EYÜP’E SEÇİM ÖĞÜTLERİ

Vatan Partisi Kayseri milletvekili adayı, sınıf arkadaşım Prof Dr. Eyüp Selahattin Karakaş için yazdığım gülmeceli öğütler:

Azizim kardeşim Eyüp:
Milletimizin vekilliğine aday olalı başını kaşıyacak bir adam arıyorsundur bilirim. Kaygılanma, Kayserimiz’e gelebilirsek kaşırım zâtının ser-i kebîrini (koca kafanı). Lâkin bu meşguliyet ve ahvâl-i şerâit içinde dahî önemli görevlerin olduğunu sakın unutmayasın.

1.Evvelâ ve de behemahâl Anıtkabir’i ziyaret etmen gerekiyor. Lâcilerini giy. Sevmezsin bilirim ama ne yazık ki kravat takman da iktizâ edecek.
Güzelce bir çelenk yaptır. Çelengin bir ucundan baş ve şahâdet parmaklarınla tutuyormuş gibi yapıp, oralardan bulduğun bir Mehmetçik’e çelengi Atamız’ın kabrine kadar taşıtacaksın. Sonra da huşû içinde, dîdelerini süzüp ve de ağzını büzerekten, hattâ mümkün ise dîdelerin birkaç damla da yaş akıtaraktan, ayakta bir dakika kadar dikilip, artık içinden Fâtiha mı okursun, “Ha bu diyar” türküsünü mü söylersin bu da senin bileceğin iş.

2. Ardından Anıtkabir defterine yazı karalaman gerekiyor. Bence bu yazıyı akşamdan ezberine al.
Yoksa Tansu Çiller misâli rüsvây olursun.
Yazının içinde mutlaka “izindeyiiiz”, “bıraktığın yerdeen”, “devrimlerinin sadık bekçisiii..” misâli lakırdılar olsun. Bizi ele güne rezil etme.

3. Artık bundan sonra son derece “zeki”, “çevik” ve “dürüst” görünmen gerekiyor. “Zeki” ve “dürüst” kolay; lâkin çevikliği nereden bulacan ? Bir an önce spora hatta yogaya başlaman gerekiyor. Bak demiştim, cıgarayı pipoyu bırakmış olmanın faydasını bir kez daha göreceksin.

4. Oruç işi de çok mühim; mübârek Ramazan ayında ne halt edecen ? Zinhâr ahâlinin, hele hele gazetecilerin önünde, Ramazan ayını idrâk ettiğimiz günlerde çay neyim içme, sakız çiğneme ve dahi hiçbir şey tazakkum etme. Bundan sonra sana rakı da yok.

5. Şimdiden sonra sıklıkla “sen benim kim olduğumu biliyor musun ?” durumları oluşacaktır. Sakın haa..bırak bu lafları bizler söyliyelim.. “….ben E.S.K’ın yakın arkadaşıyım..onu nah şu kadarcıktan tanırım.. elimde büyüdü..” diyerekten ahâliyi korkutup hava atmayı bize bırak.

6. Bundan sonra sana kurban da vâcip oldu.
Adet oldur ki, kurbanlığını seçerken, evine getirirken, hatta kestirirken gazetecileri mutlak çağırmalısın. Kurbanın kanını alnına sürmeyi de sakın ihmâl etmeyesin.

7. Cuma’yı nerede kılacağına bir an önce karar ver, ve basına bildir. İnsanları şaşırtma. Öyle zırt pırt cami değiştirilmez. Ankara dışına çıkarsan başka; gittiğin şehrin en büyük camisinde edâ edeceksin Cuma’yı.

9. Bağlama sazına âşinalığının da ilk kez faydasını göreceksin. En iyisi kendi yonttuğun o yamuk sazı omuzuna asaraktan çık meydanlara. Halkımız pek sever böyle yiğitleri. Lâkin sakın ola milletin huzurunda saz çalıp türkü söylemeye kalkıp da bizleri rezil etmeyesin.

10. Türban konusunda fakirin daha önce yazdıklarımızı da unut. Mümkünse,.. söylemeye dilim varmıyor..zevcen Tülin kardaşımıza da güzel bir türban…yine de sen bilirsin.
Bizde daha ne akıllar var bir bilsen ? Sen iste, sevâbımıza hepsini yazarız. Lâkin şimdilik bunlarla idare et.
Bana olan döner borcunu da bak şimdi hatırladım, Mayıs’da ordayım haberin olsun.
Kadîm dostun,
Fakîr-i pûr taksîr
Timur

 

The Sea Is Rising

The Sea Is Rising, but Not Because of Climate Change

There is nothing we can do about it, except to build dikes and sea walls a little bit higher.

Ice crevasses near the coast of West Antarctica.
Ice crevasses near the coast of West Antarctica. PHOTO: MARIO TAMA/GETTY IMAGES

Of all known and imagined consequences of climate change, many people fear sea-level rise most. But efforts to determine what causes seas to rise are marred by poor data and disagreements about methodology. The noted oceanographer Walter Munk referred to sea-level rise as an “enigma”; it has also been called a riddle and a puzzle.

It is generally thought that sea-level rise accelerates mainly by thermal expansion of sea water, the so-called steric component. But by studying a very short time interval, it is possible to sidestep most of the complications, like “isostatic adjustment” of the shoreline (as continents rise after the overlying ice has melted) and “subsidence” of the shoreline (as ground water and minerals are extracted).

I chose to assess the sea-level trend from 1915-45, when a genuine, independently confirmed warming of approximately 0.5 degree Celsius occurred. I note particularly that sea-level rise is not affected by the warming; it continues at the same rate, 1.8 millimeters a year, according to a 1990 review by Andrew S. Trupin and John Wahr. I therefore conclude—contrary to the general wisdom—that the temperature of sea water has no direct effect on sea-level rise. That means neither does the atmospheric content of carbon dioxide.

This conclusion is worth highlighting: It shows that sea-level rise does not depend on the use of fossil fuels. The evidence should allay fear that the release of additional CO2 will increase sea-level rise.

But there is also good data showing sea levels are in fact rising at an accelerating rate. The trend has been measured by a network of tidal gauges, many of which have been collecting data for over a century.

The cause of the trend is a puzzle. Physics demands that water expand as its temperature increases. But to keep the rate of rise constant, as observed, expansion of sea water evidently must be offset by something else. What could that be? I conclude that it must be ice accumulation, through evaporation of ocean water, and subsequent precipitation turning into ice. Evidence suggests that accumulation of ice on the Antarctic continent has been offsetting the steric effect for at least several centuries.

It is difficult to explain why evaporation of seawater produces approximately 100% cancellation of expansion. My method of analysis considers two related physical phenomena: thermal expansion of water and evaporation of water molecules. But if evaporation offsets thermal expansion, the net effect is of course close to zero. What then is the real cause of sea-level rise of 1 to 2 millimeters a year?

Melting of glaciers and ice sheets adds water to the ocean and causes sea levels to rise. (Recall though that the melting of floating sea ice adds no water to the oceans, and hence does not affect the sea level.) After the rapid melting away of northern ice sheets, the slow melting of Antarctic ice at the periphery of the continent may be the main cause of current sea-level rise.

All this, because it is much warmer now than 12,000 years ago, at the end of the most recent glaciation. Yet there is little heat available in the Antarctic to support melting.

We can see melting happening right now at the Ross Ice Shelf of the West Antarctic Ice Sheet. Geologists have tracked Ross’s slow disappearance, and glaciologist Robert Bindschadler predicts the ice shelf will melt completely within about 7,000 years, gradually raising the sea level as it goes.

Of course, a lot can happen in 7,000 years. The onset of a new glaciation could cause the sea level to stop rising. It could even fall 400 feet, to the level at the last glaciation maximum 18,000 years ago.

Currently, sea-level rise does not seem to depend on ocean temperature, and certainly not on CO2. We can expect the sea to continue rising at about the present rate for the foreseeable future. By 2100 the seas will rise another 6 inches or so—a far cry from Al Gore’s alarming numbers. There is nothing we can do about rising sea levels in the meantime. We’d better build dikes and sea walls a little bit higher.

Mr. Singer is a professor emeritus of environmental science at the University of Virginia. He founded the Science and Environmental Policy Project and the Nongovernmental International Panel on Climate Change.

Appeared in the May 16, 2018, print edition.

İLİMON EKTİM TAŞA

Dondurulmuş limonun şaşırtıcı faydası

Bunların tamamı…..donmuş limondadır.

KÖTÜ TIP ÖRNEĞİ
Hırlaşır bir lâşeye üşüşmüş nice yüz bin kilâb
Biz de pay almak için geldik bu kavga üstüne.
Hüdai

Restoranlardaki çoğu  bilinçli tüketiciler limonun tamamını kullanır veya tüketirler, hiç bir kısmını ziyan etmezler.

Ziyan etmeden limonun tamamını nasıl kullanırsınız?

Basit..  limonu (yıkayıp) buz dolabınızın buzluk bölümüne koyuyorsunuz. Donduktan sonra mutfak rendesini alıp limonun tamamını rendeleyebilirsiniz. Soymanız falan gerekmiyor. Rendelenmişini yemeklerinizin üzerine serpebilir,viskinize, şarabınıza, sebze salatasına, dondurmaya, çorbaya, makarnaya, makarna sosuna, suşiye, balık porsiyonlarına katabilirsiniz. Yemeklerin tamamı, daha önce hiç tatmadığınız mükemmel bir lezzet kazanacaktır. Büyük olasılıkla, limon denince sadece limon suyu ve vitamin C aklınıza gelir. Sadece bu kadar olduğunu düşünürsünüz. Artık limonun gizemlerini öğrenince onu kupada içeceğiniz hazır çorbalarınıza bile katabileceksiniz.

Limonun tamamını kullanmanın, bir kısmını ziyan etmeyip yemeklerinize yeni bir lezzet katması dışında asıl avantajı nedir?

Rendelenmiş limonunuz, limonun sadece suyunda bulunandan 5 veya 10 kat daha fazla vitamin içerir. Ve evet, şimdiye kadar bunu kaybediyordunuz. Ama bundan sonra, tüm limonu dondurmak gibi basit bir işlem sonrasında, onu rendeleyip yemeklerinizin üzerine serperek tüm besleyici özelliklerini kullanıyor olacak, yani daha sağlıklı besleniyor olacaksınız. Ayrıca rendelenmiş limonun dinçleştirici ve vücuttaki toksinleri giderici etkisinden yararlanacaksınız..

İşte bunun için limonunuzu buzluğa koyun, donsun ve her gün yemeklerinizin üzerine rendeleyin. Böylece, yiyecek ve içeceklerinizi daha leziz hale getirip daha sağlıklı ve uzun yaşamın anahtarını kullanıyor olun! İşte limonun gizemi budur! Geç bile olsa başlayın, HİÇ olmamasından İYİDİR! Limonun sürpriz yararlarından faydalanın!

Limon (Citrus) kanser hücrelerini öldüren mucizevi bir üründür. Kemoterapiden çok daha tesirlidir. Bunu nereden mi biliyoruz? Çünkü kendilerine yüksek kârlar sağlayacağını bildikleri için limon özütünün sentetik versiyonlarını üretmeye uğraşan laboratuvarlar var.

İhtiyaç duyacağını düşündüğünüz dostlarınıza, limonun hastalık önleyici etkisi olduğunu duyurarak yardımcı olabilirsiniz. Tadı hoştur ve kemo-terapinin korkunç etkilerini göstermez. Kemo-terapi ilaçları üretiminden fayda sağlayan multi-milyoner büyük şirketlerin çıkarlarını riske atmamak adına bu gizemin özenle saklı tutulduğu sürece ne kadar insanın öleceği bilinmez.

Bilindiği üzere, iki çeşit limon ağacı vardır.. Limon ve misket limonu. (konu olan limondur, diğeri değil). Limon meyvesini farklı şekillerde tüketebilirsiniz. Pulpa’sı yenebilir. Sıkılarak suyu çıkarılabilir. Limonlu içecekler yapılabilir, dondurma vs.. Limonun birçok vasfı sayılabilir ama en ilginci URLAR, YUMRULAR, KİSTLER, TÜMÖRLER üzerindeki etkisidir.

Bu bitkinin her tür kansere iyileştirici etkisi kanıtlanmıştır. Bazıları onun her tür kanserin tedavisinde faydalı olduğunu söyler. Ayrıca geniş spektrumlu anti-bakteriyel olarak iltihaplara / enfeksiyonlara ve mantara karşı kullanılır.. Dahili parazit ve bağırsak kurtlarına karşı etkindir. Çok yüksek tansiyona karşı kan basıncını düzene sokar. Anti-depresandır. Strese ve asabi bozukluklara karşı iyi gelir.

Bu bilginin kaynağı ise çok etkileyicidir: Dünyanın en büyük ilaç üreticisi firmalarından biridir. Bu firmanın beyanına göre 1970’den beri 20’nin üzerinde yapılan laboratuvar testlerinde limon ekstrelerinin uygulanmasıyla; içlerinde kolon / kalın bağırsak, meme, prostat, akciğer ve pankreas da olmak üzere 12 kanser tipinde başarılı sonuçlar alınmıştır.

Limon ağacından elde edilen bileşiklerin, bütün dünyada kemo-terapide kullanılan Adiamycin ürününden 10 000 kat daha iyi olduğu saptanmış, kanser hücrelerinin gelişmesini yavaşlattığı gözlemlenmiştir. Daha da şaşırtıcı gözlem şudur ki: Limon özü kötü huylu kanser hücrelerini tahrip ederken sağlıklı hücrelere hiç zarar vermemektedir.

VAYAGRA

Emine Öğretmen, 3’üncü sınıfı okutuyor. Konu “İlaçlar ve doğru kullanmak.”
Emine Öğretmen soruyor; İçinizde ilaçları tanıyan, bilen var mı?
-Recep el kaldırır. Öğretmenim, ben Aspirini biliyorum. Kanı sulandırıyormuş.
Öğretmen, aferin evladım, der.
-Bülent el kaldırır. Ben Panaljini biliyorum. Baş ağrısına iyi geliyormuş.
Öğretmen, aferin çocuğum, der.
-Burak Bilal heyecanla el kaldırır. Öğretmenim ben vayagra’yı biliyorum, der.
Öğretmen şaşırır fakat çaktırmamak için, “Ne işe yarıyor bu vayagra” demiş?
Burak Bilal; İshal kesmek için kullanılıyormuş öğretmenim, demiş!
Öğretmen, sen bunu nasıl biliyorsun çocuğum, deyince,
Burak Bilal; Akşam annem babama kızıyordu öğretmenim. Aynen şöyle diyordu;
“Hadi iç şu vayagra’yı da bu bok sertleşsin…”

İsrâ Ve Mi’râc Yolculuğu

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mî’râc’a götürldüğü mübârek geceyi, yolculuğa nasıl hazırlandığını, seyâhat öncesi ve seyâhat esnâsında neler görüp yaşadığını Eshâbına şöyle haber vermişlerdir.

Hazret-i Enes (r.a.) ile Mâlik bin Sa’saa (r.a.) dan gelen rivâyet ile Buharî ve Müslim sahihlerinde kaydettiklerine göre, Rasûl-i Ekrem ve Nebiy-yi Muhterem (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır.

“Ben, (Receb ayı’nın 27. gecesi) Ka’be’nin Hatim kısınında duvara yaslanmış uyku ile uyanıklık arasında bulunuyordum. Cebrâil (a.s.) geldi. Yanında, Mîkâîl ve İsrâfîl aleyhimes-selâm ve çok sayıda Melek vardı.
(Bu susta farklı bir rivâyette şu ziyâde vardır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) o gece Halası Ümmü Hânî (radıyallâhü anhâ)’nın evinde kalmış, iki rek’at gece Namazı kıldıktan sonra yanı üzerine yatmış uyku ile uyanıklık arasında bulunduğu bir sırada birden evin çatısı açılmış, Cebrâil, Mîkâîl ve İsrâfîl aleyhimüsselâm yanlarında çok sayıda Melek ile gelmişlerdir.)
Kardeşim Cebrâil’e “Ne oldu, niye geldiniz?” diye sorduğumda: ‘Yâ Muhammed! Allâh-ü Teâlâ beni sana gönderdi. Bu gece, bundan önce hiç kimseye yapmadığı ve bundan sonra da hiç kimseye yapmayacağı ikrâmı sana lütuf ve ihsanda bulunmak üzere, seni O’na götürmemi emir buyurdu. Çünkü sen, Rabb’inle konuşmak ve onu görmek istiyorsun. Bu gece Rabb’inin pek çok acâibâtını, azamet ve kudretini müşâhede edeceksin.’ dedi.
Abdest aldım ve iki rek’at Namaz kıldım. Sonra, Cebrâil (a.s.) boğazımdan karnıma kadar göğsümü yarıp, beni ameliyât etti.
(Bu ameliyat, mâ’nevî bir ameliyât olduğu için herhangi bir âlet ile olmadığı ve kan akmadığı gibi, Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) herhangi bir acı da hissetmemiştir. Zîrâ bu bir mû’cizedir.)
İçi zemzem dolu bir büyük kap getirildi. Kalbimi çıkarıp bu zemzemle üç defa yıkadılar. Sonra içi îmân ve hikmetle dolu başka bir büyük kap getirdiler ve kalbime doldurdular. Kalbime ayrıca sekînet koyduktan sonra yerine tekrar yerleştirdiler.”
(Râvî der ki; Fahr-i Kâinât Efendimizin (s.a.v.) göğsü o anda iyileşmiştir. Fakat bakanlar göğsünde bu mânevî ameliyatın izini görürlerdi.)
Cebrâil aleyhisselam, berâberinde “Burak” adında beyaz bir binek getirmişti. (Beyazlığı ve parlaklığı sebebiyle veya şimşek kadar hızlı olduğu için bu bineğe “Burak” denilmiştir.)
Cebrâil aleyhisselam “Haydi gidelim” dedi. “Nereye?” diye sordum, “Rabb’ine ve Rabb’inin dilediği yerlere.” dedi ve Burağa bindirilerek yola çıkarıldım.

Merkeb’den biraz büyük, katırdan küçük ve beyaz renkli olan Burak, ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu.
Burak üzerinde, Cibril aleyhisselam’ın refâkatında önce, Mescid-i Aksâ’ya götürüldüm.
Sonra, Cibril aleyhisselâm ile dünyâ semâsına kadar yükseltildim, bir kapıya geldik.
Cibril aleyhisselâm, kapının açılmasını istedi.
İçerden: “Gelen kim?” denildi. Ben “Cibril’im” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed (s.a.v.)!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti gönderildi mi?” denildi. “Evet!” dedi.
İçerden; “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!” denildi. Derken kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hazret-i Âdem aleyhiselam’ı gördüm. Cibril aleyhisselam; “Bu babanız Âdem’dir! Selâm ver O’na!” dedi. Ben de selâm verdim. Âdem aleyhisselâm, selâmıma mukâbele etti. Sonra bana: “Sâlih evlad hoş gelmiş, sâlih Peygamber hoş gelmiş!” dedi.
Sonra Hazreti Cebrail beni yükseltti ve ikinci kat semâya geldik. Kapıyı çaldı. “İçerden gelen kim?” denildi. “Ben Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti gönderildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler.
Derken bize kapı açıldı. İçeri girince, Hazret-i Yahya ve Hazret-i İsa aleyhimasselam ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı.
Hazret-i Cebrâıl: “Bunlar Hazret-i Yahya ve Hazret-i İsa’dırlar, onlara selâm ver!” dedi. Ben de selâm verdim. Onlar da selâmıma mukâbelede bulundular. Sonra: “Hoş geldin sâlih kardeş, hoş geldin sâlih Peygamber” dediler.
Sonra Cebrâil beni üçüncü kat semâya çıkardı. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim ?” denildi. “Cibril’im!” dedi. “Yanındaki kim?” denildi. “Muhammed’dir!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti gitti mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!, ne büyük saâdet!” denildi. Kapı bize açıldı. İçeri girince Hazret-i Yusuf aleyhiselam’la karşılaştık. Cebrâîl: “Bu Yusuf tur! O’na selâm ver!” dedi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra: “Sâlih kardeş hoş gelmiş, sâlih Peygamber hoş gelmiş!” dedi.
Sonra Cebrâîl beni dördüncü kat semâya çıkardı. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim ?” denildi. “Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “Ona Mi’rac davetiyesi indi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” dediler.
Kapı açıldı, içeri girdiğimizde, Hazret-i  İdris aleyhisselam ile karşılaştık. Hazret-i Cebrâîl: “Bu İdris’tir, O’na selâm ver!” dedi. Ben selâm verdim. O da selâmma mukâbele etti. Sonra bana: “Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!” dedi.
Sonra Hazret-i Cebrâîl beni yükseltti. Beşinci kat semâya geldik. Kapıyı çaldı. “Kim bu gelen ?” denildi. “Ben Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim ?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O’na Mi’râc  dâ’veti indirildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi. Kapı açıldı, içeri girince, Hârûn aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrâîl aleyhisselam: “Bu Hârûn aleyhisselam’dır. O’na selâm veri” dedi. Ben selâm verdim, o da selâmıma mukabelede bulundu ve: “Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!” dedi.
Sonra Cebrâîl aleyhisselam beni yükseltti ve altıncı semâya geldik. Kapıyı çaldı. “Bu gelen kim?” denildi. “Ben Cibril’im!” dedi. “Beraberindeki kim?” denildi. “Muhammed!” dedi. “O’na Mi’râc dâ’veti indirildi mi?” denildi. “Evet!” dedi. “Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!” denildi, içeri girince, Hazret-i Mûsâ aleyhisselam ile karşılaştık. Cibril aleyhisselam: “Bu Kelîm-ullah Mûsâ Peygamberdir, O’na selâm ver!” dedi. Ben selâm verdim. O da selâmıma mukâbele etti. Hoş geldin ey sâlih amelli Peygamber, ne hoş teşrif bu! ey aziz kardeş! dedi.
Yanından ayrılınca ağlamaya başladı. Kendisine niçin ağlıyorsun? diye soruldu. (Cevâben): “Benden sonra bir genç Peygamber (Muhammed a.s.) gönderildi. Ümmetimden daha fazla kişi, O’nun ümmetinden Cennete girecek, bunun için ağlıyorum” dedi.
Sonra Cebrâîl aleyhisselam beni yedinci kat semâya çıkardı ve kapının açılmasını istedi. (İçerden): Kim o? denildi. Cebrâil: Cibril’im dedi. Yanında kim var? diye soruldu. Cebrâîl: Muhammed (s.a.v.) dedi. Kendisine mi’râc dâ’vetiyesi indirildi mi? diye soruldu. Cebrâîl, evet dedi. İçerden. “Hoş geldi, ne mes’ûd bir teşrif bu! dendi. Kapı açıldı. İçeri girince İbrahim Peygamber ile karşılaştım. Cebrâîl aleyhisselam, “Bu Senin atan İbrahim Peygamberdir” dedi ve O’na selâm verdi. Ben de arkasından selâm verdim. Selâmımı aldı ve “Hoş geldin, ey hayırlı oğul ve sâlih amelli Nebi” dedi.
Sonra Sidretü’l-Münteha’ya çıkarıldım. Bunun (Sidre ağacının) meyveleri (Yemen’in) hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi.
Cebrâîl aleyhisselam bana: “İşte bu Sidretü’l-Münteha’dır!” dedi. Burada ikisi alttan, ikisi de üstten (görülecek şekilde) akan dört nehir gördüm. Ey Cibril! “Bunlar nedir? dedim.
Hazret-i Cebrâîl: “Alttan akanlar, Cennette bulunan iki nehir, üstten akanlar da Nil ve Fırat nehirleridir” dedi. Sonra bana Beytü’l-Ma’mûr gösterildi.
Ey Cebrâîl ! bu nedir? dedim. Burası Melekler’in ziyaretgâhı olan “Beyt-ül Mâ’mûr’dur” dedi. Her gün buraya yetmiş bin Melek girer ve çıktıktan sonra da oraya bir daha dönmezler (girmezler). Yani her gün başka bir yetmiş bin Melek kâfilesi ziyâret eder, bir ziyâret edene bir daha sıra gelmez!”dedi.
Sonra biri bana üç kap getirdi. Kaplardan birinde şarâb-ı tahur, (cennet şarabı) bir kapta süt, bir kapta da bal var idi.
Ben sütü aldım. Bunun üzerine Cebrâîl aleyhisselam: “Yâ Muhammed! Bu (aldığın), fıtrat (a uygun olan) dır. Senin ve ümmetinin İslâm Dini üzerinde olan fıtratının alâmetidir” dedi.
Rasûlüllah (s.a.v.) devâmla; “Bana günde elli vakit olmak üzere Namaz Farz kılındı”.
Oradan döndüm, giderken. Mûsâ aleyhisselam’a uğradım. Bana: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Günde elli vakit Namazla emrolundum” dedim.
Yâ Muhammed! Senin ümmetin, her gün elli vakit Namaz’a muktedir olamaz.Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. İsrail oğulları (yahudiler) arasında çok mücâdele ettim; (muvaffak olamadım).
Sen, Rabbine dön ve ümmetin için bu Namaz hakkında hafifletme talep et!, Namaz vakitlerini azaltmasını iste” dedi. Bunun üzerine, Rabbim’in (c.c.) huzûruna döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit Namazı indirdi.
Dönüşte Mûsâ aleyhisselam’a tekrar uğradım. Yine: “Ne ile emrolundun ?” dedi. “Ben de on vakit Namazı kaldırdı!” dedim. Mûsâ aleyhisselam, bana “Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!” dedi. Döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Mûsâ aleyhisselam’a uğradım. Yine ilk seferinde söylediklerini söyledi.
Tekrar Rabbim’e döndüm. On vakit daha indirdi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hazret-i Mûsâ ile Rabbim arasında gidip gelmeye devâm ettim.
Bu sonuncu defa da, Hazret-i Mûsâ’ya uğradım. Yine: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Her gün beş vakit Namazla!” dedim. Mûsâ aleyhisselam bana tekrar,”Senin ümmetin her gün beş vakit Namazı kılamaz, Ben, insanları Senden önce denedim. Allah’a dön ve ümmetin için bu Namaz Farîzasını hafifletmesini iste!” dedi.
Bunun üzerine: “Rabbim’den bu Namaz vakitlerinin indirilmesini o kadar çok istedim ki, artık utanıdım. Ben beş vakit Namaz’a râzıyım, kabul ediyorum. Allah’ın emrine teslim oluyorum!” dedim.
Mûsâ’nın (a.s.) yanından ayrılınca, bana şöyle nidâ olundu: “Farzımı kesinleştirdim ve kullarımdan da hafiflettim. Namazlar (günde) beş vakit’tir. Ve onlara (beş vakti kılanlara) elli (vakit kılmış) sevâbı vardır” de. İndim’de hüküm değişmez artık!” buyuruldu.
(Sadaka Rasûlüllahi sallAllahü aleyhi ve sellem: Salat ve selâmların en güzeli Allah’ın Rasûlü’nün üzerine olsun. O (s.a.v.) muhakkak doğru söylemiş, doğruyu bildirmiştir).
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin elfe elfin…

RASÛLÜLLAH’IN (S.A.V.) Mİ’RÂC YOLCULUĞUNU KUREYŞLİLERE HABER VERMESİ

Hazret-i Peygamber (s.a.v.) İsrâ ve Mî’râc yolculuğuna götürülüp döndürüldüğü gecenin sabahında Mescid’e çıkıp Kureyş’e haber verdi. Şaşkınlık ve inkârdan kimi el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu.
Îmân etmiş (nasipsiz sûrî îman sâhibi) olanlardan bazıları, Din’den bile dönmüşlerdir…
İçlerinden bir kısmı doğruca Hazret-i Ebûbekr’e (r.a.) koşmuşlar, “senin arkadaşın iyice sapıttı. Dün gece Kudus’e oradan da semâlara gidip geldiğini söylüyor!” demişlet. Hazret-i Ebûbekir: “Eğer bunu O (s.a.v.) söylediyse şüphesiz doğrudur.” dedi. Kureyşleler: O’nu bunda da mı tasdik ediyorsun?” dediler. “Ben O’nu bundan daha ötesinde de yani Peygamberliğini tasdik ediyorum!” dedi. Bunun üzerine; Hazret-i Ebûbekir (r.a.), bizzat Yüce Allah tarafından “Sıddîk” diye isimlendirildi.
Kureyşlilerden Mescid-i Aksâ’yı bilenler Peygamber Efendimize (s.a.v.) onunla alâkalı sualler sordular, orayı târif etmesini istediler.
Kâdir-i Mutlak olan Allâh-ü Teâlâ, Rasûlü’ne arzı dürmüş, Mescid-i Aksâ’yı Rasûlüllah’a (s.a.v) göstermiş, ona bakıp târif ediyordu.
Müşrikler, “Târifinde doğru söyledi.” dediler. Sonra da “Haydi bakalım, bizim kervanı haber ver. O, bizce daha mühimdir. Onlardan bir şeye rast geldin mi?” dediler.
“Evet, filanların kervanına rast geldim, Revha’da idi. Bir deve yitirmişler, arıyorlardı. Yüklerinde bir su kırbası vardı. Susadım, onu alıp su içtim ve yine yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, kırbada suyu bulmuşlar mı?” buyurdu. “Bu da diğer bir delildir.” dediler. Sonra sayılarını, yüklerini, şekillerini sordular. Bu defa da Rasûlüllah’a (s.a.v.) kervan gösteriliverdi ve sorduklarının hepsini haber verdi:
“İçlerinde falan ve filân, önde karamtık beyaz bir deve, üzerinde dikilmiş iki büyük çuval olduğu halde filân gün güneşin doğuşuyla beraber gelirler.” buyurdu.
Kendilerine göre açık bulmaya çalışan Kureyşliler, “Bu da diğer bir delildir.” dediler.
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) haber verdiği gün hızla tepeye doğru çıktılar. “Güneş ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız” diye bakıyorlardı.
Derken içlerinden birisi “Gün doğdu.” diye haykırdı, diğer birisi de “İşte kervan geliyor, önünde karamtık beyaz deve ve içlerinde falan ve filan da var, tıpkı dediği gibi.” dedi.
Böyle iken o nasipsizler, Allah’ın Rasûlü’ne yine îmân etmediler. Nasipsizler yine inkârı seçtiler ve “ bu apaçık bir sihirdir.” dediler.
.. HasbünAllahi ve ni’mel vekîl…

Mİ‘RÂC’IN HİKMETLERİNDEN BİRİ DE ULVÎ ÂLEMLER VE ORALARDA BULUNANLARIN HABÎBULLAH İLE MÜŞERREF OLMA ARZULARININ KARŞILANMASIDIR

Ulemâ’nın ekserine göre Rasûlüllah Efendimiz’in (sallAllahü aleyhi ve sellem) Mu’cizelerle dolu İsrâ ve Mi‘râc yolculuğu, ruh-maal cesed, (cesediyle birlikte) ve uyanık iken olmuştur.
Bunun hikmeti yedi kat gök, sekiz Cennet, Arş, Kürsî, Levh, Kalem ve Peygamberimizin mi’râc’da teşrîf buyurmuş olduğu her mekân ve oranın sâkinleri, dilleriyle ve lisân-ı halleriyle Cenâb-ı Hakk’a niyâz etmişler ve hakkında (meâlen) “Ve seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ Sûresi, âyet 107) buyurulan Muhammed Mustafâ’yı (s.a.v.) görmek, onun ayağının tozunu gözlerine sürme ederek şereflenmek istemişlerdir. Cenâb-ı Hak onların bu ilticâlarını kabul eylemiş ve Habîbini İsrâ ve Mi’râc yolculuğuna çıkarmıştır.

EY MUHAMMED! NA’LİNLERİNİ ÇIKARMA’DAN YÜRÜ

Ebî Hüreyre’den (r.a.) rivâyet olunan Hadis-i Şeriflerinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır.  “Mi‘râc gecesi ayağımı Arş-ı A‘lâ’ya basacağım zaman nâ’linimini çıkarmak istedim. Allâh-ü Teâlâ tarafından şöyle nidâ olundu:
‘Ey Muhammed, Arş ve Kürsî nâ’linlerinin altında olmakla şereflenmeleri için nâ’linlerini (terliklerini) çıkarma.”
“Yâ Rabbi, kardeşim Mûsâ’ya: ‘Şimdi nâ’linlerini çıkar, çünkü sen mukaddes bir vâdîde; Tuvâ’dasın’ buyurmuş idin” dedim.
Buyurdu ki: “Sen benim indimde Mûsâ gibi değilsin. O benim kelîmimdir, sen ise Habîbim’sin. O, rü’yetimi (beni görmeyi) istedi, kendisine: Sen beni Habîbim’den önce göremezsin, buyurdum”.

ABDİYYET VE HABÎBİYET ARASINDA TERCİH HAKKI

İrfan ve hikmet ehli âlimlerden Şeyh Sühreverdî (kuddise sirruh) buyurmuştur ki:
Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallAllahü aleyhi ve sellem) Mi‘râc gecesi abdiyyet (kulluk) ve habîbiyyet arasında tercih hakkı verildi, o abdiyyeti seçti, Allâh- Teâlâ:
“Yâ Muhammed! Sen edebi gözeterek kulluğumu seçtin, Ben de bütün kerâmet ve fazîletleri ihsan ederek seni seçtim” buyurdu. Çünkü Allâh’a kulluk bütün fazîletleri kendinde toplar. Bu sebeple Kelime-i Şehâdet’de önce abdühû sonra Rasûlühü deriz. Kulluk, bütün makamların en kâmili, derecelerin en yükseğidir. Diğer bütün kemâlât kulluğun meyvesidir.”
Eşhedü en lâ İlâhe illAllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü…