Fareleri kim delirtiyor ?

 FARELERİ KİM DELİRTİYOR?

CAT RAT 2

Protozoan delilik:

Memeli hayvanlar çok daha kompleks diye biliyoruz değil mi? Bakalım  memelilerde ne tür enfeksiyona bağlı “delilikler” varmış.

Sıçanlar tek hücreli bir parazit olan toxoplasma gondii için ara konak görevi görürler. Toxoplasmaların yaşamları evcil kedilerde başlar, evcil kedilerde sona erer. Kedilerin immün sisteminin saldırısı karşısında toxo paraziti çok dayanıklı kistler oluşturur ve bu kistler kedinin dışkısıyla atılır. Bu kistler toprakta bazen yıllarca  bir sıçanın onları yemesini beklerler.

Toxoplasma kistleri; (sekil 1)

TOXO CYST

Sıçanların içine girince toxo yaşam döngüsünü sürdürür.  Parazitin hedefi esas konak olan kediye geri dönmektir ve bunun için inanılmaz bir yöntem kullanır. Kediler ölü sıçanları yemekten hoşlanmazlar onun için toxo, fareleri öldürmek yerine başka bir yöntem kullanır. Toksoplasmanın hızlı bir biçimde kedinin vücuduna dönmesi için sıçanlardaki en temel dürtülerden biri olan “kedi korkusu”nu yenmeleri gerekmektedir. Sıçanlar kedilerin kendisinden olduğu kadar onların idrar vb kokularından da korkarlar. Bu önemli ayrıntıyı ortadan kaldırmak için parazit sıçanları “delirtir”. Tokso ile enfekte olmus sıçanlarda bir takım değişiklikler olmaya başlar.

CAT&RAT

Tokso ile enfekte olmus sıçanlar kediden korkmaz hale gelirler kedi idrarının kokusu onlarda bir  kaçma reaksiyonu yaratmaz olur. Tersine kedi idrarının kokusu onları çekmeye başlar. Bu gelişme sanıldığı  gibi sıçanların koku alma duyusunu kaybetmek değil tersine kedi idrarına daha önce olmayan bir çekicilik hissetmelerinden olmaktadır. “Fatal attraction”  ya da Ölümcül cazibeye yakalanan sıçanlar kedilerin bulunduğu bölgelerde korkmadan, saklanmadan dolaşmaya başlarlar ve kedilerin kendilerini yakalamalarına sebep olurlar. Geçici konakçısı farenin kedi tarafindan yenmesini sağlayan tokso başarılı olmuş yeni oluşmuş nesillerin kalıcı konağa dönmesini sağlamış oluyor.. 

sicanin beynindeki toxoplasma kistleri

image description

farenin cesaretine anlam veremeyen kediler, toxo ile enfekte fare kedilerden korkmaz oluyor peki toxo ile enfekte insanlar? Kedi ne yapsin içgüdülerine uymak zorunda, fareyi yakaliyor ve yiyor. 

EATS

Ve dongu tamamlanmis oluyor.

Toxo, fare, insan, parazit donguleri

4. ÖRNEK

BİZİ KEDİLER Mİ DELİRTİYOR?

Toxoplasma gondii life cycle (from CDC)

toxoplasmosis

İlginç konu şimdi başlıyor. Toxo hastalığı insanlarda da görülüyor. T. gondii insanları da enfekte ediyor. Hatta hangi ülkede toxo enfeksiyonu ne sıklıkta görülüyor internetten bulabilirsiniz. (Örneğin Fransa’da ne kadar, İtalya’da ne kadar, İsrail ya da S. Arabistan da ne kadar bakın bakalım :)).

Pis şartlarda kesilmiş bulaşmış ya da enfekte hayvanlardan hazırlanan etlerle , sistlerle bulaşmış topraklarla uğraşanlarda, evde kedi besleyip kedilerinin infekte olmuş kaka kutularını boşaltanlarda tokso enfeksiyonu oluşuyor. Bazı toplumlarda insanların yüzde elliye yakınında beyinlerde toxo kistleri var. (kedi beslesin beslemesin, kedi sevsin sevmesin ulkenin genel olarak temiz olup olmamasi onemli sanirim)

simitci_31226

Akla gelen soru: acaba tokso enfeksiyonu olan insanlar kedileri daha mı çok seviyor? Henüz T. gondii bunu başarmış değil :))

Peki tokso ile enfekte olan insanlar hiç etkilenmiyor mu: yapılan psikolojik testler toxo taşıyan kadınların daha cana yakın, dışa dönük ve arkadaş canlısı oldukları; daha flört etmeye yatkın olduklarını gösteriyor. Erkekler ise daha kıskanç ve şüpheci oluyor, daha fazla içine dönük ve yeniliklerden kaçan tutucu kimseler oluyorlar.

Benim sizlere sorum şu: Acaba biz Türkler tokso yüzünden mi herşeyi bir komplo teorisiyle açıklamaya çalışıyoruz. Ya da tokso mu erkeklerimizi başka erkekle konuştu diye karılarını öldürmeye dek götüren kıskançlığa sürüklüyor. Futbol’da kaybettik diye statları yıkıp parçalıyoruz. Trafikte ölümüne olsun birisinin bizi geçmesine izin vermiyoruz. Önümüze geçeni evine dek kovalayıp gerekirse öldüresiye dövüyoruz. Yüzde elli toxolu diye mi “ya sev ya terk et” diyor. Spekülasyonları çoğaltmak mümkün. Yanıtlarını bilmiyorum. Araştırmalar devam ediyor.

Bu soruları sadece ben değil Türkiye’deki doktor arkadaşlar da sormuş ve Toxo enfeksiyonunun trafik kazalarındaki etkileriyle ilgili bilimsel makaleler yayımlamışlar. Kendilerini tebrik ediyorum.

Çok yaygın bir şekilde insanlarda beyinde parazitlik yapan toxoplasma gondii acaba kültürel farklılıkların nedeni mi?

Toxo enfeksiyonunun insanlarda ne tür neuro – psikiyatrik davranış farklılıkları yarattığı epeydir inceleniyordu. Özellikle toxoplasma ile infekte farelerin garip davranışlar göstermesi yayınlandıktan sonra,  bu konudaki çalışmalar artmıştı.

Sonunda araştırmacı Kevin Lafferty birçok ülkedeki toxo görülme  sıklığı ile ilgili bir yazı yayınladı :

http://rspb.royalsocietypublishing.org/content/273/1602/2749.full.pdf+html

Bu makale internetten serbestçe tam olarak indirilebilir.

Bu tabloda nörotiklik, belirsizlikten kaçınma ve maskülinite gibi özellikler ile tokso prevalansı karsılaştırılmış.

Gidip makaleyi okumanız için herşeyi aktarmayacağım ama Türkiye’de toxo yüzde 47-50 oranlarında görülüyor. En düşük Norveç’te yüzde 5 ten az.

Tokso’ya bağlı kişilik değişiklikleri arasında tarif edilenler sunlar:

Enfekte kadınlar daha akıllı, kurallara bağlılık gösteren, saygılı, vicdanlı, akıllı, uygun, ahlakçı, ağırbaşlı, kuralcı, sıcak, başkalarına dikkatli, bağlı, nazik, uyumlu ve katılımcı olarak tanımlanmış. (ki neredeyse her eve insanın bir kedi hediye edesi geliyor :))

Enfekte erkekler ise daha az akıllı, ve daha tepkisel, sert, sadık, sabırlı, yavaş, tutumlu, duygusal reaktif, değişken, duygulardan çabuk etkilenen, duygusal olarak daha dengesiz  ve kolayca üzülen olarak tanımlanmış. (Erkekler kedilerden uzak durun demek yanlis olacak çünkü tokso kistlerinin cogu sokaklardaki kistlerle bulasmis yiyeceklerden geciyor. Sokak simitleri!)

Acaba bu farklılık örneğin Norveçliler ile Fransızların kültürel farklılıklarını açıklar mı? Özellikle  neurolog ve psikiyatrist arkadaşların yorumlarını merak ediyorum.

Toxoplasma ile istediğiniz kadar okumanız için:

1.http://www.toxoplasmosis.org/index.html toxoplasma araştırma merkezi.

2.http://www.plospathogens.org/article/info:doi/10.1371/journal.ppat.0020013 interrnetten indirip okuyabilirsiniz. Toksoplazmaların konak hücreleri  nasıl invaze ettiğini sitoskeletal yapısını şekillerle göstererek anlatıyor.

3. Rank the top 25 FIFA team countries by Toxo rate and you get, in order from the top: Brazil (67 percent), Argentina (52 percent), France (45 percent), Spain (44 percent), and Germany (43 percent). Collectively, these are the teams responsible for eight of the last 10 World Cup overall winners. Spain, the only one of the group never to have won a cup, is no subpar outlier—the Spaniards have the most World Cup victories of any perpetual runner-up.

Toxo enfeksiyonu ile futbol kupasındaki başarıyla ilgili  bu spekülatif yazıyı aşağıdan okuyabilirisiniz:

http://www.slate.com/id/2259350/pagenum/all/

Dunya’da toxoplasma enfeksiyon oranlari

Toxo’dan etkilenmemis bir kedi

TIPANIN SISESI

Sıradan enfeksiyonlar davranış bozukluğu ya da ruhsal hastalık yapabilir mi ?

Oncelikle bu bölümün kesin kanıtlara dayanmadığını daha çok acaba mı şeklinde okunması gerektigini söylemeliyim.

Bir çoğunuz Van Gogh’un bu resimlerini bilirsiniz belki yakından da görmüşsünüzdür. Van Gogh depresyondan kendini öldürdü denir. Ancak yaptığı resimlere bakanlar daha doğru tanının BPD  (bipolar disease) yada Psikoz Manik Depresif (PMD) olduğunu söylüyorlar.

Örnek olarak “Ayçiçekleri ” gibi nefis, canlı renklerden oluşan bir  tablo,  kısa süre sonra ise  “Yıldızlı gökyüzü” diye karamsar bir tablo yapıyor.

Ayçiçekleri Van Gogh

van-gogh-sunflowers-8

Yıldızlı Gökyüzü Van Gogh

vangogh-starry_night_ballance1

Çandarlı’da kadın dalgıçlar

Değerli ağabeyciğim;
  
       Çandarlı’dan döndüm. Allah kabul etsin,  bir tatilde yapılması caiz olan vazifelerin hepsini yerine getirdim. Malumun olduğu üzere, aklımla aram pek iyi değildir. Buna rağmen aklıma fikrime mukayyet olup, anılarımı hafızama nakş ederekten, unutmadan yanımda getirdim. Çok ısrar edersen birini anlatmak üzereyim: 
       Günlerden bir gün, denize girip iki çift kulacın belini kırayım muradıyla, kıyıda tenha bir yere konuşlandım. Kendime bir iyilik yapıp yüzmesine yüzecektim.  Ancak, önce tek kişilik grubumla her daim yaptığım mutad toplantının oturumunu açmam gerekmekteydi. Bilirsin ki, “ben ve kendim” çok iyi anlaşmaktayızdır ve aramızdan su sızmaz. Baş başa kalınca; orada- burada, banyonun duşu, otobüsün kuyruğu, dolmuşun koltuğu gibi tenha yerlerde toplantılar yapar, mühim kararlar alırız. Doluya koyarız olmaz, boşa koyarız dolmaz. Yukarı tükürürüz bıyıktır, aşağıya tükürürüz sakaldır. Ben, kendim ve kafamızın içindeki tilkiler. İşte o gün de kendim ile plaj kumu üzerinde gerçekleştireceğim olağan toplantının gündemini, “Mert Efendi’nin vatani görevini nerede yapacağı” üzerine belirlemiş ve doluya- boşa koymaya, yukarıya-aşağıya, sağa-sola tükürmeye başlamıştık.
       Gözümü ufuk çizgisinden ayırmadan, tilkilerin birbirine dolaşmış kuyruklarını çözüyordum ki, bir kadının denizden çıkıp kıyıya doğru yürümeye başladığını gördüm. Bana akran birine benziyordu. Akranımı elli metre öteden bile anlama yeteneğim vardı ve anlamıştım. Besbelli o da benim gibi Cumhuriyetin ilanından otuzaltı yıl sonra, ellili yılların ortalık yerinde doğmuştu.

      Hayretle müşahede ettim ki, bu kadın bir Dalgıçtı. Zira üzerinde dalgıç kıyafeti, elinde şnorkel namı ile anılan deniz gözlüğü vardı.  Kendisine hasetle nazar ettim. Hayatımda hiç bu kadar yakından Kadın Dalgıç görmemiştim. Ah, ne güzel ve ilginç bir meslek seçmişti. Bir kadın için bundan daha mutena bir meşguliyet olamazdı. Ama bu işi meşguliyet olsun diye yapmadığına emindim. Besbelli profesyoneldi. “Kim bilir denizlerin dibinde neler görüp geçirmiştir” diyerek iç geçirdim. “Kim bilir ne deniz analarıyla, ne at kestaneleriyle, levrek ve köpek balıklarıyla muhatap olmuş, ne maceralar yaşamıştır ya rabbim!” diyerekten imrenme, haset ve gıpta hissiyatlarımı ortaya karışık olarak seferber ettim. Aklıma, dün gece yediğim yarım kilo İstavrit gelmişti. “ Ahh felek, kimine kavun yedirirsin kimine kelek” diyerek,  söz konusu feleğe serzenişte bulundum. “ El âlem denizlerin dibine dalıp; Uskumrusundan İstavritine, Balinasından Hamsisine ve dahi Çipurasına kadar olanca mahlûkatın hususiyetine vakıf oluyor, biz de teflon tavadan tavaya balık görüyoruz” deyip, iyice bir hayıflandım. Hayıflanılması gereken onca mevzuu varken, al işte birdenbire aralarına bir yenisi daha eklenivermişti. Böyle her şeyi dert-tasa ede ede kafamdaki kadrolu tilkilerimin kuyrukları ile baş edemez olmuştum. 
       Öğretmenden, sürülmüş devlet görevlisine, hukukçusundan, eczacısına, doktorundan, gazetecisine kadar muhtelif mesleklerde arkadaşlarım vardı. Ancak neye yarardı? Bu güne kadar hiç “Dalgıç” arkadaşım olmamıştı. Birdenbire derin bir teessüre kapılarak, hayatımdaki bu büyük eksikliği derhal kapatmaya karar verdim. Bu yaştan sonra kendim Dalgıç olamayacağıma göre, mutlaka bir Dalgıç arkadaş edinmeliydim. Edinmeliydim ki; karşılıklı oturup denizlerden- deryalardan, istiridyelerin solunum sisteminden bahis açabileceğim, Mezgitlerin solungaç hastalıkları hususunda hoşbeş edebileceğim, Kıt’a Sahanlığı hakkında eğri oturup doğru konuşacağım bir ahbabım olsundu. Arkadaşımı sorsunlar, bana kim olduğumu söylesinlerdi. Ahir ömrümde illaki bir Dalgıç arkadaşım, kadim dostum ve sırdaşım olmalıydı. Bu hevesimi kursağımda saklayamazdım. Dalgıç kadınla arkadaş olmaya karar verdim.
      Kadın Dalgıç, elbisesindeki suları süzdüre süzdüre gelip bir metre ilerime oturmadı da, fütursuzca yan gelip yattı. Saçları bile görünmeyecek kadar kapalı dalgıç kıyafeti ile füturlu görünmesine de zaten gerek yoktu. Zira sadece el ve ayakları açıkta idi.  Denizlerin dibinde araştırma yapmaktan yorgun ve de argındı. Neticede kumlara yatıp dinlenecekti elbette. Ancak, kollarına taktığı küçük can simitlerine bir mana verememiştim. Arkadaş olmaya kararlı bir şekilde, teşerrüfe vesile olsun muradıyla, bütün şirinliğimi seferber edip laf attım:
      – Sıhhatler olsun hemşire diyerek söze girip, kollarından çıkartıp yanına koyduğu can simitlerini işaret ederek, anlayışlı bir tavırla devam ettim: 
       –Deniz ile şaka olmaz, her ne kadar Dalgıç olsanız da, ne kadar iyi yüzme bilseniz de bu kollukları takarak tedbir almışsınız ki, aferin.
  Yüzüme bön bön bakıp cevap verdi:
     – Yüzme bilmiyorum ki. Rabbime şükürler olsun hiç bir zaman da bilmedim. Yüzmenin farz mı, sünnet mi olduğu da halen araştırılmakta bacım diyerek kafamı karıştırdı.
   –Aaa!  diyerek, kibarca bir hayret nidası fırlatıp sordum: 
      –Nasıl olur? Hem Dalgıçsınız, hem de yüzme bilmediğinizi söylüyorsunuz. Vallahi inanmam, latife ediyorsunuz galiba.
      Yeni arkadaş adayım, suratıma vurgun yemiş gibi bakakaldı. Vah zavallı kadıncağız, denizin dibinde allah bilir vurgun yeme tehlikesi atlatmıştı da, bu nedenle Marilyn Monroe misali kumlara sereserpe serilmişti. Demek ki bu sebepten hanımefendiliğin gerektirdiği şekilde usturuplu ve füturlu oturamıyor, etraftaki namahrem kişilerin kınayan bakışlarına aldırmadan yan gelmiş yatıyordu. 
      – Vah vah hemşire dedim. Sizin meslek de çok zor. Vurgun tehlikesi, köpek balığı tehlikesi, Allah kolaylık versin. Dalgıçlık da zor zenaat  vallahi.
       Kadın, Dalgıç elbisesini hışırdatarak ve kafasındaki sımsıkı kapüşonunu düzeltip, saçlarının görünüp görünmediğini kontrol ederek tek dirseğinin üzerinde doğruldu. 
      – Ne Dalgıcı yahu dedi. Ben Dalgıç malgıç değilim. 
      Alnımın ortasında yer alan, sadece bazı akıllı kişilerin farkına varabildiği, doğduğumda “Salak”,  yaşım ilerledikçe “Ey Koca Salak” haline dönüşen yazıyı kahküllerim ile gizleyerek sordum:
       – Peki neden Dalgıç kıyafeti giydiniz? Anladııım! Demek ki plajda kıyafet balosu var ona katılacaksınız.
    Arkadaş adayım terslendi:
       – Höst! diyerek ruhumu incitti ve devam etti: 
       –Tövbe istiğfar et hanım. Dalgıç sensin, ağzını topla. Bu benim tesettür kıyafetim. Yüce rabbime şükürler olsun üç-beş yıl önce hidayete erdim ki, darısı başına. Kâfir olmana rağmen mayon pek usturuplu, allahın izni ile hidayete ermene çeyrek kalmış. Rabbim sana da nasip eder inşallah.
       Devirdiğim çamı telafi etmek niyeti ile telaşla sordum:
       – Aaa hidayet mi? Benim de halamın oğlunun karısının adı Hidayet. Ben Hidayet ablama ulaşmak için, evine Dikmen dolmuşuna binerek gidiyorum. Çok kolay, Karakol durağında inince ikinci sokak. Mayomu 5 dolara Amerika’dan almıştım, demek beğendiniz. Bir de ablam Çanakkale pazarından alıp getirmiş, görseniz o da çok güzel ve usturuplu. Sizinki de çok şık iyi günlerde kullanın. 
       Hayal ettiğim arkadaşlığımız, başlamadan zedelenmişti. Etrafta gezinen, denize girip çıkıp güneşlenen insanlara aldırmadan yayılıp yattığı yerden üzerine yapışmış mayosunu göstererek engerek yılanı misali tısladı: 
      – Tekrar tekrar, altını çizerek höst ve dahi günaha girmeyi göze alarak çüş diyorum hanımefendi. Bu mayo da değil, Dalgıç kıyafeti de değil. Buna Haşema denir. Ezan vakti ağzımı bozdurmayın. Gölgede süklüm püklüm oturmaya devam edin,  cehennemde zaten cayır cayır bronzlaşacaksınız.

Son bir gayretle zırvalamaya devam ettim:
       – Ama ben Hidayet ablama giderken zaten yüce rabbimden izin alıyorum, kem ve yahut küm.

Suratıma buz parçaları gibi gözlerle bakıp, denizden çıkmakta olan kırmızı ve pembe dalgıç elbiseli arkadaşlarına seslendi:
      –  Melahat, hadi çıkın artık ikindiyi kaçıracağız. Çabuk olun, şu kumun üzerinde namazımızı acele eda ediverelim.
      Islak haşemasını hışırdatarak, yerinden doğruldu ve bana bir allahaısmarladık demeden uzaklaştı.
      Hah işte ağabeyciğim, tatilimi yapmış, çamımı devirmiş, potumu da kırmıştım. Allah beni bildiği gibi yapsındı. Kendimi allaha havale edip, cep telefonumdan Cengiz ağabeyimizin eşi Hidayet ablamın numarasını aradım. Telefondaki ulvi ses, “aradığınız kişiye ulaşılamıyor lütfen daha sonra tekrar arayınız” dedi. 

 Böyleyken böyle oldu ağabeyciğim. Ellerinden öperim.

                
                                                                             Birnur

Soygun

Kalburun saman içinde olduğu evvel bir zamanda, kanun kaçağı
üç adet salyangoz kaplumbağa kardeşimizi karanlık bir köşede
pusuya düşürüp bir güzel de pataklamakla
kalmayıp, kredi kartlarını ve de parasını dahi
araklamışlardı. Bu duruma, hâliyle, neden sonra yetişen
kahraman polisimiz ise,hem biteni hem de olanı sorunca, kaplumbağa;
“Ne olduğunu anlıyamı bildik memur bey, her şey göz açıp
kapayıncaya kadar çabucanak oluverdi birader” demiş idi.

13.yüzyılda

DÖRT KİTABIN MANÂSIN
OKUDUM HÂSIL ETTİM
IŞIĞA GELİNCE GÖRDÜM
BİR UZUN HECE İMİŞ

diyen Hz.Yunus Emre, ışık hızının bir saniyede
dünyamız çevresini sekiz defa dönebilecek kadar hızlı
olduğunu biliyor muydu dersiniz?
Jüpiter’i hiç görmedim diyeniniz varsa gecenin kör
karanlığında, güney-güney doğuda yükselen
pırıldayan bu en parlak gezegene bir
göz atıversin.
Gözleriniz ise hep yükseklerde olsun.
Timur

İLİMON EKTİM TAŞA

Dondurulmuş limonun şaşırtıcı faydası

Bunların tamamı…..donmuş limondadır.

KÖTÜ TIP ÖRNEĞİ
Hırlaşır bir lâşeye üşüşmüş nice yüz bin kilâb
Biz de pay almak için geldik bu kavga üstüne.
Hüdai

Restoranlardaki çoğu  bilinçli tüketiciler limonun tamamını kullanır veya tüketirler, hiç bir kısmını ziyan etmezler.

Ziyan etmeden limonun tamamını nasıl kullanırsınız?

Basit..  limonu (yıkayıp) buz dolabınızın buzluk bölümüne koyuyorsunuz. Donduktan sonra mutfak rendesini alıp limonun tamamını rendeleyebilirsiniz. Soymanız falan gerekmiyor. Rendelenmişini yemeklerinizin üzerine serpebilir,viskinize, şarabınıza, sebze salatasına, dondurmaya, çorbaya, makarnaya, makarna sosuna, suşiye, balık porsiyonlarına katabilirsiniz. Yemeklerin tamamı, daha önce hiç tatmadığınız mükemmel bir lezzet kazanacaktır. Büyük olasılıkla, limon denince sadece limon suyu ve vitamin C aklınıza gelir. Sadece bu kadar olduğunu düşünürsünüz. Artık limonun gizemlerini öğrenince onu kupada içeceğiniz hazır çorbalarınıza bile katabileceksiniz.

Limonun tamamını kullanmanın, bir kısmını ziyan etmeyip yemeklerinize yeni bir lezzet katması dışında asıl avantajı nedir?

Rendelenmiş limonunuz, limonun sadece suyunda bulunandan 5 veya 10 kat daha fazla vitamin içerir. Ve evet, şimdiye kadar bunu kaybediyordunuz. Ama bundan sonra, tüm limonu dondurmak gibi basit bir işlem sonrasında, onu rendeleyip yemeklerinizin üzerine serperek tüm besleyici özelliklerini kullanıyor olacak, yani daha sağlıklı besleniyor olacaksınız. Ayrıca rendelenmiş limonun dinçleştirici ve vücuttaki toksinleri giderici etkisinden yararlanacaksınız..

İşte bunun için limonunuzu buzluğa koyun, donsun ve her gün yemeklerinizin üzerine rendeleyin. Böylece, yiyecek ve içeceklerinizi daha leziz hale getirip daha sağlıklı ve uzun yaşamın anahtarını kullanıyor olun! İşte limonun gizemi budur! Geç bile olsa başlayın, HİÇ olmamasından İYİDİR! Limonun sürpriz yararlarından faydalanın!

Limon (Citrus) kanser hücrelerini öldüren mucizevi bir üründür. Kemoterapiden çok daha tesirlidir. Bunu nereden mi biliyoruz? Çünkü kendilerine yüksek kârlar sağlayacağını bildikleri için limon özütünün sentetik versiyonlarını üretmeye uğraşan laboratuvarlar var.

İhtiyaç duyacağını düşündüğünüz dostlarınıza, limonun hastalık önleyici etkisi olduğunu duyurarak yardımcı olabilirsiniz. Tadı hoştur ve kemo-terapinin korkunç etkilerini göstermez. Kemo-terapi ilaçları üretiminden fayda sağlayan multi-milyoner büyük şirketlerin çıkarlarını riske atmamak adına bu gizemin özenle saklı tutulduğu sürece ne kadar insanın öleceği bilinmez.

Bilindiği üzere, iki çeşit limon ağacı vardır.. Limon ve misket limonu. (konu olan limondur, diğeri değil). Limon meyvesini farklı şekillerde tüketebilirsiniz. Pulpa’sı yenebilir. Sıkılarak suyu çıkarılabilir. Limonlu içecekler yapılabilir, dondurma vs.. Limonun birçok vasfı sayılabilir ama en ilginci URLAR, YUMRULAR, KİSTLER, TÜMÖRLER üzerindeki etkisidir.

Bu bitkinin her tür kansere iyileştirici etkisi kanıtlanmıştır. Bazıları onun her tür kanserin tedavisinde faydalı olduğunu söyler. Ayrıca geniş spektrumlu anti-bakteriyel olarak iltihaplara / enfeksiyonlara ve mantara karşı kullanılır.. Dahili parazit ve bağırsak kurtlarına karşı etkindir. Çok yüksek tansiyona karşı kan basıncını düzene sokar. Anti-depresandır. Strese ve asabi bozukluklara karşı iyi gelir.

Bu bilginin kaynağı ise çok etkileyicidir: Dünyanın en büyük ilaç üreticisi firmalarından biridir. Bu firmanın beyanına göre 1970’den beri 20’nin üzerinde yapılan laboratuvar testlerinde limon ekstrelerinin uygulanmasıyla; içlerinde kolon / kalın bağırsak, meme, prostat, akciğer ve pankreas da olmak üzere 12 kanser tipinde başarılı sonuçlar alınmıştır.

Limon ağacından elde edilen bileşiklerin, bütün dünyada kemo-terapide kullanılan Adiamycin ürününden 10 000 kat daha iyi olduğu saptanmış, kanser hücrelerinin gelişmesini yavaşlattığı gözlemlenmiştir. Daha da şaşırtıcı gözlem şudur ki: Limon özü kötü huylu kanser hücrelerini tahrip ederken sağlıklı hücrelere hiç zarar vermemektedir.