Tanrı’nın Varlığını Destekleyen Sebepler…

Tanrı’nın Varlığını Destekleyen Sebepler…

1. Dünya tarihi boyunca, bütün kültürlerdeki insanlar, bir Tanrı’nın varlığını kabul etmişlerdir.

Bir kişi, bütün tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün insanların, bütün ulusların ve kültürlerin hatalı, kendisinin haklı olduğunu nasıl söyleyebilir? Milyarlarca insan, çeşitli sosyolojik, zihinsel, duygusal ve eğitimsel çeşitliliği içeren milyarlarca insan, tek bir ağızdan bir Yaratıcı, bir Tanrı olduğuna karar kılmışlardır.

Antropolojik araştırmalar, günümüzde en uzaklardaki, en izole olmuş ve en ilkel kabilelerde bile evrensel bir Tanrı inancı olduğunu gösterir. Dünya üzerinde yazılmış en eski, en antik tarihi eserlerde veya efsanelerde, orijinal bir Yaratıcı, Tanrı konsepti görülmektedir. Günümüzde veya antik çağlarda çok tanrılı inançlara sarılmış, birbirinden bağımsız ve alakasız toplumların bile kökenlerinde en yüksek ve en yüce olan bir Tanrı bilinci olduğu görülür.

2. Gezegenimizin karmaşıklığı, sadece evrenimizi yaratan temkinli bir tasarımcıya işaret etmekle kalmaz bugün hala ona bağlı olduğunu gösterir.

Tanrı’nın tasarımına işaret eden bir çok örnek, hatta sonsuz örnek mümkündür, ancak biz sadece birkaçını verebileceğiz:

Dünya . . . boyutu mükemmeldir. Dünyanın boyutu ve yer çekimi, oksijen ve nitrojen gazlarından oluşan ince bir tabakayı, yerden 80 km yukarıya kadar tutmaktadır. Eğer dünya daha küçük olsaydı örneğin Merkür gibi, bir atmosferi olması imkansız olacaktı. Eğer dünya daha büyük olsaydı örneğin Jüpiter gibi, atmosferi özgür hidrojen içerecekti. Dünya, hayvan, bitki ve insanları yaşatabilen, doğru bir karışımdan oluşan atmosfere sahip tek gezegendir.

Dünya, güneşe en doğru mesafede durmaktadır. Eğer dünya, güneşten daha fazla uzakta olsaydı, biz tamamen donardık. Daha yakın olsaydı hepimiz kavrulurduk. Dünyanın konumunundaki küçük bir değişiklik bile yaşamı imkansız hale getirirdi. Dünya, güneş etrafında 107,000 km/saat hızıyla dönerken bile bu mükemmel mesafeyi korur. Bunu gerçekleştirirken aynı anda kendi ekseninde de dönmektedir. Böylece yüzeyinin ısınmasını ve soğumasını sağlar.

Ayın boyutu ve dünyaya olan uzaklığı, dünya ile olan yerçekimi açısından mükemmeldir. Ayın önemli okyanus gel-gitleri ve hareketleri ile sular ne durgunlaşır ne de kıtaların üzerine tırmanır.

Su . . . renksiz, tadsız ve kokusuz ancak hiçbir canlı onsuz hayatta kalamaz. İnsanların (üçte ikisi), bitkilerin ve hayvanların bedenlerinin çoğunluğu sudan oluşmaktadır. Suyun karakteristik özelliklerinin benzersiz bir şekilde yaşama uygun olmasına bakalım:

Suyun olağandışı bir donma noktası ve yüksek kaynama noktası vardır. Su, dalgalanan çevre ısılarına uyum sağlamamızı ve beden ısımızın sabit kalmasını sağlayan unsurdur.

Su aynı zamanda kimyasal olarak etkisizdir. Taşıdığı maddelerin niteliğini bozmadan yiyeceklerin, ilaçların ve minerallerin absorbe edilmesini ve beden tarafından kullanılmasına imkan verir.

Suyun benzersiz bir yüzey gerilimi vardır. Bitkilerin içerisindeki su, yer çekimine aykırı bir şekilde yukarı doğru çıkabilmekte, en yüksek ağaçların en uç dallarına bile besin taşıyabilmektedir.

Su, yukarıdan aşağıya doğru donmaya başlar böylece içindeki balıklar yaşamaya devam eder.

Dünya suyunun %97’si okyanuslardadır. Ancak dünyamızın içerdiği bir sistem, bu suyun tuzdan arınmasını, buharlaşıp tüm dünyayı sulamasını sağlar. Buharlaşma, okyanusun sularını tuzdan ayırır ve kara üzerinde suyu dağıtması için rüzgar tarafından itilen, bitkileri, insanları ve hayvanları, kısacası yaşamı besleyen bulutları oluşturur. Bu sistem hem arındırmayı, hem tekrar kullanmayı hem de besi sağlamayı içermektedir.

İnsan beyni . . . eşzamanlı bir şekilde sayısız bilgiyi işler. Beyniniz, etrafınızda gördüğü şekilleri, renkleri, kokuları, ısıları, ayağınızın altındaki basıncı, ağzınızın nemini, elinizdeki ve üzerinizi kaplayan elbiselerin dokusunu aynı anda işler. Beyniniz duygusal yanıtları, anıları ve düşünceleri kaydeder. Aynı zamanda bedeninizin düzenli işlerini sürdürür, nefes almanız, göz kapaklarınızı açıp kapamanız, yürümeniz, iç organlarınızın çalışması bunların bir kaçıdır.

İnsan beyni bir saniyede bir milyondan daha çok mesajı işleme tabi tutar. Beyniniz bütün bu veriyi tartar, önemine göre süzgeçten geçirir, göreli olarak önemsiz gözükenleri geri plana atar. Dünya üzerinde yaşamanızı ve işlev görmenizi sağlayan işlemci, beyninizdir. Her saniye milyonlarca veriyi işleyen, bedeninizin bilinçli ve bilinçsiz işlevlerini sürdüren ve sayısız etkinliği, yaratıcılığı olan insan beyninin şans eseri oluşmuş bir et parçası olduğunu kim iddia edebilir?

NASA uzaya bir mekik gönderdiği zaman içine yerleştirdiği maymunun bu gemiyi inşa etmesi ve kullanmasını beklememiştir, sadece zeka ve yaratıcılık sahibi bir tür bunu yapabilir. Birisi insan beyninin varlığını nasıl açıklar? Sadece insan beyninden daha bilgili ve zeki bir akıl bunu yaratabilir.

3. “Şans” yeterli bir açıklama değildir.

Efes harabelerine ya da Dolmabahçe sarayına baktığınızda bu eserlerin şans eseri oluşmuş, doğal yapılar olduğunu düşünür müsünüz? Sınırsız zaman, rüzgar ve yağmur sağlansa bile doğa bu eserleri oluşturamaz. Sağduyumuz bize bu eserlere baktığımızda, açık bir planlama ve ustalıkla oluşturulmuş, zeka ürünlerine baktığımız verisini verir.

Bu makale, dünyamızın birkaç şaşırtıcı yönüne dokunmaktadır: dünyanın güneşe konumu, suyun bazı özellikleri, insan bedeninin bir organı. Bunlardan herhangi birisi kazara olmuş olabilir mi?

Seçkin astronom Frederick Hoyle, amino asitlerin insan hücrelerinde tesadüfi bir şekilde bir araya geldiği iddiasının matematiksel olarak gülünçlüğünü ortaya koymuştur. Hoyle, “şans” ihtimalinin saçmalığını takip eden analojide resimlemiştir: “Bir kasırganın, bir hurdalık üzerinden geçerken parçaları şans eseri birleştirip, şans eseri çalışan ve uçmaya hazır pırıl pırıl bir Boeing 747 oluşturmasının şansı nedir? Olasılık o kadar küçüktür ki, sınırsız zaman ve sınırsız hurdalık verilmiş olsa bile bu olasılıkta yükselme görülemez.”

Evrenin ve bizim yaşamımızın karmaşıklığı göz önüne alınıldığında, ihtiyacımız olan herşeyi yaratmış olan makul, sevgi dolu ve zeki bir Yaratıcıyı kabul etme durumunda kalırız. Kutsal Kitap, yaşamı yaratan ve sürdüren bu Yaratıcı’yı Tanrı olarak tanımlar.

4. İnsanlığın doğal olarak sahip olduğu yanlış ve doğru hisleri biyolojik olarak açıklanamaz (vicdan).

Hepimizin içinde, bütün kültürlerde, evrensel bir doğru ve yanlış hisleri mevcuttur. Bir hırsız bile kendisinden bir şey çalındığında haksızlık içerisinde olduğunu düşünür. İstisnasız bütün kültürlerde, ailesinden zorbalıkla çekilip alınan ve tecavüz edilen küçük bir kız olayı karşısında büyük bir öfke, tiksinti ve bu kötülüğü onaylayanlara karşı kızgınlık oluşur. Biz hissi nereden elde ettik? Bütün insanların vicdanlarında yer alan evrensel bir adalet, kötülüklerden tiksinme bilinci nasıl oluşmuştur?

Cesaret, asil bir neden için ölmek, sevgi, merhamet, saygınlık, vazifeye sadakat, tüm bunlar nereden geldi? Eğer insanlar sadece fiziksel gelişimin ürünleriyse, “en güçlü olanın hayatta kalması” ise, niçin birbirimiz için canımızı feda ediyoruz? Yanlış ve doğru hakkındaki iç hisse nereden sahip olduk? Bizim vicdanımızın varlığına getirebileceğimiz en iyi açıklama, insanlığın kararlarına ve uyumuna önem veren, seven bir Yaratıcı’dır.

BRASTFEEDING TRAUMATIZING MEDICAL STUDENT

 picasso-maternity

Medical student traumatized after seeing breastfeeding mother on Pediatrics rotation

By Dr. Amy G. Dala – 

 

February 9, 2016
13670293_s
What is this unnatural abomination?

He asserts the team was performing bedside rounds on a 14 month old boy, admitted for gastroenteritis complicated by dehydration, when the child’s mother suddenly, “whipped out her boob, and started feeding her baby. In front of us.” He thought that, for sure, the attending would offer to come back later allowing the mother to nurse in private. “Instead,” he whimpers, “we all just stayed in the room, and everyone was acting like it was no big deal.

Keen explains that he already completed his General Surgery rotation, where he saw amazingly interesting cases including rectourethral fistula, burn wound debridement, and, his personal favorite, hidradenitis suppurativa. He was looking forward to his Pediatrics rotation where he could just “coast through,” maybe getting to play a video game with a teenager, or chat with a cute nanny.

Instead, he was expected to manage complicated patients with challenging parents, while calculating Every. Single. Medicine. in milligram per kilogram dosing. But the incidence that caused him the most distress was seeing an exposed breast in a toddler’s mouth. “I just wasn’t properly prepared,” Keen cried, “and so I was looking at her nipples, then I caught her eyes and realized that she knew that I was just looking at her nipples, so then I couldn’t look in her eyes! So then I just looked at her arm, but that seemed inappropriate too!”

When asked about the “Breastfeeding Incident” Dr. Smiley replied, “Oh, you mean the toddler that suffered mental anguish from all those students surrounding him, and was fortunate enough to have his mother there to comfort him?”

Matthew Keen is looking forward to putting this unfortunate incident behind him, and moving onto his next rotation. He was given a “high pass” in Peds, in exchange for a promise never to set foot within 100 feet of a patient less than 16 years of age. In light of his victory, he and his friends headed off to Hooters to celebrate.

BRST2BRST FEED 

COOLING DOWN CLIMATE CHANGE

 

 

By MATT RIDLEY

Forget the Doha climate jamboree that ended earlier this month. The theological discussions in Qatar of the arcana of climate treaties are irrelevant. By far the most important debate about climate change is taking place among scientists, on the issue of climate sensitivity: How much warming will a doubling of atmospheric carbon dioxide actually produce? The Intergovernmental Panel on Climate Change has to pronounce its answer to this question in its Fifth Assessment Report next year.

The general public is not privy to the IPCC debate. But I have been speaking to somebody who understands the issues: Nic Lewis. A semiretired successful financier from Bath, England, with a strong mathematics and physics background, Mr. Lewis has made significant contributions to the subject of climate change.

David Gothard

He first collaborated with others to expose major statistical errors in a 2009 study of Antarctic temperatures. In 2011 he discovered that the IPCC had, by an unjustified statistical manipulation, altered the results of a key 2006 paper by Piers Forster of Reading University and Jonathan Gregory of the Met Office (the United Kingdom’s national weather service), to vastly increase the small risk that the paper showed of climate sensitivity being high. Mr. Lewis also found that the IPCC had misreported the results of another study, leading to the IPCC issuing an Erratum in 2011.

Mr. Lewis tells me that the latest observational estimates of the effect of aerosols (such as sulfurous particles from coal smoke) find that they have much less cooling effect than thought when the last IPCC report was written. The rate at which the ocean is absorbing greenhouse-gas-induced warming is also now known to be fairly modest. In other words, the two excuses used to explain away the slow, mild warming we have actually experienced—culminating in a standstill in which global temperatures are no higher than they were 16 years ago—no longer work.

In short: We can now estimate, based on observations, how sensitive the temperature is to carbon dioxide. We do not need to rely heavily on unproven models. Comparing the trend in global temperature over the past 100-150 years with the change in “radiative forcing” (heating or cooling power) from carbon dioxide, aerosols and other sources, minus ocean heat uptake, can now give a good estimate of climate sensitivity.

The conclusion—taking the best observational estimates of the change in decadal-average global temperature between 1871-80 and 2002-11, and of the corresponding changes in forcing and ocean heat uptake—is this: A doubling of CO2 will lead to a warming of 1.6°-1.7°C (2.9°-3.1°F).

This is much lower than the IPCC’s current best estimate, 3°C (5.4°F).

Mr. Lewis is an expert reviewer of the recently leaked draft of the IPCC’s WG1 Scientific Report. The IPCC forbids him to quote from it, but he is privy to all the observational best estimates and uncertainty ranges the draft report gives. What he has told me is dynamite.

Given what we know now, there is almost no way that the feared large temperature rise is going to happen. Mr. Lewis comments: “Taking the IPCC scenario that assumes a doubling of CO2, plus the equivalent of another 30% rise from other greenhouse gases by 2100, we are likely to experience a further rise of no more than 1°C.”

A cumulative change of less than 2°C by the end of this century will do no net harm. It will actually do net good—that much the IPCC scientists have already agreed upon in the last IPCC report. Rainfall will increase slightly, growing seasons will lengthen, Greenland’s ice cap will melt only very slowly, and so on.

Some of the best recent observationally based research also points to climate sensitivity being about 1.6°C for a doubling of CO2. An impressive study published this year by Magne Aldrin of the Norwegian Computing Center and colleagues gives a most-likely estimate of 1.6°C. Michael Ring and Michael Schlesinger of the University of Illinois, using the most trustworthy temperature record, also estimate 1.6°C.

The big question is this: Will the lead authors of the relevant chapter of the forthcoming IPCC scientific report acknowledge that the best observational evidence no longer supports the IPCC’s existing 2°-4.5°C “likely” range for climate sensitivity? Unfortunately, this seems unlikely—given the organization’s record of replacing evidence-based policy-making with policy-based evidence-making, as well as the reluctance of academic scientists to accept that what they have been maintaining for many years is wrong.

***

How can there be such disagreement about climate sensitivity if the greenhouse properties of CO2 are well established? Most people assume that the theory of dangerous global warming is built entirely on carbon dioxide. It is not.

There is little dispute among scientists about how much warming CO2 alone can produce, all other things being equal: about 1.1°-1.2°C for a doubling from preindustrial levels. The way warming from CO2 becomes really dangerous is through amplification by positive feedbacks—principally from water vapor and the clouds this vapor produces.

It goes like this: A little warming (from whatever cause) heats up the sea, which makes the air more humid—and water vapor itself is a greenhouse gas. The resulting model-simulated changes in clouds generally increase warming further, so the warming is doubled, trebled or more.

That assumption lies at the heart of every model used by the IPCC, but not even the most zealous climate scientist would claim that this trebling is an established fact. For a start, water vapor may not be increasing. A recent paper from Colorado State University concluded that “we can neither prove nor disprove a robust trend in the global water vapor data.” And then, as one Nobel Prize-winning physicist with a senior role in combating climate change admitted to me the other day: “We don’t even know the sign” of water vapor’s effect—in other words, whether it speeds up or slows down a warming of the atmosphere.

Climate models are known to poorly simulate clouds, and given clouds’ very strong effect on the climate system—some types cooling the Earth either by shading it or by transporting heat up and cold down in thunderstorms, and others warming the Earth by blocking outgoing radiation—it remains highly plausible that there is no net positive feedback from water vapor.

If this is indeed the case, then we would have seen about 0.6°C of warming so far, and our observational data would be pointing at about 1.2°C of warming for the end of the century. And this is, to repeat, roughly where we are.

The scientists at the IPCC next year have to choose whether they will admit—contrary to what complex, unverifiable computer models indicate—that the observational evidence now points toward lukewarm temperature change with no net harm. On behalf of all those poor people whose lives are being ruined by high food and energy prices caused by the diversion of corn to biofuel and the subsidizing of renewable energy driven by carboncrats and their crony-capitalist friends, one can only hope the scientists will do so.

Mr. Ridley writes the Mind and Matter column in The Wall Street Journal and has written on climate issues for various publications for 25 years. His family leases land for coal mining in northern England, on a project that will cease in five years.

A version of this article appeared Dec. 19, 2012, on page A19 in some U.S. editions of The Wall Street Journal, with the headline: Cooling Down the Fears of Climate Change.