu. Biraz kestirse miydi acaba?  2018 yılına gireli henüz altı saat kadar olmuştu. Bütün gece uyumayıp çalışmasına rağmen kayda değer bir para da kazanamamıştı.  Yaşlı şoförlerin anlattıklarına bakılırsa, Antalya’da eskisine nazaran  müşteri yok denecek kadar azalmıştı.  Hava alanı taksilerinde çalışan arkadaşları bile işsizlikten dert yanar olmuşlardı.  Gelen turist sayısı çok düşmüştü ve tur şirketlerinin artık seyrek olarak getirebildikleri kafileler de  genellikle otobüslerle şehir dışındaki otelere götürülüyorlardı.  Bu turistlerin büyük  bir kısmı, “her şey dahil” tarifeli otellerinden hiç ayrılmıyor, sadece yiyip-içip güneşleniyor ve hiçbir yeri gezmeden, görmeden, hiç alış-veriş yapmadan ülkelerine dönüyorlardı.  Civardaki tarihi yerleri gezmek isteyen az sayıdaki meraklılar ise tur otobüsleri ile  gezdiriliyor; dolayısı ile  taksicilere pek iş kalmıyordu. Şimdi, kış mevsimi olduğundan,  şehirde  tur otobüsleri bile görünmüyordu.  Ne varsa yine yerli müşterilerde vardı.   Hiç olmazsa günde birkaç iş çıkıyor, eve ekmek götürecek kadar bir para bırakıyorlardı.  Gerçi bütün şoförler ayın sonunu getiremiyorlardı ve kredi kartlarıyla durumu idare etmeye çalışıyorlardı ama olsundu, yine de şükretmek, “Allah bereket versin” demek lazımdı.  Ya hiç iş bulamayanlar ne yapsındı?

Aklına yılbaşından bir hafta kadar önce aldığı Milli Piyango bileti geldi.  Piyango bileti satıcısı yaşlı adam durağın önünde birisine bilet çektirirken yere bir çeyrek bilet düşürmüştü, Ali de yerinden fırlayıp “kısmet ayağıma geldi” diye düşünerek o bileti almıştı.  Uykusu bir anda dağıldı Ali’nin.  Hemen cep telefonundan çekiliş sonucunu öğrenmeliydi.  Tamam işte!   Büyük ikramiyenin çıktığı dört tane çeyrek biletten birisi Antalya’da satılmıştı.  Son rakamları da tutuyordu galiba; biletinde 3 ve 5 gibi  rakamların olduğunu iyi hatırlıyordu.  Ah keşke bileti evde bırakmamış olsaydı!  Uğur getirsin diye biletini bozuk para kumbarasının içerisine atmıştı, hem de daha dün!

İçi içine sığmamaya başlamıştı.  Duraktaki iş sırasından çıkıp eve mi gitseydi acaba?  Ama yok, yok olmazdı, dayısı fena bozulurdu kendisine.  Vardiya usulü çalışan diğer şoför durağa gelip taksiyi devralmadan bir yere ayrılmaması gerekirdi.  Bu arada işe çıksa bile tekrar durağa dönüp taksiyi teslim etmeliydi.  Ama ya büyük ikramiye kendisine çıktıysa?  Dayısına yeni bir tane, ne biri be, onbir,  belki yirmibir tane yeni taksi bile hediye edebirdi! Acaba  vergiler düştükten sonra çeyrek bilete ne kadar ikramiye verirlerdi?  Amaaan, hepsini vergi olarak alacak değillerdi ya, ölüsü on milyonun üstünde bir para geçerdi eline nasıl olsa.

 Aslında büyük ikramiyeye olan ihtiyacı dayısına taksi almak için  filan değildi.  Onun için önemli olan asıl mesele “Seka” meselesi idi!

 ……

Ali, Antalya’nın Korkuteli ilçesine bağlı Kemerağzı köyünde doğmuş, ilk öğrenimini Korkuteli-Antalya karayolu üzerinde, kendi köyüne nispeten biraz daha büyük olan,  Yazır köyünde görmüştü. Tarımla uğraşan babası ve küçük dayısı kendilerine miras kalan tarlalarını birleştirip kırk dekarlık bir elma bahçesi yetiştirmişler  ve bahçenin bir kenarına da yan yana iki ev yaptırmışlardı. Tüm aile bu bahçede çalışıyor, beraber yiyip içiyorlardı ve çok mutluydular.   Taa ki babası trafik kazasında ölene kadar. Bahçesindeki ağaçların ihtiyacı olan gübre ve ilaçları Antalya’dan kamyonetine atıp köye dönerken babası bir kamyona çarpmış ve takla atan aracının altına kalıp can vermişti.

Kazayı kim, nasıl haber vermişti, bilmiyordu.  Tek hatırladığı babasının cansız bedenini hastaneden alıp köye götürdükleriydi.  Cenaze aracının şöför mahallinde oturan annesinin de kendisinin de nutku tutulmuştu.  Ne bir ses ne bir nefes ne de bir damla göz yaşı!  Taşlaşmışlardı sanki, donmuş kalmışlardı.

Babasının ölümünden sonra dayısı bahçe işlerinin tümünü tek başına üstlenmişti ve yeğeni Ali’nin okumasını istiyordu.  Büyük dayısı ise yıllar öncesi Antalya’ya yerleşmişti.  Önce şoför olarak işe başlayan bu Mahmut dayı birkaç yıl sonra durağı ile beraber satılan bir taksiyi satın almış, işlerin iyi gitmesi sonucu, duraktaki taksi sayısını üçe çıkartmıştı.  Bu taksileri durak hakkı ile beraber şimdi satsa zengin olurdu ama o, kardan pay verme usulü ile  anlaştığı şoförlerle, taksilerini çalıştırmaya devam etmeyi tercih etmişti.

Mahmut dayısı olsun, Filiz yengesi olsun, çok iyi insanlardı.  Küçük dayısı abisi Mahmut ile konuşmuş, Ali’ye liseyi Antalya’da okutmaya karar vermişlerdi.  Mazı dağı denilen muhitteki ev Antalya şehir merkezine biraz uzak sayılırdı ama dayı evi onun rahat edeceği kadar büyüktü.  Ali’yi artık Ankara’da üniversitede okumakta olan oğullarının odasına yerleştirdiler.  Köyden gelen bu yeğen zar zor liseyi bitirebildi ama dersaneye gönderilmesine rağmen bir üniversiteye kapağı atmayı bir türlü beceremedi.  Sağolsun, küçük dayı annesi ve kız kardeşi ile çok iyi ilgileniyordu ve harçlık yönünden Ali’ye de hiç sıkıntı çektirmiyordu.  Buna karşılık Ali de hafta sonları dolmuşa atlayıp köye gidiyor, dayısına bahçe işlerinde yardımcı olmaya çalışıyordu.  Yaşı onsekizi geçer geçmez Mahmut dayısının teşviki ile bir sürücü kursuna yazılmış ve kısa sürede bir sürücü ehliyeti de almıştı.  Acemiliğini atınca da dayısının taksilerinde çalışmaya başlamıştı. Birkaç denemeden sonra üniversiteye girmek için çaba sarfetmenin gereksiz olduğuna kanaat getirip askerlik şubesine başvurmuş ve tankçı olarak askerliğini tamamlamıştı.  Sıkıntısız geçen askerlik görevinden sonra tekrar dayısının yanında taksiciliğe başlamıştı ve kaç yıldır da aynı işe devam etmekteydi.

Ali’nin işten ve okuldan başını kaldırıp etrafına bakacak kadar bile boş bir zamanı olmadığından, ve de içine kapanık mizacı nedeni ile, hiç kız arkadaşı olmamıştı.  Yengesi ona mahalledeki kızlardan birkaç tanesini göstermiş, bir yuva kurabilmesi için ona yardımcı olabileceğini söylemişti ama Ali rastele bir kızla değil,  “Müge” gibi bir kızla evlenmek istiyordu.

…..

Bir  buçuk yıl kadar önce sıcak bir akşam üstü taksiyi vardiyalı şoföre teslim etmiş, durağın karşısındaki küçük meydanın arka sokağındaki mağazalardan kendisine yeni bir gömlek almak için alışverişe çıkmıştı.  Vitrinlere bakarak yürürken sadece bayan giysileri satan küçük bir butiğin vitrinindeki kadın mankeni dikkatini çekmişti.  Beyaz üzerine iri mavi çiçekli, mini etekli bir elbise giydirilmiş olan manken ona canlı gibi gelmişti bir an.  Başını çevirip o güzel yeşil gözleri ile kendisine bakıverse, “Merhaba Ali” dese hiç şaşırmayacaktı. Sokaklarda gördüğü kızlardan  çok farklıydı.  İçeriden çıkıp “Buyurun neye bakmıştınız?  Nasıl yardımcı olabilirim” diyen tezgahtarın varlığının farkına varamadığı için bir an irkilmiş ve “Şeyy.. öyle bakıyordum” diyebilmişti, sonra da çabucak yürüyüp gitmişti.  Ama o güzel manken Ali’nin gönlüne yer edivermişti bir kere. Ona bir isim yakıştırmalıydı. Bütün akşam internette isim araştırdı sevgilisine(!) . Ancak gece yarısı bir karar verebildi; adı “Müge” olmalıydı. Ertesi gün ve sonraki hemen her gün aynı vitrinin önünde duraklıyor, o tezgahtarın dikkatini çekmemeye gayret ederek Müge’sini seyrediyordu.  Telefonu ile Müge’nin resimini çekmeyi düşünmemiş değildi ama ayıp olur diye bir türlü cesaret edememişti.  Karar verdi, izin isteyip her an telefonunda görebileceği bir resim çekecekti ve her gün o vitrinin önünde görülmek ayıbından kutulmuş olacaktı.   Biraz çekingen bir tavırla butikten içerye girdi, aynı tezgahtara selam verdikten sonra “Bu elbiseyi kız kardeşime göstermek istiyorum, beğenirse alacağım, bir resmini çekebilirmiyim?” diye izin istedi.

“Tabi buyurun” diyen tezgahtar dışarıya çıkıp ona “şu açıdan çeksen daha iyi olur” şeklinde akıl bile vermeye kalktı.  Birkaç resim çektikten sonra,  yaptığına rutin bir şey  havası vermek için, resimlerin nasıl çıktığına bile bakmadan,  telefonunu cebine attı ve yavaş adımlarla yürüdü.  Ama köşeyi döner dönmez acele ile telefonunu çıkarttı, resimlere baktı; sonuç mükemmeldi.  Resmi büyüttü,  Müge’sinin yüzünü kırptı ve telefonuna duvar resmi yaptı.  Canlı ya da cansız, ne önemi vardı ki?  İşte kendisinin de bir sevgilisi vardı artık.  Sokaktaki gençler el ele tutuşuyorlar da ne oluyordu ki?  Ama Müge’nin üzerindeki elbise o kadar kısaydı ki, değil onu kız kardeşine giydirmek, elinden gelse Müge’nin üzerinden çıkatıp onun yerine bir tulum  giydirirdi.  Başka erkeklerin de Müge’ye bakıp onu uzun uzun süzme ihtimali nedense Ali’yi rahatsız eder olmuştu. Acaba Müge’yi elbisesi ile birlikte satın almaya kalkışsa onu satarlar mıydı?  (Neyse ki kış yaklaşınca Müge’ye kırmızı bir palto giydirdiler de Alinin içi rahatladı).

……

 Son Temmuz ayının sıcak bir gününde durakta ikinci sırada beklerken yabancı oldukları belli olan üç kişi durağa geldi ve önündeki taksinin sürücüsü ile birşeyler konuşmaya başladılar.  Şoför onlara eli ile “durun bir dakika” işareti yaptıktan sonra Ali’nin yanına geldi.

“Ali yaa, senin lisanın var, gel şunlarla bir konuş, gerekirse bunları sen al git, ben anlaşamıyorum” dedi.  Hem Ali’nin dayısının üç taksisi bu durakta çalışmakta  olduğundan hem de Ali’nin biraz İngilizce (azıcık da Almanca) bilmesinden ötürü şoförler arasındaki forsu fena sayılmazdı. İsteksiz isteksiz yeriden kalkan Ali turistlere yaklaşınca neredeyse şok geçirecekti.  İşte Müge’nin canlısı karşısındaydı!  Üzerinde pırıltılı pullarla  “LOVE” yazılı T-shirt, kısacık bir mini şort ve başında hasır şapka olan canlı “Müge” kendisine gülümseyerek “Hello” demişti. Üzerindeki ilk şaşkınlığı atan Ali (herkesin mükemmel zannettiği ama gerçekte çat-pat olan İngilizcesi ile) onların Rus olduğunu, “Müge”nin yanındaki yaşlıca kadın ve erkeğin onun anne ve babası olduğunu, gün boyu bir taksi kiralayıp Düden Şelalesini ve Perge antik kentini görmeyi arzu ettiklerini, sonra da taksinin kendilerini Belek’teki otellerine bırakmasını istediklerini öğrenmişti. Ama önce ücret öğrenmek istiyorlardı.  “Müge”nin sesi de ne kadar yumuşak ve iç gıcıklacıydı öyle?  Vaz geçmesinler diye komik bir rakam söyledi.  İstediği para o kadar az dı ki; hem “Müge” anne-babasına danışmadan hemen talep ettiği ücreti kabul etmişti, hem de sadece rakamların İngilizcesini bilen diğer taksici arkaşı “Ali sen n’apıyon ya, bu para mazotunu karşılamaz!” demişti.

 –           May neym iz Ali, vat iz yur neym?

–            Mi Seka, mama Katrin, papa Vasili.

Seka’nın İngilizcesi aslında çok iyiydi ama Ali anlayabilsin diye Tarzan’ca konuşuyor olmalıydı.

Müge’si ön koltukta, müstakbel(!) kayın validesi ve kayın pederi arka koltukta yola çıkmışlardı.   Ali çok iyi bildiği bu tarihi yerler hakkında bilgiler veriyor, artık adı “Seka” olarak değişmiş olan “Müge” ise Ali’nin anlattıklarını ana-babasına Rusça olarak aktarıyordu.  Yoldaki tercümeli sohbetler sonucu Seka’nın bir sekreter olarak çalıştığını, kendisinden iki yaş küçük bir erkek kardeşinin varlığını,  anne ve babasının emekli öğretmen olduklarını öğrenmişti. Belli ki kız evli filan değildi.  Kendisine ailesi sorulduğunda ise “Mi singıl, van madır van sistır, papa no, yani niyet” demişti.   (Zaten o ana kadarki Rusça dağarcığında hayır ve evet kelimesinden başka bir şey yoktu.  Her “evet” den sonra bir “da” ekliyor, her “hayır” dan sonra da “no yaniii niyet” demeyi ihmal etimiyordu). Perge sapağındaki Aksu köftecilerinin bir tanesinde öğlen yemeği molası verdiklerinde Ali’ye de yemek ısmarlamışlardı ve bir aile gibi aynı masada yemek yemişlerdi!  Ali mutluluktan uçuyordu.  Adı “Müge” değil de “Seka” olsundu sevgilisinin ne fark ederdi ki, hem zaten “Müge” adı da kendisinin uydurması değil miydi?  Bilseydi,  ta o zamandan vitrindeki sevgilisine “Seka” ismini koymaz mıydı?  Koyardı.

Akşam Belekteki otelin önünde ayrılırlarken Ali ertesi gün onları Manavgat ve Sideye götürüp gezdirebileceğini anlatmaya çalışıyordu;

–          Manavgat vandırful, Side veri biytuful.  Mani problem no, niyet!  Morning nayn klok  ay kam hir, vi go.

–          Papa asks how much to pay?

–          Ay sed no money.  Ay frend yur femili.  Mani bitviyn as problem no, niyet yani.

–          Papa says is two hundred enough?

–          Tu handrıd da  inaf, no mani de inaf. Problem ziro!   Si yu morning.

Seka’nın babası da Ali’yi sevmiş olmalıydı ki, ikide birde “a” harfini çok uzatarak, “Aaali”  diye sesleniyor ve ona Rusça birşeyler soruyordu.  Babasının söylediklerini İngilizceye çevirmeye çalışan Seka’yı seyretmek, pembe dudaklarından dökülen kelimeleri çözmeya çalışmak,  mavimsi yeşil gözlere dalıp gitmek Ali’yi mest ediyordu.  Ya o altın sarısı saçları?  Allah için, Mügeninkinden de güzeldi! Ali yaşamakta olduklarına inanamıyordu; Yaratan onun henüz etmemiş olduğu duaları bile peşinenen kabul etmiş olmalıydı!

Kıymetli müşterileri Manavgat ve Side gezisinden ziyadesi ile memnun kalmışlardı.  Bir önceki gün Aksu’da yenen öğlen yemeğinin karşılığı olarak Ali onlara Side’de birer külah Maraş dondurması ikram etmişti.  Akşam ayrılırlarken Vasili ikiyüz değil beşyüz lira uzatmıştı Ali’ye ama Ali para almamakta ısrar edince cebine zorla üçyüz lira sıkıştırmıştı.  Bir haftalık tatilleri bitmiş, ertesi gün Moskova’ya uçacaklardı.  Ali gelip onları hava alanına götürebileceğini, para istemediğini söyledi ama Seka buna gerek olmadığını, kendilerini hava alanına otelin servisinin götüreceğini belirtti.

Gezileri sırasında çektikleri resimlerin birkaç karesinde Ali de vardı.  Fotograf göndermek için  Seka Ali’ye email adresini sordu.  Ali de bunu fırsat bilip ondan telefon numarasını istedi ve;

– Vatsap,  yu hev?

– Yes.   I will give your my number.

El çantasından çıkarttığı küçük bir bloknota adını ve telefonunu yazdı, sayfayı yırtıp Ali’ye uzattı.

Yazdığı telefon numarasının altında “Svetlana” yazıyordu.  Eee?  “Seka” neyin nesiydi peki?

Alinin niçin duraksadığını sezen Seka açıklama gereği duydu;

–          Svetlana is my long name, Seka is my short name,  ok?

Onlar ülkelerine gittikten bir hafta kadar sonra emailine resimler geldi.  İçlerinde Seka’nın fazla resmi yoktu ama olsundu, zira Ali kendi telefonu ile Seka’nın bol bol fotografını çekmiş, üstelik resimler kazara silinir milinir diye de onları bir diskete yedekletmişti. Bununla da yetinmeyen Ali,  daha hızlı mesajlaşabilmek için,  paraya kıyıp bir de son model  telefon almıştı.  Sonraki aylarda zaman zaman yazıştılar ama Ali hiçbirisinde aşktan sevgiden vesaire söz açamadı.  En  çok;

–          I miss you, you are very beautiful, diye yazıyor, ve;

–          You are a good man, I like you, too, gibi cevaplar alıyordu.

Eh, kızın durup dururken “I love you” diyecek hali yoktu herhalde!

 ……

 Akşam evden çıkmadan önce yazdığı bir mesajla Seka’nın ve tüm ailesinin yeni yıllarını kutlamıştı ve işte şimdi, 2018 yılının ilk saatlerinde, taksinin içinde oturuyor ve hala sevgili Seka’sından bir karşılık bekliyordu.

Yine piyango hülyasına döndü.  Evet, biletine mutlaka en büyük ikramiye isabet etmiş olmalıydı.  Para nelere kadir değildi ki?  Zengin bir adam olarak dikilecekti Seka’nın karşısına, “Ay vant tu meri you!” diyecekti.  “Bırak çalışmayı, sana dünyayı gezdireceğim” diyecekti.  Babasına “papa” annesine de “mama” diyecekti!  Kendisini sevmişlerdi, daha da çok seveceklerdi.

Aklından tüm bunlar geçerken telefon tınladı ve bir mesaj düştü.  Kalp atışı hızlandı; mesaj Seka’dan geliyordu.  Önce “We just came back home from a new year party.  I have a surprise to you! HAPPY NEW YEAR!”  yazıyordu.  Bir sürpriz mi?  Neydi acaba?  Bekle bekle ikinci mesaj gelmez!

Saniyeler sanki saatlere dönüşmüştü, ekranda dönüp duran bir halka gelen bir resmi bir türlü açmıyordu… derken açılıverdi.

Keşke de hiç açılmasaydı.  Resimde Seka ve yanındaki sarışın bir oğlan sol ellerini ileriye uzatmış parmaklarındaki yüzükleri gösteriyorlardı!  Arkasından bir mesaj daha geldi;

“Good friend Ali, look, I am getting married soon.  This is a happy news, I wanted to let you know it  before anybody! We will go to Antalya this summer for our honeymoon!”

Telefon Ali’in kucağına düştü.  Sanki birileri göğsündeki akciğeri söküp almış, kalbi içi boşalmış göğsünde, çan sarkacı misali,  bir o yana bir bu yana savruluyordu.   Gözlerinde biriken yaşlar artık daha fazla tutunamaz olmuştu ve şıpır şıpır damlıyorlardı.  Babasının ölümünde ağlamayan Ali sarsıla sarsıla ağlıyordu!  Başı öne düşmüş, önündeki direksiyonu pas geçen göz yaşları doğrudan kucağındaki telefonu ıslatıyordu.  Bir an “acaba göz yaşı hoparlörün içine sızıp telefonu bozar mı?” gibi bir düşünceye kapıldı ama “ben neyi düşünüyorum yaaa?” diye bağırıp telefonu yan koltuğun üstüne fırlattı.  Öyle ya, hayatında Seka olmayınca telefonu ne yapacaktı ki?  Artık biletine çıkmış olduğuna inandığı büyük ikramiyenin bile hiçbir değeri kalmamıştı!

Sabaha kadar uykusuz kalmış olan  bütün şoförler duraktaki arabalarında uyuklamakta olduklarından, Ali’nin ağladığını henüz gören olmamıştı.  Görmemeliydiler ve soru da sormamalıydılar zaten!

Arabasını sıradan çıkartıp başka bir yere park etti, yüzünü yıkadı ve yakındaki bir sabahçı kahvesine gidip kendisine demli bir çay söyledi.  Ara sıra içinden, ara sıra da sesli olarak kendi kendine söyleniyordu;

–          Allah benim belamı versin!  Ne manyak adamım ben yaa?  “Bir erkek arkadaşın, sevgilin filan var mı” diye kıza hiç sordun mu?  Yok!  Bak sosyal medyaya koyduğu fotograflardaki o oğlan erkek arkadaşıymış işte!  Sen daha enayi gibi kardeşi zannet!

Amma hayal kurmuşum, amma da safmışım be!  Sen kendi kendine gelin-güvey olmaya devam et, salak!

Çay bardağını aldı, masadan kalktı, nadiren içtiği sigaradan bir tane tellendirip sinirlerini yatıştırmak için kahvenin önüne çıktı.  Güneşin  ışıkları önce Yivli Minarenin en uç noktasına vurmuş, sonra yavaş yavaş aşağıya doğru inerek kırmızı tuğlaları parlatmaya çabalıyordu. Öfkesi biraz durulmuş olmalıydı ki kendi kendisini teselli etmek için sebepler aramaya başladı. “Seka’nın boyu da zaten benden biraz uzundu, evlensek onun topuksuz benim yüksek topuklu ayakkabı  ile gezmem gerekecekti.  İyi ki böyle oldu, boşver.  Hem gavur kızından başka ne beklenir ki?  Evlensek bile onun bana ihanet etmeyeceği ne malumdu?  Bunlar böyle işte, sonuçta hepsi Nataşa değil mi? Giydiği kıyafetlere bak! Baldır, bacak, göğüs meydanda.  Değmez be Ali, değmez!

Seka’yı yeterince kötüledikten sonra Müge’si aklına geldi.  Seka ile tanıştıktan sonra Müge’yi hepten ihmal etmiş, aylar boyu bir kere bile gidip görmemişti.  Şimdi üzerinde nasıl biri kıyafet vardı acaba?  Özlediğini hissetti.  “Lan ben deli olmalıyım valla” diye geçirdi içinden, “insan cansız bir mankeni özler mi be?”  Aslında içinde bir köz hala yanıp duruyordu ama sebebini kendisi bile çözememişti.  Hayalindeki aşkı bulduğunu sanırken kaybetmenin üzüntüsü olmasındı bu?  İçeriye girip çay parasını ödedi ve gayri ihtiyari Müge’ye doğru yürümeye başladı.  Onu görünce içindeki yangın sönecekti sanki.  Aradaki tramvay hattını atlayıp karşıya geçince adımlarını biraz daha hızlandırdı.  Bu saatlerde dükkanlar henüz açmamış olduğundan,  ve de zaten resmi tatil günü olduğundan,  etrafta hiç kimse yoktu. Vitrinin önünde istediği kadar durabilir Müge’sini istediği kadar seyredebilir ve hatta sohbet bile edebilirdi.

Gözlerine inanamadı!  Vitrin bomboştu ve cama “kiralık” yazılmıştı!  Boş vitrinin önünde kalakaldı.  Demek Seka’dan sonra Müge de çıkmıştı hayatından ha!  Art arda hiç sigara içmezdi ama o anda sadece bir şey yapmış olmak için elini  cebine attı, paketten bir sigara daha çıkartıp yaktı.

 –          Ne o hemşerim, dükkanı kiralamayı mı düşünüyorsun?

Arkasına döndü baktı, elinde bir faraş ve süpürge ile dikilen orta yaşlı bir adam durmuş kendisine bakıyordu.  Tatil gününü fırsat bilip dükkanını temizlemeye gelmiş olmalıydı.

–          Yok kiralamayacağım da, ne oldu buranın sahibine?

–          Ne olacak iflas etti, kapattı gitti.  Sana da mı borcu vardı yoksa?

–          Yok da… vitrinde bir manken vardı, ne yaptı acaba onu?

–          Valla dükkanı kapatmadan birkaç gün önce bir eskici geldi, masa, sandalye, manken, ne varsa attı bir kamyonete götürdü.  Ne yapacaktın  ki o mankeni?

Adama “eyvallah” bile demeden başını öne eğip parke taşlı sokakta yürümeye başladı.  Gözlerinden burnunun iki yanına doğru ılık ılık akan birşeyler hissetti.  Bu defa da kimbilir kimlere yar olmuş olan Müge’si için ağlıyordu.  Yolun  ortasına atılmış boş bir kola tenekesi gördü, var gücü ile bir tekme vurdu.  Bir süre yuvarlanan teneke kutunun çıkarttığı sesi dinledi.  Kendisinin içi de böyle bomboştu işte.  Hayat kendisine bilmem kaçıncı tekmesini atmıştı, ve yaşadıkça bakalım daha ne tekmeler yiyecekti.  Geçmiş yeni yıllarda olduğu gibi 2018’e de iyi başlayamamıştı.  Acaba bütün o iyi dilekler yeni yıla eğlenerek girebilenler için mi etkili oluyordu sadece?  Kimbilir belki de öyleydi.

 Adil Karcı

01.01.2018