ŞARON

“Eeee….?” Dedi Vehbi, odaya girip elindeki alışveriş poşetlerini masanın üzerine bırakırken, “Günün nasıl geçti?  Bak yine konuşmuyorsun!  Türkçe bilmiyorsun tabi, nasıl cevap veresin ki?  Benimkisi de enayilik.  Dur ben senin lisanını konuşayım.  Hav ar yu? Ay em fayn tenk yu.   Dis iz  e pensıl, dis iz e buk.  May neym is Vehbi.  Vat iz yur neym?  Benden bu kadar, ama duuuur, bi de “Oo may gad” var!  Fakat bunu şimdi söylemem. Seni bir gün gerçekten görebilmem ihtimalini göz öne alarak dağarcığımda saklıyorum.  Sana sarılırken “O may gad!” diye bağıracağım.

Vehbi on yaşındayken annesi amansız bir hastalığa yakalanmış ve maalesef kısa bir zaman sonra ölmüştü.  Bir iplik fabrikasında ustabaşı olarak çalışan babası Hasan efendi gecenin bir yarısında ablası ile aynı odayı paylaşan Vehbi’yi uyandırmış ve gözyaşlarına boğulmuş bir sesle “Vehbi, kalk oğlum annen öldü!” demişti.  Uyku sersemi olduğundan mı, şok geçirdiğinden mi bilinmez, paralize durumdaki Vehbi’nin gözünden bir damla bile yaş akmamıştı, ta ki annesinin mezarlıkta gömülüşünü görene kadar.  Ondan sonrasını hatırlamıyordu zaten.  O günden anımsadığı sadece ablasının mezarlıkta saçını başını yolarak, feryat figân ederek üstündeki giysileri parçalamaya çalıştığıydı.   

İlkokul üçüncü sınıftaydı annesi öldüğünde.  Ablası Güler ise orta bire gidiyordu.  Annelerinin ölümü, bütün dersleri iyi sayılabilecek bu çocukların okul başarılarının sınıfta kalacak bir seviyeye kadar düşmesine neden olmuştu.  Neyse ki, öğretmenlerinin desteği, ikmal sınavları, “dört buçuktan beş” vs. derken zar zor bir üst sınıfa geçebilmişlerdi.  Aradan bir yıl kadar bir zaman geçmişti ki, bir gün akşam yemeği sonrasında babaları onları karşısına almış ve kan dondurucu bir açıklamada bulunmuştu;

–       Çocuklar, bu ev bir kadın olmadan dönmüyor.  Yemek, çamaşır, temizlik gibi ev işlerini ne siz yapabiliyorsunuz ne de ben.  Komşular benim yeniden evlenip eve bir kadın getirmemi önerdiler.  İnanın ben de istemem ama bu durumu kabullenmeye mecburuz!   Haklı değil miyim?  Kızmadınız değil mi?

Beklenmedik bir aparkat yemiş boksör gibi her iki çocuk ta abandone olmuştu.  Gıkları çıkmadı, çıkamadı.  Demek eve annelerinin üzerine bir kadın gelecekti ha? 

Çok sürmedi, bir akşam babası eve bir kadınla geldi.  “Bugün nikâhlandık, Feride hanım artık yeni anneniz” dedi.  Adam çocuklarının kadına “hoş geldin” demelerini arzu ediyordu ama tabi ki böyle olmadı, tam tersi oldu; çocuklar yere bakarak odadan çıkıp gittiler.  Arkalarından koşan babaları onları durdurup ne kadar dil döktüyse de fayda etmedi, günlerce odalarından çıkmamakta ısrar ettiler.

Feride hanım yoksul bir ailenin kızıydı. Hasan efendiden epeyce genç olan bu kadın yüzüne bakılacak derecede güzel sayılırdı. Ama kız tarafına düşen nişan, düğün, çeyiz masraflarını karşılayacak durumda olmayan ailesi, daha önceleri bu kız için dünürcü gelenleri “oğlanlar evlensin sonra düşünürüz” diyerek geri çevirmişlerdi ve, tabiri caiz ise, Feride bekleye bekleye neredeyse evde kalmış bir kız olmak üzereydi.  Komşuların çöpçatanlığı ile Hasan efendi Feride’yi görmüş, beğenmiş ve kızın da rızası alındıktan sonra sade bir nikâh merasimi ile evlendirilmişlerdi.

Feride kendisini çocuklara saydırmak ve sevdirmek amacı ile elinden gelenin fazlasını yapmaya çalışıyordu ama nafile.  O artık bir “üvey anne” idi ve çocukların gönlünde yeri yoktu. Tüm hünerlerini sergileyerek onlara değişik yemekler yapıyor, giysiler dikiyor, derslerinde yardımcı olmaya çalışıyor ve en azından babalarına çok iyi hizmet ediyordu.  Nadiren de olsa, Vehbi ve Güler’in gülümsediğini gördüğünde mutluluktan havalara uçuyor, hemen onlara irmik helvası veya revani yapıyordu.  Çocuklar zamanla durumu kabullenmiş görünseler de hâlâ için için Feride’nin o evden gitmesini istiyorlardı.  Asıl hazmedemedikleri, geceleri o kadının babaları ile aynı yatağı paylaşmasıydı.

“Zaman su gibi akar” derler, ki doğrudur, zaman su gibi akmış, Vehbi’nin ablası Güler gelin olup evden gitmişti.  Yıllar önce Almanya’ya işçi olarak giden bir akrabalarının oğluna vermişlerdi.  Ara sıra Türkiye’ye geldikleri oluyordu.  Durumları iyi idi ve Güler mutluydu.  Vehbi “hiç olmazsa ablam mutlu” diye kendi hâlinden şikayet etmiyordu.  Her gelişinde ablası Vehbi’ye para vermek istiyordu ama her defasında Vehbi “Bana yapacağın yardım dolayısı ile kocana karşı müttehim duruma düşmeni istemiyorum, sağol ablacığım” diyerek parayı kabul etmiyordu.  Halbuki, hastanın ilâca olan ihtiyacı gibi o zamanlar kendisinin de paraya çok ihtiyacı vardı.

İlk okul, orta okul ve ikinci sınıftan terk ettiği lise yıllarının yaz tatillerinde Vehbi’yi fotoğrafçılık yapan Tarık eniştenin dükkânında çalışmaya gönderiyordu Hasan efendi.  Tarık enişte Vehbi’nin halasın kocasıydı.  Çok iyi ve merhametli bir insandı.  Bir gayrimüslim vatandaşımızın açtığı fotoğraf stüdyosuna (ki o zamanlar sadece onlar bu mesleği yapardı) çırak olarak girmiş, mesleği öğrenmiş ve askerlik görevini bitirdikten sonra (yine eski ustalarının desteği ile) küçük bir dükkân açmıştı.  Önce sadece vesikalık fotoğraf çekerken, daha sonra haftalık fotoğraf, düğün fotoğrafı çekimi filân derken işini büyütmüş ve şehrin sayılı fotoğrafçılarından birisi olup çıkmıştı.  İki oğluna da yüksek tahsil yaptırabilmiş, evlendirmiş ve onları evden uçurmuştu.  Kızı da özel bir liseyi bitirmiş, hemen sonra evlenmiş ve yaşadıkları şehirde kalmıştı.  Oğullarının her ikisi de yurt dışındaydılar.  Halası olsun, Tarık eniştesi olsun Vehbi’yi oldum olası çok severlerdi.  Zira hem yakışıklı, hem sessiz, hem efendi tavırlı bir çocuktu.  Çocukları evden ayrılan hala ve enişte, Feride hanım ve Hasan efendinin artık baş başa bir yaşam sürmelerini sağlamak amacı ile, Vehbi’nin gelip kendi evlerindeki bir odaya yerleşmesini istemişlerdi.  Bu herkesin hayrına olmuştu.  “Göz görmezse gönül katlanır” sözü uyarınca, Vehbi de Feride hanımı görmemek mutluluğuna erişmişti.  Halbuki Feride hanım ondan sevgisini hiç eksik etmemiş, her zaman her problemi ile ilgilenmeyi kendisine vazife edinmişti.  Zaman zaman Vehbi’yi korumak için Hasan efendinin karşısına bile dikildiği olmuştu.  Ama bir türlü bu oğlana yaranamamıştı.  Hala ile sohbet ederken dert yanıyordu Feride: “Ablacığım, annesini ben mi öldürdüm ki benden nefret ediyor bu çocuk?  Babasını mutlu ettiğimi görmüyor mu?  Bana anne demesin, abla desin, o da yeter!”

Vehbi’nin askerliği kolay olmuştu.  Acemi eğitimini bitip de dağıtım yapılacağı gün, bölük komutanı tâdat alanında askerlerini toplayıp bazılarının mesleğini sormaya başlamıştı.  Biraz sonra birer birer sorgulamayı bırakmış “aranızda fotoğrafçı olan var mı?” diye gürlemişti. Aynı gür tonda “Var komutanım!” diye bağıran Vehbi iki adım öne çıkıp “hazırol”a geçmişti.  “Yaz” demişti  komutan, arkasında not tutmakta olan başçavuşa, “Genel Kurmay Arşiv Dairesi, Ankara”.   Ne gece nöbeti vardı, ne de saatlerce süren eğitim vardı orada; devlet memuru gibi bitirmişti askerliğini.

Dönüşte Tarık enişte: “Oğlum ben artık yaşlandım, dükkânın yarı geliri senin olsun, gel işine devam et” diye teklifte bulundu.  “Enişteciğim,” dedi Vehbi, “dükkâna ortak  olmasam bile, sana faydam dokunacaksa eğer, nerede ve nasıl çalışmamı istersen senin için orada o sıfatla çalışırım” diye cevapladı.  Tarık eniştenin de beklediği bu cevaptı zaten, Vehbi’ye sarıldı; “Öz oğullarımdan farkın yok, biliyor musun?” dedi.

Tarık enişte de rahattı artık.  Çoğu gün dükkâna uğramıyordu bile.  Yaşıtları ile bir kahvehanede buluşuyor yıllardır ihmal ettiği kâğıt ve taş oyunları konusundaki bilgisini artırmaya çalışıyordu.  Ah şu sigara tiryakiliği olmasa, her şey çok daha güzel olacaktı ama bir gün doktorlar “koah” teşhisi koydular.  Bir müddet sonra da sevgili enişte toprağa verildi.  Hala‘yı ise evli olan kızı kendi yanına aldı.  Böylece hem ev hem de dükkân Vehbi’ye kalmış oldu.

“Yaa işte böyle Şaron’cuğum” dedi Vehbi,  Sharon Stone’un duvardaki resmine hitaben,  “fotoğrafçı kalfası iken bana vermedikleri kızı şimdi dükkân sahibi olunca verimkâr olmuşlar.”

Eniştesi sağken, bir gün dükkâna pala bıyıklı, kalıplı bir müşteri gelmişti.  Elinde bir kadın fotoğrafı.  Resmin büyütülmesini istiyordu.  Amaaa…kendi resminin de yarım plan olarak (kadının kocası imiş gibi) eklenmesinin istiyordu fotoğrafa.  Vehbi fotoğrafı aldı baktı, “Şaron Sıton bu yaa” dedi adama.  Adam sırıtarak “hee, o valla” dedi, “yapabiliniz mi?  Kaça mal olursa olsun haaaa..”

Vehbi Ankara’da askerken bir izin gününde, ki 1993 yılı olmalıydı, Sharon Stone’un meşhur “Temel İçgüdü” filmini izlemiş ve bu kadına hayran olmuştu.  Matinede seyrettiği filmi, aynı günün akşamı suarede de seyretmişti.  Sadece cümlenin mâlûmu olan o meşhur birkaç sahneyi bir daha görebilmek için.

–       Yaparız” dedi Vehbi.

–       Kaç günde?

–       Bir hafta on gün arası sürer.

–       Tamam, gardaş.

–       Ne kadar büyütelim?

–       Aha şoordaki kadar olsun.  (Vitrindeki 30 x 40’lık bir fotoğrafı işaret ederek).

–       Bak, pahalı olur o ama, üstelik bunu ressam yapacak ve ne kadar isteyecek bilmiyoruz.

–       Gardaş neye mal olursa olsun dedik ya, ne uzatıyon?

–       Ver o zaman önden bir yüz lira.   Adam elini cebine attı, bir tomar paranın içerisinden iki yüzlük çıkarttı, kendi fotoğrafı ile birlikte masaya attı.

–       Al sana iki yüz, oldu mu?

–       Sağol da sana kartımızı vereyim, hazır mı diye sorar öyle gelirsin.

–       Ben tilefon milefon anlamam, kendim gelir sorarım.

–       O zaman on günden önce gelme.

İşi öğrenip hem fotoğraf çekimlerinde, hem rötuş yapmada eniştesini yedekleyip dükkânı tek başına idare edecek seviyeye geldiğinde, Tarık enişte onu karşısına alıp bir öğütte bulunmuştu:

–       Bir işi teslim edeceksen, yapabileceğinden en az bir gün sonrasına söz ver. 

–       Niye ki enişte?  Kesin olarak bitireceğimden eminken neden geç teslim edeyim?

–       Oğlum, sen negatifi hazırladın, karta basacan, tamam da elektrik uzunca zaman kesilirse ne halt edecen?  Gaz lambasıynan mı resim  basacan?  Fotoğrafı bir dakika bile geç versen, müşteriye dert anlatamazsın.  Halbuki,  söz verdiğin zamanda teslim ettiğinde ve hatta bazen erken gelen müşterilere “resimleriniz hazır” dediğinde takdir edilirsin.   İkincisi; ücretin yarısını almadan iş yapma.  Sen insanları yeterince tanımıyorsun.  Resim yapılmış bitmiş ve hiç para alınmamışsa, çoğu müşteri yaptığın fotoğrafı beğenmediğini ileri sürer ve ücretini eksik ödemeye çalışır.  “Şimdi bu resmi almasam çöpe atacaksın, al hiç olmazsa zarar etme” diye paranı keserler ve de sana iyilik yapmış havasına girerler.  Anladın?

Anlamıştı. İşte o gün bu gündür babası bile gelse bu uygulamayı yapıyor, avans almadan işe başlamıyordu.  Yıllar sonra ana baba sevgisi aklına gelen veya geçmişteki atalarını özleyen birçok insan, anasının ya da babasının sandıkta unutulup sararmış, yıpranmış bir ikincisi daha olmayan resmini alıp fotoğrafçıya gelirler.  Duvara asmak için büyütülmesini isterler.  Genelde siyah beyazdır istedikleri.  Fotoğraf çok net ve yıpranmamış ise, fotoğrafçı bunu kolaylıklar yapar ama, yıpranmış, solmuş fotoğraflar için ressam gereklidir.  Bunu iş edinmiş birçok ressam vardır, fotoğrafçılarla parça başına ortak iş yaparlar.  Bıyıklının getirdiği Sharon Stone fotoğrafı iyi durumdaydı ama bıyıklıyı da kadraja koymak için ressam lâzımdı.  Vehbi ressam Muzaffer’e telefon açıp dükkâna çağırdı.  Çay ikramı sonrası resmin fotoğrafını çekmek suretiyle elde ettikleri negatifi banyo etmek için karanlık odaya girdiler.  Ardından örnek olarak pozitif bir resim bastılar; Sharon Stone’nun 18 x 24 ebadındaki fotoğrafıydı bu.  Netice tatminkârdı.  Muzaffer usta 30 x 40 ebadına uygun olacak büyüklükte basılıp kendisine verilecek iki fotoğrafı kullanarak istenen eklemeyi yapacağını ve resmin karakalem versiyonunu bir hafta içinde teslim edeceğini söyledi, gitti.

Vehbi bir zamanlar hayranı olduğu Sharon Stone’nun artık bir işe yaramayacak olan deneme resmi ile baş başa kalmıştı.  Ne yapsaydı?  Yırtıp atmaya kıyamazdı.  Ardiye’ye gitti, uygun bir çerçeve buldu, fotoğrafı çerçeveye koydu ve eve götürüp odasına astı.  Artık işten geldiğinde kendisini karşılayacak hatta sohbet edecek, kendinden emin, yüzünde karizmatik bir ifade olan güzeller güzeli, seksi bir kadını vardı!  İşte her gün, her gece konuştuğu Sharon Stone bu şekilde hayatına girmişti.

Yaaa, Şaron sevgilim, dedi, “işte böyleyken böyle, nihayet ben de evleneceğim!  Eniştem sağken istedik, vermediler, şimdi evim de işim de var diye naz etmiyorlar artık.  Efendim?   Aşk mı dedin?  Aşk kim biz kim be Şaron?  O tuzu kuruların işi.  Bizde aşkların sonu hep hüsranla biter ve ikincisi yoktur.  Ama sizde?  Biri bitmeden diğeri başlar!  Bilmem gerçek mi, ama Halam bu gelin adayı Büşra’nın bende gönlü olduğunu söyledi.  Ben Büşra’yı çocukluğundan tanırım,  Hacca gidip gitmediği hâlâ meçhul olan, ama ismine “hacı” ünvanını ekleyen komşumuz bakkal Muhittin’in kızıdır.  Yaşı benden  epeyce küçük olduğu için son zamana kadar hiç dikkatimi çekmemişti.  Geçenlerde, bir kandil sebebi ile annesinin yaptığı hayır helvasını komşulara dağıtırken benim kapımı da çaldı. İlk defa bu kadar yakından gördüm   onu.  Başı kapalı olduğu için saçlarını göremedim ama kaşı gözü, dudakları, yanakları gerçekten seyre değer güzellikteydi.  Bir anda içim ısındı.  Bana gülümseyerek, içinde en fazla helva olan tabağı seçip “bu senin için özel” diye ikram etmesi onu eşim olarak hayal etmeme yetti.  Ne var ki babası bir ricada bulunmuş. Evlendiğimizde başını açtırmayacakmışım.  Analarımızın başını örttüğü şekilde örterse örtsün bana ne. Gidin Hacı beye söyleyin “Vehbi buna Büşra karar verir, ben ne aç ne de kapat demem” dedim.  Gerçi Şaron be, çorbanın içinde görüldüğünde mide bulandıran saç kılının,  bazı dindar geçinenlerin iddia ettiği şekilde, kadının başında görüldüğünde nasıl olup da erkeklerde şehvet uyandırabileceğini ben hiç anlayamadım. Sen zaten anlayamazsın.

Bu arada, elime geçen bir mecmuada senin hayat hikayeni okudum.  Hayat senin için de hiç kolay başlamamış.  Tacize uğramalar, kasiyer olarak çalışmalar vs. vs.  Bizim Aşık Veysel’imiz her ne kadar “Güzelliğin beş par’etmez, bu bendeki aşk olmasa” demiş ise de, üstelik  ben sana aşık olmadı isem de, senin güzelliğin beş para değil beş yüz milyonlarca Dolar etmiş be Şaron!  İki evlilik, evlat edinmeler filân… Sahi, mutlu musun sen Şaron?

Seni düğünüme beklerim desem, gelemeyeceksin biliyorum.  Ama uzun zamandır sessiz bir dinleyicim ve dert ortağım oldun. Bu nedenle sana minnettarım.  Evlendikten sonra, Büşra’nın hoşuna gitmese bile, seni duvarımdan indirmeyeceğim.  Kim bilir sana anlatacağım daha neler neler olacak gelecekteki yaşamımda.  Bir fotoğrafla konuştuğumu görürlerse benim için “deli” mi derler dedin?  Boşver be Şaron, desinler! Deliden kime ne zarar gelmiş ki? Sen akıllı geçinenlerden kork!

Adil Karcı – 12 Haziran 2022

ALEKSANDRA

ALEKSANDRA

Antalya’da kısa bir müddet kalmış olanlar bile Dedeman muhitinin neresi olduğunu bilirler.  Yapıldığı yıldan beş yıl öncesine kadar, yani el değiştirene kadar, bir nirengi noktası hâline gelen bu otelin adı, şehrin en büyük merkez ilçesi  Muratpaşa’nın en gözde muhiti olan Şirinyalı mahallesinin bile adının önüne geçmiştir.  Öyle ki; hâlâ belediye otobüslerinin önündeki ışıklı güzergâh tabelalarına “Şirinyalı” yerine “Dedeman” yazılmaktadır.  Otelin karşı tarafında ise muhtelif zincir marketler, marka mallar satan butikler, meşhur kafeler, hamburgerciler ve hepsi yabancı isim kullanan bistrolar sıralanmıştır.  Biraz daha güneyde ise, aynı sırada, Yaşam Hastanesi vardır. 

Sabah kahvaltısını bir simit ve çay ile geçiştiren Fikret, açlığa daha fazla dayanamamış, öğleni beklemeden bir hamburger yemeye karar vermiş,  üç yüz adım kadar ötedeki yazıhanesinden yürüyerek gelmiş ve köftelerinin alevde pişirildiğini iddia eden hamburgercide sıraya girmiş beklemekteydi. Kuyruğa girdiği kasada ön sıradaki yaşlıca bir kadın, bir şüpheliyi sorgulayan polis edâsı ile, siparişi alacak olan görevliyi sorulara boğuyor ve arkasında sıralanmış insanların sabır taşlarını çatlatıyordu.  Tepedeki hamburger resimlerini işaret ederek;

–       Peki şu soldakinin içinde ne var?  Onun değil, onun solundakinin, hah o işte.

–       Peynirli neyiniz var?  Peynirli varsa, beraberinde ne veriyorsunuz?

–       Büyük ve küçük kolanın fiyat farkı nedir?   Vs. vs..

Fikret öfleyip pöflese de sıradan çıkıp bitişik kasada kuyruğa girmeye yeltenmedi.  Zîra çok iyi biliyordu ki (Murphy kânunları gereği) oraya giderse bu sıra yürümeye başlayacak, bu defa da diğeri tıkanıp kalacaktır.

Sıkıntıdan sağa sola bakınırken dip köşede oturan genç bir kadına ve karşısında oturan, tahminen 5-6 yaşlarındaki, kız çocuğuna gözü takıldı. Aman Allahım! Hayranı olduğu ve evleneceği kadının benzeri olmasını dilediği Amerikalı aktris Alexandra Daddario karşısındaydı işte!  O değilse bile ikizi olmalıydı!  Kadının üzerinde kahverengi kürk yakalı bal rengi bir manto, kızın üzerinde ise  beyaz kürk yakalı kırmızı bir mantocuk vardı.  Hele ki Nisan ayında, hiçbir Antalyalı veya yerli turist Antalya’da böylesine kışlık giysilerle dolaşmazdı.  Bunlar soğuk bir ülkeden gelen yabancılar olmalıydı.

–       Buyrun, siparişinizi alayım.

Ne kadar uzun süre bu ana-kızı izlemiş olmalıydı ki sipariş verme sırasının kendisine gelmiş olduğunu fark edememişti.  Kadim müşteri olmanın avantajı ile, artık tanış olduğu çalışana:

–       Her zamanki gibi, dedi ve temassız kredi kartını pos cihazına değdirip kuyruktan çıktı.

Ana-kıza yakın bir masaya oturup beklemeye başladı.  Rahatsız etmemeye gayret ederek, kaçamak bakışlarla onları izliyordu.  İçinde bir şeylerin eridiğini hissetti. Evet, idealindeki kadın bu idi ama ne çâre o da sahiplenilmişti işte ve de hiç şansı yoktu bu konuda.  Kaçan bir fırsatın ardından, kendi kendisini teselli etmek için “Aman boşver, tren kaçmışsa bana ne?  Zâten bilet almamıştım ki!” diye düşünürken kadının telefonu çaldı. Kızına yedirmeye çalıştığı hamburgeri tabağa bırakıp kısık sesle konuşmaya başladı.

Rusça konuşuyor olmalıydı.  Rusça bilmemesine rağmen, kulak aşinalığından ve “R” harfine yapılan vurgudan dolayı Fikret böyle bir tahminde bulunmuştu.   Kadın çantasından bir defter ve kalem çıkartıp sol eli ile telefonu tutarken sağ eli ile bir şeyler not aldı. Ardından deftere bakarak telefondaki tuşlara basmaya başladı.  Belli ki birisini arıyordu.

–       Meraba, sizin telefon ben Ayşe hanımdan aldı.  Memet bey orada?

–       ……..

–       Meraba Memet bey.  Ayşe hanım verdi sizin telefon, konuşmuş sana önce,

bana dedi ara Memet bey yardımcı olur.

………

–       Ama uçyuz liyra olmaz bir gece.

Kulak misafiri olan Fikret’in midesi bulanır gibi oldu; neyin pazarlığını yapıyordu bu Alexsandra kopyası?

–       Ama Memet bey ben en az bir ay kalacak, kuçuk oda yeter, ben anca yuz liyra verebilir hergun, lutven kabul et.  Bir ay uçbin liyra için hepsiyni verebilir ben.  Başka çok para yok bende.  Tamam, patron konuş, bir saat sora yine aracam.

Tanıdık garson siparişini tepsi içinde getirip Fikret’in masasına bırakırken, Fikret Âbi’sinin bu yabancı kadına olan ilgisini fark etmiş olmalı ki,

–       Sabahtan beri buradalar Fikret âbi.  Bir valiz ve bir çekçek vardı yanlarında, yer kaplamasın diye emâneten alıp arkaya koyduk.  Ukrayna’daki savaştan kaçıp gelmişler. Kadın kalacak ucuz otel arıyor, bize sordu, yardımcı olmaya çalıştık ama ucuz otel yok ki be âbi.  Allah yardımcıları olsun.  Türkçesi de fena değil haaa…

Fikret’in babası inşaat mühendisiymiş.  Müteahhitler ile ortaklıklar yapıp aldığı arsalara apartman yaptırıyormuş. Tek çocukları olan Fikret’i  önce özel okulda okutup daha sonra da üniversiteye göndermiş ve kendisi gibi inşaat mühendisi olmasını sağlamış.  Paralı askerlik usulü ile mecburi hizmet faslı  da bitince  oğlunu şirketine ortak etmiş.  Adam tüm işleri oğluna devredip rahat bir emeklilik yaşama hayâli kuruyormuş ki bir araba kazâsında eşi ile beraber can vermiş. Önce büyük bir boşluğa düşen Fikret zamanla toparlanmış, işlerin başına geçmiş ve yapılan son inşaattaki daireler de satılıp bitince inşaat şirketini kapatmış.  Yaşam Hastanesine çok yakın bir yerde tamamı kendisine ait olan iki dükkân ve sekiz daireli apartmanın en üst katında yaşamaya başlamış.  Her kat iki daire olan bu apartmandaki altı daireyi kiraya vermiş, kendi dairesinin karşısındaki daireyi ise eş, dost ve akrabaların Antalya’yı ziyaretlerinde kalabilmeleri için dayamış, döşemiş ve boş bırakmış.  Kendisine miras kalan muhtelif muhitlerdeki dairelerin de kira gelirleri oturduğu apartmandaki kiracılardan gelenlere eklenince sıkıntısız bir hayat sürmeye başlamış.

Burdur’da kısa dönem askerlik yaparken tanışıp kanka olduğu, emlâkçılık yapan Muğlalı Emin ve eşi Adana’lı Hülyâ’nın Antalya’ya yerleşme kararını duyunca çok sevinmiş ve onlara bir teklifte bulunmuş;  Dairelerden birinde kirasız oturacaklar, Emin aşağıdaki dükkanda emlâkçılık yapacak, diğer dükkanda ise eşi Hülyâ güzellik salonu işletecek. Hiçbir şey için kira ödemeyecekler ama her ikisine de Fikret ortak olacak.  Çok câzip bulunan bu teklif hemen hayata geçirilmiş. Aslında Fikret yeni bir gelir elde etmekten çok, sevdiği insanların kendisine yakın bir yerde yaşamaları amacı ile bu teklifi yapmış.  

Emin çok dürüst, halim-selim bir insan.  Eşi Hülyâ ise, şimdilerde Adana’da bir kahvehane işleten eski kabadayılardan birisinin kızı.  Üç de bıçkın abisi var.  Bunların en küçüğü  yine kısa dönem askerlik sırasında Emin ve Fikret ile yakın arkadaş olan Çapraz Selim.  Askerlik görevi bittikten sonra bu üçlü birbirlerini sık sık ziyâret etmişler, beraberce gezilere katılmışlar ve dostluklarını daha da perçinlemişler. Antalya’da buluştuklarında Yivli Minareye yakın bir kafede gün batımını seyrederek çay içerlerken Çapraz Selim sormuş;

–        Gardaşlar siz hiç evlenmeyi düşünmüyonuz mu lan?  Emin:

–        Valla ben çıtkırıldım bir hatunun kaprislerini çekmek istemiyorum.  Fikret ise Aleksandra bilmemne denen Amerikalı bir artize benzeyen bir kız olmazsa almam diyor.

–        O zaman gel lan Emin, sana bacımı verelim!  Hem akraba oluruz hem de

“Erkek gibi kız” nedir görürsün.  Babamdan ve biz ağabeylerinden çok şey öğrendi, Allama hiç birimiz onun gibi sustalı kullanamak.

–        Ne diyorsun sen Selim.  İnsan arkadaşının bacısıyla….Allah Allah!

–       Ne var oolum, nasılsa bir gün evlenecek deel mi? Senden iyisini mi bulacak?

Yarı şaka, yarı ciddi bu konuşmanın üzerinden birkaç ay geçince Emin’in yolu Adana’ya düşmüş, Selimi aramış, evde güzel bir akşam geçirmişler. Emin de Hülyâ da birbirlerinden hoşlanmış olmalılar ki, sonraki günlerde önce arkadaşça yazışmışlar, zamanla ilişkiyi ilerletip uzaktan uzağa sevgili olmuşlar.  Emin utana sıkıla konuyu Selim’e açmış, hiçbir zorlukla karşılaşmadan bir ayda nişan, nikâh, düğün oluvermiş.  Hülyâ güzelce bir kızmış ama onu tasvir etmek için “güzel” kelimesinden çok “şirin” dense daha yerinde olurmuş.  Liseden sonra üniversite sınavlarına girmeyi reddeden bu kızı evde boş durmasın diye akraba bir kuaförün yanına vermişler ve böylece bir meslek edinmiş. Küfürleri ağabeylerinden, açık saçık fıkraları da kuaför salonundan öğrenen Hülyâ “Lan” kelimesini çok kullanırmış.  İşte Fikret’le tanıştığında onu  “âbi” ilan etmiş ama her hitabında “Lan Fikret âbi lan…” diye söze başlar olmuş. 

“Tren kaçtıysa, fırsat öldüyse insanlık da mı öldü?” diye düşünen Fikret hamburgerini yemeyi bitirmeden ayağa kalkıp Ukraynalı kadının masasının önüne kadar gitti ve;

–       Kusuruma bakmayın lütfen.  Elimde olmadan konuşmanıza kulak misafiri oldum, siz uzunca bir zaman konaklayacağınız uygun fiyatlı bir otel arıyorsunuz sanırım.  Size yardımcı olabileceğimi düşünerek sizi rahatsız ediyorum.  Bu arada; benim adım Fikret.

–       Siz boyle bir hotel biliyorsunuz mu?

–       Hayır otel değil, kalabileceğiniz küçük bir evim var benim.

–       Sizin ev?  Ne için ben sizin ev kalyyorruz?

Fikret’in ifade şekli uygunsuz bir teklif gibi algılanmış olmalıydı.

–       Yanlış anlamayın, o evde ben kalmıyorum.  Ev eşyalı ve boş.

Durun bir dakika size kartımı vereyim.  İnşaat mühendisiyim, birçok kiralık evim var benim.  Yani siz orada kızınızla yalnız kalacaksınız.  Adını henüz söylememiş olan kadın bir karta baktı, bir Fikret’e baktı:

–       Malesef ben apartman kira ödeyemez.

–       Siz orasını hiç düşünmeyin.  İsterseniz gelin size göstereyim, beğenirseniz beraber gelir eşyalarınızı taşırız.  Çok uzak değil, hemen şurada, hastanenin yanında.

Kadının mavimsi yeşil,  güzel mi güzel gözlerinde hem kuşku hem umut ışıkları birlikte dans etmeye başladı.  Acaba bu adama güvenip beraber gitse miydi?  Kötü bir insana benzemiyordu.   Hem gündüz vakti…ne olabilirdi ki?  Belki de bir şanstı bu ama öyle bile olsa ayda kaç lira kira istenecekti acaba?

–       Tamam, gidelim dedi, kısık bir sesle.  Siz Fikret bey? Ben Viktoriya, bu kucuk kiz Alina.

     Yaya olarak beş dakikalık yürüyüşten sonra apartmanın önüne gelmişlerdi ki hava almak için kuaför kapısının önüne çıkmış olan Hülyâ’yı gördüler.   Viktoriya’nın güvenini artırmak amacı ile Fikret Hülyâ’nın yanına kadar gitti ve:

–       Kız, Hülyâ, sen de bizimle yukarı gel, dedi.

–       Lan âbi lan, bu dünya güzeli kim lan?  Yeni bir kiracı mı bu kadın?  Uyyyy…şu gözlere, şu dudaklara, şu endama bak lan!  Yüce Allah neler yaratıyormuş lan!

–       Ulan senin gerçek bir kadın olduğundan emin olmasam, resmen kadına sulanıyor derdim ha!

–       Âbi lan, bu senin âşık olduğun Aleksandıra olmasın sakın?  

Cin gibiydi bu Hülyâ, nereden aklına gelmişti Alexandra?  Halbuki resmini bile görmemişti henüz.

–        Uzatma kız manyak, bak Türkçe biliyor bu kadın, konuştuklarımızı duyarsa ayıp olur, hadi yürü.

Dükkânların üzerinde sadece dört kat da olsa, Fikret’in babası bu küçük apartmana asansör yaptırmıştı.  Hep beraber asansöre bindiler, son kata gelince Fikret önce kendi dairesinin kapısını açtı, duvardaki çiviye asılı bir anahtarı aldı ve onunla da karşı dairenin kapısını açtı.  Evin  içi gerçekten zevkle döşenmişti ve bir otel odası kadar da temizdi.

–       Ne kadar kira bir ay?  dedi Viktoriya.

–       Dedim ya, onu hiç düşünme.

–       İş bulup çalışıyor ben, o zaman belki daha uzun kalır biz.

–       Mesleğin nedir?  Yani ne iş yaparsın diye sordu Hülyâ.

–       Ben guzellik uzmani.  Diplomali.

–       Seni “gökte ararken yerde mi buldum” desem, yoksa “körün istediği bir göz,

Allah vermiş iki göz” mü desem bilemiyorum diye sırıttı Hülyâ.

–       Efendim?  Ben tam anlamadı.

–       Boşver, ben sana sonra anlatırım, gel yerleş buraya.  Sonra sesini iyice kısarak sadece Fikret’in duyabileceği bir tonda “Evli olmasaydın gelinimiz bile olurdun belki!” deyiverdi.

Önemli bir problemi çözülen Viktoriya ilk defa tereddütsüz ve rahat bir sesle:

–       O zaman bizim valiz var hamburger dükanda, getirmek lazım, dedi.

Yine üçü hamburgerciye gelip valizi ve çekçeki aldılar.  Tam kapının önü taksi durağıydı.   Yaşları kendisinden büyük olan taksicilerin bile “Fikret âbi” diye hitap edip saydıkları Fikret’i elinde valizle gören duraktaki tüm çalışanlar yerinden fırladılar ve:

–       Âbi biz ne güne duruyoruz?  Sen taşıma ver onları bize.

–       Arkadaşlar, bunlar benim apartmana gidecek, biliyorsunuz çok yakın, bırakın

ben götürürüm.   Ama kim dinler ki?  Hemen valiz ile çekçeki sıradaki bir arabaya attılar, kapıları açıp Viktoriya’yı, kızını ve Fikret’i taksiye buyur ettiler.  Yol bir dakika kadar sürdü sürmedi.  Şoför eşyaları yukarıya kadar çıkartıp bıraktı, iyi günler dileyip gitti.  Viktoriya bütün bu olup bitenlere bir mânâ vermeye çalışıyordu.  Adamlar onları bir dakikalık yol için zorla taksiye bindirmiş, eşyalarını taşımış ve üstelik şoför de para almadan gitmişti.  Bu Fikret bey çok sevilen ve de gerekten iyi bir insan olmalıydı!

Anahtarı Viktoriya’ya veren Fikret:

–       Siz biraz dinlenin ve yerleşin.  Biraz sonra ben gelip kapınızı çalacağım, isterseniz hemen açmayın ama sonra açıp kapı önüne bakın lütfen.

–       Ben tam anlamadı, ne için kapı önü bakacaz?

Fikret yakındaki bir markete girdi, bir eve ne lazımsa, peynir, sucuk, salam, sosis,

yağ, peynir, bal, reçel, tereyağı, ekmek, kraker, çikolata, kek, bisküvi vs. doldurdu market arabasına.  Bir kısmını markette çalışan yardımcı çocuk, bir kısmını da Fikret poşetlere doldurup (artık “Viktoriya’nın evi” sayılan) dairenin önüne getirip bıraktılar.  Fikret kapının zilini çaldı ve beklemeden kendi dairesine girdi.

Viktoriya da tüm kuşkuları beyninden atmış olmalı ki, Fikret’in önerdiği beklemeyi yapmadan hemen kapıyı açtı ve tepeleme dolu poşetleri görünce afalladı; bu Fikret nasıl bir insanmış yahu?  Bu kadar insan onu boş yere sevmiyormuş demek!

Zor durumdaki bir insana yardımcı olabilmiş olmanın hazzı ile mutlu bir uyku çekti o gece Fikret.  Sabah uyandığında ise, yapacak işi olmadığından, yataktan erken kalkmadı, ayak ucundaki televizyonu açıp haberleri izlemeye başladı.  Sâhi, Viktoriya ve kızı ne yapmışlardı ilk gecelerinde acaba?  Rahat uyumuşlar mıydı? diye düşünürken kapısı çalındı.  Dikiz deliğinden baktı; Hülyâ ve Emin.  Üzerinde sadece iç çamaşırı olmasına rağmen çekinmeden açtı kapıyı.  Emin gerçek kardeşi, Hülyâ da gerçekten öz kız kardeşi gibiydi.

–       Lan Fikret âbi, hadi kahvaltıya gidiyok.  Geyin üstüne bi şeyler.

–       Dur deli kız, ne kahvaltısı, nereye gidiyoruz?  Ne diyor bu Emin sabah sabah?

–       Ben karışmam valla, Allahın deli Adanalısına bulaşamam şimdi.

Fikret alel acele bir şeyler giydi.  Kapıda bekleyen karı-kocaya:

–       Hadi inelim bakalım.  Sizin eve mi gidiyoruz, dışarıya bir yere mi?

–       Hiçbirisine değil dedi Hülyâ, ve arkasını dönüp karşı kapının zilini çaldı.

Yorgunluğunu üzerinden atıp hafif de makyaj  yapmış olan Viktoriya bütün güzelliği ile belirdi kapıda.

–       Buyurun.  Hoş geldi siz.

Salonu olmayan, açık mutfak tabir edilen ve oturma odası/yemek odası görevini gören odanın ortasındaki altı kişilik masada bir renk cümbüşü vardı ve tok insanın bile ağzını sulandıran nefis kokular odayı doldurmuştu.  Sabah uyanır uyanmaz birinci katta oturan Hülyâ’nın evinin kapısını çalan Viktoriya, kendisine yapılan iyiliğe karşı bir jest yapmak amacı ile meğerse hepsini kahvaltıya davet etmişti!

Görseli çok güzel dizayn edilmiş bir Türk kahvaltı sofrasındaydılar.  Viktoriya nerede öğrenmiş olabilirdi ki bütün bunları.  Kocası Türk müydü acaba?  Kayınvalidesi mi öğretmişti her şeyi?  Soramadılar tabi ki.  Viktoriya kahvaltı süresince birkaç defa

Alina ile Rusça (belki de Ukraynaca) konuşmuş ve onun gülmesini sağlamıştı.  Küçük kız da mutlu görünüyordu.  İçi cızzz etti Fikretin; “treni kaçırmayıp bu kadınla bir evlilik yapsaydım kimbilir ne mutlu olurdum?” diye geçirdi içinden.

–       Viktoriya kardeş, dedi Hülyâ, dün gördün, bizim bir güzellik salonumuz var aşağıda ve oldukça da büyük.  Ama uzmanımız yok.  Bizimle çalışır mısın?

Fikrete göz kırparak;

Hem gereken takım taklavatı da Fikret âbim bize hediye olarak alır, di mi lan âbi?  Eminden ve Fikret’ten on yaş daha küçük olan bu Hülyâ manyağının kibar olacağı yok diye düşündü Fikret.  Bu arada yatak odasına doğru giden Viktoriya elinde bir bond çanta ile içeriye girdi.  Çantayı ortaya çektiği bir sehpanın üzerinde itina ile açtı.  İçinde güzellik salonunda kullanılan her tür âlet vardı!

–       Fikret bey alması lazım yok, hepsi getirdim burada.

–       Yaşşa kız Viktoriya,  Allaanı seviyim senin.  Gel istersen bugün başla dedi Hülyâ.

Herkes memnuniyetini belirtip kahvaltı için teşekkür etti Viktoriya’ya.  

–       Neye ihtiyacın olursa olsun, istersen benim istersen Emin ve Hülyâ’nın kapısını çalabilirsin, dedi Fikret.

–       Sizi tanımak ben çok mutlu oldum.  Ben çok  çok teşekur ediyorum.

O gün öğlenden sonra Hülyâ’nın yanına inen Viktoriya kendi çalışma ortamını düzenledi.  İlk birkaç gün Hülyâ’nın müşterilerinden başka gelen giden olmadı.  Onlar da orta yaşlı hanımlardı ve Hülyâ’nın sanatından çok onun açık saçık fıkralarını dinlemek, yakası açılmadık küfürlerini duymak için geliyorlardı.  Bu arada Hülyâ Viktoriya’nın adını Viko olarak kısaltmış ve öyle de bir reklamını yapmıştı ki, bir “Rus güzellik uzmanı”nın (henüz gerçekliği denenmemiş olan) hünerlerini kulaktan kulağa öğrenenler birkaç hafta sonra Hülyâ’ya  randevusuz gelemez olmuşlardı.  Ama Viko gerçekten iyi bir uzmandı; dükkâna elli yaşında giren kadınlar otuz yaşında çıkıyorlardı!  

Fikret Viko’nun başarısını duymaktan mutlu oluyor ama onu rahatsız etmemek için özel olarak görüşmüyordu.  Alina da hergün dükkana iniyor, sessiz sedasız etrafı seyrediyordu.  Fikret birkaç defa onu yakındaki parka götürmüş ve eğlendirmişti.

Bu arada ona onbeş-yirmi kelime Türkçe öğretmiş ve âcil durumda gerekecek cümleleri ezberletmişti.  Viko da ona evde birkaç Türkçe kelime öğretmişti zaten.  Ama bu çocuğun bir okula ihtiyacı olacaktı mutlaka.  Türkçe bilmeyen altı yaşındaki bir çocuk hangi okula gönderilebilirdi?  Araştırmalıydı. 

Hülyâ durur mu?  Akşam Emin’i Fikret ile beraber dışarıya postalamış ve çok iyi anlaştığı, kendi tabiri ile “kanının ısındığı” Viko’yu evine davet etmişti.

–       Viko, dedi, hepimiz seni de Alina’yı da çok sevdik.  Kabalık olmasın diye senin hakkında sana sorular sormadık ama bana bir açılıversen de bizi meraktan kurtarsan?  Meselâ, kimsin, kocan kim, Ukrayna’da kimlerin var?  İn misin cin misin bi anlatsan be dünya güzeli…

–       Sen şarap içersin?  diye sordu Viko.

–       Şarap da içerim, rakı da içerim, gerekirse kafayı bulur of da çekerim!

–       Ben şarap aldı, eve çıkıp getireyim.

–       Otur oturduğun yerde kız, benim evimde alkolün her türü var Allaha şükür.

Birer bardak şarap ve peynir eşliğinde uzun uzun konuştular o gece.

Zırrrrr…. Zırrrrrr….

–       Kim yâhu bu sabahın köründe, diye yataktan fırladı Fikret.  Bir akşam önce Emin ile birlikte birkaç arkadaş davet edip bir meyhanede buluşmuşlar ve canlı Türk müziği eşliğinde bolca rakı tüketerek ülke ekonomisine kayda değer bir katkıda bulunmuşlardı.  Bu defa dikiz deliğinden bile bakmadan açtı kapıyı; karşısında yine Hülyâ ve yüzünde her zamankinden daha muzip bir ifade…

Fikret’e omuz atıp içeriye dalan Hülyâ, “Dol kara bakır dol dol dol” diye bir türkü tutturup şakkudu şukkudu göbek atmaya başlamaz mı?

–       Kız ne oluyor?  Manyak mısın deli misin, nesin?

–       Heee.. deliyim de manyakım da, var mı bi diyeceen, sevgili âbicim?

Senin Fikret âbin olsa, duyacağı müjdeden sonra sana bir araba hediye alacak olsa, sen de göbek atman mı lan âbicim?

–       Ne müjdesi ne arabası?  Allahım sen bana sabır ver yarabbi!

–       Git bi uzun don geyin de gel anlatiim.  Hem belki dört çekerlisini alırsın arabanın.

Eline geçen bir pijama altını ve tişörtü iç çamaşırının üstüne geçiren Fikret kendisini kanepenin üstüne attı ve hâlâ ayakta duran Hülyâ’ya “anlat bakalım neymiş bu müjde” dedi.

–       Âbi, bak araba alacan diye sana “lan” demiyom bu sefer haa!  Neyse, bu Viko var ya bizim Viko?  Ukrayna’daki savaştan kaçmış.  

–       Bu mu müjdeli haberin, Sağır Sultan bile duydu bunu!

–       Dinle be âbi, Viko’nun Antalya’da bir teyzesi ve bir Türk eniştesi varmış.  Bu Viko yaz tatillerinde beş yıl üst üste (tabi Covid’den önce) gelip teyzesinde kalmış, hatta tezgâhtar/tercüman olarak çeşitli  yerlerde çalışmış.  Türkçeyi de oralarda öğrenmiş.  Ana babası çok uzun yıllar önce ayrılmışlar, Viko annesi ile kalıyormuş kendi memleketindeyken.  Bir de hemşire ablası ile şöför eniştesi varmış bu Viko’nun Kiev’de.  Onlar “kaç kurtul” diye Viko’ya biraz para verip Antalya’ya, teyzesinin yanına göndermişler.  Bir haftadan fazla sürmüş yolculuğu.  Ne aksi tesadüf ki, Antalya’ya gelişinden birkaç gün önce teyzesi ölmüş!  Ev cenaze evi, nerede kalabilir ki otelden başka?  Sana rastlamış, sen de her zamanki insanlığını yapmışsın!

–       Eeee, bu haber için mi araba alıyorum sana?  Hem de dört çeker!

Kızım, benim öyle bir arabam olmadı daha.  Hem benim araba hepimize yetiyor zaten.

–       Duuuurrr, bombayı sona sakladım:  Âbiciiimmmm….. Viko evli filân değil!

Bırak evlenmeyi, babasının evi terk etmesi olayına çok içerlediğinden, bütün erkeklerden uzak durmuş, ne bir erkek arkadaş ne flört ne bişi!

–       Eee?  Bu Viko Meryem Ana mıymış?  Alina nasıl doğmuş?

–       Ne doğması be âbi, Alina ablasının ve eniştesinin kızları!  Savaştan kurtulsun  diye onu da Viko ile beraber Türkiye’ye göndermişler.  Yani âbicim, lafın kısası, bizim bu Viko çöpsüz üzüm!  Üstelik kız sana da hayran!   

“Dünyâda böyle bir erkeğin var olduğunu tahmin bile edemezdim, hem çok yakışıklı hem de tam bir insan.” diyor. Oldu mu şimdi?  Rengini bana sormadan arabamı alma haaa….

Doğru muydu bütün bunlar?  Kaderinde kendisine de bir Alexandra yazılmış mıydı yoksa?  Donmuş kalmıştı.  Kalbinin boğazında atmaya başladığını hissetti.  Ve zorlukla konuşarak:

–       Kız, deli Adana’lı.  Dediklerin doğruysa ve bu iş mutlu sonuçlanırsa, istediğin araba sana helâl olsun kız!

Bütün gün ne yapacağını bilemedi Fikret.  Önce banyo yaptı, pis bir görünüm veren sakalını tümden kesti, laf olsun diye markete gitti alışveriş yaptı, sonra da berbere gitti henüz uzamamış saçlarını düzelttirdi, sabah evde tıraş olduğunu unutup neredeyse bir de orada sakal tıraşı yaptıracaktı.  Amaçsız olarak sokaklarda yürüdü.  Hayret, bu etraftaki ağaçlar ve bitkiler bu kadar mı yeşildi yahu?  Ne kadar da çok çiçek varmış yok kenarlarında?   Aaaa, papatyalar bile açmış ve hattâ bâzıları kurumuş, nasıl fark etmemişim bu güne kadar?  Şu beyaz bulutlar da mavi gök yüzüne ne kadar yakışıyor yahu!  Bu kedinin güzelliğine bak: dur kaçma kız, seveyim seni biraz.  Köpekler neyse de, oldum olası kedileri sevmem ama neden bu kadar sevimli oldular birdenbire?  

Eve döndüğünde, berberdeki yarım saat hariç, koca günde bir kere bile oturmadığını, hattâ hiç su içmediğini fark etti.  Bir bardak su alıp kendisini kanepenin üstüne attı.  Deliriyor muyum ne? diye düşündü, bu deli kızın verdiği bilgiler doğru olsa da ne önemi vardı ki? Şans treni kaçmamış olabilirdi ama binebileceğinin garantisi var mıydı?  Viktoriya kendisini ister miydi acaba?  Gözleri yavaş yavaş kapandı.  Yorgunluktan uykuya dalmıştı.

Zırrrrr…Zırrrr…

–       Sabah sabah yine ne var be?  dedi, dedi demesine de vakit sabah değil henüz ilk akşamdı ve kendisi yatakta değil hâlâ kanepedeydi.  Uyku sersemliğini üzerinden atamadan sendeleye sendeleye kapıya yöneldi. Açtı… Aman Allahım, karşısında Viktoriya ve de her zamankinden çok daha güzel!  Fikretin gözlerinin içine bakarak, yapmacık bir kibarlıkla;

–       Siz misafir kabul ediyor? İçeri girebilirim mi?  Tanışmak istiyorum, ben komşu Aleksandra.  Sizin isim? 

Üzeride pastel renklerin harmanlandığı şile bezinden kıyafetiyle tam bir peri kızı gibiydi Viko.

Hınzır Hülyâ, bir gece önce kendisi ile ilgili her şeyi anlatmış olmalıydı Viktorya’ya, tabi en başta Alexandra Daddario’ya olan hayranlığını da!  Hemen toparlandı:

–       Hanımefendi, adınız Aleksandra ise, üzgünüm, içeriye alamam sizi.  Ama adınız Viktoriya ise, evimin içi de kalbimin içi de zaten sizin!

–       Balkon serin bu akşam?  Kırmızı şarap ve kaşar peynir var?

–       Olmaz olur mu? Rüzgârda sönmeyen mum bile var!

Viktoriya’nın yüzünde, ruja gereksinmesi olmayan dudakları arasından inci dişlerini sergileyen bir gülümseme belirdi.  Yakında bu evin kraliçesi olacağından hiç şüphesi olmadığından, kendinden emin bir şekilde ve de podyumda yürüyen bir manken edâsı ile salına salına koridoru geçip balkona doğru gitti.

Arkasından hayran hayran bakan Fikret’in beyninde âni bir şimşek çaktı.

Terhis töreni yapıldığı gün annesi kendisine tektaş bir pırlanta yüzük vermiş ve “bunu evlenme teklif edeceğin kıza takarsın” demişti.  Tam zamanıydı işte!

“Nereye saklamıştım o yüzüğü yârabbim yaa?  Gel de bul şimdi hadi!  Yatak odasındaki küçük kasada olmalı.  E?  Onun şifresi neydi? Bi yere yazmıştım ama nereye?” 

Unutkanlığın zamanı mıydı şimdi?  

“Ulan Mr. Murphy, seni bir elime geçirsem var ya…”

Adil Karcı – 07 Haziran 2022

ALHAZEN VE YUNUS EMRE

“MAHÂRET GÜZELİ GÖREBİLMEKTİR
SEVMENİN SIRRINA EREBİLMEKTİR
CİHAN ÂLEM HERKES BİLSİN Kİ
EN BÜYÜK İBÂDET SEVEBİLMEKTİR”
(YUNUS EMRE) (Y.E.)

Kış aylarında, güneş batıp da göğün nilgünü (laciverdi) oluşunca, gül cemâlinizi (yüzünüzü) doğu yönüne çevirin. Capella, Aldeberan, Rigel, Sirius, Procyon, Castor ve Pollux’un oluşturduğu ve aşağıda bâd-ı havâ (bedava) ilettiğimiz “KIŞ ALTIGENİNİ” görürsünüz ki muhabbetinizden gözleriniz yaşarır.

       

“EY SÖZLERİN ASLIN BİLEN SÖYLE BU SÖZ KİMDEN GELİR SÖZ ASLINI ANLAMAYAN SANIR BU SÖZ BENDEN GELİR”
(YUNUS EMRE) (Y.E.)

                                                                                                                                                          Abu Ali al-Hasan bin al-Haytham, Hz. İsa’nın doğumundan 965 yıl kadar sonra, Basra’da doğmuştur. Arkadaş arasında İbn-i Heysem veya Alhazen, dediğimiz bu bilgin, 1000 yıllarında, yedi ciltlik “Book of optics” adlı eseri yazmıştır ki, optik biliminin bu en önemli ve eski tarihi eseri ona “optik ilminin babası” ünvanını vermiştir. (“Father of optics)

TIKLAYINIZ :  Alhazen: the Father of Optics and the First Scientist

“İLİM İLİM BİLMEKTİR
İLİM KENDİN BİLMEKTİR
SEN KENDİNİ BİLMEZSEN
BU NİCE OKUMAKTIR” (Y.E.)

Nusreddin hoca evinin damını aktarırken ayağı kayıp aşağıya düşmüş. “Oy başııım, oy bacağım, oy güzel kaşııım !!..” diye ahlayıp puflarken komşular hemen “yetişmiş.
“Amanın hemen bir Suriyeli doktor çağıralım !”, “Amanın hemen şehir hastanesine götürelim” “Amanın, af buyrun, ambulans çağıralım !!” diye her kafadan ses çıkarıp telaş yaparlarken hoca inlemiş; “Komşulaar..bırakın Suriyeli doktoru, hastaneyi, af buyrun ambulansı.. Once damdan düşen birini, sonra da yükseklere çıkıp da hiç düşmeyen o adamı getirin”

“AZ SÖZ ERİN YÜKÜDÜR
ÇOK SÖZ HAYVAN YÜKÜDÜR
BİLENE BU SÖZ YETER
SENDE GÜHER VAR İSE”
(Y.E)

(“Güher” = 1. cevher, değerli taş 2. akıl ve edep)

Eski bir amatör astronom olduğumuzdan biliriz ki, Teleskopun en şefkat isteyen, pahalı ve değerli parçalarından biri göz merceğidir. Bu göz merceği , yediğimiz mercimeğin iki yanlı dışbükey şekline benzediğinden, Lâtince’de “mercimek” anlamına gelen “lens” sözcüğüyle adlandırılır. Türkçemiz’de de hâliyle, “mercek” deriz ki o da “mercimekle” güzel bir ses uyumu yapar.
Alhazen, MS 1021 yıllarında, merceğin ve havanın, ışığı bükme ve yansıtmasının (refraction) kurallarını matematiksel ve deneysel çalışmalarıyla ilk kez tanımlamıştır.

” DERDİ DÜNYA OLANIN
DÜNYA KADAR DERDİ VAR” (Y.E.)

Horozlar öttükten hemen sonra, sabah güneşi ufuk çizgisinden başını çıkarmaya başladığında güneşimizin hâlâ ufuk çizgisinden 18 derece aşağıda olduğunu biliyor muydunuz ? Alhazen bunu 19 derece olarak hesaplamışsa da horoz milletine asla inandıramamıştır.

“OLSUN BE..,YARADAN VARDIR
SANMA Kİ ZÂLİMİN ETTİĞİ KÂRDİR
MAZLUMUN ÂHI İNDİRİR ŞÂHI
HER ŞEYİN ELBET BİR VAKTİ VARDIR” (Y.E.)

Alhazen atmosferimizin yüksekliğini 52,000 passuum, (79 km)(1 passuum= 1,5 metre) olarak hesaplamıştır. Bu yükseklik şimdilerde 84 km. olarak ölçülmektedir.

“SÖZ OLA KESE SAVAŞI
SÖZ OLA BİTİRE BAŞI
SÖZ OLA AĞILI AŞI
BAL İLE YAĞ EDE BİR SÖZ” (Y.E.)

Alhazen, iğne deliği kamerasının da bulucusudur. İğne deliği kameranın prensibi: bir cisimden gelen işin demetinin küçük bir delikten geçerek ters çevrilmiş bir görüntü oluşturmasıdır.

Alhazen, ay ve güneş tutulmalarında uzman olmuş, tutulma sırasındaki optik oluşumları da matematiksel olarak tanımlamıştır.

AŞKIM GÂLİP GELDİ YÜREĞİM HARLAR
ÂŞIK OLAN ÂRI NAMUSU NEYLER
BEHEY YUNUS SANA SÖYLEME DERLER
YA BEN ÖLEYİM Mİ SÖYLEMEYİNCE
(Y.E.)

Nil nehrinin her yıl sonbaharda taşarak etrafını sellere bulayıp rezillik çıkarmasını ve Mısır halkının bu duruma “İllallah” dediğini, hatta Firavun’un bu rezilliği önliyene “Dile benden ne dilersen” dediğini duyan Alhazen devesine atladığı gibi soluğu Kahire’de almış idi. Bir yığın kanal ve gölet hesaplamaların ardından Alhazenimiz bir de bakmış ki Nil nehri hep haklı çıkacak, yüzbinlerce yıldır âdet ettiği üzere ortalığı sellere bulamayı sürdürecektir. Kötü Firavun ise şiddet yapıp, “tiz kellesini getirin” demesiyle, Alhazen garibi kafasına bir huni geçirip işi deliliğe vurmuş, “Lay lay lom” yaparaktan , kapatıldığı hücrede tam on yıl mahpus olarak bilimsel çalışmalarını sürdürmüştür. Hz.Newton’un 700 yıl sonra yeniden tanımlayacağı optik biliminin kurallarını Alhazen 700 yıl öncesinden bir güzelce açıklamıştır ki, acep Hz. Newton’un hayır dualarını da almış mıdır bilinmez.

DERVİŞLİK DEDİKLERİ
HIRKA İLE TAÇ DEĞİL
GÖNLÜN DERVİŞ EYLEYEN
HIRKAYA MUHTAÇ DEĞİL

Optik kitabının kapağı “BOOK OF OPTICS”

AuthorIbn al-Haytham
Original titleكتاب المناظر
LanguageArabic
Published1011 to 1021

“KIRMA DOSTUN KALBİNİ
ONARACAK USTA YOK” (Y.E.)


Front page of the Latin Opticae Thesaurus, which included Alhazen’s Book of Optics, showing rainbows, the use of parabolic mirrors to set ships on fire, distorted images caused by refraction in water, and other optical effects.

“BENİ BENDE DEMEN BENDE DEĞİLEM
BİR BEN VARDIR BENDE BENDEN İÇERİ” (Y.E.)

ALHAZEN’E GÖRE İNSAN GÖZÜ (Süleymaniye cami kütüphanesinden)
The structure of the human eye according to Ibn al-Haytham. Note the depiction of the optic chiasm. —Manuscript copy of his Kitāb al-Manāẓir (MS Fatih 3212, vol. 1, fol. 81b, Süleymaniye Mosque Library, Istanbul)

“ETE KEMİĞE BÜRÜNDÜM
YUNUS DİYE GÖRÜNDÜM” (Y.E.)

Gözleriniz hep yükseklerde olsun. Antep fıstığı gibi sırıtaraktan

Dr. Timur Sümer

%d bloggers like this: