CHANDLER YALPASI VE TOPAÇ

Kaftan sana çul pana
Çekinme açul pana
Vakit gece olunca
Pakacağuz Çulpan’a
(TS)

(Çulpan = Venüs, veya Zühre gezegeni)

Akşamın nilgünü (lâciverdi) göğümüzü karartırken, batı-güneybatı yönüne doğru ufka yakın gökyüzüne bakıverseniz , tek taş yüzük pırlantası gibi ışıldayan (“Magnitude”-4.55) Venüs’ü (Çulpan,Zühre) , yanıbaşındaki çok daha silik görünen Satürn’ü (Zuhâl) , onun da biraz üzerindeki Jüpiter’imizi , saat 18:00’den gün doğumuna kadar, bâd-i hevâ (bedava) izlerlersiniz ki, hayretinizden gözleriniz falcı taşı gibi açılır, ve de bakanlarda ısırılmadık parmak kalmaz.
Duyduk duymadık demeyin; bu gösteri 2022 yılında tüm Şubat ayı boyunca sürecektir ve önceden bilet almak gerekmez.

Dünyamızın ekseni
Kız severim pek seni
Sarılmaya doyamam
Yaşım bulsa sekseni (TS)

Tarsus sancağında eyleştiğimiz çocukluk yıllarımızda,
“Ah ulan bir buğday döven çıksa da ‘hık’ desek” diyerekten dönendiğimiz
sıralar.. “topaç” nam oyuncağa tüm Tarsuslu’lar gibi
biz de “fırıldak” derdik. Cümle veled (erkek çocuk), fırıldağını
istediği boyda ve boyada, dülger çarşısında özel
olarak çektirir* idi ki , zamanımızın evlâdı (veletleri)
bu zevki aslâ bilmezler.
Topacımız ‘hafif’ (!) olsun diyerekten çivi deliğine bir
tutam PAMUK, ‘sinek gibi vızıldasın’ (!) diye bir adet KARA
SİNEK, ‘gelin gibi süzülsün’ (!) diye de bir parça GELİN
TELİ tıkıştırır, marangoz abi ise sivriltilmiş nal
mıhını bu malzemenin üzerine, zırppadak çakıverir idi.
Topaçtır, kaytandan boşaldıkta, vızıldıyaraktan bir
dönerdi ki, topacı ister yerde bırakır, ister tabancamıza
(avucumuza) alır, gelin gibi süzülüp vızıldayışını
sırıtaraktan izler idik. Fırıldak yavaşlarken önce
hafif yalpalı döner, yavaşladıkça yalpa sıklığı ve devinmesi artar, az
sonra da yere yıkılıp kendinden geçiverir idi.

Hz.İsa’nın doğumundan 1891 yıl sonra, Seth Carlo Chandler adlı Amerikalı iş adamı, astronom olmaya karar vermesiyle, bir de bakmış ki dünyamız kendi ekseninde dönerken sanki rakıyı fazla kaçırmış ayyaş misali hafiften yalpalamaktadır. Chandler, bu yalpalanmanın bir devinme süresini, 433 yıl olarak hesaplasa da, devinmenin yarı çapı kuzey kutbunda 6-8 metre, fakat bunun ekvatora yansımasını ise yüz metrenin üzerinde bulmuştur. Rahmetli hocamız Dr. Faruk Özer’i mezarında döndüren, lâkin halkımızın pek sevdiği bir ölçü birimine göre, ekvatorda bu yalpa “bir futbol sahası” uzunluğundadır.

Yeri gelmişken:
Nusreddin hocadır uykusunun derûnunda “KIVIIIR !.., KIVIIIR !..” diyerekten bağırıp yatağında tekmelenip dönenirken, karısıdır, “Aman Nusreddin’ciğim tez uyan, kötü rüyalar görmektesin” diyerekten hocayı dürtükleyince, hocadır, uyanıp yatağının ortasına oturmuş. “Hayırdır inşallah, çok kötü bir rüya gördüm karıcığım” diyerekten damağını baş parmağıyla kaldırmış ve rüyasını anlatmış : “Uzun boylu adam bizi minarenin tepesine çıkarıp, parmağını, af buyur, kıçımıza sokmuş, şerefeden aşağı tepemiz üstü aşağıya sallandırmakta idi. Kıvrık parmağını bir düzletse kayıp aşağıya düşeceğimizden, korkudan uzun adama parmağını “KIVIIR !..KIVIIR !” diye bagırmakta idim” diyesi var.

                                                                                                                                           
                                                                                                                                             

UGANDA’DA EKVATOR ÇİZGİSİ VE TURİSTLER

Ekvatorumuza futbol sahası boyunda yansıyan Chandler yalpası , ekvator çizgisinin geçtiği ülkelerde, turistlere yutturulan, “aha şimdicik bir ayağın kuzey yarım kürede, ahacık şimdi öteki ayağın güney yarım kürede” diyerekten resim çeken Ekvator esnafinın bu olaydan haberi bile yoktur.

Şimdi gelelim müjdeli haberimize : Her ne kadar Kıbrıs’ta konsolosluk sarayı yaptırmak kadar büyük bir müjde olmasa da, yine de sevindirici bir haber.

“Geophysical Research Letters” dergisinin 1 Ağustos, 2021 tarihli sayısında, Richard Gross adlı NASA geofizikçi âlim, Chandler yalpasının okyanus dibindeki basınç değişiklikleri yüzünden olduğunu, bu basınç değişikliklerinin ise ısı ve tuzluluk değişiminden ve rüzgarların okyanus akıntılarının yönünü etkilemesinden olduğunu matematiksel olarak göstermiş, ve bu fakir dahil, herkesi sevindirmistir. (TIKLAYINIZ ) https://www.jpl.nasa.gov/news/a-mystery-of-earths-wobble-solved-its-the-ocean

Komşuları Nusreddin hocanın kapısını çalıp çamaşır ipini ödünç vermesini rica etmişler. Hocadır, “kusura bakmayın komşular” demiş. “”Bizim hanım ipe un serdi” . “Aman hoca” demiş komşular, hiç ipe un serilir mi ?”
“İlahi komşular” demiş Hoca. “Uzun adam ‘ Faiz konusu ‘nas’dır’** deyince inanıyorsunuz da bu hocanın ipe un serdiğimize inanmıyorsunuz. Hayret bir şeysiniz billâ”

* “Topaç çektirmek”(Tarsus deyişi) = Marangoz abinin, ilkel tornasının ayak pedalını çevirerek uzun ekseninde döndürdüğü ağaç kütüğünü (gürgen veya dut) elindeki ucu kıvrık keskilerle bir heykeltraş ustalığıyla yontarak ağacı topaç şeklinde yontması , ve sonunda müşterinin seçtiği renklerde boyaması eylemi.
** Nas = Kuran ve Hadis’lerdeki açık hükümler.

BİZİM TELESKOPTAN AY DEDENİN GÜZEL BİR POZU

Gözleriniz hep yükseklerde olsun
FPT
Dr. Timur Sümer

SAMÂH VE UZUN GECE

“SEN SEN OLDUKÇA SAMÂH ETMEKTEYİM ÇEVRENDE
BEN SEN OLDUKÇA ÇEVREMDE DÖNÜP DURMAKTAYIM”
(MEVLÂNA)

“BÜTÜN EVREN SAMÂH DÖNER”                                                                                (Aşık Mahzûni Şerif)

TUNÇ TEZEL’DEN MUHTEŞEM BİR GÖRÜNTÜ : AYDIN KİRAZLI KÖYÜNDEN. (Sayın Tunç Tezel’in izniyle) (“In this snapshot of the December solstice evening sky from the village of Kirazli, Turkey the brightest celestial beacon is Venus, close to the southwestern horizon at the right. Look left and up to find Saturn shining between clouds. Follow that line farther left and up to bright Jupiter, the Solar System’s ruling gas giant. This year’s surprise visitor to the inner Solar System, Comet Leonard (C/2021 A1), is near the horizon too. The comet is fainter but forms a nearly equilateral triangle with planets Venus and Saturn in this view. After a dramatic brightening in recent days the comet is just visible to the unaided eye, though a nice pair of binoculars is always a good idea.”)

Her yıl olduğu gibi bu yıl da, 22 Aralık tarihinde en

uzun gecemizin ( ŞEB-İ YELDA)ardından günler uzamaya başlıyacaktır ki, bu duruma, “GÜN DÖNÜMÜ” ya da “SOLSTICE” denir.

Günün birinde Manhattan gökdelenlerinden birinde yangın çıkmış. Herkes taşınabilir değerli eşyalarını alıp merdivenlerden aşağı iniyormuş ki, otuzuncu katta oturan adamcağız yirmidokuzuncu katta oturan komşusuyla merdivende karşılaşmış. Komşu elinde üzeri örtülü bir nesne taşıyormuş.

Adamcağız, “Herkes yükte hafif pahada ağır bir şeyler kaçırırken elindeki o şey de ne?” diye sormuş merakla. Yirmidokuzuncu kat komşusunun, “Örtünün altındaki kafeste horozum var” demesiyle adamcağız oracıkta şakkadanak düşüp bayılıvemiş. Merdivendeki komşular başına üşüşüp ayıltmaya çalışmışlar. Adamcağız nihayet kendine gelmeye başladığında “Binada yangın varken bayılmanın sırası mıydı?” diye çıkışmışlar.

“Ben bayılmayıyayım da kimler bayılsın a dostlar ” demiş adamcağız, “New York’un otuzuncu katında her sabah horoz sesi duyuyorum diye yıllardır psikiyatriste gidiyorum.”

Sevgili dünyamızın ekvatorunda ayakta dikilen bir insan, dünyamızın ekseninde dönmesi nedeniyle oluşan merkezkaç gücüyle ağırlığının yüzde biri kadar hafifler ki, bu nedenle, kilo kaybetmenin en kolay yöntemi hâliyle, ekvatora gitmektir. Üstelik bu şanslı kişi, 40,000 kilometrelik dünyamız çevresini, sanki eglence parkında atlı karıncaya binmiş gibi, hem de başı dönmeden, midesi bulanmadan, saniyede 460 metre hızla dönmektedir.



TRİFİD bulutsusunun arkadaşımız Jeff
Thrush tarafından çekimiş bir görüntüsünü, ve de yeri
gelmişken Jeff’in, birkaç hafta önce görüntülediği,
BUBBLE (köpük), SNAKE (yılan) ve WITCH HEAD (cadı
kafası) bulutsularının Gyazımıza eklemekteyiz;
güle güle kullanın.

“BU SIRRA MÜNKİRLER EREMEZ
DOST YÜZÜNÜ KÖRLER GÖREMEZ
ÇARK-I FELEK DÖNER DURMAZ
YA BEN NİCE DÖNMEYEYİM”

Dünyamız ise güneşimiz çevresinde saniyede 29.85 km
hızla döndüğünden, ve de biz fâniler dünyamız üzerine
binmiş olduğumuzdan ister istemez aynı hızla eğlence
parkındaki dönme dolaba kıyas, güneşimiz çevresinde
samâh etmekteyiz.

“AŞK ODU YÜREKTE YANAR
BENİ GÖREN MECNUN SANAR
GÖK YÜZÜNDE AY GÜN DÖNER
YA BEN NİCE DÖNMEYEYİM”

Bu arada sevgili güneş sistemimiz, hâliyle de sevgili dünyamız, “Samanyolu” adlı galaksimizin dördüncü koluna

binmiş olaraktan saniyede 217 km hızla bir dönüşü 280
milyon sene süren SAMANYOLU SAMÂHINA katılmış
durumdadır.

SEYYİD NİZAMOĞLU TEK DUR
MÜNÂFIĞIN İŞİ SEKDİR
EVVEL ÂHİR DÖNMEK HAKTIR
YA BEN NİCE DÖNMEYEYİM”
(Âşık Seyyid Nizamoğlu; 17. yüzyıl)

Amanın ha aklınıza mukayyet olun; zira tüm bu dönüşler
olur iken, Samanyolumuz ise saniyede 3800 km bir hızla
uzayın derununda bilinmedik bir yöne doğru başını
almış gitmektedir ki ne AB, ne AKP ne PKK ne de
alfabenin diğer dizilişleri umurunda.

Dr. Timur Sümer

TRIFID
YILAN (Snake)
KÖPÜK (Buble)
CADI (Witch)

AKIL VE DUYGULAR

İnsan aklı ile değil, duygularıyla hareket eder. Akıl duygularının emrinde çalışır. Bu Adem ve Havva’dan beri böyle. 

Bunu bilenler, toplulukları yönetmek için onları bir duygu etrafında birleştirirler. Bu duygu çoğu zaman sevgi ya da nefret olur. 

Böylece ‘psikolojik toplumlar’ oluşur. Böyle topluluklara ‘duygusal kitle’ demek de mümkün; çünkü egemen olan duygular.

Aşkın gözü kördür derler, ben de diyorum ki, nefretin gözü daha da kördür. Nefret seline kapılmış birinde artık kişisel muhakeme, araştırma, soruşturma, şüphelenme kalmaz. Kendisine yöneltilen telkinlerin esiri olur. 

Kendi aklını nefretinin emrine vermiş bir kimse, nefret duygularını besleyecek her türlü habere hemen inanır. Şüphe duymaz, araştırmaz, soruşturmaz. İnandığı bu haber onun kişisel çıkarlarını yok edecek de olsa mutlu olur. O kadar mutlu olur ki, haberi veya bilgiyi doğruluğunu araştırmadan arkadaşları ile paylaşır; mutluluğu daha da artar. Bu nedenle, sosyal medya yalan nehrine dönüşmüş durumda. 

Böyle duygusal kitlelerde, ilkokul mezunu ve en üst düzeyde eğitim almış birisi, olayları nesnel olarak değerlendirme yeteneği bakımından aynı seviyeye iner. Bu insanlarda, nesnel gerçeklerin yerini nefretlerini besleyecek yalanlar alır.

Muhakeme yok olunca, çok büyük yalanlar bile psikolojik kitle içindeki insanlar için mutlak gerçeğe dönüşür. Mutlak gerçeğe dönüşmüş yalanlar insanları yönlendirmeye, sürüklemeye başlar. İnsanlar öyle sürüklenirler ki, kendilerine yabancılaşırlar ama farkına bile varmazlar.

Duygularının seline kapılmış insandan aydın olmaz. Olmasına olmaz da öyleleri var ki kendisini ‘aydın’ sanıyor. Ne yazık ki ne aydınlanmış ne de aydınlatıyor. Okuduğu tek şey gazete, o da tek yanlı. Dinlediği bir iki televizyon kanalı, onlar da yalancılarla dolu.

Bu insanlar, akşam televizyonlarda dinlediklerini sabah birbirlerine anlatıyorlar. Anlattıkça nefretleri tazeleniyor, nesnel düşünme yetenekleri daha da azalıyor. Kendi düşüncelerine ve bildiklerine iman etmiş, tam bir yobaza dönüşüyorlar.

Duygularına ve özellikle de nefretine esir düşmüş insanlar yobazlaşıyor. Yobazlık sadece dindar geçinenlerde olmuyor, kendi bildiklerini ve kanaatlerini sorgulamayan, onlarla ilgili şüphe duyup araştırmayan herkes yobaz. Böyle yobazlaşmış aydınlara ‘nefret aydını’ demek gerek.

İnsanların, sorgulamadan kabullendikleri yalanların kendilerine verdiği zararlardan kurtulması lâzım.

Edinilen yanlış bilgi kişiyi kendi özüne yabancılaştırıyor. Yanlış bilgiler yanlış seçimlere yol açıyor. Yanlış seçimler sadece nefret yobazının kendi geleceğini değil milletin de geleceğini riske sokuyor ama farkında değil ki…

Prof. Dr. Eyüp Selahattin Karakaş

ÖĞRETMENİM VE SAAT

Şifre hatırlatmaları soruları içinde sıklıkla raslanan, “En çok etkilendiğiniz öğretmeninizin adı nedir ?” sorusuna yanıtım her zaman, ilkokul öğretmenim “Ahmet Yener olmuştur. Herkes gibi ben de hayatın en önemli bilgilerini ilkokulda öğrendim : okumayı, yazmayı, dört aritmetik işlemi, yere tükürmemeyi, yere çöp atmamayı, kızların saçını çekmemeyi, herkesin içinde burnumu karıştırmamayı, gaz çıkarmamayı, adil olmayı, yalan söylememeyi, “Yurdumu milletimi özümden çok sevmeyi”, Atatürk’ü sevmeyi ve saymayı, Cumhuriyeti korumamız gerektiğini , daha neleri de neleri… Ömrüm süresince bu bilgilerin çoğunu tümüyle, bazılarını da kısmen uyguluyabilmişimdir. Özellikle saç çekmeme konusunda epey zorlandığımı hatırlıyorum. Bu önemli bilgileri bana sevgili öğretmenim rahmetli Ahmet Yener öğretmişti.

ÖĞRETMENİM AHMET YENER

Mersin ilinin Tarsus ilçesinde, sınavla alınan özel Amerikan Lisesi’ne (TAC) öğrenci kabul ettirebilmek, ilk okul öğretmenleri için bir başarı ölçüsüdür. Sayın Ahmet Yener hocamın sınıfından bizim mezun olduğumuz yıl, sanıyorum altı öğrenci bu okula girmiştir. (Ergül, Bülent, Kemalı,İrfan, Uğur,Timur) O yıl Tarsus’taki oniki ilkokuldan toplam dokuz öğrencinin bu okula girdiği göz önüne alınırsa, Ahmet hocamın başarısı belki de tüm yılların en büyük başarısıdır.
Öğretmenler gününde, başta sevgili öğretmenim Ahmet Yener olmak üzere tüm öğretmenleri sevgi ve saygıyla anıyorum.


                                                  **

Genç adam orta yaşlı adama yaklaştı : 
“Hocam siz benim ilkokulda öğretmenim idiniz. Acaba beni hatırladınız mı ?”
Emekli öğretmen, “Nasıl hatırlayayım evlâdim. Yarım asıra yakın öğretmenliğimde senin gibi yüzlercesini okuttum. Üstelik büyüyünce haliyle çok değişiyorsunuz.“ 
“Beni hatırlarsınız sanmıştım hocam. Bana verdiğiniz unutamıyacağım dersi siz de unutmazsınız sanmıştım”
“ Hayır ola oğlum, ne idi o unutamıyacağım ders ?” diye sordu öğretmen.
“Bir cahillik ve aymazlık anımda bir arkadaşımın kıymetli bir saatini çalmıştım.  
Arkadaşım size şikayet edince, siz sınıftan yüzleri duvara dönük ve gözleri kapalı olarak ayakta durmamızı istemiştiniz. Bütün sınıf arkadaşlarım gözlerimiz kapalı duvar önünde dururken teker teker hepimizin ceplerini yoklamış, ortalarda dikilen benim cebimdeki saati bulmuş, fakat aramaya devam ederek bütün çocukların ceplerini yoklamayı sürdürmüştünüz. Saati sahibine verdikten sonra da derse devam etmiştiniz. 
Saati benim cebimde bulmanıza rağmen bunu arkadaşlarıma duyurmamış, sonraki yıllarda da bir kere bile bu densizliğimi yüzüme vurmamıştınız. İşte bunun için size hala minnettarım. Fakat gizli olarak da olsa, neden beni hiç sorgulamadığınızı ve cezalandırmadığınızı halen bilmiyorum. Şİmdi beni hatırladınız mı hocam ?”
Hoca cavap verdi : 
“Hatırlamadım tabii ki oğlum. Çünkü benim de gözlerim kapalıydı”.

ÖĞRETMENİM AHMET YENER

Son söz :
Öğretmen ve saat öyküsünü Amerikalı gelin ve Galli damadım için çevirdim. İkisinin de aynı anda söyledikleri ; bu olayın zamanımızda olmasının olanaksız olduğuydu. Çünkü öğretmenin, öğrencilerin ceplerini, özellikle bu şekilde, karıştırmasının derhal hukuki sorunlar yaratacağını ve öğretmenin meslek hayatının sona ereceğini söylediler. Öyküyü yazarken bunu düşünmemiştim, fakat gerçekten ve maalesef, haklılar.

Dr. Timur Sümer

BU SAYFA HAZIRLIK ASAMASINDADIR. Tanrı’nın Varlığını Destekleyen Sebepler…

BU SAYFA HAZIRLIK ASAMASINDADIR

Tanrı’nın Varlığını Destekleyen Sebepler…

1. Dünya tarihi boyunca, bütün kültürlerdeki insanlar, bir Tanrı’nın varlığını kabul etmişlerdir.

Bir kişi, bütün tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün insanların, bütün ulusların ve kültürlerin hatalı, kendisinin haklı olduğunu nasıl söyleyebilir? Milyarlarca insan, çeşitli sosyolojik, zihinsel, duygusal ve eğitimsel çeşitliliği içeren milyarlarca insan, tek bir ağızdan bir Yaratıcı, bir Tanrı olduğuna karar kılmışlardır.

Antropolojik araştırmalar, günümüzde en uzaklardaki, en izole olmuş ve en ilkel kabilelerde bile evrensel bir Tanrı inancı olduğunu gösterir. Dünya üzerinde yazılmış en eski, en antik tarihi eserlerde veya efsanelerde, orijinal bir Yaratıcı, Tanrı konsepti görülmektedir. Günümüzde veya antik çağlarda çok tanrılı inançlara sarılmış, birbirinden bağımsız ve alakasız toplumların bile kökenlerinde en yüksek ve en yüce olan bir Tanrı bilinci olduğu görülür.

2. Gezegenimizin karmaşıklığı, sadece evrenimizi yaratan temkinli bir tasarımcıya işaret etmekle kalmaz bugün hala ona bağlı olduğunu gösterir.

Tanrı’nın tasarımına işaret eden bir çok örnek, hatta sonsuz örnek mümkündür, ancak biz sadece birkaçını verebileceğiz:

Dünya . . . boyutu mükemmeldir. Dünyanın boyutu ve yer çekimi, oksijen ve nitrojen gazlarından oluşan ince bir tabakayı, yerden 80 km yukarıya kadar tutmaktadır. Eğer dünya daha küçük olsaydı örneğin Merkür gibi, bir atmosferi olması imkansız olacaktı. Eğer dünya daha büyük olsaydı örneğin Jüpiter gibi, atmosferi özgür hidrojen içerecekti. Dünya, hayvan, bitki ve insanları yaşatabilen, doğru bir karışımdan oluşan atmosfere sahip tek gezegendir.

Dünya, güneşe en doğru mesafede durmaktadır. Eğer dünya, güneşten daha fazla uzakta olsaydı, biz tamamen donardık. Daha yakın olsaydı hepimiz kavrulurduk. Dünyanın konumunundaki küçük bir değişiklik bile yaşamı imkansız hale getirirdi. Dünya, güneş etrafında 107,000 km/saat hızıyla dönerken bile bu mükemmel mesafeyi korur. Bunu gerçekleştirirken aynı anda kendi ekseninde de dönmektedir. Böylece yüzeyinin ısınmasını ve soğumasını sağlar.

Ayın boyutu ve dünyaya olan uzaklığı, dünya ile olan yerçekimi açısından mükemmeldir. Ayın önemli okyanus gel-gitleri ve hareketleri ile sular ne durgunlaşır ne de kıtaların üzerine tırmanır.

Su . . . renksiz, tadsız ve kokusuz ancak hiçbir canlı onsuz hayatta kalamaz. İnsanların (üçte ikisi), bitkilerin ve hayvanların bedenlerinin çoğunluğu sudan oluşmaktadır. Suyun karakteristik özelliklerinin benzersiz bir şekilde yaşama uygun olmasına bakalım:

Suyun olağandışı bir donma noktası ve yüksek kaynama noktası vardır. Su, dalgalanan çevre ısılarına uyum sağlamamızı ve beden ısımızın sabit kalmasını sağlayan unsurdur.

Su aynı zamanda kimyasal olarak etkisizdir. Taşıdığı maddelerin niteliğini bozmadan yiyeceklerin, ilaçların ve minerallerin absorbe edilmesini ve beden tarafından kullanılmasına imkan verir.

Suyun benzersiz bir yüzey gerilimi vardır. Bitkilerin içerisindeki su, yer çekimine aykırı bir şekilde yukarı doğru çıkabilmekte, en yüksek ağaçların en uç dallarına bile besin taşıyabilmektedir.

Su, yukarıdan aşağıya doğru donmaya başlar böylece içindeki balıklar yaşamaya devam eder.

Dünya suyunun %97’si okyanuslardadır. Ancak dünyamızın içerdiği bir sistem, bu suyun tuzdan arınmasını, buharlaşıp tüm dünyayı sulamasını sağlar. Buharlaşma, okyanusun sularını tuzdan ayırır ve kara üzerinde suyu dağıtması için rüzgar tarafından itilen, bitkileri, insanları ve hayvanları, kısacası yaşamı besleyen bulutları oluşturur. Bu sistem hem arındırmayı, hem tekrar kullanmayı hem de besi sağlamayı içermektedir.

İnsan beyni . . . eşzamanlı bir şekilde sayısız bilgiyi işler. Beyniniz, etrafınızda gördüğü şekilleri, renkleri, kokuları, ısıları, ayağınızın altındaki basıncı, ağzınızın nemini, elinizdeki ve üzerinizi kaplayan elbiselerin dokusunu aynı anda işler. Beyniniz duygusal yanıtları, anıları ve düşünceleri kaydeder. Aynı zamanda bedeninizin düzenli işlerini sürdürür, nefes almanız, göz kapaklarınızı açıp kapamanız, yürümeniz, iç organlarınızın çalışması bunların bir kaçıdır.

İnsan beyni bir saniyede bir milyondan daha çok mesajı işleme tabi tutar. Beyniniz bütün bu veriyi tartar, önemine göre süzgeçten geçirir, göreli olarak önemsiz gözükenleri geri plana atar. Dünya üzerinde yaşamanızı ve işlev görmenizi sağlayan işlemci, beyninizdir. Her saniye milyonlarca veriyi işleyen, bedeninizin bilinçli ve bilinçsiz işlevlerini sürdüren ve sayısız etkinliği, yaratıcılığı olan insan beyninin şans eseri oluşmuş bir et parçası olduğunu kim iddia edebilir?

NASA uzaya bir mekik gönderdiği zaman içine yerleştirdiği maymunun bu gemiyi inşa etmesi ve kullanmasını beklememiştir, sadece zeka ve yaratıcılık sahibi bir tür bunu yapabilir. Birisi insan beyninin varlığını nasıl açıklar? Sadece insan beyninden daha bilgili ve zeki bir akıl bunu yaratabilir.

3. “Şans” yeterli bir açıklama değildir.

Efes harabelerine ya da Dolmabahçe sarayına baktığınızda bu eserlerin şans eseri oluşmuş, doğal yapılar olduğunu düşünür müsünüz? Sınırsız zaman, rüzgar ve yağmur sağlansa bile doğa bu eserleri oluşturamaz. Sağduyumuz bize bu eserlere baktığımızda, açık bir planlama ve ustalıkla oluşturulmuş, zeka ürünlerine baktığımız verisini verir.

Bu makale, dünyamızın birkaç şaşırtıcı yönüne dokunmaktadır: dünyanın güneşe konumu, suyun bazı özellikleri, insan bedeninin bir organı. Bunlardan herhangi birisi kazara olmuş olabilir mi?

Seçkin astronom Frederick Hoyle, amino asitlerin insan hücrelerinde tesadüfi bir şekilde bir araya geldiği iddiasının matematiksel olarak gülünçlüğünü ortaya koymuştur. Hoyle, “şans” ihtimalinin saçmalığını takip eden analojide resimlemiştir: “Bir kasırganın, bir hurdalık üzerinden geçerken parçaları şans eseri birleştirip, şans eseri çalışan ve uçmaya hazır pırıl pırıl bir Boeing 747 oluşturmasının şansı nedir? Olasılık o kadar küçüktür ki, sınırsız zaman ve sınırsız hurdalık verilmiş olsa bile bu olasılıkta yükselme görülemez.”

Evrenin ve bizim yaşamımızın karmaşıklığı göz önüne alınıldığında, ihtiyacımız olan herşeyi yaratmış olan makul, sevgi dolu ve zeki bir Yaratıcıyı kabul etme durumunda kalırız. Kutsal Kitap, yaşamı yaratan ve sürdüren bu Yaratıcı’yı Tanrı olarak tanımlar.

4. İnsanlığın doğal olarak sahip olduğu yanlış ve doğru hisleri biyolojik olarak açıklanamaz (vicdan).

Hepimizin içinde, bütün kültürlerde, evrensel bir doğru ve yanlış hisleri mevcuttur. Bir hırsız bile kendisinden bir şey çalındığında haksızlık içerisinde olduğunu düşünür. İstisnasız bütün kültürlerde, ailesinden zorbalıkla çekilip alınan ve tecavüz edilen küçük bir kız olayı karşısında büyük bir öfke, tiksinti ve bu kötülüğü onaylayanlara karşı kızgınlık oluşur. Biz hissi nereden elde ettik? Bütün insanların vicdanlarında yer alan evrensel bir adalet, kötülüklerden tiksinme bilinci nasıl oluşmuştur?

Cesaret, asil bir neden için ölmek, sevgi, merhamet, saygınlık, vazifeye sadakat, tüm bunlar nereden geldi? Eğer insanlar sadece fiziksel gelişimin ürünleriyse, “en güçlü olanın hayatta kalması” ise, niçin birbirimiz için canımızı feda ediyoruz? Yanlış ve doğru hakkındaki iç hisse nereden sahip olduk? Bizim vicdanımızın varlığına getirebileceğimiz en iyi açıklama, insanlığın kararlarına ve uyumuna önem veren, seven bir Yaratıcı’dır.

%d bloggers like this: