CİYOK CİYOK

Boyu tezgâha yetmediği için ayak parmakları üzerine yükselen küçük Hanifi, işaret parmağı ile göstererek,

  • Hoondan, hoondan bi de bundan diye isteğini belirtti.

Ciyok ciyokçu Abuzer kaşlarını kaldırdı,

  • Yoook, beş kuruşa anca birinden veririm, üçü birden olmaz dedi.
  • İki olur mu? diye sordu Hanifi.
  • Neyse, hadi ver beş kuruşu, bu defalık ikisinden vereyim, neli istiyorsun?
  • Kımmızıdan bi de yeşilden.
    Diğer şehirlerde (ve belki Adana’nın diğer mahallelerinde bile) “mâcun şekeri” olarak bilinen çubuğa sarılı ağdamsı şeker bizim mahallede “Ciyok ciyok” diye bilinirdi. İlk okul yıllarımızdı. Hemen hemen her gün mahalleye gelen Abuzer isimli bir ciyok ciyokçumuz vardı. Birkaç yıl önce mahalleye ilk geldiğinde yüzüne bakmış ve korkudan dört bir yana kaçışmıştık. Adamın suratını görüp ürpermemek elde değildi ki! Yüzünün sol yarısı, korku maskesi takmışçasına, çopur çopurdu. Sol göz kapağı ve burnunun yarısı neredeyse hiç yoktu! Oradan buradan sarkan birkaç saç teli de kıpkırmızı bir kafa derisi üzerinde sallanıp dururdu. O kadar korkunç bir görünümü vardı ki, küçük çocuğunu terbiye etmek için anneler “bak yaramazlık yaparsan seni ciyok ciyokçuya veririm haaa” bile derlerdi. Yani “ciyok ciyokçu Abuzer” korkutma objesi olarak “Polis Amca”nın bile önüne geçmişti!
    Zamanla alıştık. Önce bir iki çocuk, derken hepimiz onun müşterisi olduk sonunda. Görüntüsünün aksine, hiç de korkulacak bir kişi değildi ve oldukça da gençti. Hafif olsun ve kolay taşınabilsin diye olsa gerek, bir kasnağa çakılmış üç ayaktan oluşan, koluna takıp gezdiği seyyar bir tezgâhı vardı. Her birisi ayrı bir renk olan mâcunlarını, tezgâhının üstüne oturttuğu beş üçgen bölmeli bir tepside sergilerdi. Her gözde ayrı bir renkte (ve güyâ değişik aromalı) mâcun vardı. Turuncu renklisi portakallı, bordosu vişneli, yeşili nâneli gibi. Aslında hepsinin tat ve aroması aynıydı, zira renkler meyvelerden değil kullandığı gıda boyalarından kaynaklanıyordu . Bunu fark etmiş olmamıza rağmen yine de birkaç renkten mâcun almak hoşumuza gidiyordu. Çubuklar ise bir karış boyunda kesilerek dilinmiş kargı kamışlarından ibaretti. Abuzer bir çubuk alır önce bir mâcuna daldırır sonra onu çevire çevire ve sündüre sündüre çubuğa sarar, makas benzeri bir âletle keser, daha sonra diğer mâcuna geçerdi. Çubuktaki damar damar renkli mâcun o kadar çok hoşumuza giderdi ki; yerken kesinlikle ısırmaz, sadece yalardık ve de hiç bitmesin isterdik.
    Ciyok ciyok ismi nereden çıkmıştı bilmiyorduk ve bütün dünya bu şekerleme için bu ismi kullanıyor sanıyorduk. Nice sonra öğrendik ki adam kendine göre nağmenledirerek “çok çok” diye bağırmaktaymış meğer! E, ne yapalım, bir gün bile “mâcuncu geldi” dememişti ki!
    Bir gün top oynamaktan yorulmuş, bir ağaç gölgesinde oturuyoruz. Taa uzaktan ciyok ciyokçunun sesini duyduk.
  • Ciyok ciyok alak mı lan? dedi Lık Lık Mahir.
  • Paramız çıkışmaz dedi birisi.
  • Kimde ne varsa versin, hiç olmazsa beşer kuruşluk alırız dedi diğeri.
    Aramıza yeni katılan Urfalı Zâkir (o zamanlar Urfa henüz “Şanlı” değildi),
  • Ben pereynen almam lo, gendim yaparam, dedi.
  • Hastir lan kırro, dedi kankardeşim Diyarbakırlı Salih, yap da görek!
    O sıralar kendi başımıza iş yapmaya kalkıştığımız bir gün başımızdan geçen bir gazocağı felaketi nedeniyle, böyle bir şeye tekrar kalkışmayı aklımızın ucundan bile geçiremezdik. Biz macun almak için paraları denklerken Zâkir kalktı evlerine doğru yürüdü.
  • Haydin lan, dedi Mâhir, gidek şu hırboyu seyredek, bakak bakiim nası ciyok ciyok yapacak.
    Zâkir’in evine doğru yürüdük. Gerçekten bahçelerindeki tahta masaya gaz ocağını koymuş, üstüne bir tencere yerleştirmiş ve şeker torbasının ağzını açmakla meşguldu. Bizi bahçe kapsında görünce;
  • Seyredin de örgenin, dedi, bilgiç bir eda ile.
  • Niye, sen nereden öğrendin lan Urfa bebesi? diye gülerek sordu birimiz.
  • Benim aneyden! Gadınlar gıl yolmak için yaparlar bunu, bilmiyon mu cahal?
    Gaz ocağını gerçekten ustalıkla yaktı ve yarım kilo kadar toz şekeri tencereye boca etti. Eve sonradan ek olarak yapılmış mutfaktan uzun saplı bir tahta kaşık aldı, geldi ve şekeri karıştırmaya başladı. Merakla izliyorduk.
  • Boya yohtur, bir daha sefere boyalı yapam da göresiz! diye bize doğru havalı bir nazar attı.
    Biraz sonra tencereden kapkara dumanlar çıkmaya başladı. Tencereyi ocaktan yere indirdi, kaşıkla hızlı hızlı karıştırdı ama nafile. Kaşık tencereye yapıştı ve…sonuçta her şey kapkara tabi! Ocağı söndürdü, tencereyi bahçeki içi su dolu curuna (musluk önündeki küçük havuz) attı ve,
  • Ne olmiştir annamamişem lo, anam gomşudan gelmeden gaçah gidah, dedi ve kapıdan çıkıp bizden önce dut ağacının altına attı kendini.
  • Ne oldu lan tırrık? Hani mâcun?
  • Malamat etmen lo beni. Gördiyiz işte, denemişem olmamiştir.
    “Allah beleyi vermeye Zakiiiyyrr bu ne haldır? diye bağıran annesinin sesini duymamız için çok beklememiz gerekmedi! “Agşem babay eve gele, görisen sen ne oli!’”
    Başka ne olacaktı ki? Mâcun ustası Zâkir mâcun niyetine güzel bir dayak yiyecekti tabi!
    Akşama kadar konuşma ve gülüşme konumuz bu olay oldu. Ertesi gün yine aynı saatlerde ciyok ciyokçunun sesini duyduk. Bu sefer biraz hazırlıklıydık ve onar kuruşluk üç renk yaptıracaktık çubukları. Daha ilk siparişi vermeden, ailesi mahalleye yeni taşındığı için sonradan bize katılmış olan, kibarlığı ve medenî cesareti bizden fazla seviyedeki arkadaşımız Bursalı Melih, (Zâkir’in başarısızlığının nedenini anlamak için olsa gerek);
  • Amca, bu ciyok ciyok nasıl yapılır? diye sordu.
  • Niye sordun ki? Siz de mi yapacaksınız?
  • Yok da, öğrenmek istedik.
  • İsterseniz yapın çocuklar, bakın size anlatayım;

Dört bardak toz şekeri tencereye dökün. İçine iki limon sıkın. Bir bardak kadar da su ilâve edin. Sonra şekeri hamur gibi olana kadar karıştırın. Soğuyunca mâcun olur, bu kadar kolay! Yalnıızz, dedi, yanınızda bir büyük olmadan sakın gaz ocağına yanaşmayın!

Demek işin sırrı limon suyuydu! Adam “meslek sırrı”nı bahane etmeden bize gerçeği söylemişti. Ne güzel adamdı be bu “ciyok ciyokçu Abuzer”! Adamın dostça sohbetinden cesaret almış olmalı ki, hiç birimizin soramadığı soruyu sordu Melih;

  • Amca senin yüzün neden böyle? Abuzer hiçbir zaman bir ifade oluşmayan yüzünün sol tarafını bizden yöne çevirdi, biraz bekledi ve;
  • Sizler kadarken, üzerinde kaynar su tenceresi olan ve ateşi zayıflayan gaz ocağını pompalamaya kalkıştım. Ocak ve tencere mutfak tezgâhının üstündeydi, yani benden yüksekteydi. Amacım anneme yardımcı olmak ve “bak ben de işe yarıyorum” diye övünmekti. Neyi yanlış yaptım? Hiç bilmiyorum. Sağlam kalan gözümü açtığımda hastanede acı içinde kıvranıyordum.

Hepsi bir yana da, bir tek şeye çok üzüldüm; beni çürüğe çıkartıp askere almadılar!

Neyse, boşverin bunları. Paranız var mı bugün? Hep bir ağızdan “vaaarrr”!

diye bağırıp elerimizi ceplerimize attık! Güldü;

  • Bugün para istemez. Hepinize, hem de her renkten verecem!

Ruh güzelliğinin fiziki güzelliğe karşı aldığı ilk gâlibiyete o gün şahit olmuştuk.

Büyük ve “güzel” adam Ciyok ciyokçu Abuzer! Öldüysen tanrıdan rahmet, ve hâlâ yaşıyorsan, kaynar sulardan uzak , sağlıklı bir ömür diliyorum.

Adil Karcı – 17.09.2019

BABALAR VE SAPAN

BABALAR VE SAPAN 

İlkokul yıllarımda yaşadığım mahalle Adana’nın yeni kurulmakta olan, şehir merkezine yakın, ama etrafı hala bağlık-bahçelik olan bir muhitindeydi.  O yıllarda henüz “apartman” kelimesi bile bilinmediğinden, beton yığınlarına boğulmamıştık ve günümüzün büyük bir kısmı “Tarzancılık” oynadığımız meyve bahçelerinde geçerdi.  Kuş, kedi ve köpek sayısı şimdikinden de fazlaydı o zamanlar, ama hepsi bizden uzak dururlardı.  Şimdilerde sokak köpeklerinin üstüne bassan zahmet edip kımıldamıyorlar, kediler zaten otomobillerin damını mesken tutmuş durumdalar ve kuşlar da tavuk misali ayaklarımıza dolanmaktalar.

 Ne oldu da bu hayvancıklar bizden kaçmaz oldular?  Sebep? Sapan!  Evet sapan.

 Biz sapan kelimesinin yerine “kuş lastiği” tabirini kullanırdık.  Y-harfi biçiminde bir çatal, üst uçlara bağlı ince lastik şerit, şeridin orta yerinde taş tutmaya yarayan deri bir parça… Çatalın alt uzantısı ise el tutacağı olan “sap”.  Sapanın çatalı çok önemliydi.  Lazım olan çatal kuru ağaç dallarının en uygun yerinden kesilir, gerekirse ısıya tabi tutarak şekillendirilir, dalın kabukları soyulur ve parlatılırdı.  Lastik ise bisiklet iç lastiğinden ince uzun şerit halinde kesilerek elde edilirdi.

 Kuş lastiği erkek çocukların değişmez aksesuarı gibiydi.  Kimisi boynuna asar, kimisi (arka cebi varsa) arka cebine koyar ve lastiğini dışarıya sallandırırdı.  Sapan bizim hem oyuncağımız, hem de silahımızdı.  Onunla ne mi yapardık?

 –        Karşı mahallenin çocukları ile yaptığımız haftalık savaşlarımızda “uzun menzilli” silah olarak kullanırdık.

–        Av hayvanı vururduk (güya).

–        Köpeklere karşı kendimizi savunmada kullanırdık

–        Boş şişelere atış yarışması yapardık

–        “Benim kuş lastiğim seninkinden güzel” diye birbirimize hava atardık…

 Ağaçlardaki yuvalardan düşen küçük kuşları itina ile yerden alır yuvalarına koyardık.  Ama ne yaman çelişkidir ki, biraz sonra o kuşların ana-babalarını sapanla vurmaya çalışırdık!

 –        Lan, niye benden önce sıktın?  Tam nişan almıştım, vuracaktım, kuşu kaçırttın işte!

–        Ne lan senin keyfini mi bekleyecektim?  Taş kuşun önündeki dala çarpmasa çoktan vurmuştum…

–        Hee, vurmuştun!  Şişe atışmasında bir tane bile vuramadığından belli.

–        İyi lan, git o zaman başka ağacın altında bekle.

 Onca yıl avcılık(!) yaptık ve büyük bir başarı(!) ile; hiçbirimiz bir adet kuş bile vuramadık!  Bu günkü görüşümle “ne iyi etmişiz de vuramamışız” diyorum.  Ama bir defasında Sümüklü Memmet’in attığı taşa bir kuş isabet etmişti!  Evet, “körün taşı” derler ya, aynen öyle.

 Bizden yaşça küçük olan Sümüklü Memmet (namı diğer; Sinemacının Oğlu), bir gün açıklık bir alanda kuş lastiği ile havaya taş fırlatıyordu.  Bir, iki… derken paatt diye yere bir serçe düştü!  Kuşun başına üşüştük.

20190616_113438.png

–        Lan Sümüklü, nasıl vurdun lan sen bu kuşu?

–        Biz vururuk abiciiimm!

–        Sen vurmadın lan üllüz, onun eceli gelmiş ki kendi gelip taşa çarptı!

Hiçbirimiz belli etmiyorduk ama, yerdeki kuşa acımıştık ve dokunmaya korkuyorduk. Derken kuş kendine geldi, önce yerde biraz debelendi ve sonra ayaklarını üstünde doğruldu.  Hayret, onu öldürmeye çalışan biz  acımasız(!) avcılar onun canlanmasına sevinmiştik.  Belli ki taş fazla bir zarar vermemişti ve kuşcağız yere çarpınca bayılmış olmalıydı.  En cesaretlimiz kuşu avucuna aldı, birimiz kuşa gazoz tapasının içine koyduğu suyu içirmeye çalıştı,  diğerlerimiz ise işaret parmaklarımızın ucu ile kuşu başından sırtına doğru okşadık ve sonunda… onu uçurduk.

Aradan kısa bir zaman geçmişti ki başka bir serçe geldi, yakınımızdaki bir ağaca kondu.  Sanki biraz önce vurulan kuşu salıveren biz değilmişiz gibi sapanlarımıza davrandık. Biraz önceki olaydan çok etkilenmiş olmalı ki, Kıvırcık Hanifi; 

–        Yapmayın lan, Allah çarpar! diye bağırdı.

Malak Macit hariç hepimiz duraksadık.  Macit nişan aldı… ve Allah çarptı!  Daha taşı sapandan salıvermeden, lastik bağlı olduğu uçların birisinden porttu ve “şaakk” diye Macit’i gözüne girdi.  Yani silah geri tepmişti!  Bir ay kadar mosmor bir gözle dolaşan Malik neyse ki kör olmadı.

Evet, erkek çocuk olarak hepimizde mutlaka bir kuş lastiği vardı ve bunu babalarımız biliyorlardı.   Bu konuda bizi uyarmadılar, yasaklamadılar, hayvan sevgisi diye bir şeyden söz etmediler.  Belki onlar da babalarından aynısını görmüşlerdi ve zamanında onların da birer sapanları vardı.  Bu onlar için  çok tabii bir olaydı yani.  Sadece; 

–        Bak, eğer o kuş lastiği ile bir cam filan kırarsan ya da birisini kör edersen külahları değişiriz.  Adam gibi oyna, tamam mı? Derlerdi.

Şimdilerde, sapan (ya da kuş lastiği) internette bile bolca var.  Hem de o kadar çetrefilli şeyler yapmışlar ki, insanın satın alası geliyor.  Ne var ki, elinde sapan ile dolaşan bir çocuk görmedim yıllardır. (Belki köylerde hala vardır).   Belli ki Kıvırcık Hanfiler, Malak Macitler büyüyüp baba olmuşlar ve oğullarını “Allah çarpar” diye uyarmışlar!

Tabiatı seven tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun!

16.06.2019

Adil Karcı

ÇATIRYA

ÇATIRYA- Yani…, dedi karşısındaki kadın, kısaca “Çatırya!” diyorsunuz. Ani bir kroşe yemiş boksör gibi oldu Arif; hiç beklemiyordu böyle bir şeyi. – Siz Türk müsünüz? diyebildi sadece. Kadın muzip bir gülümseme ile: – Evet, bir sakıncası mı var? – Yok tabi de, inanın hiç beklemiyordum. O kadar güzel İngilizce konuşuyordunuz ki, hiç ihtimal veremedim. Müsaade ederseniz kendimi takdim edeyim; ben Arif, karşıda oturan da iş ortağım ve kadim dostum Aykut. – Ben Nezi, bu da benim iş ortağım Jüli. Dans teklifinizi ben kabul etmek isterdim ama… dedi ve masanın altına koyduğu koltuk değneklerinden birisini çıkartıp gösterdi, görüyorsunuz maalesef mümkün değil. Jüli kabul eder mi bilemem. Yanında oturan Julie’ye döndü ve mükemmel bir İngiliz aksanı ile “sen dans etmek ister misin?” diye sordu. Julie “belki sonra” diyerek konuyu kibarca kapattı. – Çatırya kelimesini Adana dışında kullanan olduğunu bilmezdim. Sizden, hele ki, bir bayandan duyunca şaşırmadım desem yalan olur. – Zaten ben de orada öğrendim, babamın işi sebebi ile ben çocukken iki yıl kadar orada kalmıştık. Her ikisi de işletme okumuş olan Arif ile Aykut yedek subay okulunda tanışmışlar, çok iyi arkadaş olmuşlar ve askerlik sonrası beraber çalışmaya karar vererek İstanbul’da bir reklam şirketi kurmuşlardı. Yabancı lisan olarak Aykut’un orta derecedeki İngilizcesine karşılık, Üniversiteyi Amerika’da bitiren Arif’in, İngilizcesine ilaveten, iyi derecede İspanyolca, orta derecede Almanca ve derdini anlatacak kadar da Fransızcası ve Rusçası vardı. İş hayatında iyi bir ikili olmuşlardı. Arif’in girişkenliğinin ve Aykut’un çalışma azminin birleşimi onlara kısa zamanda başarı getirmiş, büyük şirketlerin vazgeçilmez reklamcıları olmuşlardı. Arif gününü gün ederek yaşamayı tercih etmiş, birkaç defa niyetlense de, beraber olduğu hiçbir kadın ile evlenmeye yanaşmamıştı; yani müzmin bekardı. Buna karşılık Aykut üniversite yıllarında tanıştığı, kendisinden birkaç yaş küçük bir kızla dünya evine girmiş, çor-çocuğa karışmış ve iyi bir aile babası olmuştu. Arif’e ise Aykut’un karısına manevi ağabey, çocuklarına dayı olmak kalmıştı. Uzunca bir müddet “evlenme yaşın geçiyor” diye uyaran Arif sonunda bu ısrarından vazgeçmişti ama karısı Seda “abi ne olursun, bak son yıllarında çok pişman olacaksın, sana da bir yuva kuralım yaa” demekten vaz geçmemişti. Ancak Seda, Arif abisinin son yıllarını görecek kadar hayatta kalamamış, kötü huylu bir hastalık dönemi yaşadıktan sonra geçen yıl Azrail’e yenik düşmüştü. Çocukları çoktan evlenip evden ayrılmış olan ve devamlı “Bir Köroğlu bir Ayvaz kaldık” diyen Aykut ise karısının ölümü üzerine içine kapanmış, birçok çalışanı bulunan işyerine de uğramaz olmuştu. Onun bu haline dayanamayan Arif ise “Yeter artık be Aykut, ölenle ölünmez” diye zorlamış ve sonunda Aykut’u Bodrum’a gelmeye ikna etmişti. Arif’in yıllar önce satın alıp restore ettirdiği eski bir Rum evinde kalıyorlardı. Taş duvarlı, mavi pencereli, üç taş basamakla giriş kapısının eşiğine çıkılan bu beyaz badanalı evin önünde küçük bir bahçe, bahçenin ortasında da (hiçbir zaman fıskiyesi çalışmayan) minik bir havuz vardı. Arif oraya gelse de gelmese de, anlaştığı bir bahçevan hem eve göz kulak oluyor, hem de her yıl ilkbaharda bahçeye türlü türlü çiçekler dikiyordu. Aykut’un çocukları küçükken hepsi ailece gelip bu evde birkaç hafta kalabiliyorlardı ama çocuklar büyüyünce eve sığamaz olmuşlardı ve yazlık olarak Bodrum ikinci plana düşmüştü; her yıl başka bir beldeye gidip otelde kalmak tercih ediliyordu artık. Zaman içerisinde Arif Bodrum’daki bütün gezi teknelerinin sahipleri ile arkadaş olmuştu. Bu defa da Bodrum’a gelir gelmez gitmiş, özellikle yabancı turist gezdiren bir tekneciyi bulmuş ve bugün için yer ayırtmıştı. İki katlı teknenin alt katında altı tane sabit masa ve yirmi dört kişilik oturacak yer vardı. Tekne çalışanları, Arif ağabeyleri rahat etsin diye olsa gerek, (aslında çok bol bahşiş veriyor olması nedeni ile) fazla yolcu almadan tekneyi yola çıkartmışlar ve (Arif’in kadın arkadaşlarını ağırladığında olduğu gibi) ona mükellef bir rakı masası donatmışlardı. Kavun ve beyaz peynir ile başlayan rakı muhabbeti elbette ızgara levrek ve kalamar tava ile devam edecek ve de mevsim meyveleri ile final yapacaktı. Her ne kadar mayolarını giymiş idiyseler de, denize girmek gibi bir niyetleri yoktu iki arkadaşın. Karısı olmayınca Aykut hiçbir şeyden zevk almıyordu ki! Tekne yola çıkar çıkmaz kulak zarlarına zulmeden bilmem kaç desibel bir sesle Arapça bir oyun havası çalınmaya başlamış, karşı masadaki iki kadın haricindeki turistlerin hepsi güneşlenmek üzere ikinci kata çıkmıştı. Müzik sesinin yüksekliğinden ne dedikleri anlaşılmasa da, kadınların da bu işkenceden şikayetçi oldukları el kol hareketlerinden anlaşılıyordu. – Genç, baksana buraya, dedi Arif dümendeki çakma kaptan kılıklı oğlana, kapat şu zırıltıyı da çalacaksan adam gibi bir şey çal ve de bağırtma bu zımbırtıyı bu kadar! – Emrin olur Arif abi, yani bizde adettir, limandan çıkarken ve girerken hep bu şarkılar çalınıp oynanır da… Sizin için ne çalayım istersiniz? Aykut’un biraz olsun gülmesini sağlayabilir miyim diye düşünerek; – Git Topkapı Sarayı’ndan Kaşıkçı Elmasını çal bizim için! dedi Arif gülerek. – Abi kaşık havası var mı valla bilmiyorum, çok sidi (CD) var, Nesrin Topkapı’nın da Elma şarkısı bizde var mı acaba, biraz aramam lazım. Aykut gülmesine gülmüş, hatta kahkaha bile atmıştı ama Arif’in yaptığı espriye değil, oğlanın verdiği cevaba! – Tamam oğlum, kafa ütülemeyecek sakin bir şey bul çal işte, dedi Arif. Kaptan (!) müziği kapatıp kısık sesle bir yabancı müzik çalmaya başlayınca kadınlar da kaptanla yapılan o konuşmanın ne için yapılmış olduğunu kavramışlardı ve bir tanesi baş parmağını havaya kaldırıp Arif’e beğeni işareti yapmıştı. – Kalk Aykut, dedi Arif, bak vals çalıyor, şu kadınları dansa kaldıralım! – Ne o? Dedi Aykut, çıtırları bıraktın artık bunlara mı kaldın Kazanova? Sen iyice çaptan düşmüşsün be mirim! – Gelmezsen gelme, ben gidip birini kaldıracağım, hem bak soldakinde çok asil bir hava var, gizemli bir güzelliği var o kadının. – Gerçi evet, dedi Aykut, cami yıkılmış ama mihrap hala yerinde, hem de fazlasıyla! Müziğin sesi kısıldıktan sonra konuşmaları duyulur hale gelen kadınların aksanlarından İngiliz olduklarını tahmin ederek oturdukları masaya giden Arif, düzgün Amerikan İngilizcesi ile, ama hangisine teklif ettiği belli olmayan bir şekilde, onlara kibarca dans davetinde bulunmuştu ve çocukluktan beri kullanmadığı “çatırya” kelimesi ile karşılanmıştı. “Çatırya” bir bilye oyunu terimiydi. Arif’in bildiği kadarı ile de, sadece Adana-Mersin yöresinde kullanılırdı bu kelime. “Hangisine rast gelirse geçerli” anlamını taşırdı. Toprak zemine bir daire çizilir, bu dairenin içerisine her oyuncu eşit sayıda “enek” tabir edilen ve nispeten ucuz veya eskimiş bilyelerini koyardı. Daha sonra oyuncular sekiz on adım öteden bu daireye ellerindeki “dakka” denilen en güzel bilyeleri ile atış yaparlardı. Amaç dakkalarını eneklere çarptırıp onları daire dışına çıkartabilmekti, zira daire dışına çıkan enekler çıkartan oyuncunun malı olurdu. Ancak, kendi dakkasının daha önce çember etrafında konuşlanmış diğer dakkalara çarpmaması gerekirdi, aksi takdirde oyun dışı kalırdı. Bunun tek kurtuluş yolu “çatırya!” diyerek atışa başlamaktı, ki bu durumda dakkası hangi bilyeye çarparsa çarpsın oyun dışı kalmazdı. Ama bunun da bir bedeli vardı tabi. Attığı dakka eneklerin bulunduğu dairenin içerisine düşer ve orada kalırsa, her şeyi kaybederdi. Bu nedenle, kendisi “çatırya” dediğinde, rakip oyunculardan birisi, atış yapılmadan hemen önce “kaynarsan ceremeli!” diye bağırması gerekirdi bu kaide geçeri olsun. “Kaynamak”daire içinde kalmak, “cereme” ise ceza ödemek demekti! “Enekten turşulu”, “su”, “vuruş iki karış bir” gibi daha nice tabirleri vardı bilye oyunlarının. Julie’nin de anlayabilmesi için konuşmasını İngilizce sürdürdü Arif; – Bayan Nezi, ayağınızın durumunu fark edemedim, inanın çok üzüldüm. Özrümün kabulü için size içki ısmarlamama müsaade eder misiniz? – Aslında rakıyı ben de çok severim ama gündüz alkollü içki içersem sersem gibi oluyorum, teşekkür ederim. Özür dilemenizde de gerek yoktu zaten. Nezi hanıma göre daha ince yapılı, yüzü çilli, beyazlanmış saçlarının arasında hala sarı rengini kaybetmemiş teller olan ve devamlı gülümseyen Julie; – Ben bir bira alabilirim, dedi ve Türkçe olarak ekledi “Efes bira cok guzel”. – İsterseniz arkadaşınızla birlikte bizim masamıza misafir olun, dedi Nezi hanım, o da Türkçe olarak, meze ve içkilerinizi de taşıyın buraya, ben meyve suyu ile size eşlik ederim. – Sanırım bu akşam Bodrum’da kalacaksınızdır, dedi Arif, sorarcasına. – Evet bu gece buradayız ama yarın yolumuz var; İstanbul aktarmalı Londra. – O halde, sizi akşam balık yemeye davet ediyorum. Dans teklifim maalesef havada kaldı ama bunu reddetmezsiniz ümit ederim. Bizim devamlı gittiğimiz bir lokanta var, masalar kumların üzerinde. Eminim çok beğeneceksiniz. Çok gecikmeden de sizi otelinize bırakırım. Julie’nin de onayını aldıktan sonra kararlaştırdılar; akşam yedi gibi Arif kadınların kaldığı otele gelecek, Nezi’nin katlanabilen tekerlekli sandalyesini de alıp onları lokantaya getirecekti. Öyle de oldu. Aracı en yakın park yerine bıraktıktan sonra, araç trafiğine yasak olan sokaktaki lokantaya Nezi’yi tekerlekli sandalyesinde Julie ile nöbetleşe sürerek getirdiler. Kumların üzerinde, denize yakın bir masada Aykut onları bekliyordu. Mezeler masaya sıralanmıştı bile. – Nerede kaldınız be? Dedi Türkçe, bir yandan mezeler bayatlıyor bir yandan ben yutkuna yutkuna bir hal oluyorum! – Eeee? Dedi Arif, garsonları bizim balıkları tutmaya yolladın mı bari? – Oohooo, dedi Aykut, balıklar çoktan tutuldu geldi, “Arif abi nerede?” diye seni soruyorlar. Gece iyi başlamıştı. Arif’in karşısına Nezi, Aykut’un karşısına da Julie oturmuştu. Önce İngilizce başlayan sohbet daha birinci kadehten sonra Arif ile Nezi arasında Türkçeye dönmüştü. Aykut ise kasıtlı olarak abarttığı Tarzanca’sı ile Julie’yi güldürmeye çalışıyordu. Son yarım saattir “Gönül” kelimesinin İngilizce karşılığının tam olarak ne olabileceğini tartışıyorlardı. Mühim olan Aykut’un üzüntüsünü unutup tekrar konuşkan olmasıydı. Amaç hasıl olmuştu. Arif onları kendi hallerine bırakıp çakırkeyif haldeki Nezi’ye sordu: – Ayağınız? Konu sizi rahatsız etmez ise, anlatır mısınız, ne oldu, neden oldu? – Alıştım artık anlatmaya, rahatsız etmez. Kısaca anlatayım. İkisi de elektrik mühendisi olan babam ve ortağı zamanında bir şirket kurmuşlar. Yeri gelmişken söyleyeyim, Adana’ya da aldıkları bir taahhüt işi için gitmişlerdi zaten, hani benim de kaldığım o iki yıl var ya, işte o zaman. İş bitimi sonrası yine İstanbul’a döndüler. Yıllar içerisinde ben özel bir okulda liseyi bitirip Ankara’da moda tasarımı okudum. Babamın ortağının tek oğlu da onlar gibi elektrik mühendisliğini bitirdi. Birbirleri ile çok iyi anlaşan ana-babalarımız allem edip kallem edip bizi evlendirdiler. Aramızda aşk meşk, hiç birşey yok. Amaçları şirketi bize bırakıp keyiflerine bakmaktı sanırım. Organize edilen hayatımızın ilk bir iki yılı şöyle-böyle geçti ama sonradan kocam (ki, çocukluğundan beri biraz psikopat gibiydi) yavaş yavaş değişti. Şirketi tamamen o yönettiği için para işleri de tamamen onun elindeydi. Önce kumara başladı sonra içki müptelası oldu ve kısa zamanda da iyice sapıttı. Ayık gezmez olmuştu. Bu arada bir kızımız doğdu, adı Jale, şimdi o da Londra’da, bir İngiliz’le evli. Neyse ki o mutlu ve bana iki torun vermiş durumda. Ne diyordum? Ha, işte kızımın yüzü suyu hürmetine kocama tahammül etmeye çalıştım; ayrılmadım. Keşke de ayrılsaymışım! Ayakta duramayacak kadar sarhoş olduğunda bile araba kullanırdı. Bir gün şehir dışında bir davete katıldık. Kızım evde, bakıcısı var tabi. Gece dönüyoruz, bu önünü göremiyor. Bırakmıyor da arabayı ben kullanayım. İndir beni arabadan sonra ne yaparsan yap dedim, indirmedi. Kime söylüyorsun ki? Bir de hızlı kullanıyor ki sorma! Önümüzde bir kamyon var, adam sağdan yolunda gidiyor. Bizimki selektör yaptı, yol istedi. Yahu adam zaten yolun sağında, nereye kaçıp da sana yol versin? Yol boşsa solla geç, değilse bekle be manyak! Neyse, bizimki dayanamadı aniden solladı. Tam o ara karşıdan da bir araba gelmez mi? Gerisini hatırlamıyorum. O hayatını kaybetti, ben de ayaklarımı! O gün bu gündür tek başıma, protezlerimle yaşamaktayım hayatımı. Birkaç yıl sonra, çok eskiden bir defilede tanıştığım bu Julie ile Londra’da gelinlik üzerine ortak bir butik açtım. Halen devam ediyor o iş. Bu kız da neredeyse hayatını bana adadı, elim ayağım oldu. Onun da başından bir evlilik geçti ama onlarda boşanma bizden kolay. “Elalem ne der?” korkusu yok, attı yüzüğü kurtuldu. İşte Arif bey, benim hikayem bu! Ya sizinki? Arkadaşınız sizin için “müzmin bekar” ve “Kazanova” diye tiyo vermişti bana tekneden inmeden. – Müzmin bekarlığım doğru da Kazanova’lığımı biraz abartmış. Geçici birkaç ilişki, hepsi o kadar. Başımdan evlilik geçmediği için de anlatabileceğim pek bir şey yok. – Vardır, vardır, hadi bir yudum daha alalım da sizden bir aşk hikayesi dinleyelim! – Aşk denir mi bilemiyorum… çocukluk aşkı denir ancak benimkisine. İlkokuldaki son yılımda sınıfımıza yeni bir kız gelmişti. Adı Şule’ydi. İkinci bir adı daha vardı ama ne olduğunu hiç hatırlamıyorum. Galiba, babaannesinin ismi diye koymuşlar o ismi ama, demode bulmuş olmalılar ki, Şuleyi o isimle ne annesi ne de öğretmenimiz bile çağırmazdı. O güne kadar hiç o kadar güzel bir kız görmemiştim. Tertemiz, teni apak, gözleri sizinki gibi renkli olan bir kızdı. Onunla o kadar çok ilgilenir olmuştum ki, o küçük yaşımıza rağmen ona olan tutkum kimsenin gözünden kaçmamış, “Arif Şuleyi seviyor” diye laf çıkartmışlardı. Hatta, okulun arka bahçesindeki tuvalet duvarına da kömürle yazmışlardı aynı şeyi. Günlük gazete gibiydi mübarek duvar, her gün böyle bir magazin haberi çıkardı yani. Utandım, Şule görmesin istedim ama ben bilmem kaçıncı defa (korku ve zevk karışımı bir duygu ile) o yazıya bakarken bir gün yanıma geldi ve o da gördü! Yerin dibine geçtim. “Sen mi yazdın bunu? Bu yazılan gerçek mi?” diye sordu. Nutkum tutulmuştu, konuşamadım, kıpkırmızı bir suratla döndüm sınıfa koştum. Sorarken gülümsemişti, ya da ben öyle olmuş olduğuna inanmak istemiştim. Tekrar sormasın diye dua ettim içimden. Sormadı. Hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlığına devam etti benimle. Bak ne diyeceğim, şimdi hatırladım, siz “çatırya” demiştiniz ya teknede… O yıllarda bilye oyunu çocuklar arasında bayağı salgındı. Öyle bilgisayar, tablet, telefon, televizyon, ıvır zıvır yok ki onlarla oynasınlar. Çocukluğumuz uzun eşek, birdir bir, mendil kapmaca, körebe, çelik çomak ve bilye benzeri oyunlarla geçti. Ama ne yalan söyleyeyim, şimdiki çocuklardan çok daha mutlu, yaratıcı, dayanıklı ve sosyaldik. Ne diyordum? Ha, siz çatırya deyince hatırladım diyordum. Şule merak etti diye ona bilye oynamayı öğretmeye çalışmıştım. Hoşuna gitsin diye de, o zamanlar çok değerli sayılan, “sütlü” tabir edilen, en kıymetli dakkamla beş tane enek de hediye etmiştim ona. Kız çocuğu, ne olacak, bir daha ne oynadığını gördüm ne de o bilyeleri. Kaldırıp atmıştır muhakkak. Gelelim hikayemin devamına. Amerika’da okurken bir ara tatilinde Türkiye’ye ailemi ziyarete gelmiştim. Orada okuyan arkadaşlarımı ziyarete amacı ile de Adana’dan Ankara’ya gittim. Ulus’ta yürüyorum. Orada bir postane var, bilirsiniz belki. Tam postanenin önüne geldim veee… kimi görsem beğenirsiniz? Evet, belki siz de tahmin ettiniz; Şuleyi! Yanında bir kız arkadaşı ile postaneye girdi, tabi beni fark etmedi. Aman yarabbim, kız büyüyünce o kadar çok güzelleşmiş ki; inanın dünya güzeli olmuş! İçim bir tuhaf oldu. Önce nefesim kesildi sonra o soğuk kış gününde her tarafımı ter bastı. Kapının önünde durdum düşünüyorum: “acaba çıkışını bekleyip kendimi tanıtsam mı, yoksa yürüyüp yoluma mı gitsem? Ya tanımazsa, ya tanıyıp da ‘bu da nereden çıktı şimdi?’ diye başından savmaya kalkarsa? Bu durumda çok incinir, çok yaralanırım. Bırak, hayalimde sevgilim olarak kalsın daha iyi. Üstelik ya bir erkek arkadaşı, sevgilisi filan varsa? Ya da benimle arkadaş olmak isterse ve ben ona karşılık veremezsem?” Kızı zor duruma düşürmek var bir de. Evlilik? Benim cenahımdan imkansız gibi görünüyordu zaten. Bilirsiniz bizde şarkılar ve türküler bile vardır bu meyanda. Bakın, aklımda kaldığı kadarı ile bir tanesinin dizelerini söyleyeyim. Bir bahçeye giremezsen durup seyran eyleme Bir binayı yapamazsan yıkıp viran eyleme Bir güzeli sevip de alamazsan İsmini aleme rüsva eyleme Bu dizeler son yıllarda “Evlerinde lambaları yanıyor” diye bir türkünün içinde uzun hava tarzında yer aldı. Dinlerken ne kadar çok ağladığımı söylesem inanamazsınız. Kıza haksızlık olmasın diye acaba kendimi tanıtmamakla iyi mi etmiştim, yoksa her ikimizin mutlu yaşayacağı bir hayatı mı engellemiştim? Hiç bilemedim. Siz ne dersiniz? – Bir daha hiç haber alamadınız mı ondan? – Keşke sağ ve iyi olduğunu bilsem, keşke beni hatırlayıp hatırlamadığını öğrenebilsem. – Ben şu an bir yorum yapamayacağım. Ama bakarsınız onun açısından olaya bakar ve bir gün size bunu yazarım. Julie ile yaptığı sohbetini çoktan bitirip Arif’i dinlemekte olan Aykut, Türkçe olarak lafa karıştı ve, alkolün etkisiyle olsa gerek, senli benli bir tarzda; – Nezi hanım, bu salak var ya bu salak, işte o Şule’sinin yüzünden evlenmedi ömür boyu! Platonik aşk deniyor ya, işte tek sebep o! deyiverdi. Nezi Aykut’un söylediklerini ya duymamıştı veya duymamış gibi yapıyordu. Dönebildiğince denize doğru dönmüş sanki sadece dalga seslerini dinliyor gibiydi. Arif ise dikkatlice Nezi’nin silüetini incelemekle meşguldu. Güzel kadındı Allah için, ama hikayesi oldukça hazindi. Yazık olmuştu bu kadına da be! Neyse ki Nezi’nin yanaklarından inen yaşları fark edememişti Arif. Gecenin karanlığı kapatmıştı dizi dizi inen o minik inci tanelerini; ölümün akıp giden zamanın pırıltılarını kapattığı gibi. Fark etseydi mutlaka o da beraber ağlardı ama rezil de olurdu tabi. Onca insanın içinde durup dururken bir erkeğin ağlaması yakışır mıydı? Erkekler ağlamamalıydı! – Sizin yarın yolunuz var Nezi hanım, isterseniz sizi otelinize bırakalım. Biz yarın yine bu lokantadayız, değil mi Aykut? Aykut sadece kafa salladı, olur gibilerde. – İyi olur, dedi Nezi, hava da serinledi zaten, kalkalım. Otele geldiklerinde Nezi zorlanarak da olsa desteksiz olarak arabadan indi ve Julie’nin bağajdan çıkartıp açtığı portatif tekerlekli sandalyesine oturdu. – Bu güzel gece için teşekkür ederiz. – Bir daha görüşme imkanımız olur mu? – Siz İstanbul’daki işyeri adresinizi verin, bir daha gelişte biz sizi buluruz. Gördüğünüz gibi biz sosyal medya filan kullanmıyoruz Julie ile. – Yarın saat kaçta alayım sizi, hava alanına ben götürmek isterim. – Hiç zahmet etmeyin, otelin servisi var, onunla gideceğiz. Ayrıca, o sevdiğiniz Şule’den bir haber almanızı ve tekrar karşılaşmanızı dilerim. – Hiç sanmam, ama dileğiniz için teşekkür ederim. Israr edip Londra’daki adreslerini veya telefon numaralarını almadı Arif. Zaten onlar da adres alıp vermeye pek hevesli görünmemişlerdi… Sadece “İstanbul’a gelir gelmez mutlaka bizi bulun, bir akşam da orada yemek yiyelim.” dedi. Vedalaştılar. Geçirdikleri geceyi düşünerek uyudu Arif. Onca kadınla gezmiş, eğlenmiş, yemiş-içmişti ama Nezi ile olan şu kısa sohbetinin yüzde biri kadar hiç birisinden zevk alamamıştı. Ne iyi etmişti de onları yemeğe davet etmişti. Bir müddet sonra İstanbul’da karşılaşsalar ne güzel olurdu? İçi cızz etti; böyle bir kadın, hem sevgili hem eş, hem dost, hem arkadaş olurdu kendisine…ama nereden bulacaktı ki? Öğleye doğru uyandı Arif. Işığı yanıp sönerek sinyal vermekte olan baş ucundaki telefonunu aldı eline. Aykut bir mesaj bırakmıştı. Bodrumda yaşayan eski bir arkadaşını bulmaya gidiyormuş. Gün batımında aynı lokantaya gelecekmiş ve belki arkadaşını da getirebilirmiş. – Ohooo, dedi Aykut, sen çilingir sofrasını kurdurmuşsun bile! – Yahu bu gün batımı manzarası rakıyla bir başka güzel oluyor be. Hem bak daha başlamadım, seni bekledim. Hani, arkadaşın nerede? – Gelmedi. Bu akşam bir nişana mı düğüne mi her nereye ise oraya gidecekmiş. Gelemedi. Seninkiler şimdi İstanbul’dadırlar. – Kim lan benimkiler? – Anlamaza yatma, kim olacak Nezi ile Jüli! Kadehlerini doldurmuş, ilk yudumlarını almak üzereydiler ki, genç bir garson elide bir zarfla geldi. – Arif Abi, öğlen üzeri yüzü çilli yaşlıca bir yabancı bayan geldi, sen buraya geldiğinde bu zarfı sana vermemizi istedi, buyur. Zarfı getiren kadının Julie olduğunu tahmin eden Arif; – Hayırdır inşallah, dedi, adres telefon filan vermemişlerdi, olsa olsa odur… Zarfı itina ile kenarından yırtıp içindeki kağıdı çıkarttı. – Ne yazıyor? – Dur bre, okumadık daha, ananın karnında kaç ay kaldın sen oğlum? Yedi aylık mısın? Çok güzel bir el yazısı ile, otelin antetli kağıdına, Türkçe yazılmıştı. Arif, Dün akşam “size ne dersiniz?” diye sormuştun. Bu nedenle yazıyorum. Tuvaletin duvarındaki yazıyı hadi sen yazmamıştın, ama Şule sana “bu yazılan gerçek mi?” diye sorduğunda, ona neden “evet, seni seviyorum” demedin ki? Hadi çocuktun, onu anladım, sonra büyüdün, genç oldun. Ulustaki postanenin önünde biraz daha bekleyemedin mi? Neden kendini Şule’ye tanıtmadın? Seni yiyecek miydi? Onun da seni sevmiş olma ihtimali hiç aklına gelmedi mi? Hatta “kaldırıp atmıştır” dediğin bilyeleri bile ömür boyu saklamadığını nereden biliyorsun? Gelecekte ne olacağı tabi ki bilinemezdi ama onun da senin de hayatın bambaşka olabilirdi belki. Bundan sonraki hayatında mutluluklar diliyorum. Nezihe (Şule) Arman – Bak Aykut, al oku, dedi Arif. Bizim Nezi’nin tam adı Nezihe’ymiş. Kendisini Şule yerine koyarak bana bir eleştiri mektubu göndermiş. Alem kadınmış valla! Aykut mektubu alıp okurken aynı garson yine yanlarında belirdi. Elindeki minicik kadife bir keseyi uzattı. – Arif abi, o kadın tembihlemişti, zarftan beş dakika kadar sonra da bunu sana verelim diye. Arif aldı, bordo renkli minik kadife kesenin ağzındaki düğümü açtı ve içindeki cismi avcuna düşürdü. – Allah beni kahretsin! Allah benim bin türlü belamı versin! Diye bas bas bağırarak denize doğru koştu. Suyun kıyısına, ıslak kumların üzerine oturdu, başını iki elinin arasına aldı ve bütün lokantadakilerin duyacakları bir sesle hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Erkekler ağlamazdı halbuki! Ne olduğunu anlamaya çalışan Aykut, hemen fırladı, geldi, uzun pantolonuna aldırmadan ıslak kumun üzerine, Arif’in yanına oturdu. – Ne oldu lan? Manyak mısın oğlum , ne oldu be, söylesene. Konuşacak halde olmayan Arif sadece sol avucunu açtı, ay ışığında parlayan beyaz bir bilyeyi gösterdi ve sadece; – 60 yıl önce Şule’ye verdiğim “Sütlü” dakkam bu! Diyebildi boğuk bir sesle… Adil Karcı Adana, 07.02.2019

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “ŞARBON”

 

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “ŞARBON”

ŞARBON

“Usta” dedi çırak Mustafa elindeki telefondan gözlerini ayırmadan, “Mesaj geldi, Adana kasaplar çarşısındaki etlerde şarbon görülmüş, et almayın” diyo.

“Şarbonunun anasından avradından başlatma lan şimdi” diye alevlendi burnundan solumakta olan Hamit Usta. “İşin gücün yokmu lan senin Musti? Kalk çatalları, kaşıkları, tasları yıka!”

Akraba çocuğu olan ve kendisinin çırağı, komisi, garsonu, bulaşıkçısı olarak görev yapan Mustafayı “Musti” diye çağırırdı. Mustinin akrabalıktan kaynaklanan yılışıklığına da pek aldırmazdı. Bunu bilen Musti, “Ya usta” dedi “müşteri yok ki bulaşık olsun, bugün tertemiz kapları üçüncü keredir bana yıkatıyorsun! Bana acımıyorsan boşa kullanılan deterjana acı bari”.

“İthal hayvanlarda şarbon hastalığı görüldü” haberleri çıktı çıkalı gözüne uyku girmemişti zaten Hamit Ustanın. Bu haber üzerine işlerinin yine bıçak gibi kesileceğinden adı gibi emindi. Zira,“Deli Dana” haberi duyulduğunda da öyle olmamış mıydı?

Adana’nın bir kenar mahallesinde küçük bir paçacı dükkanı vardı Hamit Usta’nın. Karısı ve kızları günlük olarak alınan dana kellelerini, koyun kellelerini, paçalarını ve işkembelerini evde temizler, bir güzel haşlarlar ve çorba yapılmaya hazır hale getirirlerdi.

Allah var ya, tertemizdiler. Müşteriler de bunu bildiklerinden onlarca kilometre uzaktan çorba içmeye gelirlerdi o gösterişsiz dükkana. Paçacılık işi yorucuydu ama iyiydi. Öyle ya; bu dükkan kazanmasa, oğlana nasıl üniversite bitirtebilecekti, büyük kızını nasıl baş-göz edebilecekti?
Ve dahası, oturduğu evi nasıl satın alabilecekti? İşlerinin bozulma korkusunu ilk olarak o “Deli Dana” olayı sırasında iliklerine kadar yaşamıştı. Şimdi bu “Şarbon” söylentisi daha da korkutucuydu, zira bu bozuk ekonomi zaten herkesin işini vurmuş durumdaydı. Son zamanlarda tüm müşterileri birden bire vejetaryan olmuşlardı sanki! Normal müşterileri bir yana bırak, rakı faslı sonrası mutlaka işkembe çorbası içen akşamcı ahbapları bile görünmüyorlardı artık!

Ne yapsaydı? Tavuk çorbasına mı çevirseydi işini? Tavuk çorbası için kaç müşteri gelirdi ki? Belki bir-iki kişi, ki o da masrafını kurtarmazdı. “Kahvaltı salonu yapayım burasını” diye de düşündü ama mahallede olmazdı ki bu iş. Herkes evinde kahvaltı ediyordu zaten. Off, off! Ne yapsaydı acaba? Gözleri bir noktaya daldı gitti.

Hala elindeki akıllı tefonla oynamakta olan Musti’nin sesi ile kendine geldi;

– Usta be, ben diyorum ki, bu hayvanları biz kendimiz kessek, bu hayvanlar yerli malı desek, şarbonsuz olduğunu da reklam etsek. Nasıl olur amma? Adana’da tek güvenilir paçacı biz oluruz ve de müşterilerin hepsi bize gelir?
– Lan Musti, dedi Hamit Usta, seni akılsız bellerdim ama sende iyi ticari kafa varmış lan valla!

Musti’nin verdiği bu fikir bir an beyninde bir umut kıvılcımı çaktırdıysa da, böyle bir şeyi uygulamaya kalkınca karşısına çıkabilecek engelleri göz önüne getirip tekrar eski karamsarlığına büründü.

– İyi de, dedi, biz günde onlarca hayvanın sakatatını çalışıyoruz, hergün bir sürü hayvan mı keseceğiz? Alabilmemiz imkansız da, hadi aldık ve kestik diyelim, etlerini ne yapacağız lan? Kasap mıyız biz? Kasap bile o kadar eti bir günde satamaz ki!

Ustası tarafından “ticari bir deha” olarak görülmesi hoşuna giden Musti bu ünvanını sürdürebilmesi için yeni birşeyler önermek zorunluluğunu hissetti. Ustası haklıydı, günde onbeş-yirmi dana ve koyun kesecek değillerdi herhalde. Birincisi para yoktu, ki bu sebep zaten bu fikirden vazgeçilmesi için yeterliydi. Ayrıca, bu kadar yerli hayvanı nereden bulacaklardı? Öyle ya, bulabilseler, zaten kasaplar yapardı bu işi. Ama bir çare olmalıydı.

– Ustaaa! Buldum çaresini! diye bağırdı.

Birkaç yıl önce bıraktığı sigaraya yeniden başlamama mücadelesi vermekte olan ustası bu defa heyecansız bir sesle;

– Ne var lan, yine ne yumurlayacan? dedi?
– Usta be, peki biz bir tane dana da mı alamayız?
– Aldık diyelim, n’olacak?
– Bak usta, şimdi bir dana alıyoruz, emmim gilin portakal bahçesine götürüyoruz, kasap Mahmut’u da ayarlıyoruz…
– Kısa kes Musti, asabım zaten bozuk, ne diyeceksen çabuk de!
– Tamam be Usta, dur da dinle. Kasap danayı keserken, derisini yüzerken filan sen yanında poz veriyorsun, ben de fotrafını çekiyorum.
– Sonra?
– Sonra ustama deyim, o fotrafı hem feyse koyuyorum, hem de büyütüp vitrine asıyoruz.
Altına da “Hayvanlar yerlidir ve kendi kesimimizdir” diye yazıyoruz! Hele bir de bunu haber yapacak televizyoncu ya da gazeteci bulursak, zengin olduk gitti! Sen şimdiden daha büyük bir dükkan aramaya bak Hamit Usta!
– Eee? Bir tane hayvanın sakatatı ile mi zengin olacağız?
– Yok be ustam, geri kalanını yine kasaplardan alacağız tabi.
– Yuh sana lan! Milleti mi kandıracağız yani?
– Bak usta, devlet büyüklerimiz ne diyor?
– Ne diyor?
– Diyorlar ki, et alırken kasaba sorun, hayvan hastalıklı mıydı değil miydi diye.
– Lan salak, hangi kasap etini sattığı hayvan için “hastalıklıydı” der ki?
– Tamam işte be usta, biz soracağız, onlar da “hayır, değildi” diyecekler, günah da bizden gidecek!

Olur muydu? Olurdu! Neden olmasındı ki? Bu güne kadar gördüğü, okuduğu, seyrettiği binlerce reklamın hangisi hakikati yansıtıyordu ki? Nice saç çıkartıcı reklam görmüş, bir ikisine de sipariş verip getirtmiş ve reklamı yapılan ilaçları uygulamıştı. Hani? Kel kafasında bir tel bile saç çıkmış mıydı? Ya pilli bıçak bileme aletine ne demeli? İşi icabı hergün bıçak bilemesi gerekiyordu ve güya bu alet onu bu dertten kurtaracaktı! Televizyonda fırıl fırıl dönen bileme çarkı, getirttiği alette bırak bıçak bilemeyi, boşa dönmekten bile acizdi! Hangisini saysaydı ki? Binlerce tabak yıkar denilen ama yüz tane yıkamaya bile yetmeyen deterjan reklamlarını mı, hangisini! Şimdi neden kendisi de reklam yapmasındı ki? İnsanları yanıltan dünyadaki tek kişi kendisi mi olacaktı sanki?

Gece yatağa girince yine düşünmeye başladı; fikir güzeldi, belki eskisinden de çok kazanacaktı ama… “Hadi müşterileri kandırdın diyelim, kendi kendini nasıl kandıracaksın?” dedi bir ses içinden.

Ertesi sabahki dana kesme dümenini akşamdan ayarlamıştı halbuki. Vaz mı geçseydi acaba? Zaten hayvan pazarından getirip bahçesine bağladığı danayı da küçük kızı çok sevmişti. Sabah kestirmeye götürünce çok üzülecekti ve büyük bir cıngar çıkartacaktı belli ki. Ama, ne yapsaydı? Bir yanda geçim derdi bir yanda vicdanı…

Vicdanının sesini bastırıcasına “Aaamaaann” dedi sesli sesli,” yarın ola hayır ola!” ve uyku tutmayacağını bile bile gözlerini sımsıkı yumdu.

Adil Karcı
16 Eylül 2018

HAYDAR GÖFER

10 Şubat 2018 Cumartesi

SAYGIN BİR CUMHURİYET ÖĞRETMENİNİN 100. DOĞUM GÜNÜNÜ KUTLARKEN …

HAYDAR GÖFER

Eşim Faruk Bozbey’in 1964 yılı mezunu olduğu Tarsus Amerikan Koleji’ne, birlikte  yaptığımız ilk ziyarette, birçoğunu, yurt içinde ve yurt dışında başarılı çalışmalarından veya basından,  tanıdığım önemli isimlerin bir öğretmenin etrafında toplanmış olduğunu gördüm.

Sohbet ve muhabbet o kadar koyu ve güzeldi ki, kahkahalar havada uçuşmasına ve çok neşeli bir “mavra”   olmasına rağmen,  saygın  ortam insanı etkiliyordu.
İşte bu saygın Cumhuriyet Öğretmeni ile böyle bir günde tanıştım. Kendisi Tarsus Amerikan Kolejinin efsane edebiyat öğretmeni Haydar Göfer  idi.

HAYDAR GÖFER’İN GAZETECİ – YAZAR OLAN ÜÇ ÖĞRENCİSİ
CENGİZ ÇANDAR, METE AKYOL VE ULUÇ GÜRKAN
TAC 1965 MEZUNLARI ADINA PROF. DR. SİNAN BAYRAKTAROĞLU KONUŞMA YAPARKEN.
GEÇMİŞ YILLARDA  TC DEVLET ÜSTÜN HİZMET MADALYASI İLE ÖDÜLLENDİRİLEN SİNAN BAYRAKTAROĞLU İÇİN, HAYDAR HOCA’NIN ELİNDEN ALDIĞI 50. YIL PLAKETİ DE EN AZ O MADALYA KADAR DEĞERLİ  VE ANLAMLI OLMALI….
2015 MEZUNLAR TOPLANTISI
ANILARLA YÜKLÜ BİR DERS

Haydar Hoca’nın öğrencileriyle samimi ve seviyeli ilişkisi okulda olduğu gibi, okul dışında da devam ediyor. Mezun olan öğrencileri ondan hiç kopmadı ve hayat içinde temaslarını hiç kesmedi. Ona her yerden  ve  her ortamda, tarihi değeri olan mektuplar yazdılar. Cevaplar aldılar. Öğrencisi olan tanınmış gazeteci Mete Akyol, hepsi de “sevgili hocam” diye başlayan  bu mektupları “ “SEVGİLİ HOCAM “ isimli bir kitapta topladı.

Bu kitap, herhalde,  yazarı mektup sahibi öğrenciler olan, dünyadaki ilk kitap idi.

Bu kitapta yer alan mektupların asılları ve Haydar hoca’nın anı yüklü fotoğraflarını biriktirdiği albümleri, Tarsus Amerikan Koleji’nde  açılan  “Haydar Göfer”  müzesinde  sergileniyor….

Ünlü gazeteci Mete Akyol 1992 senesinde kütüphanelerimizin baş köşesine konuk olan ve üçüncü baskısını yapan “Sevgili Hocam”kitabının önsözünde şöyle diyor; 

“….SEVGİLİ HOCAM KİTABININ BİR BAŞKA ÖZELLİĞİ DE REKORLAR KİTABI’NA GEÇEBİLECEK DENLİ İLGİNÇ ÖZELLİKLER TAŞIYAN BİR KİTAP OLMASIDIR.

ELİNİZDEKİ BU KİTAP, BİLİR MİSİNİZ, YERYÜZÜNÜN EN UZUN SÜREDE YAZILAN KİTABIDIR.
BİRİNCİ SAYFASI 1953 YILINDA, SON SAYFASI 1985 YILINDA YAZILMIŞTIR. YAZAR AÇISINDAN DA ÖZEL BİR REKORUN SAHİBİDİR BU KİTAP..

DÜNYADA TAM 60 KİŞİ TARAFINDAN KALEME ALINAN İLK VE TEK KİTAPTIR.

ADI AÇISINDAN İSE KİTABIMIZ , BİR REKORUN DEĞİL AMA , KESİNLİKLE KENDİNE ÖZGÜ BİR ÖZELLİĞİN SAHİBİDİR.

“SEVGİLİ HOCAM” ADINI VERDİK. BU ADI RAHATLIKLA “SEVGİLİ AĞABEYİM” DE YAPABİLİRDİK, “SEVGİLİ AMCAM” DA HATTA “SEVGİLİ BABACIĞIM” DA YAPABİLİRDİK.

HATTA VE HATTA “SEVGİLİ SIRDAŞ” BİLE OLABİLİRDİ BU KİTABIN ADI..”

Mersin’de bir öğretmenler günü kutlamasında, Kurucu Başkanı olduğum  Türk Kadınlar Konseyi  Mersin Şubesi’nin bir faaliyeti olarak düzenlediğimiz, Mersin Kültür Merkezi’ndeki “Sevgili Hocam” temalı  program ve imza gününde, öğrencisi Mete Akyol ile Haydar Göfer’in sahnedeki duygu yüklü sohbeti herkesi duygulandırmış ve ilgi ile izlenmişti…

MERSİN KÜLTÜR MERKEZİ’NDE “SEVGİLİ HOCAM” TEMALI ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLAMASI
“Mersin Üniversitesi kurucu rektörü Prof. Vural Ülkü, Mete Akyol, İl Milli Eğitim Müdürü, Haydar Göfer ve yılın öğretmenleri
MERSİN KÜLTÜR MERKEZİ’NDE ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLAMASI
MERSİN ÜNİVERSİTESİ KURUCU REKTÖRÜ PROF. DR. VURAL ÜLKÜ, DERNEĞİMİZİN KURUCU ÜYELERİNDEN İLHAN SAĞLAR, İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ, HAYDAR GÖFER VE YILIN ÖĞRETMENİ SEÇİLEN ÖĞRETMENLERİMİZ

Mersin İl Kültür Müdürü olduğum dönemde, Tarsus Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir onur gecesinde gerçekleştirilen törende, öğrencilerinden, dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın elinden aldığı plaketin üstündeki mesaj onu çok duygulandırmış, sahnede sesi titremiş, gözleri dolmuştu…

“TAC’yi  TAÇ’landıran öğretmenimiz”.

Ne acıdır ki,  bu değerli ve saygın hoca, öğrencilerinin  daha çok okuması ve  öğrenmesi maksadıyla, evindeki değerli kitapları edebiyat sınıfına  taşıyarak  kurduğu  sınıf kütüphanesinin, bir kendini bilmez tarafından, camlarının kırılıp da  kitapları parçalandığı zaman, 1975  yılında, artık bir dönemin kapanmakta olduğu düşüncesine kapılarak  “Cumhuriyet  öğretmenliği”ni emeklilik ile noktalamak zorunda kalmıştı.

Ama,   öğrencileri Haydar Hoca’yı simgelemek ve ölümsüzleştirmek için, okulun tarihi binası olan Stickler  önüne bir çınar fidanı  diktiler.
Her yıl, daha da  büyüyen o çınarın altında toplanarak, sevgili hocaları ile, yine tatlı muhabbet ve “mavra” larına devam ediyorlar.

O, ÇINAR’LA, O ÇINARIN ALTINDA….

“Arşivindeki fotoğrafları benimle paylaşan, Haydar Göfer’in öğrencisi, Tarsus Amerikan Koleji’nin çok değerli öğretmeni, Erdoğan Kaynak’a sonsuz teşekkürler….”

Tarsus Amerikan Koleji 1964 mezunları sevgili hocaları ile..

 

Gönderen NURAY SOMER BOZBEY zaman: 14:13

Bunu E-postayla GönderBlogThis!Twitter’da PaylaşFacebook’ta PaylaşPinterest’te Paylaş

Etiketler: Sevgili hocam

1 yorum:

İsrâ Ve Mi’râc Yolculuğu

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mî’râc’a götürldüğü mübârek geceyi, yolculuğa nasıl hazırlandığını, seyâhat öncesi ve seyâhat esnâsında neler görüp yaşadığını Eshâbına şöyle haber vermişlerdir.

Hazret-i Enes (r.a.) ile Mâlik bin Sa’saa (r.a.) dan gelen rivâyet ile Buharî ve Müslim sahihlerinde kaydettiklerine göre, Rasûl-i Ekrem ve Nebiy-yi Muhterem (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır.

“Ben, (Receb ayı’nın 27. gecesi) Ka’be’nin Hatim kısınında duvara yaslanmış uyku ile uyanıklık arasında bulunuyordum. Cebrâil (a.s.) geldi. Yanında, Mîkâîl ve İsrâfîl aleyhimes-selâm ve çok sayıda Melek vardı.
(Bu susta farklı bir rivâyette şu ziyâde vardır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) o gece Halası Ümmü Hânî (radıyallâhü anhâ)’nın evinde kalmış, iki rek’at gece Namazı kıldıktan sonra yanı üzerine yatmış uyku ile uyanıklık arasında bulunduğu bir sırada birden evin çatısı açılmış, Cebrâil, Mîkâîl ve İsrâfîl aleyhimüsselâm yanlarında çok sayıda Melek ile gelmişlerdir.)
Kardeşim Cebrâil’e “Ne oldu, niye geldiniz?” diye sorduğumda: ‘Yâ Muhammed! Allâh-ü Teâlâ beni sana gönderdi. Bu gece, bundan önce hiç kimseye yapmadığı ve bundan sonra da hiç kimseye yapmayacağı ikrâmı sana lütuf ve ihsanda bulunmak üzere, seni O’na götürmemi emir buyurdu. Çünkü sen, Rabb’inle konuşmak ve onu görmek istiyorsun. Bu gece Rabb’inin pek çok acâibâtını, azamet ve kudretini müşâhede edeceksin.’ dedi.
Abdest aldım ve iki rek’at Namaz kıldım. Sonra, Cebrâil (a.s.) boğazımdan karnıma kadar göğsümü yarıp, beni ameliyât etti.
(Bu ameliyat, mâ’nevî bir ameliyât olduğu için herhangi bir âlet ile olmadığı ve kan akmadığı gibi, Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) herhangi bir acı da hissetmemiştir. Zîrâ bu bir mû’cizedir.)
İçi zemzem dolu bir büyük kap getirildi. Kalbimi çıkarıp bu zemzemle üç defa yıkadılar. Sonra içi îmân ve hikmetle dolu başka bir büyük kap getirdiler ve kalbime doldurdular. Kalbime ayrıca sekînet koyduktan sonra yerine tekrar yerleştirdiler.”
(Râvî der ki; Fahr-i Kâinât Efendimizin (s.a.v.) göğsü o anda iyileşmiştir. Fakat bakanlar göğsünde bu mânevî ameliyatın izini görürlerdi.)
Cebrâil aleyhisselam, berâberinde “Burak” adında beyaz bir binek getirmişti. (Beyazlığı ve parlaklığı sebebiyle veya şimşek kadar hızlı olduğu için bu bineğe “Burak” denilmiştir.)
Cebrâil aleyhisselam “Haydi gidelim” dedi. “Nereye?” diye sordum, “Rabb’ine ve Rabb’inin dilediği yerlere.” dedi ve Burağa bindirilerek yola çıkarıldım.

Merkeb’den biraz büyük, katırdan küçük ve beyaz renkli olan Burak, ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu.
Burak üzerinde, Cibril aleyhisselam’ın refâkatında önce, Mescid-i Aksâ’ya götürüldüm.
Sonra, Cibril aleyhisselâm ile dünyâ semâsına kadar yükseltildim, bir kapıya geldik.
Cibril aleyhisselâm, kapının açılmasını istedi.
İçerden: “Gelen kim?” denildi. Ben “Cibril’im” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed (s.a.v.)!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti gönderildi mi?” denildi. “Evet!” dedi.
İçerden; “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!” denildi. Derken kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hazret-i Âdem aleyhiselam’ı gördüm. Cibril aleyhisselam; “Bu babanız Âdem’dir! Selâm ver O’na!” dedi. Ben de selâm verdim. Âdem aleyhisselâm, selâmıma mukâbele etti. Sonra bana: “Sâlih evlad hoş gelmiş, sâlih Peygamber hoş gelmiş!” dedi.
Sonra Hazreti Cebrail beni yükseltti ve ikinci kat semâya geldik. Kapıyı çaldı. “İçerden gelen kim?” denildi. “Ben Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti gönderildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler.
Derken bize kapı açıldı. İçeri girince, Hazret-i Yahya ve Hazret-i İsa aleyhimasselam ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı.
Hazret-i Cebrâıl: “Bunlar Hazret-i Yahya ve Hazret-i İsa’dırlar, onlara selâm ver!” dedi. Ben de selâm verdim. Onlar da selâmıma mukâbelede bulundular. Sonra: “Hoş geldin sâlih kardeş, hoş geldin sâlih Peygamber” dediler.
Sonra Cebrâil beni üçüncü kat semâya çıkardı. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim ?” denildi. “Cibril’im!” dedi. “Yanındaki kim?” denildi. “Muhammed’dir!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti gitti mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!, ne büyük saâdet!” denildi. Kapı bize açıldı. İçeri girince Hazret-i Yusuf aleyhiselam’la karşılaştık. Cebrâîl: “Bu Yusuf tur! O’na selâm ver!” dedi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra: “Sâlih kardeş hoş gelmiş, sâlih Peygamber hoş gelmiş!” dedi.
Sonra Cebrâîl beni dördüncü kat semâya çıkardı. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim ?” denildi. “Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “Ona Mi’rac davetiyesi indi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler.
Kapı açıldı, içeri girdiğimizde, Hazret-i  İdris aleyhisselam ile karşılaştık. Hazret-i Cebrâîl: “Bu İdris’tir, O’na selâm ver!” dedi. Ben selâm verdim. O da selâmma mukâbele etti. Sonra bana: “Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!” dedi.
Sonra Hazret-i Cebrâîl beni yükseltti. Beşinci kat semâya geldik. Kapıyı çaldı. “Kim bu gelen ?” denildi. “Ben Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim ?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O’na Mi’râc  dâ’veti indirildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi. Kapı açıldı, içeri girince, Hârûn aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrâîl aleyhisselam: “Bu Hârûn aleyhisselam’dır. O’na selâm veri” dedi. Ben selâm verdim, o da selâmıma mukabelede bulundu ve: “Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!” dedi.
Sonra Cebrâîl aleyhisselam beni yükseltti ve altıncı semâya geldik. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim?” denildi. “Ben Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti indirildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi, içeri girince, Hazret-i Mûsâ aleyhisselam ile karşılaştık. Cibril aleyhisselam: “Bu Kelîm-ullah Mûsâ Peygamberdir, O’na selâm ver!” dedi. Ben selâm verdim. O da selâmıma mukâbele etti. Hoş geldin ey sâlih amelli Peygamber, ne hoş teşrif bu! ey aziz kardeş! dedi.
Yanından ayrılınca ağlamaya başladı. Kendisine niçin ağlıyorsun? diye soruldu. (Cevâben): “Benden sonra bir genç Peygamber (Muhammed a.s.) gönderildi. Ümmetimden daha fazla kişi, O’nun ümmetinden Cennete girecek, bunun için ağlıyorum” dedi.
Sonra Cebrâîl aleyhisselam beni yedinci kat semâya çıkardı ve kapının açılmasını istedi. (İçerden): Kim o? denildi. Cebrâil: Cibril’im dedi. Yanında kim var? diye soruldu. Cebrâîl: Muhammed (s.a.v.) dedi. Kendisine mi’râc dâ’vetiyesi indirildi mi? diye soruldu. Cebrâîl, evet dedi. İçerden. “Hoş geldi, ne mes’ûd bir teşrif bu! dendi. Kapı açıldı. İçeri girince İbrahim Peygamber ile karşılaştım. Cebrâîl aleyhisselam, “Bu Senin atan İbrahim Peygamberdir” dedi ve O’na selâm verdi. Ben de arkasından selâm verdim. Selâmımı aldı ve “Hoş geldin, ey hayırlı oğul ve sâlih amelli Nebi” dedi.
Sonra Sidretü’l-Münteha’ya çıkarıldım. Bunun (Sidre ağacının) meyveleri (Yemen’in) hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi.
Cebrâîl aleyhisselam bana: “İşte bu Sidretü’l-Münteha’dır!” dedi. Burada ikisi alttan, ikisi de üstten (görülecek şekilde) akan dört nehir gördüm. Ey Cibril! “Bunlar nedir? dedim.
Hazret-i Cebrâîl: “Alttan akanlar, Cennette bulunan iki nehir, üstten akanlar da Nil ve Fırat nehirleridir” dedi. Sonra bana Beytü’l-Ma’mûr gösterildi.
Ey Cebrâîl ! bu nedir? dedim. Burası Melekler’in ziyaretgâhı olan “Beyt-ül Mâ’mûr’dur” dedi. Her gün buraya yetmiş bin Melek girer ve çıktıktan sonra da oraya bir daha dönmezler (girmezler). Yani her gün başka bir yetmiş bin Melek kâfilesi ziyâret eder, bir ziyâret edene bir daha sıra gelmez!”dedi.
Sonra biri bana üç kap getirdi. Kaplardan birinde şarâb-ı tahur, (cennet şarabı) bir kapta süt, bir kapta da bal var idi.
Ben sütü aldım. Bunun üzerine Cebrâîl aleyhisselam: “Yâ Muhammed! Bu (aldığın), fıtrat (a uygun olan) dır. Senin ve ümmetinin İslâm Dini üzerinde olan fıtratının alâmetidir” dedi.
Rasûlüllah (s.a.v.) devâmla; “Bana günde elli vakit olmak üzere Namaz Farz kılındı”.
Oradan döndüm, giderken. Mûsâ aleyhisselam’a uğradım. Bana: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Günde elli vakit Namazla emrolundum” dedim.
Yâ Muhammed! Senin ümmetin, her gün elli vakit Namaz’a muktedir olamaz.Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. İsrail oğulları (yahudiler) arasında çok mücâdele ettim; (muvaffak olamadım).
Sen, Rabbine dön ve ümmetin için bu Namaz hakkında hafifletme talep et!, Namaz vakitlerini azaltmasını iste” dedi. Bunun üzerine, Rabbim’in (c.c.) huzûruna döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit Namazı indirdi.
Dönüşte Mûsâ aleyhisselam’a tekrar uğradım. Yine: “Ne ile emrolundun ?” dedi. “Ben de on vakit Namazı kaldırdı!” dedim. Mûsâ aleyhisselam, bana “Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!” dedi. Döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Mûsâ aleyhisselam’a uğradım. Yine ilk seferinde söylediklerini söyledi.
Tekrar Rabbim’e döndüm. On vakit daha indirdi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hazret-i Mûsâ ile Rabbim arasında gidip gelmeye devâm ettim.
Bu sonuncu defa da, Hazret-i Mûsâ’ya uğradım. Yine: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Her gün beş vakit Namazla!” dedim. Mûsâ aleyhisselam bana tekrar,”Senin ümmetin her gün beş vakit Namazı kılamaz, Ben, insanları Senden önce denedim. Allah’a dön ve ümmetin için bu Namaz Farîzasını hafifletmesini iste!” dedi.
Bunun üzerine: “Rabbim’den bu Namaz vakitlerinin indirilmesini o kadar çok istedim ki, artık utanıdım. Ben beş vakit Namaz’a râzıyım, kabul ediyorum. Allah’ın emrine teslim oluyorum!” dedim.
Mûsâ’nın (a.s.) yanından ayrılınca, bana şöyle nidâ olundu: “Farzımı kesinleştirdim ve kullarımdan da hafiflettim. Namazlar (günde) beş vakit’tir. Ve onlara (beş vakti kılanlara) elli (vakit kılmış) sevâbı vardır” de. İndim’de hüküm değişmez artık!” buyuruldu.
(Sadaka Rasûlüllahi sallAllahü aleyhi ve sellem: Salat ve selâmların en güzeli Allah’ın Rasûlü’nün üzerine olsun. O (s.a.v.) muhakkak doğru söylemiş, doğruyu bildirmiştir).
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin elfe elfin…

RASÛLÜLLAH’IN (S.A.V.) Mİ’RÂC YOLCULUĞUNU KUREYŞLİLERE HABER VERMESİ

Hazret-i Peygamber (s.a.v.) İsrâ ve Mî’râc yolculuğuna götürülüp döndürüldüğü gecenin sabahında Mescid’e çıkıp Kureyş’e haber verdi. Şaşkınlık ve inkârdan kimi el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu.
Îmân etmiş (nasipsiz sûrî îman sâhibi) olanlardan bazıları, Din’den bile dönmüşlerdir…
İçlerinden bir kısmı doğruca Hazret-i Ebûbekr’e (r.a.) koşmuşlar, “senin arkadaşın iyice sapıttı. Dün gece Kudus’e oradan da semâlara gidip geldiğini söylüyor!” demişlet. Hazret-i Ebûbekir: “Eğer bunu O (s.a.v.) söylediyse şüphesiz doğrudur.” dedi. Kureyşleler: O’nu bunda da mı tasdik ediyorsun?” dediler. “Ben O’nu bundan daha ötesinde de yani Peygamberliğini tasdik ediyorum!” dedi. Bunun üzerine; Hazret-i Ebûbekir (r.a.), bizzat Yüce Allah tarafından “Sıddîk” diye isimlendirildi.
Kureyşlilerden Mescid-i Aksâ’yı bilenler Peygamber Efendimize (s.a.v.) onunla alâkalı sualler sordular, orayı târif etmesini istediler.
Kâdir-i Mutlak olan Allâh-ü Teâlâ, Rasûlü’ne arzı dürmüş, Mescid-i Aksâ’yı Rasûlüllah’a (s.a.v) göstermiş, ona bakıp târif ediyordu.
Müşrikler, “Târifinde doğru söyledi.” dediler. Sonra da “Haydi bakalım, bizim kervanı haber ver. O, bizce daha mühimdir. Onlardan bir şeye rast geldin mi?” dediler.
“Evet, filanların kervanına rast geldim, Revha’da idi. Bir deve yitirmişler, arıyorlardı. Yüklerinde bir su kırbası vardı. Susadım, onu alıp su içtim ve yine yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, kırbada suyu bulmuşlar mı?” buyurdu. “Bu da diğer bir delildir.” dediler. Sonra sayılarını, yüklerini, şekillerini sordular. Bu defa da Rasûlüllah’a (s.a.v.) kervan gösteriliverdi ve sorduklarının hepsini haber verdi:
“İçlerinde falan ve filân, önde karamtık beyaz bir deve, üzerinde dikilmiş iki büyük çuval olduğu halde filân gün güneşin doğuşuyla beraber gelirler.” buyurdu.
Kendilerine göre açık bulmaya çalışan Kureyşliler, “Bu da diğer bir delildir.” dediler.
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) haber verdiği gün hızla tepeye doğru çıktılar. “Güneş ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız” diye bakıyorlardı.
Derken içlerinden birisi “Gün doğdu.” diye haykırdı, diğer birisi de “İşte kervan geliyor, önünde karamtık beyaz deve ve içlerinde falan ve filan da var, tıpkı dediği gibi.” dedi.
Böyle iken o nasipsizler, Allah’ın Rasûlü’ne yine îmân etmediler. Nasipsizler yine inkârı seçtiler ve “ bu apaçık bir sihirdir.” dediler.
.. HasbünAllahi ve ni’mel vekîl…

Mİ‘RÂC’IN HİKMETLERİNDEN BİRİ DE ULVÎ ÂLEMLER VE ORALARDA BULUNANLARIN HABÎBULLAH İLE MÜŞERREF OLMA ARZULARININ KARŞILANMASIDIR

Ulemâ’nın ekserine göre Rasûlüllah Efendimiz’in (sallAllahü aleyhi ve sellem) Mu’cizelerle dolu İsrâ ve Mi‘râc yolculuğu, ruh-maal cesed, (cesediyle birlikte) ve uyanık iken olmuştur.
Bunun hikmeti yedi kat gök, sekiz Cennet, Arş, Kürsî, Levh, Kalem ve Peygamberimizin mi’râc’da teşrîf buyurmuş olduğu her mekân ve oranın sâkinleri, dilleriyle ve lisân-ı halleriyle Cenâb-ı Hakk’a niyâz etmişler ve hakkında (meâlen) “Ve seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ Sûresi, âyet 107) buyurulan Muhammed Mustafâ’yı (s.a.v.) görmek, onun ayağının tozunu gözlerine sürme ederek şereflenmek istemişlerdir. Cenâb-ı Hak onların bu ilticâlarını kabul eylemiş ve Habîbini İsrâ ve Mi’râc yolculuğuna çıkarmıştır.

EY MUHAMMED! NA’LİNLERİNİ ÇIKARMA’DAN YÜRÜ

Ebî Hüreyre’den (r.a.) rivâyet olunan Hadis-i Şeriflerinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır.  “Mi‘râc gecesi ayağımı Arş-ı A‘lâ’ya basacağım zaman nâ’linimini çıkarmak istedim. Allâh-ü Teâlâ tarafından şöyle nidâ olundu:
‘Ey Muhammed, Arş ve Kürsî nâ’linlerinin altında olmakla şereflenmeleri için nâ’linlerini (terliklerini) çıkarma.”
“Yâ Rabbi, kardeşim Mûsâ’ya: ‘Şimdi nâ’linlerini çıkar, çünkü sen mukaddes bir vâdîde; Tuvâ’dasın’ buyurmuş idin” dedim.
Buyurdu ki: “Sen benim indimde Mûsâ gibi değilsin. O benim kelîmimdir, sen ise Habîbim’sin. O, rü’yetimi (beni görmeyi) istedi, kendisine: Sen beni Habîbim’den önce göremezsin, buyurdum”.

ABDİYYET VE HABÎBİYET ARASINDA TERCİH HAKKI

İrfan ve hikmet ehli âlimlerden Şeyh Sühreverdî (kuddise sirruh) buyurmuştur ki:
Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallAllahü aleyhi ve sellem) Mi‘râc gecesi abdiyyet (kulluk) ve habîbiyyet arasında tercih hakkı verildi, o abdiyyeti seçti, Allâh- Teâlâ:
“Yâ Muhammed! Sen edebi gözeterek kulluğumu seçtin, Ben de bütün kerâmet ve fazîletleri ihsan ederek seni seçtim” buyurdu. Çünkü Allâh’a kulluk bütün fazîletleri kendinde toplar. Bu sebeple Kelime-i Şehâdet’de önce abdühû sonra Rasûlühü deriz. Kulluk, bütün makamların en kâmili, derecelerin en yükseğidir. Diğer bütün kemâlât kulluğun meyvesidir.”
Eşhedü en lâ İlâhe illAllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü…

Orta Şark’ta yalan mübahtır : EGE CANSEN

Orta Şark’ta yalan mübahtır

Orta Doğu, bir coğrafi adrestir. Orta Şark ise bir kültür türünün adıdır. Osmanlı Devleti gerileyince, Batılılar tarafından “Avrupa’nın Hasta Adamı” diye isimlendirilmiştir. Doğrudur, Osmanlı Devleti aynı zamanda bir Doğu Avrupa ülkesiydi. Daha doğrusu Doğu Avrupa’da özellikle Balkanlar’da askeri ve siyasi hâkimiyeti vardı. Ama Osmanlı hep “Oryantal” yani Orta Şarklı olmuştur. Orta Şark kültürünün en büyük özelliği, yalanın mübah ve yaygın olmasıdır. Orta Şark insanı yalan söylerken, yalan söylüyorum diye düşünmez. Çünkü ona göre her sorunun birden fazla doğru cevabı vardır. O da kendince yalan değil, işine gelen doğrulardan birini söylüyordur. Belki takiye belki de tevriye yapıyordur. Bu da onun en doğal hakkıdır. Yalan makinesine bağlansa; yalan söylerken beyin ve vücut tepkileri değişmeyeceği için makine, Orta Şarklının yalan söylediğini algılayamaz.

GERÇEĞİ DOĞRU OLARAK SÖYLEMENİN ÜÇ ŞARTI

Amerikan mahkemelerinde sanık ve tanıklardan gerçeği söyleyeceğine dair yemin etmeleri istenir. Bu yemin, üç şarttan oluşur.

1. Gerçeği söylemek (to tell the truth)

2. Sadece gerçeği söylemek (nothing but the truth). Yani, gerçek ama soruyla doğrudan ilgisi bulunmayan şeyler anlatarak konuyu dağıtıp kafa karıştırmamak.

3. Gerçeğin tamamını söylemek (and the whole truth). Bildiği gerçeklerin hepsini söylemek, kasten eksik bilgi vermemek.

Türkçe dublajlı yüzlerce Amerikan mahkeme filmi seyretmişsinizdir. Usta mütercimler, bu filmlerdeki konuşmaları Türkçeye çeviriyorlar. Ama hiçbiri mahkeme yemininin üçüncü şartını çevirmiyor. “Doğruyu ve sadece doğruyu söyleyeceğime yemin ederim” deyip kesiyorlar. Çünkü bu çevirmenler de Orta Şarklıdır. Harslarında “eksik konuşmak, yalancılıktır” kavramı yoktur. Bu yazıyı son günlerde çok tartışılan UBER ve sair konularda yazanların, (kendilerince iyi bir amaca hizmet etmek için) ne kadar çok yalancılık yaptıklarını görünce yazmaya karar verdim.

DAHA İYİ YARGI

Orta Şark’ta yalan kurumsaldır. Bir grup hukukçu “Daha İyi Yargı” adında bir dernek kurmuş. İki yıl önceki basın toplantılarına ben de katılmıştım. Toplantıda verilen bilgilerden, hukuk sistemimizin (siyasetin yarattığı baskı ve kirlenme dışında da) yalancılık konusunda tam bir Orta Şarklı olduğu kafama dank etmişti. “Daha İyi Yargı Derneği“ çırpınıyor ve diyordu ki:

1. Yargıdaki sorunların ve şikâyetlerin tümünün kök sebebi uyuşmazlık çözümünde dürüstlük ilkesinin hayata geçmemiş olmasıdır.

2. Çaresi, “avukatlara, tam ve doğru ifşa ve ibraz mecburiyeti”getirilmesidir. (Yukarıdaki yemin bölümünü lütfen tekrar okuyun)

3. Bu yapılırsa yargı güçlenir, yargılama süresi kısalır, adalet sistemi çok daha ekonomik hale gelir.

Ben de saf, saf “Bundan doğal ne olabilir? Tabii bu mecburiyet olmalı; uymayan avukat cezalandırılmalıdır” dedim. Meğer ülkemiz hukuk hocaları, “tam ve doğru ibraz ve ifşada bulunma mecburiyeti” olamaz. Böyle bir mecburiyet avukatın elini koluna bağlar tezini savunuyormuş.

Son söz: Yalancılık haksa, haklılık yalandır.