Dideler rûşen (gözünüz aydın) olsun ey yâran; bu yılın YAZ GÜN DÖNÜMÜ, (“solstice”) babalar günü olan 21 Haziran 2026 Pazar günü sabah saat tam 11:30’da gerçekleşecektir. Bu en uzun günümüz, Aralık ayındaki En kısa günümüzden tam 5 saat 54 dakika daha uzun olacaktır. ‘Yaz gün dönümü’ (“summer solstice”), Latince’de, ‘güneş’ ve ‘durmak’ sözcüklerinin birleşmesinden oluşmaktadır : (“SOL”= Günes , “Sistere” = durmak = Ìngilizce ,“To stand still”) Adından da anlaşılacağı üzere, 21 Haziran, güneşin göğümüzde bir an için sözüm ona, duraklayıp, ardından sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna revân olduğu ve ;
1. Kuzey yarım küresinde güneşin en yüksek konumuna erişip doğusundan batısına kadar gök yüzündeki en büyük kavsi çizdiği,
2. Ekvatorumuzdan bakıldığında, gökteki en düşük konumuna geldiği, ufukta ise en soldan (en kuzeyden) doğduğu, ve en sağdan (yine en kuzeyden) battığı ve hâliyle gündüzümüzün EN UZUN , izleyen gecemizin ise EN KISA olduğu ,
3. Sevgili dünyamızın eksenini güneşimize doğru iyicene kaykıltıp kuzey yarımküreyi güneșimize yaklaştırdığı ve yazın başlangıcının habercisi ve de tüm yurtta, dış temsilciliklerimizde ve de yavru vatan Kıbrıs’ta törenlerlerle kutlanan bir gündür ki cümlemize kutlu olsun.
Geçtiğimiz yıl başımıza gelmiş tuhaf bir fıkrayı nakletsem gerek. Evimizin çatısı akmış, dibini sular basmış, günlerdir tesisatçı ve çatı tamircisi beklemekteyken, kapu zilinin dınlamasıyla bir de açsak ki, karşımızda elinde çantası bir tesisatçı âdem dikilmekte değil mi ?.. Sevincimizden dalağımız hoplamış, bu sevgili âdemi bağrımıza basıp yanaklarından bûs etmemize ramak kalmış iken, gayetle edeplice, ve de İngilizce olaraktan tesisatçı âdem lâfa girmiş idi ; “Zât-ı âlinizi haddim olmayarak rahatsız etmek cüretini gösterdiğim için affınızı istirham ederim efendim. Bendeniz, komşunuzun çağrısına icâbet eden tesisatçıyım. Ne yazık ki kapılarını nice çaldık ise de cevap veren hiçbir kimse olmadı” diye konuşmasıyla, bu fakir de gayetle şaşıraraktan “Bre tesisatçı kardeşim..nicedir bekmekteyiz, zâtının bize geldiğini ummuş idim. Komşumuz heyhât, bu mahalleden taşınalı 3 aydan ziyâde olmuş değil midir ?” dememizle, tesisatçının cemâli ossaat nâr misali kızarmış, lehçesi ise ziyâde bozulmuş olaraktan ; “Hem çağırıyorlar hem de oturup beklemiyorlar şerefsizler.!!.” diyerekten avâz etmeye koyulmuş, hatta komşumuzun validesinin, birçok erkekle para karşılığı cinsi münâsebette bulunduğu iddiasını, bütün mahalle ahâlisine yüksek bir sedâ ile âyan etmiş idi
Billâhi ben de Abdülhak Hamid’in yalancısıyım : Üstâd Hamid’in istediği şu ki, ‘çıksın bu sırrı öğretecek biri de anlayalım bakalım; madem ki ruhumuz ebediyyen kalıcıdır, öyle ise bu tene (gövdeye, vücuda) ne gerek vardı ?’
“Çıksın şu sırr-i hikmeti bir öğreten bize Bâki idiyse ruh ne lâzımdır ten bize”
En yukarda Clayton Kessler arkadaşımızın “Markarian zinciri” diye adlanan gök adaları (“galaxy”) zinciri görüntüsünü, bâd-i hevâ (bedava) olarak görüşlerinize sunmaktayız ; güle güle izleyin.
“Bir yerde ki yok nâğmeni anlayacak gûş Tazyî-i nefes eyleme tebdil-i makâm et” (Ziya Paşa)( Ya da bu fakirin durumuna uyarlarsak “tebdil-i mekân et”)
Yabana atarlar beni, ok gibi doğru olsam Elde tutarlar heyhat, yay gibi eğri olsam. TS
Geçtiğimiz yıl başımıza gelmiş tuhaf bir fıkrayı nakletsem gerek. Evimizin çatısı akmış, dibini sular basmış, günlerdir tesisatçı ve çatı tamircisi beklemekteyken, kapu zilinin dınlamasıyla bir de açsak ki, karşımızda elinde çantası bir tesisatçı âdem dikilmekte değil mi ?.. Sevincimizden dalağımız hoplamış, bu sevgili âdemi bağrımıza basıp yanaklarından bûs etmemize ramak kalmış iken, gayetle edeplice, ve de İngilizce olaraktan tesisatçı âdem lâfa girmiş idi ; “Zât-ı âlinizi haddim olmayarak rahatsız etmek cüretini gösterdiğim için affınızı istirham ederim efendim. Bendeniz, komşunuzun çağrısına icâbet eden tesisatçıyım. Ne yazık ki kapılarını nice çaldık ise de cevap veren hiçbir kimse olmadı” diye konuşmasıyla, bu fakir de gayetle şaşıraraktan “Bre tesisatçı kardeşim..nicedir bekmekteyiz, zâtının bize geldiğini ummuş idim. Komşumuz heyhât, bu mahalleden taşınalı 3 aydan ziyâde olmuş değil midir ?” dememizle, tesisatçının cemâli ossaat nâr misali kızarmış, lehçesi ise ziyâde bozulmuş olaraktan ; “Hem çağırıyorlar hem de oturup beklemiyorlar şerefsizler.!!.” diyerekten avâz etmeye koyulmuş, hatta komşumuzun validesinin, birçok erkekle para karşılığı cinsi münâsebette bulunduğu iddiasını, bütün mahalle ahâlisine yüksek bir sedâ ile âyan etmiş idi.
Dideler rûşen (gözünüz aydın) olsun ey yâran; bu yılın YAZ GÜN DÖNÜMÜ, (“solstice”) babalar günü olan 21 Haziran 2026 Pazar günü sabah saat tam 11:30’da gerçekleşecektir. Bu en uzun günümüz, Aralık ayındaki En kısa günümüzden tam 5 saat 54 dakika daha uzun olacaktır. ‘Yaz gün dönümü’ (“summer solstice”), Latince’de, ‘güneş’ ve ‘durmak’ sözcüklerinin birleşmesinden oluşmaktadır : (“SOL”= Günes , “Sistere” = durmak = Ìngilizce ,“To stand still”) Adından da anlaşılacağı üzere, 21 Haziran, güneşin göğümüzde bir an için sözüm ona, duraklayıp, ardından sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna revân olduğu ve ;
1. Kuzey yarım küresinde güneşin en yüksek konumuna erişip doğusundan batısına kadar gök yüzündeki en büyük kavsi çizdiği,
2. Ekvatorumuzdan bakıldığında, gökteki en düşük konumuna geldiği, ufukta ise en soldan (en kuzeyden) doğduğu, ve en sağdan (yine en kuzeyden) battığı ve hâliyle gündüzümüzün EN UZUN , izleyen gecemizin ise EN KISA olduğu ,
3. Sevgili dünyamızın eksenini güneşimize doğru iyicene kaykıltıp kuzey yarımküreyi güneșimize yaklaştırdığı ve yazın başlangıcının habercisi ve de tüm yurtta, dış temsilciliklerimizde ve de yavru vatan Kıbrıs’ta törenlerlerle kutlanan bir gündür ki cümlemize kutlu olsun.
Billâhi ben de Abdülhak Hamid’in yalancısıyım : Üstâd Hamid’in istediği şu ki, ‘çıksın bu sırrı öğretecek biri de anlayalım bakalım; madem ki ruhumuz ebediyyen kalıcıdır, öyle ise bu tene (gövdeye, vücuda) ne gerek vardı ?’
“Çıksın şu sırr-i hikmeti bir öğreten bize Bâki idiyse ruh ne lâzımdır ten bize”
En yukarda Clayton Kessler arkadaşımızın “Markarian zinciri” diye adlanan gök adaları (“galaxy”) zinciri görüntüsünü, bâd-i hevâ (bedava) olarak görüşlerinize sunmaktayız ; güle izleyin.
Bu da
“Bir yerde ki yok nâğmeni anlayacak gûş Tazyî-i nefes eyleme tebdil-i makâm et” (Ziya Paşa)( Ya da bu fakirin durumuna uyarlarsak “tebdil-i mekân et”)
Dideler rûşen (gözünüz aydın) olsun sevgili yâran ; sevgili dünyamız güneşimiz çevresinde bir tur daha attı. Yeni yılın dünyamıza barış, dostlarımıza ve ailemize sağlık ve mutluluk getirmesini dileriz.
Lise birinci ya da ikinci sınıf yıllarımız : Peştemala sarılmış, takunyalı , muhteşem nüktedan iki sevgili arkadaşımız , Cemal (âşık) ve Faruk , ders çalışma salonunun önündeki sekiye salınarak çıkarlar. Faruk (Sultan Selim), “s” ve “z” seslerini dilini dişleri arasından tıslatarak peltek peltek konuşur : “Lala, af buyur kıçımızdaki çıban gayetle ızdırap vermektedir, n’apsak gerek ?” diye sorunca, Cemal (Lala) : “Hünkârim galiba artık o çıbanı , söylemesi ayıptır, sıkmak iktiza ediyor” deyince, Sultan Selim dört ayak pozisyonunda eğilip, dilini ön dişlerinin arasından İngilizce “the” sözcüğü gibi tıslatarak : “SIK LALA SIK !” demesiyle, ve lalanın da gaddarca “Sık”masıyla sultanımız hamamda ossaat can veriyor. Mutalâ salonu alkıştan yıkılırken Faruk ve Cemal seyircileri selamlıyorlar.
Hepinizin sürekli merak ettiğiniz gibi, sevgili güneşimize en yakın yıldız sistemi hâlâ Alfa Centeuri’dir. Misal : Hüdâ korusun, diyelim saniyede üçyüzbin kilometre hızla giden bir uçağa bindiniz ; bu hızla AlfaCentaurş’ye varmanız dörtbuçuk yıldan fazla zamanızı alır.
Geçtiğimiz yıl Amerika’nın başkenti Washington’daki önemli bir köprü, “Key bridge”, serseri bir yük gemisinin çarpmasıyla çökmüştür. Bu köprü “KEY” adını Amerikan ulusal marşının sözlerini yazan Francis Scott Key adlı şairden almaktadır. Zatım bu köprüyü Georgetown üniversitesinde çalışırken evden hastaneye hastaneden eve giderken her gün kullanmış idik. Ülkemizdeki önemli köprü , yol, sokak, caddelere neden şairlerimiz ve cumhuriyetimizi kuran kahramanların adını verilmez de Osmanlı padişahlarının ya da yabancı, hatta“Kennedy caddesi” örneği, Türk düşmanı politikacıların adları verilir ?
Görkemli uzayımızın bu küçücük bölümünü size şöyle ballandırayım: Hacı bekir lokumundaki şeker tozunun bir zerresini alın. Bu zerrenin çıplak gözle katiyyen görülmediğini görüp, anında görgünüzün artacaktır. Sevgili güneşimiz bu lokum tozu büyüklüğündeki dünyamızdan iki buçuk santim uzaktadır. Bu ikibuçuk santimin her milimetresine 400 adet dünya sığar. Tam bu sırada ise, “Alpha Centauri”, altıbuçuk kilometre uzakta ikamet etmektedir ki inanmayan neuzibillah ossaat kâfir olur. Aşağıdaki gerçek görüntüde, “Alpha Centauri”nin, çılgın bir gök taşının yaptığı çizginin hemen altındaki güzel bir pozunu göreceksiniz. Heyhat biz görüntülüyemiyoruz , çünkü Alpha Centauri ancak güney yarımküredeki insanlara kendini görüntületiyor.
ALPHA CENTOURI(Güneydeki en parlak yıldız)
“Padişahımız Yavuz, dede katili, baba katili, kardeş katili, yeğen katili,belki de evlât katili , velhasıl bütün ailesinin katilidir” (İsmail Hami Danişmend : “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi” ; Cilt 2, S.79, 20210)
Sultan Selim’i öldüren çıban hakkında karıştırdığımız birçok kaynak (I.H.,Necdet Sakaoğlu, İ.H.Uzunçarsılı, Dr. İzzettin Barış, I.H. Danışmend), çıbanın sultanın vücudunun neresinde olduğu konusunun tartışmalı olduğunu göstermektedir. Topladığımız bilgilerden edindiğimiz kanı , çıbanın sultânımızın mübarek kıçlarında olduğu, fakat birçok tarihçinin “Yok artık..koskoca padişahın hâşâ mübarek kıçında olabilemez, elbet sırtındadur ve dahi iki kürek kemuğu arasındadur” diyerekten gerçeği asırlardır çarpıttıklarına inanmaktayız.
Sultan Selim’den sonra Osmanlı tahtına Selim’in tek oğlu Süleyman (Kanuni) hoplayacaktır. Süleyman’ın başka erkek kardeşi olmadığından, kardeş katili olmaktan kurtulmuştur. Sultan Selim’in eşi ve Kanuni Süleyman’ın annesi Hafsa sultanın bu konudaki katkıları, günahı uyduranların boynuna, inkar edilemez derler. Güya Hafsa sultan başka cariyeleri hamile etmesin diye oğlu Selim’i, töbeler ossun, zamanın LGBT toplumuna alıştırıp, eşcinsel ilişkilerini özendirmiştir derler.
HAFSA SULTAN
Yavuz’umuz şairliğe de fena merak sarmış olup bir şiirinde, yalanım varsa gözüm çıksın, aynen şöyle demiştir :
“Ben yatam lâyık mı ol karşımda ayağın dura Serv-i nâzıma deyin ben öldükte namâzım kılmasın” (Y.S.Selim) (Serv-i naz = Uzun boylu sevgili)
Kadın kısmı İslam dininde katiyyen cenaze namazı kılmadığından, sultanımızın ayakta namaza duran sevgilisi sakın ola.. vay başımaa..er kişi mi ola ?
Oldu olacak, Selim Han’ımızın güzel bir suretini de aşağıya eklemişizdir ki bu da “gûşumuza mengûş” (kulağımıza küpe) ola.
Hem katil hem de şair olan sultanın “Vezn-i ahir” yöntemiyle bizzat kendisinin yazdığı bildirilen dörtlüğü hizmetinize sunuyorum.
“Sanma şâhım // herkesi sen // sâdıkâne // yâr olur Herkesi sen //dostun mu sandın // belki ol // ağyâr olur Sâdikane // belki ol / /âlemde bir // dildâr olur Yâr olur, // ağyâr olur, // dildâr olur,// serdâr olur.” (Y.S.Selim}
(ağyâr= yabancı, dildâr=gönül alan sevgili, serdâr=asker ; komutan). (“Vezn-i âhir”= “Her dizesi bi bent oluşturmak üzere iç uyaklı olarak düzülmüş bir dörtleme türü” : NND Sözlük }
Şimdicik bu muhteşem şiiri bir de “//” ile ayırdığımız yerlerden, yukardan aşağıya doğru bir okuyun da, dîdeleriniz (gözleriniz) hem yaşarsın hem de “Vezn-i âher” nasıl olurmuş bir görünsün.. Öte yandan, Sultan’ımız devrinde kadınlar katiyyen asker olamadığına göre, amanın yoksam Yavuzumuz’un “sadıkhâne yâr” olan “serdar”-asker- sevgilisi.. töbeler olsun..er kişi miydi ?
YAVUZ SULTAN SELİM
Bence İstanbulumuz ve diğer yurdumuzun önemli köprülerine, ve yollara unutulmaz şairlerimizin ve yazarlarımızın adları da pek yakışırdı doğrusu . Hele ulusal marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy, ve diğer edebiyat dâhileri, Reşat Nuri Güntekin, Fatih Rıfkı Atay, Hüseyin Rahmi, ya da halk ozanları Yunus Emre, Karacaoğlan, Aşık Veysel, Pir Sultan Abdal gibi düzinelerle ad sayabiliriz.
Sultan Selim, İslam halifeliğini ülkeye getirdikten hemen sonra, kırkbini aşkın Alevi yurttaşımızı kılıçlarla öldürtmüş idi. Yobazlık ve halifelik gücüyle matbaanın ülkemize gelişi 280 yıl kadar geciktirilmiştirki bu gecikme belki de ülkemizin şimdiki dertlerinin baş nedenidir.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun. FPT Dr. Timur Sümer
Bu yıl “BAHAR ILIMI” (“SPRING EQUINOX”) İstanbulumuz’da 21 MART 2026 CUMARTESİ GÜNÜ sabah saat 11:01:06 (Onbiri bir dakika altı saniye gece) idrâk edilecektir; şimdiden sevabıma uyarayım da baharı aniden görüp telâs yapmayın.
İnsanlığın gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden Hz. Karacoğlan’ı yavaş yavaş sindire sindire okuyun :
“Alâ gözlerini sevdiğim dilber Say edip âleme bildirme beni. Açıp ak gerdanın durma karşımda Ecelimden evvel öldürme beni”. (K= KARACAOĞLAN)
Savaş rezilliğinin bile bir mertliği, dürüstlüğü, yiğitliği olur : Barış için taraflar bir araya gelip görüştükleri sırada kalleşçe kız çocukların okuluna Tomahawk adlı bombalı füzeyi atmak, kırk dakika sonra da yardıma gelenleri öldürmek için ikinci füzeyi aynı yere atmak, nasıl bir alçaklıktır ?
“Alâ gözlerini sevdiğim dilber Niçin benden böyle şüphelenirsin Bizlere gelince nâz üstüne nâz Ellere gelince cilvelenirsin ” (K)
AKP öncesi yıllarda ülkemizde, buz dolabı kıtlığı olduğu gibi imam kıtlığı da olup, imam milleti 5-6 köyün hizmetine girer, her köyde bir yıl kadar kalırmış. İmamın biri günün birinde cemaatin önünde namaz kıldırırken secdeye varıp, af buyurun, mâbadından gürültülü bir gaz çıkarmış, lâkin hiç bozuntuya vermeden namazı başarıyla bitirmiş. Köylü milleti ise sus pus olup bu durumun lâfını bile etmemiş. Lâkin fena halde utanan hoca ertesi gün topar apar köyden ayrılmış. Aradan on yıl geçmiş. Hoca, “nasıl olsa ölen öldü kalan da hatırlamaz” diyerekten aynı köye dönmüş. Köyde rastladığı ilk çocuğa “Oğlum maşşallah, sen kaç yaşındasın ?” diye sorduğunda çocuktur, “Vallâ herkes imamın namazda osurduğu yıldan iki yıl sonra doğduğumu söylemekteler” diyesi varmış.
“Alâ gözlüm ben bu elden gidersem Zülfü perişanım kal melil melil Kerem et aklından çıkarma bena Ağla göz yaşını sil melil melil” (K)
Yeri gelmişken, serimize (başımıza) gelen acıklı bir fıkrayı anlatsam gerek. Yıllar önce bir genç topluluğun düzenlediği Nevruz şenliklerine katılmış, haddimizi bilmeden gençlere uyup Nevruz ateşinin üzerinden hoplayıp atlamaya soyunmuş idik. Ateşin üzerinden güzelce hoplamış idik lâkin öte yanda yeryüzüne varmamızla dizlerimiz çözülmüş, yüzükoyun düşerken tapançalarımız (avuçlarımız) fene halde sıyrılmış, hâliyle de müthiş mahcub olmuş idik. Neyse iyileşiriz bu olay da unutulur diyerekten efkâr (fikirler) yürütmüş idik. Aradan 3-4 yıl geçmiş o sırada büyük bir otelde büyük bir politik toplantıya katılmış idik. Toplantının “Hoşgeldin” salonunda on onbeş genç delikanlı tepsilerle içki ikram ederken, gençlerden biri gülerekten fakire yanaşıp, herkesin duyacağı yüksek bir sedâ ile, “Aaa hocam siz Nevruz’da ateşin üzerinden atlarken düşen doktor abi değil miydiniz!?” diye fakire yanaşmış, köy imamının osurması misali, ateş üzerinden zıplamamızı herkesin içinde suratımıza vurmuş idi.
“Karac’oğlan der ki ölüp ölünce Ben bir güzel sevdim kendi hâlimce Varıp gurbet ele vasıl olunca Dostlardan haberim al melil melil” (K)
Çok değil bir milyar yıl kadar önce, sevgili dünyamız güneşimizin çevresini tavâfa başladıktan az bir sonra, uzaklardan gelen koca bir kaya kitlesinin dünyamıza küttedenek çarpmasıyla kopan parçadan ay dedemiz oluşmuş, çarpmanın etkisiyle önce şallak mallak olan dünyamız, daha sonra da ay dedemiz sayesinde dikelmiş, dikelme ekseni ise 23 derece kaykılıvermiş idi. Bu kaykılma sonucu ise mevsimler oluşmuş, sevgili dünyamızı da börtü böcek sarıvemiş idi. Bu olayı izleyen milyonlarca yıl içinde ise, ay dedemiz dünyamızın etrafında fır dolanaraktan onu topaç misali dikelterek takla makla olmasını engellemiş, sonraki zamanda ise gel-gite (med ve cezir) yol açıp dünyamızı şenlendirmiş idi. Bu eksen kaykılması yüzünden, her 20-21 Mart dolayında ekvator halkamız (ekvatorun oluşturduğu halka) güneşin yörüngesinin halkasıyla hırp diye çakıştığından, bu durum “İLKBAHAR ILIMI” ya da “vernar equinox” tesmiye edilip (isimlendirilip) , ve güya, gece ile gündüz birbirine eşit olduğundan “NEVRUZ” geldi hoş geldi diyerekten bayram etmekteyiz. Şimdilerde ise, devâsa ateşler yakıp, ele güne hoşgörü ibreti olsun mürâdı ile, büyük elçileri ve dahî politikacıları ateş üzre hoplatıp, tabançalarımızla (avuçlarımızla) şıpıdık çalıp alkışlayaraktan, resimlerini gazetelere basmayı iş edinmişizdir.
“Alâ gözlerini sevdiğim dilber Şirin kelâmina yürek doyar mı. Ben bir divaneyim bir şey bilmezim Güzel olmayanı gönül sever mi ?” (K)
İmdii.. ve de lâkin:
Gece ve gündüz asla eşit olabilemez. Zîra güneşimiz, battıktan sonra bile, atmosfer kırması yüzünden, 5-6 dakika görünmesini sürdürmektedir. Üstelik hem güney hem de kuzey kutbunda bu sırada güneş asla batmayıp Mevlevî dervişi misâli, ufka paralel dolanıp durmaktadır.
(Bu fakirin teleskopundan Ay Dede’nin güzel bir pozu.)
Yıllar önce aklı sivri bazı bilim adamları, “Acep günebakanlar güneşi ne kadar izlerler” merâki ile günebakan çiçeklerini güney kutbunda dikmişlerdi de, zavallım günebekanlar güneşe bakaraktan döne döne boyunlarını yeni yunmuş çamaşır misali burup, hepten telef olmuşlar idi.
“Alâ gözlerini sevdiğim dilber Uyuyup uykuya kanamaz oldum Deli miyim mecnun muyum ben neyim Sırrımı yâd ele veremez oldum” (K)
Dünyamızın aydınlık parçası ile karanlık parçasını ayıran çizgiye “ara çizgi” ya da “Terminatör” denir. Dünyamıza uzaydan baktığınızda gördüğünüz gece ile gündüzün ayrıldığı çizgidir bu. Yirmibir Mart’ta bu “ara çizgi” hem kuzey hem güney kutbunun üzerinden aynı anda geçer. Lâkin atmosferimizin güneş ışığını kırması (“refraction”) nedeniyle hem kuzey hem de güney kutbunda 21 Mart’ta güneşimiz 24 saat süreyle durmadan ufuk çizgisinde 360 derece dönerek pırıldar, ve iki kutupta da 24 saat boyunca gece asla olabilemez. Akıllara ziyan bilgiler bunlar kıymet bilene.
(Fakirin teleskopundan “Mare Crisium”un güzel bir pozu)
Bahar ilimında (ve de hatta güz ilimında) sevgili güneşimiz tam DOĞUDAN DOĞAR ve TAM BATIDAN BATAR. Yılın diğer günlerinde SEVGİLİ GÜNEŞİMİZ ASLA tam doğudan doğup tam batıdan batmaz. Pusulalarınızı akord etmeniz için bulunmaz bir fırsattır bahar ilimi.
“Karac’oğlan der ki yandım kul oldun Aradım güzeli yanımda buldum Ay doğup da şafak atmakta sandım Meğer yarin düğmeleri çözülmüş” (KARACAOĞLAN)
Gözleriniz hep yükseklerde olsun FPT Dr.Timur Sümer
Dideler rûşen (gözünüz aydın) olsun sevgili yâran ; sevgili dünyamız güneşimiz çevresinde bir tur daha attı. Yeni yılın dünyamıza barış, dostlarımıza ve ailemize sağlık ve mutluluk getirmesini dileriz.
Lise birinci ya da ikinci sınıf yıllarımız : Peştemala sarılmış, takunyalı , muhteşem nüktedan iki sevgili arkadaşımız , Cemal (âşık) ve Faruk , ders çalışma salonunun önündeki sekiye salınarak çıkarlar. Faruk (Sultan Selim), “s” ve “z” seslerini dilini dişleri arasından tıslatarak peltek peltek konuşur : “Lala, af buyur kıçımızdaki çıban gayetle ızdırap vermektedir, n’apsak gerek ?” diye sorunca, Cemal (Lala) : “Hünkârim galiba artık o çıbanı , söylemesi ayıptır, sıkmak iktiza ediyor” deyince, Sultan Selim dört ayak pozisyonunda eğilip, dilini ön dişlerinin arasından İngilizce “the” sözcüğü gibi tıslatarak : “SIK LALA SIK !” demesiyle, ve lalanın da gaddarca “Sık”masıyla sultanımız hamamda ossaat can veriyor. Mutalâ salonu alkıştan yıkılırken Faruk ve Cemal seyircileri selamlıyorlar.
Hepinizin sürekli merak ettiğiniz gibi, sevgili güneşimize en yakın yıldız sistemi hâlâ Alfa Centeuri’dir. Misal : Hüdâ korusun, diyelim saniyede üçyüzbin kilometre hızla giden bir uçağa bindiniz ; bu hızla AlfaCentaurş’ye varmanız dörtbuçuk yıldan fazla zamanızı alır.
Geçtiğimiz yıl Amerika’nın başkenti Washington’daki önemli bir köprü, “Key bridge”, serseri bir yük gemisinin çarpmasıyla çökmüştür. Bu köprü “KEY” adını Amerikan ulusal marşının sözlerini yazan Francis Scott Key adlı şairden almaktadır. Zatım bu köprüyü Georgetown üniversitesinde çalışırken evden hastaneye hastaneden eve giderken her gün kullanmış idik. Ülkemizdeki önemli köprü , yol, sokak, caddelere neden şairlerimiz ve cumhuriyetimizi kuran kahramanların adını verilmez de Osmanlı padişahlarının ya da yabancı, hatta“Kennedy caddesi” örneği, Türk düşmanı politikacıların adları verilir ?
Görkemli uzayımızın bu küçücük bölümünü size şöyle ballandırayım: Hacı bekir lokumundaki şeker tozunun bir zerresini alın. Bu zerrenin çıplak gözle katiyyen görülmediğini görüp, anında görgünüzün artacaktır. Sevgili güneşimiz bu lokum tozu büyüklüğündeki dünyamızdan iki buçuk santim uzaktadır. Bu ikibuçuk santimin her milimetresine 400 adet dünya sığar. Tam bu sırada ise, “Alpha Centauri”, altıbuçuk kilometre uzakta ikamet etmektedir ki inanmayan neuzibillah ossaat kâfir olur. Aşağıdaki gerçek görüntüde, “Alpha Centauri”nin, çılgın bir gök taşının yaptığı çizginin hemen altındaki güzel bir pozunu göreceksiniz. Heyhat biz görüntülüyemiyoruz , çünkü Alpha Centauri ancak güney yarımküredeki insanlara kendini görüntületiyor.
ALPHA CENTOURI(Güneydeki en parlak yıldız)
“Padişahımız Yavuz, dede katili, baba katili, kardeş katili, yeğen katili,belki de evlât katili , velhasıl bütün ailesinin katilidir” (İsmail Hami Danişmend : “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi” ; Cilt 2, S.79, 20210)
Sultan Selim’i öldüren çıban hakkında karıştırdığımız birçok kaynak (I.H.,Necdet Sakaoğlu, İ.H.Uzunçarsılı, Dr. İzzettin Barış, I.H. Danışmend), çıbanın sultanın vücudunun neresinde olduğu konusunun tartışmalı olduğunu göstermektedir. Topladığımız bilgilerden edindiğimiz kanı , çıbanın sultânımızın mübarek kıçlarında olduğu, fakat birçok tarihçinin “Yok artık..koskoca padişahın hâşâ mübarek kıçında olabilemez, elbet sırtındadur ve dahi iki kürek kemuğu arasındadur” diyerekten gerçeği asırlardır çarpıttıklarına inanmaktayız.
Sultan Selim’den sonra Osmanlı tahtına Selim’in tek oğlu Süleyman (Kanuni) hoplayacaktır. Süleyman’ın başka erkek kardeşi olmadığından, kardeş katili olmaktan kurtulmuştur. Sultan Selim’in eşi ve Kanuni Süleyman’ın annesi Hafsa sultanın bu konudaki katkıları, günahı uyduranların boynuna, inkar edilemez derler. Güya Hafsa sultan başka cariyeleri hamile etmesin diye oğlu Selim’i, töbeler ossun, zamanın LGBT toplumuna alıştırıp, eşcinsel ilişkilerini özendirmiştir derler.
HAFSA SULTAN
Yavuz’umuz şairliğe de fena merak sarmış olup bir şiirinde, yalanım varsa gözüm çıksın, aynen şöyle demiştir :
“Ben yatam lâyık mı ol karşımda ayağın dura Serv-i nâzıma deyin ben öldükte namâzım kılmasın” (Y.S.Selim) (Serv-i naz = Uzun boylu sevgili)
Kadın kısmı İslam dininde katiyyen cenaze namazı kılmadığından, sultanımızın ayakta namaza duran sevgilisi sakın ola.. vay başımaa..er kişi mi ola ?
Oldu olacak, Selim Han’ımızın güzel bir suretini de aşağıya eklemişizdir ki bu da “gûşumuza mengûş” (kulağımıza küpe) ola.
Hem katil hem de şair olan sultanın “Vezn-i ahir” yöntemiyle bizzat kendisinin yazdığı bildirilen dörtlüğü hizmetinize sunuyorum.
“Sanma şâhım // herkesi sen // sâdıkâne // yâr olur Herkesi sen //dostun mu sandın // belki ol // ağyâr olur Sâdikane // belki ol / /âlemde bir // dildâr olur Yâr olur, // ağyâr olur, // dildâr olur,// serdâr olur.” (Y.S.Selim}
(ağyâr= yabancı, dildâr=gönül alan sevgili, serdâr=asker ; komutan). (“Vezn-i âhir”= “Her dizesi bi bent oluşturmak üzere iç uyaklı olarak düzülmüş bir dörtleme türü” : NND Sözlük }
Şimdicik bu muhteşem şiiri bir de “//” ile ayırdığımız yerlerden, yukardan aşağıya doğru bir okuyun da, dîdeleriniz (gözleriniz) hem yaşarsın hem de “Vezn-i âher” nasıl olurmuş bir görünsün.. Öte yandan, Sultan’ımız devrinde kadınlar katiyyen asker olamadığına göre, amanın yoksam Yavuzumuz’un “sadıkhâne yâr” olan “serdar”-asker- sevgilisi.. töbeler olsun..er kişi miydi ?
YAVUZ SULTAN SELİM
Bence İstanbulumuz ve diğer yurdumuzun önemli köprülerine, ve yollara unutulmaz şairlerimizin ve yazarlarımızın adları da pek yakışırdı doğrusu . Hele ulusal marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy, ve diğer edebiyat dâhileri, Reşat Nuri Güntekin, Fatih Rıfkı Atay, Hüseyin Rahmi, ya da halk ozanları Yunus Emre, Karacaoğlan, Aşık Veysel, Pir Sultan Abdal gibi düzinelerle ad sayabiliriz.
Sultan Selim, İslam halifeliğini ülkeye getirdikten hemen sonra, kırkbini aşkın Alevi yurttaşımızı kılıçlarla öldürtmüş idi. Yobazlık ve halifelik gücüyle matbaanın ülkemize gelişi 280 yıl kadar geciktirilmiştirki bu gecikme belki de ülkemizin şimdiki dertlerinin baş nedenidir.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun. FPT Dr. Timur Sümer
“Ey sözlerin aslın bilen, söyle bu söz kimden gelir Söz aslını anlamayan sanır bu söz benden gelir
Swift-Tuttle adlı kuyruklu gök taşı, (“kuyruklu yıldız !?”)güneş sistemimize her 130 yılda bir girip eteğinden bol miktarda taş toprak döker ve bu taşlar ise kuyruklunun geçtiği yolda uzayda asılı kalır. Sevgili dünyamız ise bu mezbelelik içinden, her Ağustos ayında zorunlu olarak geçerken, gök yüzümüzde nice “yıldız kaymaları” olur, ahalimiz ise bu kaymalara bakıp nice niyetler tutmaktadırlar. Öte yandan, Swift-Tuttle kuyruklusu en son 1992 yılında yakınımızdan geçmiş olup, bir sonraki geçişi 2122 yılında olacağından bizlerin bu geçişi göreceğimiz gayetle şüphelidir. Bu nedenle, kuyruklunun 1992 ziyaretinde gürüntülenmiş güzel bir pozunu sevabımıza yazımıza eklemiş bulunmaktayız.
“Şu kanlı zâlimin ettiği işler Garip bülbül gibi zâreler beni Yağmur gibi yağar başıma taşlar Dostun bir fiskesi pâreler beni”
Yeri gelmişken, ibret alalım diye olmuş bir olayı anlatsam
“Yıldız kaymalarının” (!) başlangıcı, 11 Ağustos gece yarısına doğru başlayıp, 12 Ağustos sabahı şâhikasına erişecektir. Yer yüzünde bulunduğumuz nokta, dünyamızın güneş yörüngesinde GİDİŞ YÖNÜNE sabaha karşı döndüğünden, güneşin doğuşuna yaklaştıgımız alaca karanlıkta mateor yağmuru giderek hızlanır. Bu nedenle en görkemli meteor yağmuru gün ağarmadan hemen önce görünür. Arkası yatmalı bir sandalyeye kurulup, gül cemâlinizi kuzey-kuzeydoğu yönüne çevirip “yıldız kaymaları” cümbüşünü izleyebilirsiniz. Sakın ola korkmayasınız, kafanıza taş maş düşecek değildir. Gök taşlarının hemen hepsi, kum tanesi ile leblebi büyüklüğü arasında olup, yer yüzüne düşmeden yanıp kül olur.
“Dar günümde dost düşmanım bell’oldu On derdim var ise simdi ell’oldu Ecel fermanı boynum takıldı Gerek asa gerek vuralar beni”
11 Ağustos gecesi saat 11: 30’dan sonra, fakat ille de sabaha karşı, arkası yatmalı ayak uzatmalı sandalyenize uzanıp, kuzey-kuzeydoğu yönüne doğru bakarsanız, Perseides yıldız kümesi yönünden fışkıran gök taşlarının nasıl göz yaşlarına dönüştüğünü izler de şaşar kalırsınız. Saatler ilerledikçe, özellikle gece yarısından sonra, havada uçan ışıklar bir senfoni kreşendosu gibi giderek artacak, izleyenlerde ısırılmadık parmak bırakmıyacaktır.
“Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz Şu ellerin taşı hiç bana değmez İlle dostun gülü yâreler beni” (Pir Sultan Abdal)
Hz. İsa’nın doğumu sonrası sevgili dünyamız güneş çevresinde 258 kez pervane olup, 10 Ağustos tarihine gelince, Roma’lı alçaklar, Lawrence adlı azizi, yetimlerin ve de yoksulların parasını Romalı’lara yedirmediği için ızgara ocağında kızartarak öldürmüşlerdi.
“Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz
Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez İlle dostun gülü yâreler beni” (Pir Sultan Abdal
Aziz Lawrence ızgarada kızararaktan yana dursun, aradan henüz 1750 yıl bile geçmeden aynı kilisenin en başı, Papa John Paul rezili, erkek çocukların ırzına geçen papazların ayıbını örtbas için, yoksullar için toplanan 400 milyon doları utanmadan sus payı olarak dağıtacaktır ki, lâhavlenin böylesi de ancak AB’ye yakışır?
Aziz Lawrence’in kızartıldığı 10 Ağustos 258 gecesi, gök yüzümüzün Perseides yıldız kümesi yönünden fışkırarak atmosferimize giren gök taşları ise öyle bir gösteri sunmuşlar idi ki, bakan oğlunun düğünündeki havâi fişekler kaç para.O zamandan beridir bu gök taşı gösterisine “Saint Lawrece’in göz yaşları” denir ve de, doğrusu pek de yakışmaktadır. Bu yıl, sevgili dünyamız, 130 yılda bir güneş sistemize girenSwift-Tuttle kuyruklu yıldızının döktüğü taşların içine her ne kadar 24 Temmuz’da girmeye başlamışsa da, gök taşlarının en yoğun görkemi 12 Ağustos gecesi-13 Ağustos sabahı olacaktır ki, biz insanlığımızı yapıp duyuralım da gerisi size kalmış.
diyerekten, salondaki herkesi hıçkırıklara gark etmiş
idi..”
Ortopediye heves eden sınıfımızın en güçlü kızları, çimento torbası kaldırmak için günlerce çalışmalarına karşın, diğer şartları yerine getiremedikleri için, heyhat sınava bile alınmamışlar idi.
“Pir Sultan Abdal’ım uzak yollardaHelâk olduk yücelerde bellerde Bir zamanda biz de gurbet ellerde Ne yaman firkatli söyler dilimiz” (firkatli=dostlardan ayrılmış)
Yaşımız genç iken başımıza gelmiş olan gülmeyemüstehak bir fıkrayı nakletsem gerek. Hz.İsanın doğumu üzre 1959 yıl geçtikte, fakir Tarsus’ta orta ikide mi ne, dolu ve kar karışımı bir rahmetyağsın ki, Tarsus olalı katiyyen böyle bir soğuk görülmemiş ise de , tüm çocuklar ayak topu alanınadoluşup kar-buz topu oynamaya başlamamızla, futbol sahamızı bilen bilir, kale direkleri gayetle güçlü timur (demir)direklerle donatılmış olup, pırıldayaraktan öyle biriştah açmakta ki, bu fakir dahi dayanamayıp timur (demir) direğiyalamamızla dilimiz ossaniye direğe “cas” diyerektenyapışıvermiş, cümle etfâl (çocuklar) başımıza üşüşmüş olup,her serden (kafadan) başka bir seda (ses) çıkmakta iken, fakir iseferyat ve figân etmeye gücümüz yetmeyip, direğe bir sarılmışızki, Mecnun’un Leyla’ya sarılması kaç para. Bir yandan bizi çekiştirip direkten kurtarmaya çalışan çocuklara tekme yetiştirmeye çalışmaktayız, öte yandan da“çekiştirmeyin lan ibneler ! ” deyû ünnemekteysek de ,dilimiz timur direğe yapışık olduğundan lâfımız katiyyen anlaşılmayıp, gıcık Yusuf mu, yoksa rahmetli şebek Mümtaz mı, yoksa rahmetli deli Münir mi bu lâkırdımızı “İşeyin lan ibneler” diyeanladıklarından, oracıkta af buyurun, çükleriniçıkarıp dilimizin üzerine işemeleriyle sayelerinde yapışıklıktan kurtulmuş idik.
Amerikalıların Dörtte Biri Dünya’nın Güneş Etrafında Döndüğünü Bilmiyor.
Türklerin yüzde kaçı biliyor acaba?
Akşamın esmer yüzü ortalığı sardıkta, gül cemâlinizigüney yönüne çevirip, parmaklarınızı birleştiresiz ve sağ omuzunuz kulağınıza deyinceye dek kolunuzu, benzetmek gibi olmasın, güya“heil Hitler” diye avazlanmaya kıyas kaldırdığınızda,Orion (avcı) yıldız kümesi elcağızınızın altındakaybolur ki, anlayana niceibretler vardır. Orion nebulası bir yandan öbür yana 1500 ışık yılıgenişlikte olup, hidrojen bulutlarının yoğunlaşıp toparlanmalarıyla nebulamızda yeni güneşler oluşmakta,dahası bu yıldızlar “fusion” yöntemiyle hidrojenden, helium, azot, oksijen,karbon vb. sıralamalarıyla,bilinen kimyasal element şemasına göre demire kadar tüm elementleri, oluşturmaktadır ki inanmayanneuzibillah kafirdir. Fakir bu görüntüyü dün gece gözlemiş olup, “balık bilmezse Hâlik bilir” kavlince yazımıza ulamış bulunmaktayız.
“Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm” (Y. Emre)
Sultanımız dördüncü Murat han, anası cadı KösemSultan’ın kışkırtması ile, baba bir ana ayrıkardaşları Bayezid ve Süleyman’ı kemend attırıpboğdurmuş, halka “günahtır” diye yasakladığı içki sofrasına güzelce çöküp, anasının kendi elcağızıylasatın aldığı cariyeler ile işret alemine oturmuş, “Bu kavli sürahi eğilip sâgara söyler, ne der ?” TIKLAYINhttps://youtu.be/fug3bBqw_T0 (sâgar=içki kadehi) tagannileri arasında mest olduğubir gece, tarih 8 Eylül 1633’i göstermekteyken,İstanbulumuz’da maazallah bir yangın çıkmıştır ki, “aman destur ne olmakta ” demelere kalmadan garipşehrimizin dörtte üçü bir gecede kül ve turaba (toprağa)gark olmuş idi. Bakın şu tesadüfün aksiliğine ki, yine tam aynı yılın aynı günüHz. Galileo, eski arkadaşı olmasına karşın, Papa olacak rezilin mahkemesinde “sevgili dünyamız güneşçevresinde pervane misali dönmektedir, üstelik de güneşimiz üzerinde lekeler vardır” dediği için mahkumolmuş, bacaklarındaki artrit sayrılığı yüzündenyürüyemez bir halde, ve de kendi icadı gök bakıcısıyla güneşe bakmaktan kör olduğu halde cezasını çekmeyegiderken, “Uy pen nideyim uşaklar, ha pu cötü pohlu dünya güneşimiz çevresinde ha bire döneyi daa..” anlamına, “eppur si muave” dediği rivâyet olunur. Hâl bu ki, Murat Han’ımız 8 Şubat 1633 gecesi güneyyönünde semâya bakıverse idi, Hz. Galileo’nun çok sevdiği Jüpiter (Bercis) gezegenini ve dört ayını (Callisto, Europa,Ganymede, İo)Avcı Orion’unun az bir batısında görüverecek idi. Nerede onda o feraset…
“Dört kitabın manâsın Okudum tahsîl etdüm Işka gelince gördüm Bir uzun hece imiş” (Yunus Emre) (Işk=ışık; aşk). Gözleriniz hep yükseklerde olsun. Fakir-i pür taksir. (FPT) Dr. Timur Sümer
Aşağıda fakirin görüntülediği Orion takımadası , Orion’un bilgisayar şeması, ve Orion nebulasının yakın ve uzak görüntüsü, bâd-ı hevâ (“bedava”) hizmetinize sunulmuştur.
“Ey sözlerin aslın bilen, söyle bu söz kimden gelir Söz aslını anlamayan sanır bu söz benden gelir” (Yunus emre)
Güneş doğmadan önceki alaca karanlıkta doğu yönünde görüp de merak ettiğiniz, tektaş elmasa benzer parlak gezegen Venüs veya Çulpan ya da Zühre diye adlandırılır.
Eşe dosta duyurulur : Ağustos ayı ortalarına yaklaştıkça “Kahraman” takım yıldızları (“Perseus”)yönünden geliyormuş gibi göründüklerinden, “Perseid meteorları” denilen göktaşı yağmurları giderek sıklaşacak, 12 Ağustos gecesinin sonuna doğru Venüs gezegeninin huzurunda zirveye ulaşacaktır.
Nusreddin hoca yine bir gün Akşehir gölüne yoğurt çalarken, akıllı komşuları her zamanki gibi yetişip, “Aman hoca yine göle yoğurt mu çalmaktasın, bilmezmisin ki göl maya tutmaz ?” diye her zamanki gibi efkâr (fikirler) yürütüp avâz etmişler. Hoca “Lâhavle” deyip yanıtlamış : “Bre benim aymaz köylüm… her Temmuz ayında, yurdumuzda geleneksel olan ‘Karadeniz’de gaz bulma töreni’ gazına (!) geliyorsunuz da bizim gölün yoğurt tutacağına inanmıyorsunuz ; hayret bir şeysiniz billa.
Swift-Tuttle adlı kuyruklu yıldız (aslında yıldız mıldız olmayıp diploması sahtedir ) güneş sistemimize her 130 yılda bir girip eteğinden bol miktarda taş toprak döker ve bu taşlar ise kuyruklunun geçtiği yolda uzayda asılı kalır. Sevgili dünyamız ise bu minik taşlı tozlu mezbelelik içinden, her Ağustos ayında zorunlu olarak geçerken, gök yüzümüzde nice “yıldız kaymaları” olur, ahalimiz ise bu kaymalara bakıp nice niyetler tutmaktadırlar. Öte yandan, Swift-Tuttle kuyruklusu en son 1992 yılında yakınımızdan geçmiş olup, bir sonraki geçişi 2122 yılında olacağından bizlerin bu geçişi göreceğimiz gayetle şüphelidir. Bu nedenle, kuyruklunun 1992 ziyaretinde gürüntülenmiş güzel bir pozunu sevabımıza yazımıza eklemiş bulunmaktayız.
“Şu kanlı zâlimin ettiği işler Garip bülbül gibi zâreler beni Yağmur gibi yağar başıma taşlar Dostun bir fiskesi pâreler beni” (Pir Sultan Abdal)
Yeri gelmişken, birkaç gün önce başımıızdan bir fıkra geçtiki anlatmaya müstehak :
Diş hekimi zâtımı “panoramik diş Rontgeni” için BODRUM ACIBADEM HASTANESİ radyoloji bölümüne göndermiş idi. Elimizde istek kağıdı sıraya girip başımızı vurduk, sonra yine sıraya girip paramızı ödedik, sonra yine bekleme salonunda sıraya girdik. Üç vakit sonra teknisyen hanım adımızı ünneyip içeri çağırdı. Alaca karanlık odaya girmemizle, teknisyen hanımın “Pantolonunuzu çıkarın beyfendi” demesiyle, hayret yapıp, kendimize hitaben, “Tüh yüzüme..gördün mü bak..kadın maksadımızı yanlış anladı” diyerekten, efkâr (fikirler) yürütürken, bir yandan da”amanın olur ya, zamanlar değişti, Türkiyemiz’de belki artık âdet böyledir, aman acemiliğimiz belli olmasın” diyerekten kemerimizi gevşetmeye soyunduk. Teknisyenin “ çabuk olun bekleyen başkaları da var” demesiyle telâş yapıp ve sıramızı kaybetmiyelim muradıyla kemerimizi gevşetip pantolonu indirirken gayri ihtiyâri, “ donum kalabilir mi ?” diye soruvermişim. Derken, nihayet usumuz serimize (aklımız başımıza) gelip korkaraktan “Diş Rontgeni için patalon çıkarmak zorunlu mu ?” diye sormamızla, önce hayret, sonra hicab, sonra da telaş gösteren teknisyen hanım “Aaa.. diş filmi yerine “diz” filmi yazmışlar” demez mi ? Apar topar pantolonumuzu çekerekten tüm sıralara yeniden girmiş idik.
“Yıldız kaymalarının” (!) başlangıcı, 11 Ağustos gece yarısına doğru başlayıp, 12 Ağustos sabahı şâhikasına erişecektir. Yer yüzünde bulunduğumuz nokta, dünyamızın güneş yörüngesinde GİDİŞ YÖNÜNE sabaha karşı döndüğünden, güneşin doğuşuna yaklaştıgımız alaca karanlıkta mateor yağmuru giderek hızlanır. Bu nedenle en görkemli meteor yağmuru gün ağarmadan hemen önce görünür. Arkası yatmalı bir sandalyeye kurulup, gül cemâlinizi kuzey-kuzeydoğu yönüne çevirip “yıldız kaymaları” cümbüşünü izleyebilirsiniz. Sakın ola korkmayasınız, kafanıza taş maş düşecek değildir. Gök taşlarının hemen hepsi, kum tanesi ile leblebi büyüklüğü arasında olup, yer yüzüne düşmeden yanıp kül olur.
“Dar günümde dost düşmanım bell’oldu On derdim var ise simdi ell’oldu Ecel fermanı boynum takıldı Gerek asa gerek vuralar beni” (PSA)
11 Ağustos gecesi saat 11: 30’dan sonra, fakat ille de sabaha karşı, arkası yatmalı ayak uzatmalı sandalyenize uzanıp, kuzey-kuzeydoğu yönüne doğru bakarsanız, Perseides yıldız kümesi yönünden fışkıran gök taşlarının nasıl göz yaşlarına dönüştüğünü izler de şaşar kalırsınız. Saatler ilerledikçe, özellikle gece yarısından sonra, havada uçan ışıklar bir senfoni kreşendosu gibi giderek artacak, izleyenlerde ısırılmadık parmak bırakmıyacaktır.
“Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz Şu ellerin taşı hiç bana değmez İlle dostun gülü yâreler beni” (Pir Sultan Abdal)
Hz. İsa’nın doğumu sonrası sevgili dünyamız güneş çevresinde 258 kez pervane olup, 10 Ağustos tarihine gelince, Roma’lı alçaklar, Lawrence adlı azizi, yetimlerin ve de yoksulların parasını Romalı’lara yedirmediği için ızgara ocağında kızartarak öldürmüşlerdi.
“Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz Şu ellerin taşı hiç bana değmez İlle dostun gülü yâreler beni” (Pir Sultan Abdal
Aziz Lawrence ızgarada kızararaktan yana dursun, aradan henüz 1750 yıl bile geçmeden aynı kilisenin en başı, Papa John Paul rezili, erkek çocukların ırzına geçen papazların ayıbını örtbas için, yoksullar için toplanan 400 milyon doları utanmadan sus payı olarak dağıtacaktır ki, lâhavlenin böylesi de ancak AB’ye yakışır?
Aziz Lawrence’in kızartıldığı 10 Ağustos 258 gecesi, gök yüzümüzün Perseides yıldız kümesi yönünden fışkırarak atmosferimize giren gök taşları ise öyle bir gösteri sunmuşlar idi ki, bakan oğlunun düğünündeki havâi fişekler kaç para.O zamandan beridir bu gök taşı gösterisine “Saint Lawrece’in göz yaşları” denir ve de, doğrusu pek de yakışmaktadır. Bu yıl, sevgili dünyamız, 130 yılda bir güneş sistemize girenSwift-Tuttle kuyruklu yıldızının döktüğü taşların içine her ne kadar 24 Temmuz’da girmeye başlamışsa da, gök taşlarının en yoğun görkemi 12 Ağustos gecesi-13 Ağustos sabahı olacaktır ki, biz insanlığımızı yapıp duyuralım da gerisi size kalmış.
Yiğit uzun bir ayrılıktan sonra atının üzerinde ve yorgun ve terli olarak sevdiğinin köyüne ulaşır.Sevgilisi ona sevgi gösterir, mahraması ile terini siler. Yiğit oğlan da sevdiğine bir övgü döşenir. Güzel mi oldu şimdi bu benim anlatışım? Oysa aşık Karacaoğlan şöyle anlatıyor:
Ağlama Sevdiğim Gül Dedi Bana
“Seherden uğradım dostun köyüne Hoş geldin sevdiğim in dedi bana Tomurcuk memesin verdi ağzıma Yorgunsun sevdiğim em dedi bana
Benim yârim gelişinden bellidir Ak elleri deste deste güllüdür İbrişim kuşaklı ince bellidir İnce bellerimi sar dedi bana
Benim yârim bana yalan söylemez Söylerse de gıybetimi eylemez El yanında ikrarını söylemez Elleri uyut da gel dedi bana
Mestine de deli gönül mestine Aşık olan gül gönderir dostuna Telli mahramasın attı üstüme Terlisin sevdiğim sil dedi bana
Karac’oglan sırrın kime danışır Siyah zülfü mah yüzüne kıvrışır Ayrılanlar elbet bir gün kavuşur Ağlama sevdiğim gül dedi bana” (Karacaoğlan)
Bir delikanlı, birkaç kişilik bir genç kız grubunu görüyor ve içlerinden birinin gururlu duruşu, endamı ve tavırlarıyla ötekilerden ayrıldığını fark ediyor. Birden gönlü akıyor o kıza doğru. Sanki yanındakiler, ona hizmet eder gibi. Siz olsanız bu görüntüyü hangi kelimelerle anlatırsınız? Karacaoğlan şöyle anlatıyor: “Uydurmuş kendine üç beş menendin Sanırsın Sadrazam tuğ ile gider.” İşte Türkçemiz’in gücü.
“İlk akşamdan vardım kavil yerine O ne, baktım kömür gözlüm gelmedi Bilmem gaflet bastı yattı uyudu Bilmem o yar bize küstü gelmedi.” (Karacaoğlan)
Hangi yüzyılda ya da hangi kentte olursa olsun (ister İstanbul, ister New York, ister Paris), sevgilisi randevuya gelmeyen genç âşığın yürek çarpıntıları ve kafasındaki sorular su gibi akıp giden bir dille anlatılıyor. Şiir devam ederken, umutsuzca bekleyen âşık, yürek paralayan bir yargıya ulaşıyor:
“Benim mecbur olduğum fark etti Zalım garaz etti kaçtı gelmedi.”
Nasıl usta bir psikoloji, nasıl büyük bir anlatımdır bu. “Mecbur olduğu” fark edilen bir tutkulu âşığın terk edilmesi, insan ilişkilerinin önemli gizlerinden birisi değil mi?Bence öyle. Aynı psikolojik durumu Sigmund Freud da yazabilirdi, Erich Fromm da. Ama onlar değil, 17. Yüzyılın başlarında yaşamış, Çukurova’da omuzuna asılı sazıyla diyar diyar dolaşan genç bir ozan yapıyor bu saptamayı. Gözleriniz yükseklerde olsun FPTDr. Timur Sümer
Yeşilırmak kıyısında bir heykel daha var, onunla ilgili yazıyı sevgililer gününe bıraktım.
Heykelde Ferhat’ın dağları delmesi ve Şirin’in onu hasretle beklemesi konu edilmiş. Ferhat ile Şirin, sadece Türkiye’de değil, Azerbaycan’da, İran’da da anlatılıp, yazıya dökülmüş. Hikâyenin özü şu; Ferhat Şirin’e aşık, şirin Ferhat’a aşık. Şirin’in babası kızını Ferhat’a vermek istemez, bunun için Ferhat’tan dağları delip çok uzaklardan kente su getirmesini ister. Ferhat da dağları dele dele, kayaları oya oya su yolu açmaya başlar ve hedefe de çok yaklaşır. Bunu öğrenen Şirin’in babası kızın dadısını Ferhat’ın yanına gönderir. Dadı, Ferhat’ın yanına gider ve boşuna uğraşma Şirin öldü der. Ferhat, çok üzülür, elindeki gürzü havaya fırlatır, gürz Ferhat’ın kafasına düşer ve Ferhat ölür. Bunu duyan Şirin de kendisini hançerle öldürür.
<image.jpeg>
Ferhat ile Şirin
Hikâye, aşkın ne kadar yüce ve güçlü bir duygu olduğu anlatır. Buna benzer Kerem ile Aslı ve Leyle ile Mecnun hikayeleri de var. Kerem, Aslı uğruna kendisini yakar. Mecnun ise çöllerde dolaşıp Leylasını arar.
Mecnun’un hikayesi diğer ikisinden farklıdır. Mecnun âşık olduğu Leyla’yı bulmak için çöllerde dolaşırken bir gün Leyla ile karşılaşır ama sevinmez ve mutlu olmaz. Leyla bunun nedenini sorar. Mecnun cevap verir: “Ben Leyla için çöllere düştüm, hayatımı onu bulmaya adadım. Şimdi seni buldum ama sen içimdeki Leyla değilsin.”
Aslında Mecnun kendi hayal dünyasında mevcut bir güzele aşıktır. Âşık olduğu kızı Leyla sanır ama onun ile karşılaşınca hayalindeki kızın o olmadığını anlar. Bu durum hepimiz için geçerli; çoğu zaman gerçeği değil, kafamızda oluşturduğumuz imgeyi severiz ya da ondan nefret ederiz. Onun için diyorum ki, aman dikkat! İnsanları yanlış tanımayın, hayal kırıklığına uğrarsınız.
En güzel Leyle ve Mecnun hikayesini yazan Fuzuli’ye göre esas aşık kendisidir. Mecnun’un aşkını pek beğenmez; şöyle der:
Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var
Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var.
Fuzuli için âlem aşktan ibaretmiş:
İlm kesbiyle pâye-i rif’at
Arzû-yı muhâl imiş ancak
Aşk imiş her ne vâr âlemde
İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak
Aşka bu kadar değer veren Fuzuli onu bela ve dert olarak görür ama bu dert yüklü beladan kurtulmak istemez.
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.
Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni
Bir dem bela-yı aşktan kılma cüdâ beni”
Aynı Fuzuli bir başka şiirinde insanlara aşktan uzak durmalarını öğütler:
Can verme sakın aşka aşk afeti candır
Aşk afeti can olduğu meşhuru cihandır
Sakın isteme sevdayı gam aşkta her an
Kim istedi sevdayı gamlı aşk ziyandır
Her ebrulu güzel elinde bir hançeri honriz
Her zülfü siyah yanında bir zehirli yılandır
Yahşi görünür yüzleri güzellerin emma
Yahşi nazar ettikte sevdaları yamandır
Aşk içre azap olduğu bilirem kim
Her kimseki aşıktır işi ahü figandır
Yadetme güzel gözlülerin merdümi çeşmin
Merdüm deyip aldanma kim içtikleri kandır
Gel derse Fuzuli ki güzellerde vefa var
Aldanmaki şair sözü elbette yalandır.
Tolstoy ise aşka pek de inanmaz. Bu konudaki düşüncelerini Kreutzer isimli kitabında roman kahramanı Pozdnişev’in ağzından anlatır. Roman, trenle seyahat eden insanların kendi aralarındaki konuşmalarla başlar. Vagondaki bir kadının gerçek aşktan söz eder, evliliğin ancak erkek ve kadın arasında böyle bir sevgi var olduğu zaman mümkündür der. Pozdnişev ise kadına hitaben şöyle der: “Siz evlenmenin temelinde aşk olduğunu söylüyorsunuz. Bense, arzu ve tutku dışında aşk diye bir şey yoktur” der. Ve devam eder: “Karıkoca, etrafa tek karılı, tek kocalı gibi görünür ama, aslında iki tarafta poligami yaşar” der. Lafın kısası Pozdnişev’e (Tolstoy’a) göre aşk diye bir şey yoktur.
İnsanların poligami hayatı yaşadığına inanan Pozdniçev, Karacaoğlan’ın şu şiirini duysa, ben size demedim mi diyebilirdi:
Yaz gelip de beş ayları dolunca
Açılmış bahçenin gülleri güzel
Yaktı beni Fadime’nin nazarı
Zülüften ayrılmış telleri güzel
Elif’i dersen de nazlıdır nazlı
Esme’yi dersen de sırf ala gözlü
Söyletme Şerfe’yi bülbül avazlı
Söylüyor Zehra’nın dilleri güzel
Emne’yi der isen incedir ince
Bağdat’ın Mısır’ın gülleri konca
Eşşe’nin kaşı da kalemden ince
Sevmeye Hörü’nün belleri güzel
Döne güzelliğin halka bildirir
Kamer pınardan da kabın doldurur
Eşşeyürüy’şünde beni öldürür
Sevmeli Cennet’in boyları güzel
Karadan da Karac’oğlan karadan
Sürün çirkinleri çıksın aradan
Herkesi sevdiğ’ne vere Yaradan
Sevdiğim Meryem’in benleri güzel
Her gördüğü güzele âşık olan Karacaoğlan, bunun vebalini gönlüne yükler:
Deli gönül, gezer gezer gelirsin,
Arı gibi her çiçekten alırsın,
Nerde güzel görsen, orda kalırsın,
Ben senin derdini çekemem gönül.
Santur mu istersin, saz mı istersin?
Ördek mi istersin, kaz mı istersin?
Tomurcuk memeli kız mı istersin?
Ben senin derdini çekemem gönül.
Çıkıp yücelere bakmak istersin,
Coşkun sular gibi akmak istersin,
Her güzelle yatıp kalkmak istersin,
Ben senin derdini çekemem gönül.
Karacaoğlan der ki, okuyam, yazam
Keleş değilim ki kervanlar bozam.
Giyinsem, kuşansam, bir hoşça gezsem,
Ben senin kahrını çekemem gönül.
Aşık Veysel için güzellik ancak aşığın sevgisi ile değer kazanır ve sevilenin yeri aşığın gönlüdür. Şairi şair yapan da sevgilisine olan aşkıdır.
Güzelliğin on par’etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa
Senden aldım bu feryadı
Bu imiş dünyanın tadı
Anılmazdı VEYSEL adı
O sana âşık olmasa.
Sevgililer gününde dünyaya gönüller yapmaya gelen Yunus Emre’yi hatırlamamak olmaz:
Ben gelmedim dâvâ için
Benim işim sevi için
Dostum evi gönüllerdir.
Gönüller yapmaya geldim
Ne zaman dost sözcüğünü duysa aklıma ban Veysel’in ömrünün son deminde söylediği şu dörtlük gelir:
Derdim türlü türlü yoktur ilacım,
Hiçbir türlü bulamadım dermanı
Bir dost bulup dem sürmekti amacım
Gam kasavet çevreledi her yanı
Son sözü Yunus söylesin:
Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz
Dostlarım, bizler çok şanslıyız; Aşık Veysel gibi dost mahrumu değiliz; birbirini seven canlardan oluşan bir dostluk grubumuz var. Bizi birleştiren de aramızdaki sevgi değil mi?
O halde “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz”. Zaten ömür kısa, ancak sevmeye yeter…
“Dur, daha bitmedi” dedi eşim “yaz, bir kilo dolmalık patlıcan, yarım kilo dolmalık biber, bir kilo da bostan patlıcanı, iki deste maydanoz, bir taze nane, bir yeşil soğan, varsa taze sarımsak…”
“Biraz ifrata kaçmıyor muyuz hanım?” diye sordum . “Zirâ” diye devam ettim “hem balık, hem rosto, hem güveç-pilav, hem patlıcan dolması, hem biber dolması hem de bir sürü meze, üstüne de meyve ve tatlı?”
“Niye ifrat olsun bey? Bizde yedikleri son yemekte bunların hepsini yapmıştım ve misafirlerin hepsi bayıla bayıla yemişlerdi. Şimdi aynı yemekleri bekleyeceklerdir benden. Hem kalan fazla yemekleri buzdolabınakoyarım, yarın temizliğe gelecek olan yardımcı kadın ile paylaşırız, yenen yenir, yenmeyeni evine götürür.”
“Hatırla, “ diye ilâve etti “kadınların hepsi yaptığım yemeklerin tarifini istemediler mi benden? Aradan beş yıldan fazla zaman geçti, özlemişlerdir benim yemeklerimi.”
“Öyle olsun” dedim, “hadi istediğin malzemeyi yazdırmaya devam et de şu alışveriş listesini tamamlayalım.”
Uzun yıllar önce oluşmuş bir arkadaş gurubumuz vardı; ben, emekli edebiyat öğretmeni Cezmi hoca, mâlimüşâvir Mahir, diş doktoru Serdar, manifaturacı Nevzat ve tuhafiyeci Fuat, (Bu son iki arkadaşım ayrıdükkânların sahibi gibi görünürlerdi ama hem manifatura hem de tuhafiye dükkânına ikisi de ortaktı.) Birbirimizle tanışıklığımız otuz yıldan eskiydi. Onlarca yıl hep beraber haftada üç gün sabah saat altıda buluşup altı kilometre yürüyüş yapardık. Spor yapma amacımızın yanı sıra, sabah sohbetlerinin zevki de gecenin köründesıcak yataklarımızdan kalkmamıza, yağmur-çamur demeden yollara düşmemize neden olurdu.
Altı yıl kadar önceydi. “Yâhu arkadaşlar” dedim “sabahları buluşmamız iyi de, neden eşlerimizle birlikteara sıra yemeğe çıkmıyoruz? Zaten bayram-seyran, nişan-düğün gibi toplantılarda onlar da tanışmış durumdalar ve birbirleri ile daha sık görüşmeyi arzu ediyorlar. Ha, ne dersiniz?”
Benden beş yaş kadar küçük olan mâli müşâvir Mahir “Neden olmasın âbi? Çok iyi bir fikir. Hatta altın günü yapalım ki bu toplantılara katılmak mecburi hâle gelsin” dedi.
“Nasıl yâni?” diye sordu Cezmi Hoca. (Öğretmen emeklisi olduğu için ona sadece “Hoca” diye de hitap ederdik).
“Nasıl olacak hocam, her ay bir defa birimizin evinde akşam çayı için toplanırız, gelenler ev sahibine birertüm altın verirler. Böylece zorunluluk hasıl olur ve de hiç kimse bahaneler uydurarak gelmemezlik edemez”.
“Niye” dedi tuhafiyeci Fuat “çay yerine yemek olsa olmuyor mu? Hem bir iki kadeh de atarız belki”.
“Âbi kadınlara zahmet olur diye yemekte buluşalım diyemedim, yoksa iyi değil iyinin iyisi olur!”.
“Tamam” dedim, ağırlama sırası için kur’a çekelim. Her ayın son Cumartesi günü akşamı birimizin evinde yemekli altın günü toplantısı yapıyoruz bundan sonra. Elimizden geldiğince yemek konusunda eşlerimize yardım ederiz artık.”
Kararımızı uyguladık. Çok da güzel ve neş’eli oluyordu birlikteliğimiz. Şarkılar, türküler, fıkralar gırla gidiyordu. Ev sahibesinin yapmış olduğu yemekler övgüler alıyor, ilginç bulunan yemeklerin tarifleri alınıyordu misafir hanımlar tarafından. Hepimiz ayın son haftasını dört gözle bekler olmuştuk. Ancak, daha ilk turu yeni tamamlamıştık ki Covid-19 belâsı geldi çattı ve mecburen son verdik bu güzel toplantılarımıza. Artık görüşmelerimize ancak telefon konuşmaları ile devam edebiliyorduk ve konu dönüp dolaşıp yine eski günlerdeki altın gününe geliyordu.
Birkaç ay önceki bir telefon sohbetinde “Kovit geçti gitti, neden yeniden altın günü yapmıyoruz?” diye sordu Cezmi hoca. “Diğerleri ile konuşalım, kabul ederlerse tekrar başlayalım” dedim. Benim muhasebeme de bakan mâli müşâvir Mahir’i aradım. “Âbi çok iyi olur, vallâ çok da özledik o günleri” dedi ve ilâve etti “ilk başta her ne kadar benim önerimle başlatmış olsak da, altın alıp vermenin bir manası yok artık, önce dört altını sana versinler, sonra sen birer birer hepsini geriye ver, neredebunun mantığı?”
“O zaman” dedim, diğer arkadaşlar da uygun görürlerse ilk bizim evde başlıyoruz.
İşte eşimle beraber yazmakta olduğumuz alışveriş listesi tekrardan başlatacağımız “altınsız altın günü”nün hazırlığı içindi.
Ayın son Cumartesi günü akşam saat yedi gibi ilk misafirlerimiz geldi. Diğerlerinin gelmesi de yarım saat sürmedi. Tekrar beraber olmanın heyecanı hepimizi öylesine sarmıştı ki herkes yüksek sesle konuşuyor, birbirine sarılıyor, kimse bir türlü sofraya gelmiyordu. Neyse, zorla oturttuktuk hepsini.
İlk ikramımız mantar kremalı tavuk çorbasıydı. Alkol almayan kadınlar çorba servisini geri çevirmediler ama erkeklerin gözü rakıda ve mezelerde olduğundan onlarçorbaya burun kıvırdılar.
Daha ilk kaşıktan sonra kadınlardan birisi eşime “Bu tavuk çorbası değil mi? Hani nerede tavuk?” diye sordu. Eşim izah etti “tavuk da var, mantar da var ama mikserden geçirdiğim için taneli değil. Arzu edenlerin çorbasına ilâve etmesi için ayıklanmış tavuk paçaları ayırdım, bakın şuradaki kâsede, isteyen alabilir.”
“Olur mu ama? Tavuk çorbası dedin mi içinde tiftik tiftiketi görülmeli. Sonradan ilâve olmaz.”
Bir başka kadın atıldı “Hayır! Doğrusu bu. Zira çorba yenmez, içilir. Yâni tümü sıvı olmalıdır”.
“Evet, dedi, lafa henüz karışmayan bir tanesi, “pirinç, mantar ve tavuk taneleri mikserle ezilmemiş olsaydı tavuklu pilav olurdu bu, çorba olmazdı.”
“Hiç de değil, kusura bakmayın ama ben beğenmedim.”
Bir soğuk rüzgâr esti sanki sofrada ve bu konuda başkaca fikir beyan etmeye devam edilmedi. Bu konuşmaların ardından gelen uzunca sessizliğin fırtına öncesi oluşan sessizlik olduğunu nereden bilecektik?
Dileyen istediğini alsın diye, eşim ve ben diğer yemekleri ve salatayı servis tabakları ile getirip masanın ortasına dizdik.
Tabağına bir parça rosto ve bir kaşık patates püresi alan Mahir’in karısı daha ilk lokmasını yemeden “Bu rosto mu yâni şimdi?” deyiverdi “alınmayın ama ben yemeyeceğim zirâ iyi pişmemiş!”.
Bir diğeri “Nasıl olur şekerim” dedi, “bana göre fazla bile kızarmış.”
“Patlıcan dolması da çok diri duruyor” diye atıldı bir diğeri “pirinç tanelerine bakın.”
“Hiç de değil” dedi Fuat’ın eşi, “pirinçte sorun yok ama tuzsuz olmuş ve ekşisi eksik”.
Birden bire bu eleştiri salvosu ile karşılaşan eşim sapsarı bir benizle ve nutku tutulmuş olarak bana bakmaya başladı. Kaş göz işareti ile “boşver, takma kafana” mesajı vermeye çalıştım.
“Siz güveci böyle mi yapıyorsunuz?” deyiverdi Nevzat’ın karısı “hani bunun soğanı?”
“Canım, güvece soğan konmaz ama sarımsağı az olmuşdersen tamam, o gerçekten çok az az olmuş. Vallahi ben sarımsağı bol olmayan güveci yiyemem. Kısacası ben de beğenemedim”.
Sonunda tabaklarda sadece kılçıkları kalan güzelim levrekler bile eleştirilerden nasibini aldı; kimisi “az pişmiş”, kimisi “bunlar yanmış” dedi.
Öyle bir an geldi ki, kadınların hepsi birden konuşuyordu ve kimin ne dediği anlaşılamaz olmuştu. Seslerini duyurup baskın çıkabilmek için olabildiğince üst perdeden bağırıyorlardı.
Erkekleri meze tabaklarını ve içkilerini alarak salona gelmeye davet ettim. Onlar da bu kakofoniden bıkmış olmalıydılar ki duraksamadan içki dolu kadehlerini ve tabaklarını alıp koltuklara yerleştiler.
Kadınların oturmaya devam ettikleri masada beğenilmediği söylenen yemekler aslında silip süpürülünceye kadar yeniyordu ama eleştiriler hiçdinmek bilmiyordu.
Sonunda tatlıları ikram eden eşim kibarlığı bir yana bırakarak, dayanamadı ve “Hadi bakalım, revâniye ne kulp takacaksınız merak ediyorum, buyurun” dedi, burnundan soluyarak. Anında eleştiriler gelmeye başlamış olmalı ki yine kadınlar hep bir ağızdan bağrışmaya giriştiler. Sonunda kahveye içmeye başladıklarında sesleri biraz kesildi ve sohbet sırası biz erkeklere geldi.
“Eee, ne var ne yok?” diye hâl-hatıra başlayacağı sandığım Cezmi hoca bana dönerek “Bu rakıyı nereden aldın yâhu?” dedi.
“Valla hoca” dedim,“marketten aldım, ben imâl etmedim.”
“Yok, hayır, mesele o değil” dedi “niye soruyorum biliyor musun?
“Hayır bilmiyorum, söyle de öğrenelim.”
“Alırken şişeyi çevirip altına baktın mı?”
“Haydaa, niye ki?”
“Niye olacak, bir ve üç rakamı yazıyorsa iyidir, başka numara yazılı ise boşver, yaramaz”.
“Niye canıımm? Bizim mahallede küçük bir dükkân var, adamda eskide kalma rakılar var, ben oradan alıyorum. İkram edilen bu rakı onların yanından bile geçemez!”
Fuat atıldı “Hoca, hoca, o senin dediğin efsane eskidendi. Şimdi öyle bir şey yok”.
Sessizce bizi dinlemekte olan Nevzat “Yaaa bırakın rakının tadını bir yana da, bu rakı bardakları çok kalın be, içerken zevk vermiyor adama!” diye ünnedi. Allah Allah! Kulaklarıma inanamadım, zira beş yıl önceki bir toplantımızda ev sahibesine “Rakı bardağınız yoksa çay bardağınız da mı yok? O da yoksa şu iri salatalığı oyup bardak yaparız, içine rakı doldurup yine de rakımızı içeriz” diyen Nevzat’a ne olmuştu böyle?
Eleştirilme sırası mezelere gelmiş olmalıydı ki, kimisi hummusa, kimisi taratora, kimisi beyaz peynire ve hattâbazıları bal gibi tatlı olan kavuna bile hata buldular.
“Hoş görülü ve güler yüzlü ev sahibi” maskesini takarak misafirleri yolcu ettikten sonra eşim “Bu ne yaaa?” dedi “Söz birliği etmişler gibi hiçbir şeyi beğenmediler, yoksa bize yapılan bir şaka mı bu?”
“Ben olayı çözdüm galiba” dedim, “televizyon kanallarında şu senin ve benim nefret ettiğimiz ve birkaç sahnesinden fazlasına dayanamayıp kapattığımız yemek yarışmaları var ya, hani o kavga, gürültü, hakaret, aşağılama ve kalleşlik üzerine kurgulanan ve de halkımız tarafından heyecanla izlenen güyâ yemek yarışmaları? İşte bu arkadaşlarım ve eşleri son yıllarda o programları seyrede seyrede bu hâle gelmiş olmalılar!”
“Yâhu anlayamadığı ne biliyor musun?” dedi, “Bir yandan her yemeği hapır-hupur yerken diğer yandan eleştiriyor ve yemeği beğenmediklerini söylüyorlardı. Bak, senin ifrat dediğin yemeklerden ne kadar kaldı, gel de gör! Dün akşam yaptığım zeytinyağlı yaprak sarması buzdolabında bir günde bozulur mu yaa? “Bu bayat vebozulmuş” dediler, iyi mi? Hakikaten bozulmuş olabilir mi, tadına bak şunun. Bozulmuş dersen kalanı çöpe atacağım.”
“Hanım” dedim, “kalan ne varsa çöpe at gitsin, zira yemeklerin bozulup bozulmadığı önemli değil, önemli ve üzücü olan, maalesef, insanlarımızın bozulmuş olması!”
You must be logged in to post a comment.