ÇATIRYA

ÇATIRYA- Yani…, dedi karşısındaki kadın, kısaca “Çatırya!” diyorsunuz. Ani bir kroşe yemiş boksör gibi oldu Arif; hiç beklemiyordu böyle bir şeyi. – Siz Türk müsünüz? diyebildi sadece. Kadın muzip bir gülümseme ile: – Evet, bir sakıncası mı var? – Yok tabi de, inanın hiç beklemiyordum. O kadar güzel İngilizce konuşuyordunuz ki, hiç ihtimal veremedim. Müsaade ederseniz kendimi takdim edeyim; ben Arif, karşıda oturan da iş ortağım ve kadim dostum Aykut. – Ben Nezi, bu da benim iş ortağım Jüli. Dans teklifinizi ben kabul etmek isterdim ama… dedi ve masanın altına koyduğu koltuk değneklerinden birisini çıkartıp gösterdi, görüyorsunuz maalesef mümkün değil. Jüli kabul eder mi bilemem. Yanında oturan Julie’ye döndü ve mükemmel bir İngiliz aksanı ile “sen dans etmek ister misin?” diye sordu. Julie “belki sonra” diyerek konuyu kibarca kapattı. – Çatırya kelimesini Adana dışında kullanan olduğunu bilmezdim. Sizden, hele ki, bir bayandan duyunca şaşırmadım desem yalan olur. – Zaten ben de orada öğrendim, babamın işi sebebi ile ben çocukken iki yıl kadar orada kalmıştık. Her ikisi de işletme okumuş olan Arif ile Aykut yedek subay okulunda tanışmışlar, çok iyi arkadaş olmuşlar ve askerlik sonrası beraber çalışmaya karar vererek İstanbul’da bir reklam şirketi kurmuşlardı. Yabancı lisan olarak Aykut’un orta derecedeki İngilizcesine karşılık, Üniversiteyi Amerika’da bitiren Arif’in, İngilizcesine ilaveten, iyi derecede İspanyolca, orta derecede Almanca ve derdini anlatacak kadar da Fransızcası ve Rusçası vardı. İş hayatında iyi bir ikili olmuşlardı. Arif’in girişkenliğinin ve Aykut’un çalışma azminin birleşimi onlara kısa zamanda başarı getirmiş, büyük şirketlerin vazgeçilmez reklamcıları olmuşlardı. Arif gününü gün ederek yaşamayı tercih etmiş, birkaç defa niyetlense de, beraber olduğu hiçbir kadın ile evlenmeye yanaşmamıştı; yani müzmin bekardı. Buna karşılık Aykut üniversite yıllarında tanıştığı, kendisinden birkaç yaş küçük bir kızla dünya evine girmiş, çor-çocuğa karışmış ve iyi bir aile babası olmuştu. Arif’e ise Aykut’un karısına manevi ağabey, çocuklarına dayı olmak kalmıştı. Uzunca bir müddet “evlenme yaşın geçiyor” diye uyaran Arif sonunda bu ısrarından vazgeçmişti ama karısı Seda “abi ne olursun, bak son yıllarında çok pişman olacaksın, sana da bir yuva kuralım yaa” demekten vaz geçmemişti. Ancak Seda, Arif abisinin son yıllarını görecek kadar hayatta kalamamış, kötü huylu bir hastalık dönemi yaşadıktan sonra geçen yıl Azrail’e yenik düşmüştü. Çocukları çoktan evlenip evden ayrılmış olan ve devamlı “Bir Köroğlu bir Ayvaz kaldık” diyen Aykut ise karısının ölümü üzerine içine kapanmış, birçok çalışanı bulunan işyerine de uğramaz olmuştu. Onun bu haline dayanamayan Arif ise “Yeter artık be Aykut, ölenle ölünmez” diye zorlamış ve sonunda Aykut’u Bodrum’a gelmeye ikna etmişti. Arif’in yıllar önce satın alıp restore ettirdiği eski bir Rum evinde kalıyorlardı. Taş duvarlı, mavi pencereli, üç taş basamakla giriş kapısının eşiğine çıkılan bu beyaz badanalı evin önünde küçük bir bahçe, bahçenin ortasında da (hiçbir zaman fıskiyesi çalışmayan) minik bir havuz vardı. Arif oraya gelse de gelmese de, anlaştığı bir bahçevan hem eve göz kulak oluyor, hem de her yıl ilkbaharda bahçeye türlü türlü çiçekler dikiyordu. Aykut’un çocukları küçükken hepsi ailece gelip bu evde birkaç hafta kalabiliyorlardı ama çocuklar büyüyünce eve sığamaz olmuşlardı ve yazlık olarak Bodrum ikinci plana düşmüştü; her yıl başka bir beldeye gidip otelde kalmak tercih ediliyordu artık. Zaman içerisinde Arif Bodrum’daki bütün gezi teknelerinin sahipleri ile arkadaş olmuştu. Bu defa da Bodrum’a gelir gelmez gitmiş, özellikle yabancı turist gezdiren bir tekneciyi bulmuş ve bugün için yer ayırtmıştı. İki katlı teknenin alt katında altı tane sabit masa ve yirmi dört kişilik oturacak yer vardı. Tekne çalışanları, Arif ağabeyleri rahat etsin diye olsa gerek, (aslında çok bol bahşiş veriyor olması nedeni ile) fazla yolcu almadan tekneyi yola çıkartmışlar ve (Arif’in kadın arkadaşlarını ağırladığında olduğu gibi) ona mükellef bir rakı masası donatmışlardı. Kavun ve beyaz peynir ile başlayan rakı muhabbeti elbette ızgara levrek ve kalamar tava ile devam edecek ve de mevsim meyveleri ile final yapacaktı. Her ne kadar mayolarını giymiş idiyseler de, denize girmek gibi bir niyetleri yoktu iki arkadaşın. Karısı olmayınca Aykut hiçbir şeyden zevk almıyordu ki! Tekne yola çıkar çıkmaz kulak zarlarına zulmeden bilmem kaç desibel bir sesle Arapça bir oyun havası çalınmaya başlamış, karşı masadaki iki kadın haricindeki turistlerin hepsi güneşlenmek üzere ikinci kata çıkmıştı. Müzik sesinin yüksekliğinden ne dedikleri anlaşılmasa da, kadınların da bu işkenceden şikayetçi oldukları el kol hareketlerinden anlaşılıyordu. – Genç, baksana buraya, dedi Arif dümendeki çakma kaptan kılıklı oğlana, kapat şu zırıltıyı da çalacaksan adam gibi bir şey çal ve de bağırtma bu zımbırtıyı bu kadar! – Emrin olur Arif abi, yani bizde adettir, limandan çıkarken ve girerken hep bu şarkılar çalınıp oynanır da… Sizin için ne çalayım istersiniz? Aykut’un biraz olsun gülmesini sağlayabilir miyim diye düşünerek; – Git Topkapı Sarayı’ndan Kaşıkçı Elmasını çal bizim için! dedi Arif gülerek. – Abi kaşık havası var mı valla bilmiyorum, çok sidi (CD) var, Nesrin Topkapı’nın da Elma şarkısı bizde var mı acaba, biraz aramam lazım. Aykut gülmesine gülmüş, hatta kahkaha bile atmıştı ama Arif’in yaptığı espriye değil, oğlanın verdiği cevaba! – Tamam oğlum, kafa ütülemeyecek sakin bir şey bul çal işte, dedi Arif. Kaptan (!) müziği kapatıp kısık sesle bir yabancı müzik çalmaya başlayınca kadınlar da kaptanla yapılan o konuşmanın ne için yapılmış olduğunu kavramışlardı ve bir tanesi baş parmağını havaya kaldırıp Arif’e beğeni işareti yapmıştı. – Kalk Aykut, dedi Arif, bak vals çalıyor, şu kadınları dansa kaldıralım! – Ne o? Dedi Aykut, çıtırları bıraktın artık bunlara mı kaldın Kazanova? Sen iyice çaptan düşmüşsün be mirim! – Gelmezsen gelme, ben gidip birini kaldıracağım, hem bak soldakinde çok asil bir hava var, gizemli bir güzelliği var o kadının. – Gerçi evet, dedi Aykut, cami yıkılmış ama mihrap hala yerinde, hem de fazlasıyla! Müziğin sesi kısıldıktan sonra konuşmaları duyulur hale gelen kadınların aksanlarından İngiliz olduklarını tahmin ederek oturdukları masaya giden Arif, düzgün Amerikan İngilizcesi ile, ama hangisine teklif ettiği belli olmayan bir şekilde, onlara kibarca dans davetinde bulunmuştu ve çocukluktan beri kullanmadığı “çatırya” kelimesi ile karşılanmıştı. “Çatırya” bir bilye oyunu terimiydi. Arif’in bildiği kadarı ile de, sadece Adana-Mersin yöresinde kullanılırdı bu kelime. “Hangisine rast gelirse geçerli” anlamını taşırdı. Toprak zemine bir daire çizilir, bu dairenin içerisine her oyuncu eşit sayıda “enek” tabir edilen ve nispeten ucuz veya eskimiş bilyelerini koyardı. Daha sonra oyuncular sekiz on adım öteden bu daireye ellerindeki “dakka” denilen en güzel bilyeleri ile atış yaparlardı. Amaç dakkalarını eneklere çarptırıp onları daire dışına çıkartabilmekti, zira daire dışına çıkan enekler çıkartan oyuncunun malı olurdu. Ancak, kendi dakkasının daha önce çember etrafında konuşlanmış diğer dakkalara çarpmaması gerekirdi, aksi takdirde oyun dışı kalırdı. Bunun tek kurtuluş yolu “çatırya!” diyerek atışa başlamaktı, ki bu durumda dakkası hangi bilyeye çarparsa çarpsın oyun dışı kalmazdı. Ama bunun da bir bedeli vardı tabi. Attığı dakka eneklerin bulunduğu dairenin içerisine düşer ve orada kalırsa, her şeyi kaybederdi. Bu nedenle, kendisi “çatırya” dediğinde, rakip oyunculardan birisi, atış yapılmadan hemen önce “kaynarsan ceremeli!” diye bağırması gerekirdi bu kaide geçeri olsun. “Kaynamak”daire içinde kalmak, “cereme” ise ceza ödemek demekti! “Enekten turşulu”, “su”, “vuruş iki karış bir” gibi daha nice tabirleri vardı bilye oyunlarının. Julie’nin de anlayabilmesi için konuşmasını İngilizce sürdürdü Arif; – Bayan Nezi, ayağınızın durumunu fark edemedim, inanın çok üzüldüm. Özrümün kabulü için size içki ısmarlamama müsaade eder misiniz? – Aslında rakıyı ben de çok severim ama gündüz alkollü içki içersem sersem gibi oluyorum, teşekkür ederim. Özür dilemenizde de gerek yoktu zaten. Nezi hanıma göre daha ince yapılı, yüzü çilli, beyazlanmış saçlarının arasında hala sarı rengini kaybetmemiş teller olan ve devamlı gülümseyen Julie; – Ben bir bira alabilirim, dedi ve Türkçe olarak ekledi “Efes bira cok guzel”. – İsterseniz arkadaşınızla birlikte bizim masamıza misafir olun, dedi Nezi hanım, o da Türkçe olarak, meze ve içkilerinizi de taşıyın buraya, ben meyve suyu ile size eşlik ederim. – Sanırım bu akşam Bodrum’da kalacaksınızdır, dedi Arif, sorarcasına. – Evet bu gece buradayız ama yarın yolumuz var; İstanbul aktarmalı Londra. – O halde, sizi akşam balık yemeye davet ediyorum. Dans teklifim maalesef havada kaldı ama bunu reddetmezsiniz ümit ederim. Bizim devamlı gittiğimiz bir lokanta var, masalar kumların üzerinde. Eminim çok beğeneceksiniz. Çok gecikmeden de sizi otelinize bırakırım. Julie’nin de onayını aldıktan sonra kararlaştırdılar; akşam yedi gibi Arif kadınların kaldığı otele gelecek, Nezi’nin katlanabilen tekerlekli sandalyesini de alıp onları lokantaya getirecekti. Öyle de oldu. Aracı en yakın park yerine bıraktıktan sonra, araç trafiğine yasak olan sokaktaki lokantaya Nezi’yi tekerlekli sandalyesinde Julie ile nöbetleşe sürerek getirdiler. Kumların üzerinde, denize yakın bir masada Aykut onları bekliyordu. Mezeler masaya sıralanmıştı bile. – Nerede kaldınız be? Dedi Türkçe, bir yandan mezeler bayatlıyor bir yandan ben yutkuna yutkuna bir hal oluyorum! – Eeee? Dedi Arif, garsonları bizim balıkları tutmaya yolladın mı bari? – Oohooo, dedi Aykut, balıklar çoktan tutuldu geldi, “Arif abi nerede?” diye seni soruyorlar. Gece iyi başlamıştı. Arif’in karşısına Nezi, Aykut’un karşısına da Julie oturmuştu. Önce İngilizce başlayan sohbet daha birinci kadehten sonra Arif ile Nezi arasında Türkçeye dönmüştü. Aykut ise kasıtlı olarak abarttığı Tarzanca’sı ile Julie’yi güldürmeye çalışıyordu. Son yarım saattir “Gönül” kelimesinin İngilizce karşılığının tam olarak ne olabileceğini tartışıyorlardı. Mühim olan Aykut’un üzüntüsünü unutup tekrar konuşkan olmasıydı. Amaç hasıl olmuştu. Arif onları kendi hallerine bırakıp çakırkeyif haldeki Nezi’ye sordu: – Ayağınız? Konu sizi rahatsız etmez ise, anlatır mısınız, ne oldu, neden oldu? – Alıştım artık anlatmaya, rahatsız etmez. Kısaca anlatayım. İkisi de elektrik mühendisi olan babam ve ortağı zamanında bir şirket kurmuşlar. Yeri gelmişken söyleyeyim, Adana’ya da aldıkları bir taahhüt işi için gitmişlerdi zaten, hani benim de kaldığım o iki yıl var ya, işte o zaman. İş bitimi sonrası yine İstanbul’a döndüler. Yıllar içerisinde ben özel bir okulda liseyi bitirip Ankara’da moda tasarımı okudum. Babamın ortağının tek oğlu da onlar gibi elektrik mühendisliğini bitirdi. Birbirleri ile çok iyi anlaşan ana-babalarımız allem edip kallem edip bizi evlendirdiler. Aramızda aşk meşk, hiç birşey yok. Amaçları şirketi bize bırakıp keyiflerine bakmaktı sanırım. Organize edilen hayatımızın ilk bir iki yılı şöyle-böyle geçti ama sonradan kocam (ki, çocukluğundan beri biraz psikopat gibiydi) yavaş yavaş değişti. Şirketi tamamen o yönettiği için para işleri de tamamen onun elindeydi. Önce kumara başladı sonra içki müptelası oldu ve kısa zamanda da iyice sapıttı. Ayık gezmez olmuştu. Bu arada bir kızımız doğdu, adı Jale, şimdi o da Londra’da, bir İngiliz’le evli. Neyse ki o mutlu ve bana iki torun vermiş durumda. Ne diyordum? Ha, işte kızımın yüzü suyu hürmetine kocama tahammül etmeye çalıştım; ayrılmadım. Keşke de ayrılsaymışım! Ayakta duramayacak kadar sarhoş olduğunda bile araba kullanırdı. Bir gün şehir dışında bir davete katıldık. Kızım evde, bakıcısı var tabi. Gece dönüyoruz, bu önünü göremiyor. Bırakmıyor da arabayı ben kullanayım. İndir beni arabadan sonra ne yaparsan yap dedim, indirmedi. Kime söylüyorsun ki? Bir de hızlı kullanıyor ki sorma! Önümüzde bir kamyon var, adam sağdan yolunda gidiyor. Bizimki selektör yaptı, yol istedi. Yahu adam zaten yolun sağında, nereye kaçıp da sana yol versin? Yol boşsa solla geç, değilse bekle be manyak! Neyse, bizimki dayanamadı aniden solladı. Tam o ara karşıdan da bir araba gelmez mi? Gerisini hatırlamıyorum. O hayatını kaybetti, ben de ayaklarımı! O gün bu gündür tek başıma, protezlerimle yaşamaktayım hayatımı. Birkaç yıl sonra, çok eskiden bir defilede tanıştığım bu Julie ile Londra’da gelinlik üzerine ortak bir butik açtım. Halen devam ediyor o iş. Bu kız da neredeyse hayatını bana adadı, elim ayağım oldu. Onun da başından bir evlilik geçti ama onlarda boşanma bizden kolay. “Elalem ne der?” korkusu yok, attı yüzüğü kurtuldu. İşte Arif bey, benim hikayem bu! Ya sizinki? Arkadaşınız sizin için “müzmin bekar” ve “Kazanova” diye tiyo vermişti bana tekneden inmeden. – Müzmin bekarlığım doğru da Kazanova’lığımı biraz abartmış. Geçici birkaç ilişki, hepsi o kadar. Başımdan evlilik geçmediği için de anlatabileceğim pek bir şey yok. – Vardır, vardır, hadi bir yudum daha alalım da sizden bir aşk hikayesi dinleyelim! – Aşk denir mi bilemiyorum… çocukluk aşkı denir ancak benimkisine. İlkokuldaki son yılımda sınıfımıza yeni bir kız gelmişti. Adı Şule’ydi. İkinci bir adı daha vardı ama ne olduğunu hiç hatırlamıyorum. Galiba, babaannesinin ismi diye koymuşlar o ismi ama, demode bulmuş olmalılar ki, Şuleyi o isimle ne annesi ne de öğretmenimiz bile çağırmazdı. O güne kadar hiç o kadar güzel bir kız görmemiştim. Tertemiz, teni apak, gözleri sizinki gibi renkli olan bir kızdı. Onunla o kadar çok ilgilenir olmuştum ki, o küçük yaşımıza rağmen ona olan tutkum kimsenin gözünden kaçmamış, “Arif Şuleyi seviyor” diye laf çıkartmışlardı. Hatta, okulun arka bahçesindeki tuvalet duvarına da kömürle yazmışlardı aynı şeyi. Günlük gazete gibiydi mübarek duvar, her gün böyle bir magazin haberi çıkardı yani. Utandım, Şule görmesin istedim ama ben bilmem kaçıncı defa (korku ve zevk karışımı bir duygu ile) o yazıya bakarken bir gün yanıma geldi ve o da gördü! Yerin dibine geçtim. “Sen mi yazdın bunu? Bu yazılan gerçek mi?” diye sordu. Nutkum tutulmuştu, konuşamadım, kıpkırmızı bir suratla döndüm sınıfa koştum. Sorarken gülümsemişti, ya da ben öyle olmuş olduğuna inanmak istemiştim. Tekrar sormasın diye dua ettim içimden. Sormadı. Hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlığına devam etti benimle. Bak ne diyeceğim, şimdi hatırladım, siz “çatırya” demiştiniz ya teknede… O yıllarda bilye oyunu çocuklar arasında bayağı salgındı. Öyle bilgisayar, tablet, telefon, televizyon, ıvır zıvır yok ki onlarla oynasınlar. Çocukluğumuz uzun eşek, birdir bir, mendil kapmaca, körebe, çelik çomak ve bilye benzeri oyunlarla geçti. Ama ne yalan söyleyeyim, şimdiki çocuklardan çok daha mutlu, yaratıcı, dayanıklı ve sosyaldik. Ne diyordum? Ha, siz çatırya deyince hatırladım diyordum. Şule merak etti diye ona bilye oynamayı öğretmeye çalışmıştım. Hoşuna gitsin diye de, o zamanlar çok değerli sayılan, “sütlü” tabir edilen, en kıymetli dakkamla beş tane enek de hediye etmiştim ona. Kız çocuğu, ne olacak, bir daha ne oynadığını gördüm ne de o bilyeleri. Kaldırıp atmıştır muhakkak. Gelelim hikayemin devamına. Amerika’da okurken bir ara tatilinde Türkiye’ye ailemi ziyarete gelmiştim. Orada okuyan arkadaşlarımı ziyarete amacı ile de Adana’dan Ankara’ya gittim. Ulus’ta yürüyorum. Orada bir postane var, bilirsiniz belki. Tam postanenin önüne geldim veee… kimi görsem beğenirsiniz? Evet, belki siz de tahmin ettiniz; Şuleyi! Yanında bir kız arkadaşı ile postaneye girdi, tabi beni fark etmedi. Aman yarabbim, kız büyüyünce o kadar çok güzelleşmiş ki; inanın dünya güzeli olmuş! İçim bir tuhaf oldu. Önce nefesim kesildi sonra o soğuk kış gününde her tarafımı ter bastı. Kapının önünde durdum düşünüyorum: “acaba çıkışını bekleyip kendimi tanıtsam mı, yoksa yürüyüp yoluma mı gitsem? Ya tanımazsa, ya tanıyıp da ‘bu da nereden çıktı şimdi?’ diye başından savmaya kalkarsa? Bu durumda çok incinir, çok yaralanırım. Bırak, hayalimde sevgilim olarak kalsın daha iyi. Üstelik ya bir erkek arkadaşı, sevgilisi filan varsa? Ya da benimle arkadaş olmak isterse ve ben ona karşılık veremezsem?” Kızı zor duruma düşürmek var bir de. Evlilik? Benim cenahımdan imkansız gibi görünüyordu zaten. Bilirsiniz bizde şarkılar ve türküler bile vardır bu meyanda. Bakın, aklımda kaldığı kadarı ile bir tanesinin dizelerini söyleyeyim. Bir bahçeye giremezsen durup seyran eyleme Bir binayı yapamazsan yıkıp viran eyleme Bir güzeli sevip de alamazsan İsmini aleme rüsva eyleme Bu dizeler son yıllarda “Evlerinde lambaları yanıyor” diye bir türkünün içinde uzun hava tarzında yer aldı. Dinlerken ne kadar çok ağladığımı söylesem inanamazsınız. Kıza haksızlık olmasın diye acaba kendimi tanıtmamakla iyi mi etmiştim, yoksa her ikimizin mutlu yaşayacağı bir hayatı mı engellemiştim? Hiç bilemedim. Siz ne dersiniz? – Bir daha hiç haber alamadınız mı ondan? – Keşke sağ ve iyi olduğunu bilsem, keşke beni hatırlayıp hatırlamadığını öğrenebilsem. – Ben şu an bir yorum yapamayacağım. Ama bakarsınız onun açısından olaya bakar ve bir gün size bunu yazarım. Julie ile yaptığı sohbetini çoktan bitirip Arif’i dinlemekte olan Aykut, Türkçe olarak lafa karıştı ve, alkolün etkisiyle olsa gerek, senli benli bir tarzda; – Nezi hanım, bu salak var ya bu salak, işte o Şule’sinin yüzünden evlenmedi ömür boyu! Platonik aşk deniyor ya, işte tek sebep o! deyiverdi. Nezi Aykut’un söylediklerini ya duymamıştı veya duymamış gibi yapıyordu. Dönebildiğince denize doğru dönmüş sanki sadece dalga seslerini dinliyor gibiydi. Arif ise dikkatlice Nezi’nin silüetini incelemekle meşguldu. Güzel kadındı Allah için, ama hikayesi oldukça hazindi. Yazık olmuştu bu kadına da be! Neyse ki Nezi’nin yanaklarından inen yaşları fark edememişti Arif. Gecenin karanlığı kapatmıştı dizi dizi inen o minik inci tanelerini; ölümün akıp giden zamanın pırıltılarını kapattığı gibi. Fark etseydi mutlaka o da beraber ağlardı ama rezil de olurdu tabi. Onca insanın içinde durup dururken bir erkeğin ağlaması yakışır mıydı? Erkekler ağlamamalıydı! – Sizin yarın yolunuz var Nezi hanım, isterseniz sizi otelinize bırakalım. Biz yarın yine bu lokantadayız, değil mi Aykut? Aykut sadece kafa salladı, olur gibilerde. – İyi olur, dedi Nezi, hava da serinledi zaten, kalkalım. Otele geldiklerinde Nezi zorlanarak da olsa desteksiz olarak arabadan indi ve Julie’nin bağajdan çıkartıp açtığı portatif tekerlekli sandalyesine oturdu. – Bu güzel gece için teşekkür ederiz. – Bir daha görüşme imkanımız olur mu? – Siz İstanbul’daki işyeri adresinizi verin, bir daha gelişte biz sizi buluruz. Gördüğünüz gibi biz sosyal medya filan kullanmıyoruz Julie ile. – Yarın saat kaçta alayım sizi, hava alanına ben götürmek isterim. – Hiç zahmet etmeyin, otelin servisi var, onunla gideceğiz. Ayrıca, o sevdiğiniz Şule’den bir haber almanızı ve tekrar karşılaşmanızı dilerim. – Hiç sanmam, ama dileğiniz için teşekkür ederim. Israr edip Londra’daki adreslerini veya telefon numaralarını almadı Arif. Zaten onlar da adres alıp vermeye pek hevesli görünmemişlerdi… Sadece “İstanbul’a gelir gelmez mutlaka bizi bulun, bir akşam da orada yemek yiyelim.” dedi. Vedalaştılar. Geçirdikleri geceyi düşünerek uyudu Arif. Onca kadınla gezmiş, eğlenmiş, yemiş-içmişti ama Nezi ile olan şu kısa sohbetinin yüzde biri kadar hiç birisinden zevk alamamıştı. Ne iyi etmişti de onları yemeğe davet etmişti. Bir müddet sonra İstanbul’da karşılaşsalar ne güzel olurdu? İçi cızz etti; böyle bir kadın, hem sevgili hem eş, hem dost, hem arkadaş olurdu kendisine…ama nereden bulacaktı ki? Öğleye doğru uyandı Arif. Işığı yanıp sönerek sinyal vermekte olan baş ucundaki telefonunu aldı eline. Aykut bir mesaj bırakmıştı. Bodrumda yaşayan eski bir arkadaşını bulmaya gidiyormuş. Gün batımında aynı lokantaya gelecekmiş ve belki arkadaşını da getirebilirmiş. – Ohooo, dedi Aykut, sen çilingir sofrasını kurdurmuşsun bile! – Yahu bu gün batımı manzarası rakıyla bir başka güzel oluyor be. Hem bak daha başlamadım, seni bekledim. Hani, arkadaşın nerede? – Gelmedi. Bu akşam bir nişana mı düğüne mi her nereye ise oraya gidecekmiş. Gelemedi. Seninkiler şimdi İstanbul’dadırlar. – Kim lan benimkiler? – Anlamaza yatma, kim olacak Nezi ile Jüli! Kadehlerini doldurmuş, ilk yudumlarını almak üzereydiler ki, genç bir garson elide bir zarfla geldi. – Arif Abi, öğlen üzeri yüzü çilli yaşlıca bir yabancı bayan geldi, sen buraya geldiğinde bu zarfı sana vermemizi istedi, buyur. Zarfı getiren kadının Julie olduğunu tahmin eden Arif; – Hayırdır inşallah, dedi, adres telefon filan vermemişlerdi, olsa olsa odur… Zarfı itina ile kenarından yırtıp içindeki kağıdı çıkarttı. – Ne yazıyor? – Dur bre, okumadık daha, ananın karnında kaç ay kaldın sen oğlum? Yedi aylık mısın? Çok güzel bir el yazısı ile, otelin antetli kağıdına, Türkçe yazılmıştı. Arif, Dün akşam “size ne dersiniz?” diye sormuştun. Bu nedenle yazıyorum. Tuvaletin duvarındaki yazıyı hadi sen yazmamıştın, ama Şule sana “bu yazılan gerçek mi?” diye sorduğunda, ona neden “evet, seni seviyorum” demedin ki? Hadi çocuktun, onu anladım, sonra büyüdün, genç oldun. Ulustaki postanenin önünde biraz daha bekleyemedin mi? Neden kendini Şule’ye tanıtmadın? Seni yiyecek miydi? Onun da seni sevmiş olma ihtimali hiç aklına gelmedi mi? Hatta “kaldırıp atmıştır” dediğin bilyeleri bile ömür boyu saklamadığını nereden biliyorsun? Gelecekte ne olacağı tabi ki bilinemezdi ama onun da senin de hayatın bambaşka olabilirdi belki. Bundan sonraki hayatında mutluluklar diliyorum. Nezihe (Şule) Arman – Bak Aykut, al oku, dedi Arif. Bizim Nezi’nin tam adı Nezihe’ymiş. Kendisini Şule yerine koyarak bana bir eleştiri mektubu göndermiş. Alem kadınmış valla! Aykut mektubu alıp okurken aynı garson yine yanlarında belirdi. Elindeki minicik kadife bir keseyi uzattı. – Arif abi, o kadın tembihlemişti, zarftan beş dakika kadar sonra da bunu sana verelim diye. Arif aldı, bordo renkli minik kadife kesenin ağzındaki düğümü açtı ve içindeki cismi avcuna düşürdü. – Allah beni kahretsin! Allah benim bin türlü belamı versin! Diye bas bas bağırarak denize doğru koştu. Suyun kıyısına, ıslak kumların üzerine oturdu, başını iki elinin arasına aldı ve bütün lokantadakilerin duyacakları bir sesle hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Erkekler ağlamazdı halbuki! Ne olduğunu anlamaya çalışan Aykut, hemen fırladı, geldi, uzun pantolonuna aldırmadan ıslak kumun üzerine, Arif’in yanına oturdu. – Ne oldu lan? Manyak mısın oğlum , ne oldu be, söylesene. Konuşacak halde olmayan Arif sadece sol avucunu açtı, ay ışığında parlayan beyaz bir bilyeyi gösterdi ve sadece; – 60 yıl önce Şule’ye verdiğim “Sütlü” dakkam bu! Diyebildi boğuk bir sesle… Adil Karcı Adana, 07.02.2019

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s