Why seniors never change their password

Why seniors never change their password

 WINDOWS: Please enter your new password.

USER Cabbage

 WINDOWS: Sorry, the password must be more than 8 characters.

 USER:Boiled cabbage

  WINDOWS: Sorry, the password must contain 1 numerical character.

 USER:1 boiled cabbage

  WINDOWS: Sorry, the password cannot have blank spaces

 USER: 50damnboiledcabbages

 WINDOWS: Sorry, the password must contain at least one upper case character

 USER: 50DAMNboiledcabbages

 WINDOWS: Sorry the password cannot use more than one upper case character consecutively.

 USER: 50damnBoiledCabbagesShovedUpYourAssIfYouDon’tGiveMeAccessNow !

 WINDOWS: Sorry, the password cannot contain punctuation.

 USER: ReallyPissedOff50DamnBoiledCabbagesShovedUpYourAssIfYouDontGiveMeAccessNow

 WINDOWS: Sorry, that password is already in use

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “ŞARBON”

 

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “ŞARBON”

ŞARBON

“Usta” dedi çırak Mustafa elindeki telefondan gözlerini ayırmadan, “Mesaj geldi, Adana kasaplar çarşısındaki etlerde şarbon görülmüş, et almayın” diyo.

“Şarbonunun anasından avradından başlatma lan şimdi” diye alevlendi burnundan solumakta olan Hamit Usta. “İşin gücün yokmu lan senin Musti? Kalk çatalları, kaşıkları, tasları yıka!”

Akraba çocuğu olan ve kendisinin çırağı, komisi, garsonu, bulaşıkçısı olarak görev yapan Mustafayı “Musti” diye çağırırdı. Mustinin akrabalıktan kaynaklanan yılışıklığına da pek aldırmazdı. Bunu bilen Musti, “Ya usta” dedi “müşteri yok ki bulaşık olsun, bugün tertemiz kapları üçüncü keredir bana yıkatıyorsun! Bana acımıyorsan boşa kullanılan deterjana acı bari”.

“İthal hayvanlarda şarbon hastalığı görüldü” haberleri çıktı çıkalı gözüne uyku girmemişti zaten Hamit Ustanın. Bu haber üzerine işlerinin yine bıçak gibi kesileceğinden adı gibi emindi. Zira,“Deli Dana” haberi duyulduğunda da öyle olmamış mıydı?

Adana’nın bir kenar mahallesinde küçük bir paçacı dükkanı vardı Hamit Usta’nın. Karısı ve kızları günlük olarak alınan dana kellelerini, koyun kellelerini, paçalarını ve işkembelerini evde temizler, bir güzel haşlarlar ve çorba yapılmaya hazır hale getirirlerdi.

Allah var ya, tertemizdiler. Müşteriler de bunu bildiklerinden onlarca kilometre uzaktan çorba içmeye gelirlerdi o gösterişsiz dükkana. Paçacılık işi yorucuydu ama iyiydi. Öyle ya; bu dükkan kazanmasa, oğlana nasıl üniversite bitirtebilecekti, büyük kızını nasıl baş-göz edebilecekti?
Ve dahası, oturduğu evi nasıl satın alabilecekti? İşlerinin bozulma korkusunu ilk olarak o “Deli Dana” olayı sırasında iliklerine kadar yaşamıştı. Şimdi bu “Şarbon” söylentisi daha da korkutucuydu, zira bu bozuk ekonomi zaten herkesin işini vurmuş durumdaydı. Son zamanlarda tüm müşterileri birden bire vejetaryan olmuşlardı sanki! Normal müşterileri bir yana bırak, rakı faslı sonrası mutlaka işkembe çorbası içen akşamcı ahbapları bile görünmüyorlardı artık!

Ne yapsaydı? Tavuk çorbasına mı çevirseydi işini? Tavuk çorbası için kaç müşteri gelirdi ki? Belki bir-iki kişi, ki o da masrafını kurtarmazdı. “Kahvaltı salonu yapayım burasını” diye de düşündü ama mahallede olmazdı ki bu iş. Herkes evinde kahvaltı ediyordu zaten. Off, off! Ne yapsaydı acaba? Gözleri bir noktaya daldı gitti.

Hala elindeki akıllı tefonla oynamakta olan Musti’nin sesi ile kendine geldi;

– Usta be, ben diyorum ki, bu hayvanları biz kendimiz kessek, bu hayvanlar yerli malı desek, şarbonsuz olduğunu da reklam etsek. Nasıl olur amma? Adana’da tek güvenilir paçacı biz oluruz ve de müşterilerin hepsi bize gelir?
– Lan Musti, dedi Hamit Usta, seni akılsız bellerdim ama sende iyi ticari kafa varmış lan valla!

Musti’nin verdiği bu fikir bir an beyninde bir umut kıvılcımı çaktırdıysa da, böyle bir şeyi uygulamaya kalkınca karşısına çıkabilecek engelleri göz önüne getirip tekrar eski karamsarlığına büründü.

– İyi de, dedi, biz günde onlarca hayvanın sakatatını çalışıyoruz, hergün bir sürü hayvan mı keseceğiz? Alabilmemiz imkansız da, hadi aldık ve kestik diyelim, etlerini ne yapacağız lan? Kasap mıyız biz? Kasap bile o kadar eti bir günde satamaz ki!

Ustası tarafından “ticari bir deha” olarak görülmesi hoşuna giden Musti bu ünvanını sürdürebilmesi için yeni birşeyler önermek zorunluluğunu hissetti. Ustası haklıydı, günde onbeş-yirmi dana ve koyun kesecek değillerdi herhalde. Birincisi para yoktu, ki bu sebep zaten bu fikirden vazgeçilmesi için yeterliydi. Ayrıca, bu kadar yerli hayvanı nereden bulacaklardı? Öyle ya, bulabilseler, zaten kasaplar yapardı bu işi. Ama bir çare olmalıydı.

– Ustaaa! Buldum çaresini! diye bağırdı.

Birkaç yıl önce bıraktığı sigaraya yeniden başlamama mücadelesi vermekte olan ustası bu defa heyecansız bir sesle;

– Ne var lan, yine ne yumurlayacan? dedi?
– Usta be, peki biz bir tane dana da mı alamayız?
– Aldık diyelim, n’olacak?
– Bak usta, şimdi bir dana alıyoruz, emmim gilin portakal bahçesine götürüyoruz, kasap Mahmut’u da ayarlıyoruz…
– Kısa kes Musti, asabım zaten bozuk, ne diyeceksen çabuk de!
– Tamam be Usta, dur da dinle. Kasap danayı keserken, derisini yüzerken filan sen yanında poz veriyorsun, ben de fotrafını çekiyorum.
– Sonra?
– Sonra ustama deyim, o fotrafı hem feyse koyuyorum, hem de büyütüp vitrine asıyoruz.
Altına da “Hayvanlar yerlidir ve kendi kesimimizdir” diye yazıyoruz! Hele bir de bunu haber yapacak televizyoncu ya da gazeteci bulursak, zengin olduk gitti! Sen şimdiden daha büyük bir dükkan aramaya bak Hamit Usta!
– Eee? Bir tane hayvanın sakatatı ile mi zengin olacağız?
– Yok be ustam, geri kalanını yine kasaplardan alacağız tabi.
– Yuh sana lan! Milleti mi kandıracağız yani?
– Bak usta, devlet büyüklerimiz ne diyor?
– Ne diyor?
– Diyorlar ki, et alırken kasaba sorun, hayvan hastalıklı mıydı değil miydi diye.
– Lan salak, hangi kasap etini sattığı hayvan için “hastalıklıydı” der ki?
– Tamam işte be usta, biz soracağız, onlar da “hayır, değildi” diyecekler, günah da bizden gidecek!

Olur muydu? Olurdu! Neden olmasındı ki? Bu güne kadar gördüğü, okuduğu, seyrettiği binlerce reklamın hangisi hakikati yansıtıyordu ki? Nice saç çıkartıcı reklam görmüş, bir ikisine de sipariş verip getirtmiş ve reklamı yapılan ilaçları uygulamıştı. Hani? Kel kafasında bir tel bile saç çıkmış mıydı? Ya pilli bıçak bileme aletine ne demeli? İşi icabı hergün bıçak bilemesi gerekiyordu ve güya bu alet onu bu dertten kurtaracaktı! Televizyonda fırıl fırıl dönen bileme çarkı, getirttiği alette bırak bıçak bilemeyi, boşa dönmekten bile acizdi! Hangisini saysaydı ki? Binlerce tabak yıkar denilen ama yüz tane yıkamaya bile yetmeyen deterjan reklamlarını mı, hangisini! Şimdi neden kendisi de reklam yapmasındı ki? İnsanları yanıltan dünyadaki tek kişi kendisi mi olacaktı sanki?

Gece yatağa girince yine düşünmeye başladı; fikir güzeldi, belki eskisinden de çok kazanacaktı ama… “Hadi müşterileri kandırdın diyelim, kendi kendini nasıl kandıracaksın?” dedi bir ses içinden.

Ertesi sabahki dana kesme dümenini akşamdan ayarlamıştı halbuki. Vaz mı geçseydi acaba? Zaten hayvan pazarından getirip bahçesine bağladığı danayı da küçük kızı çok sevmişti. Sabah kestirmeye götürünce çok üzülecekti ve büyük bir cıngar çıkartacaktı belli ki. Ama, ne yapsaydı? Bir yanda geçim derdi bir yanda vicdanı…

Vicdanının sesini bastırıcasına “Aaamaaann” dedi sesli sesli,” yarın ola hayır ola!” ve uyku tutmayacağını bile bile gözlerini sımsıkı yumdu.

Adil Karcı
16 Eylül 2018

HAYDAR GÖFER

10 Şubat 2018 Cumartesi

SAYGIN BİR CUMHURİYET ÖĞRETMENİNİN 100. DOĞUM GÜNÜNÜ KUTLARKEN …

HAYDAR GÖFER

Eşim Faruk Bozbey’in 1964 yılı mezunu olduğu Tarsus Amerikan Koleji’ne, birlikte  yaptığımız ilk ziyarette, birçoğunu, yurt içinde ve yurt dışında başarılı çalışmalarından veya basından,  tanıdığım önemli isimlerin bir öğretmenin etrafında toplanmış olduğunu gördüm.

Sohbet ve muhabbet o kadar koyu ve güzeldi ki, kahkahalar havada uçuşmasına ve çok neşeli bir “mavra”   olmasına rağmen,  saygın  ortam insanı etkiliyordu.
İşte bu saygın Cumhuriyet Öğretmeni ile böyle bir günde tanıştım. Kendisi Tarsus Amerikan Kolejinin efsane edebiyat öğretmeni Haydar Göfer  idi.

HAYDAR GÖFER’İN GAZETECİ – YAZAR OLAN ÜÇ ÖĞRENCİSİ
CENGİZ ÇANDAR, METE AKYOL VE ULUÇ GÜRKAN
TAC 1965 MEZUNLARI ADINA PROF. DR. SİNAN BAYRAKTAROĞLU KONUŞMA YAPARKEN.
GEÇMİŞ YILLARDA  TC DEVLET ÜSTÜN HİZMET MADALYASI İLE ÖDÜLLENDİRİLEN SİNAN BAYRAKTAROĞLU İÇİN, HAYDAR HOCA’NIN ELİNDEN ALDIĞI 50. YIL PLAKETİ DE EN AZ O MADALYA KADAR DEĞERLİ  VE ANLAMLI OLMALI….
2015 MEZUNLAR TOPLANTISI
ANILARLA YÜKLÜ BİR DERS

Haydar Hoca’nın öğrencileriyle samimi ve seviyeli ilişkisi okulda olduğu gibi, okul dışında da devam ediyor. Mezun olan öğrencileri ondan hiç kopmadı ve hayat içinde temaslarını hiç kesmedi. Ona her yerden  ve  her ortamda, tarihi değeri olan mektuplar yazdılar. Cevaplar aldılar. Öğrencisi olan tanınmış gazeteci Mete Akyol, hepsi de “sevgili hocam” diye başlayan  bu mektupları “ “SEVGİLİ HOCAM “ isimli bir kitapta topladı.

Bu kitap, herhalde,  yazarı mektup sahibi öğrenciler olan, dünyadaki ilk kitap idi.

Bu kitapta yer alan mektupların asılları ve Haydar hoca’nın anı yüklü fotoğraflarını biriktirdiği albümleri, Tarsus Amerikan Koleji’nde  açılan  “Haydar Göfer”  müzesinde  sergileniyor….

Ünlü gazeteci Mete Akyol 1992 senesinde kütüphanelerimizin baş köşesine konuk olan ve üçüncü baskısını yapan “Sevgili Hocam”kitabının önsözünde şöyle diyor; 

“….SEVGİLİ HOCAM KİTABININ BİR BAŞKA ÖZELLİĞİ DE REKORLAR KİTABI’NA GEÇEBİLECEK DENLİ İLGİNÇ ÖZELLİKLER TAŞIYAN BİR KİTAP OLMASIDIR.

ELİNİZDEKİ BU KİTAP, BİLİR MİSİNİZ, YERYÜZÜNÜN EN UZUN SÜREDE YAZILAN KİTABIDIR.
BİRİNCİ SAYFASI 1953 YILINDA, SON SAYFASI 1985 YILINDA YAZILMIŞTIR. YAZAR AÇISINDAN DA ÖZEL BİR REKORUN SAHİBİDİR BU KİTAP..

DÜNYADA TAM 60 KİŞİ TARAFINDAN KALEME ALINAN İLK VE TEK KİTAPTIR.

ADI AÇISINDAN İSE KİTABIMIZ , BİR REKORUN DEĞİL AMA , KESİNLİKLE KENDİNE ÖZGÜ BİR ÖZELLİĞİN SAHİBİDİR.

“SEVGİLİ HOCAM” ADINI VERDİK. BU ADI RAHATLIKLA “SEVGİLİ AĞABEYİM” DE YAPABİLİRDİK, “SEVGİLİ AMCAM” DA HATTA “SEVGİLİ BABACIĞIM” DA YAPABİLİRDİK.

HATTA VE HATTA “SEVGİLİ SIRDAŞ” BİLE OLABİLİRDİ BU KİTABIN ADI..”

Mersin’de bir öğretmenler günü kutlamasında, Kurucu Başkanı olduğum  Türk Kadınlar Konseyi  Mersin Şubesi’nin bir faaliyeti olarak düzenlediğimiz, Mersin Kültür Merkezi’ndeki “Sevgili Hocam” temalı  program ve imza gününde, öğrencisi Mete Akyol ile Haydar Göfer’in sahnedeki duygu yüklü sohbeti herkesi duygulandırmış ve ilgi ile izlenmişti…

MERSİN KÜLTÜR MERKEZİ’NDE “SEVGİLİ HOCAM” TEMALI ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLAMASI
“Mersin Üniversitesi kurucu rektörü Prof. Vural Ülkü, Mete Akyol, İl Milli Eğitim Müdürü, Haydar Göfer ve yılın öğretmenleri
MERSİN KÜLTÜR MERKEZİ’NDE ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLAMASI
MERSİN ÜNİVERSİTESİ KURUCU REKTÖRÜ PROF. DR. VURAL ÜLKÜ, DERNEĞİMİZİN KURUCU ÜYELERİNDEN İLHAN SAĞLAR, İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ, HAYDAR GÖFER VE YILIN ÖĞRETMENİ SEÇİLEN ÖĞRETMENLERİMİZ

Mersin İl Kültür Müdürü olduğum dönemde, Tarsus Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir onur gecesinde gerçekleştirilen törende, öğrencilerinden, dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın elinden aldığı plaketin üstündeki mesaj onu çok duygulandırmış, sahnede sesi titremiş, gözleri dolmuştu…

“TAC’yi  TAÇ’landıran öğretmenimiz”.

Ne acıdır ki,  bu değerli ve saygın hoca, öğrencilerinin  daha çok okuması ve  öğrenmesi maksadıyla, evindeki değerli kitapları edebiyat sınıfına  taşıyarak  kurduğu  sınıf kütüphanesinin, bir kendini bilmez tarafından, camlarının kırılıp da  kitapları parçalandığı zaman, 1975  yılında, artık bir dönemin kapanmakta olduğu düşüncesine kapılarak  “Cumhuriyet  öğretmenliği”ni emeklilik ile noktalamak zorunda kalmıştı.

Ama,   öğrencileri Haydar Hoca’yı simgelemek ve ölümsüzleştirmek için, okulun tarihi binası olan Stickler  önüne bir çınar fidanı  diktiler.
Her yıl, daha da  büyüyen o çınarın altında toplanarak, sevgili hocaları ile, yine tatlı muhabbet ve “mavra” larına devam ediyorlar.

O, ÇINAR’LA, O ÇINARIN ALTINDA….

“Arşivindeki fotoğrafları benimle paylaşan, Haydar Göfer’in öğrencisi, Tarsus Amerikan Koleji’nin çok değerli öğretmeni, Erdoğan Kaynak’a sonsuz teşekkürler….”

Tarsus Amerikan Koleji 1964 mezunları sevgili hocaları ile..

 

Gönderen NURAY SOMER BOZBEY zaman: 14:13

Bunu E-postayla GönderBlogThis!Twitter’da PaylaşFacebook’ta PaylaşPinterest’te Paylaş

Etiketler: Sevgili hocam

1 yorum:

The Climate Trap

The Climate Trap

People are suckers for a horror story

The Wall Street Journal 5 June 2018 included a short article on climate change, and how interest in that subject has faded. This fluctuating attitude toward climate change is a classic illustration of the ‘Issue Attention Cycle’ written by political scientist Anthony Downs in 1972, which characterizes the rise and fall of hysteria about things of this sort.

Climate change followed the exact same trajectory as those other made-up or grossly exaggerated tragedies. People said in deadly earnest that the earth would be a frozen snowball before the turn of the 21st-century.  And then, abruptly, we were all going to fry instead as the CO2 – or was it water vapor? No, no, it was the lack of argon in the atmosphere – that spelled doom for all inhabitants of our incredibly fragile planet.

It isn’t that we don’t care.  It isn’t that climate won’t change – it most certainly will, that’s what climates do.  It is that the usual suspects screaming the usual incitements to panic were doing their usual damage to our national psyche by raising alarm for an issue over which we had no control, as they’ve been doing for decades over any issues ready to hand no matter how trivial or far-fetched.

And at the same time, the usual malefactors were beating a path to the bank with the money they had grabbed from all those whose care went as deep as their pocketbooks. That is what this hysteria has become, as all the previous ones also did: a gigantic money grab.

It’s a principle tried-and-true. Some obscure Greek philosopher probably wrote about it, and if we were to unearth his writings, they would probably say “Watch out for that man among you who yells loudest about [insert clichéd concern] for he is full of garbanzo bean curd.  And grab your wallet.”

Al Gore is a high priest of that temple; Henry David Thoreau and Theodore Roosevelt are historic members still held in high esteem. The reputations that these people had, themselves, overshadow the more pedestrian efforts of many of their acolytes. John Muir was instrumental in getting the land which was designated Yosemite National Park, but Barack Obama abused the powers of his office to designate millions of acres of Utah and Nevadaas national forests, a ploy to keep petroleum exploration off the land.

From Wikipedia:

Global cooling was a conjecture during the 1970s of imminent cooling of the Earth’s surface and atmosphere culminating in a period of extensive glaciation…

As this writer remembers it, during the 1970s there was vast concern about the trend since the 1940s of temperatures on earth dropping precipitously. The big concern was that we all would freeze to death and starve along the way as global vegetation died out from the eternal winners forecast. Add to that the Arab Oil Embargo of 1973 and 1978 and there was mounting hysteria across the US.

These articles appeared in publications of the day:

“U.S. Scientist Sees New Ice Age Coming”  Washington Post, July 9, 1971

“Another Ice Age?”  Time magazine,  June 24, 1974

“Scientists Ask Why World Climate Is Changing:  Major Cooling May Be Ahead.”  New York Times, May 21, 1975

“Climate experts believe the next ice age is on its way.” – Leonard Nimoy, 1978

Well, Mr. Spock said so: we can take that to the bank and get our future in Federation Credits.

And there was a movie on a totally unrelated subject with a similar result.  As the New York Times gushed:

“The Day After,” ABC’s much-discussed vision of nuclear Armageddon, is no longer only a television film, of course; it has become an event, a rally and a controversy, much of it orchestrated.

… Much of it orchestrated! In the heart of the furor, at the time of the absolute maximum level of hype, the New York Times of all entities saw through all of the blather and called into question the origins of the national fascination with a ‘nuclear winter.’

The Grey Lady was a different paper then. The ownership was the Sulzberger family, represented by “Punch” Sulzberger who was a solid news man and ran a tight ship.

Things have changed. Arthur Sulzberger has now taken the helm, and the Times is now a mere opinion rag whose editorial policy runs to the far left, automatically giving short shrift to anything Republican or conservative.

So, the Times was a harbinger of all the hoopla about climate change, and along with its editorial change came a sea-change in the national mood. In approximately eight years all of the dread surrounding global cooling dissipated. The mind boggles to consider how easily the misconceptions that had been held since World War II were replaced by new misconceptions of a totally opposite nature.  Perhaps there was simply more opportunity for bilking the public when they think of a steamy sweaty future then of one where a heavier coat is all you need?

We try to illustrate our articles if possible, but in searching for meaningful photographs of global warming, we obtained precisely 0. The content that we did find from CBS News was laughably inappropriate to a world supposedly getting warmer, where the seas would rise and plant life would grow lush. It seems that in the midst of this humid tropical nightmare, there would be pathetic looking children starving, trees bursting into flames – all that rain must make them prone to fire, and the receding shorelines of lakes and the oceans leaving expensive houses high and dry.  Weren’t the oceans supposed to rise? It makes us long for the days of Mr. “Fake but Accurate” Dan Rather.

With a new fear came a new set of demons: Evil Oil, Nuclear Armageddon, Choking Coal. Burning fuels was at the root of the problem. Fuel= Heat. Simple equation, simple solution – get rid of the fuel, get rid of the heat.

The left has been on the warpath about fossil fuels for decades. Coal is nasty and smelly, heating oil is too. Nuclear plants produce nuclear waste which can only be stored away in that mountain that Harry Reid won’t let us use in Nevada. Nuclear plants do something to the environment, don’t they? Or they’re just dangerous. Look at 3 Mile Island!

Yes, let’s look at 3 Mile Island. From the Nuclear Regulatory Commission’s report entitled “Backgrounder on the 3 Mile Island Accident”:

The Three Mile Island Unit 2 (TMI-2) reactor, near Middletown, Pa., partially melted down on March 28, 1979. This was the most serious accident in U.S. commercial nuclear power plant operating history, although its small radioactive releases had no detectable health effects on plant workers or the public. Its aftermath brought about sweeping changes involving emergency response planning, reactor operator training, human factors engineering, radiation protection, and many other areas of nuclear power plant operations. It also caused the NRC to tighten and heighten its regulatory oversight. All of these changes significantly enhanced U.S. reactor safety. [emphasis added]

In other words, nothing happened. There was an accident, and in theory it could have been serious, but safeguards put into place at the Three Mile Island Plant worked in spite of all the worst efforts of the incompetent management of the plant. The result was simply the deactivation of the plant and the removal of its nuclear fuel.

The NRC report took over a decade to produce. It was a fiasco of major proportion, leading to hysterical fright of nuclear power that is still in existence today.

Japan, where there really have been nuclear disasters – Hiroshima, Nagasaki, and more recently, Fukushima – routinely handles the potential problems of nuclear plants with detached aplomb. They have learned to live with it and not be obsessed.

The left has a penchant for seizing upon some characteristic of an offending but otherwise beneficent technology and making that into the greatest evil since Beelzebub rose from hell. The mischaracterization of Three Mile Island as a study in everything that is wrong with nuclear power has been successfully marketed and maintained as the definitive study of nuclear evils.

In the world of reality, where we need energy sources aplenty, there have been, recently, people wondering out loud the verboten topic, “What’s wrong with nuclear power?” What, exactly, is wrong with nuclear power? Japan, France and many other European countries produce their share, but the largest nuclear producer is the US.

We only hear about nuclear energy when there’s a problem, and there usually are not problems. Nuclear plants do not fit into the narrative of the left that makes fossil fueled energy the demon. So, they make up other things about it and use an ‘almost accident’ nearly 40 years ago to spark opposition to a technology that others around the world are using successfully.

NEWSFLASH – CLIMATE IS ALWAYS CHANGING

Is the globe warming? Maybe. Is it dangerous to our future? Maybe. Is it warming because we burn fossil fuels? Maybe. Will switching to solar energy completely solve our problem? No. How about wind energy? No. How about solar and wind? No.

The amount of solar, wind, and hydroelectric (all-renewables) energy in use right now in the United States is about 18% as of early in 2018, this according to Forbes magazine. That 18% number is growing, quickly, but it has a long way to go before it supplants our traditional sources. And the percentage of energy available from those two sources on a cloudy, still day is7% – the hydroelectric component – and always will be unless more dams are built.  Because of this, the productivity numbers used for aged solar and wind facilities are at best optimistic and at worst utter lies.

As we contend with Global Wa – oops – Climate Change, we must remain cognizant of the fact: that if the oceans rise to a point where only the tip of Liberty’s torch remains dry as Al Gore tried to warn us, we will experience the horrors of vast fertile plains populated with the proverbial fruit in quantities that would make a Florida grove owner blanche with envy.  Of course the Democrats would figure out a new way to tax our emerging excesses.

This, however, is a future that we do not control, filtered by people whose imaginations are uncontrollable. Doomsayers will see a time of gloom, and the rest of us will go about our daily lives, coping as we must with the change as it comes. We do have time: after all, Al Gore’s sea rise would take centuries or at least a century if they ever come to pass. Lady Liberty can be moved to safe ground if that is necessary, and the swelling oceans will render great increases in property values along certain coasts.

The Left decided with the help of the mainstream media that, since Global Warming had become a joke, its name had to be changed. After all, the way something is retained in the mind is by its name and, if a name becomes embarrassing, use the Soviet method and change it!

So they did. There was no reason to draw attention to the fact that weather is always changing; every TV and radio station tells us that hourly.  But it is still all about the money – even the Communists are in it for the money.

It doesn’t matter what you call it.  Global Cooling, Nuclear Winter, Global Warming – all these buzzwords are merely the strident mantras of the left that call to mind all those things that they need us to give up – namely, the energy that drives modern society and provides the maximum individual freedom to the ordinary person ever seen in the history of the world.

Instead, the warmist left is running into the old theme that dates back to the days of Aesop’s story, “The Boy Who Cried Wolf.” It isn’t that people don’t care, just that they’ve heard enough and are sick of it.

Chances are that, like Three Mile Island, it’s all Shakespearean: Much Ado About Nothing.  Humanity can handle whatever changes come, as we’ve handled the Ice Age, the Black Plague, and Britney Spears: suffering for a time, but bigger, better, and stronger afterwards.  If we don’t lose our nerve.

NURAL

      

  Bugün en sevgili arkadaşım Nural’ın doğum günü.  Nural, 1958 yılı Haziran ayının yedinci günü dünyaya gelmekle, kendisini tanıyan herkesi bahtiyar etmiş ve etmektedir. Hesaba kitaba göre, 57 yaşına girmek üzere olan yarım asırlık bir Nural’dır. 

         Onu tanıdığımda,  18 yaşında idi ve haliyle aklı başında değildi.  Ben de aynı durumdan mustarip idim. Akıllarımız çok değil, sadece birer karış kadar havadaydı. Başımıza devşirmek de, çok uzun değil, sadece 30 yılımızı aldı. Yerli yerinde olmayan akıllarımızı ararken, üniversiteye harıl harıl hazırlanma dershanesinde karşılaştık.  Birlikten güç doğar fikrine kapılaraktan, aklımızı başımıza devşirme çalışmalarımızı birlikte sürdürmek üzere, aynı okula girip okumaya karar verdik.  

         Aklımız yoktu fakat fikrimiz vardı. Fikir ve ferasetimiz yerinde olmasına rağmen hayata yeni başladığımızdan; dost nedir, ne işe yarar, kendi arasında kaça ayrılır hususlarında hem cahil hem de cühela idik. Dost ile sucuklu tostu birbirine karıştırdığım o yıllarda,  gerçek dostun nasıl olduğunu, neye benzediğini Nural’ım sayesinde iyice bir anladım.  Bu sebepten, Nural’dan iyisi Şam’da kayısı ilkesinden yola çıkarak onu şablon yapıp, ileriki yıllarda edindiğim bir-iki dostu da tıpkı onun evsaflarını taşıyanlardan edindim. Hayattaki ilk gerçek dostum Nural kadar iyi kalpli, illaki onun gibi ince ruhlu,  mutlaka onun kadar açık yürekli, dürüst ve vefalı ancak bir- iki kişi daha bulabildim.  Onu hayatımın ilk yıllarında tanıdığım için çok talihliyim. Bu yaşa gelip de hala elinde kandil gözünde mendil dolaşıp dostunu bulamayanlar, düşmanını bilemeyenler de var.

          Nural o tarihlerde; leğen, kaval, uyluk, lades kemikleri,  omurilik soğanı ve diğer iç organları dahil olmak üzere toplam otuz sekiz kilogram gelmekteydi. Güzel bir kızdı ama durumu böyleyken böyleydi. Kırk kilo olmak için canını feda edebilirdi. Ben ise Allah nazardan saklasın kemiksiz yetmiş- seksen kilo arasında gelip gider, halet-i ruhiyemin durumuna göre bazen yüz-yüzelli kilogram bile olurdum. Enteresan bir ikili oluştururduk. Nural çantasında sürekli, arasına çikolata tıkıştırılmış iki yuvarlak bisküviden müteşekkil bir nevale ile dolaşırdı. Bu, ülkemizin ilk ıvır zıvır yiyeceklerinden Çokoprens idi. Nural bu bokboğaz yiyeceğine müptela olmuş, kurtulamıyordu. Her bir katmanı dört yüz kalori olan bu zıkkım olmadan şuradan şuraya adım atmaz, varını yoğunu bu uğurda harcardı.

Ne akla hizmetse, bu nevaleyi yedikçe şişmanlayabileceği fikrinde idi. 

         Oysaki devrin ünlü mankeni Twiggy de onunla aynı kiloda idi. Nural, okulun en şık giyinen kızıydı. Camianın moda ikonuydu. Annesinin topuklu ayakkabılarını giyip okula gelirdi.  Çıkan arbedelerde bu topuklarla duvarlara çıkıp atlamak zor oluyordu ama olsundu. Şıklığın ve zarafetin ağır bedelini bir şekilde ödemesi lazımdı. Derslerle arası iyi idi, bu nedenle manken filan olmaya niyeti yoktu. Mezun olunca iyi bir gazeteci olacaktı ama sınavların heyecanlı ve renkli geçmesini teminen birkaç parça kopya hazırlayıp yanında bulundurması gerektiğine inanırdı. “Hattı kopya yoktur sathı kopya vardır, bu satıh çoraplarımın içidir” anlayışında idi. O devrin ismi lazım değil en ünlü Anayasa Hukuku hocasından ödü patlar, adamın kitabını görünce bile dudakları uçuklardı ama korkunun ecele faydası yoktu. Aslanlar gibi de kopyasını hazırlardı.  Şimdi hakkını yememek lazım. Çalışabildiği kadarını çalışır, çalışamadığını A4 ebatlarındaki kâğıtlara yazıp çoraplarının içine tıkıştırırdı. Sınıfın içinde hazan dalı gibi salına salına yürüdüğünde kopyaları aşağılara kayardı da toparlaması güç olur, yoktan yere asabı bozulurdu.  Yine bir Anayasa Hukuku sınavı esnasında yerlere inen kopyalarını toparlayamamıştı da, vaziyetini gören sınav gözcüsü asistan; 

-Yuh be evladım, bütün kitabı kopyana yazmışsın bari Anayasa Mahkemesi Başkanını da sıranın altına oturtsaydın diye sitem etmişti. Bu serzeniş Nural’a kopya çeşitleri hususunda bayağı ilham vermişti. Önümüzdeki günlerde yapılacak Kamu Maliyesi sınavı için, devrin Maliye Bakanını sıranın altına oturtabilmek için girişimlerde bulunmuştu ancak netice alamamıştı.  

     

  Kopya hazırlamaya üşendiğimiz günlerde mecburen ders çalışırdık. Birlikte ders çalıştığımız günlerden birinde sınav sorularını alabilir miyiz umuduyla ruh çağırmaya karar verdik. Ben herhangi bir sıradan hortlağı davet edersek birkaç soru öğrenip durumu idare edebileceğimiz kanaatindeydim.  Ancak Nural bu konuda tevazu göstermedi. Yüksek bir not almak muradındaydı. Ders ağır bir dersti, Makro Ekonomi idi, hocası ismi lazım değil ünlü ve belalı bir ekonomistti. Sırf soruları öğrenmekle iş bitmez fikrindeydi. İllaki, soruların cevaplarını da söyleyebilecek kapasiteye haiz bir ruh istiyordu. Utanmasa gazeteye , “ekonominin makrosundan anlayan tecrübeli ve vasıflı ruhlar aranıyor” diye ilan verecekti. Hatta daha da ileriye gidip, konu anlatımlı ruhlardan yararlanmamız gerektiği iddiasındaydı. İş çığırından çıkmıştı. Sanki ruh çağırmıyor, kapsamlı, örnek soru çözümlü, konu anlatımlı, arkasında cevap anahtarı bulunan test kitabı arıyorduk. Müfredat genişti, sınav yarındı ve ruhlar aleminin konu işlemeye vakti olacağını hiç sanmıyordum. Nural alel acele,  mevta olmuş rahmetli Hazine Dış Ticaret Müsteşarlarından bir liste oluşturarak, inşaat tuğlası kalınlığındaki kitabın üzerine koyduğu fincandan parmağını çekmeden ve umudunu kaybetmeden seslendi:

– Eyy Sayın Müsteşarım geldiysen haber ver. 

Müsteşar hazineyi boşaltıp çoktan öbür tarafa gitmiş, belki de cehennemde cayır cayır yanıyordu. “ Bu iş Müsteşar düzeyinde olmayacak, sınıfta çakacağız” endişesi ile daha yüksekten atmaya karar verdik. Bizim gibi öğrenmeye ve bilgiye aç, çalışkan öğrencilerin gecenin şu saatinde Keynes’in veya en azından Adam Smith’in rahle-i tedrisinden geçmesi gerekiyordu. Huşu içinde rahmetlilere seslenerek bekledik. Ne varsa eskilerde vardı, vallahi de gelmişti. Ürpermeliydik ve ürperdik.  Hah işte! fincan yürümeye başlamıştı. Dolana dolana yazdı:

Laissez faire, laissez passer.  Fransızca bilmeyişime hayıflanarak, hürmetle pijamamın düğmelerini ilikleyip sordum:

– Ne buyurdunuz?

 Nural;  -Bu basbayağı Adam Smith, “Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler” diyor cahil kaz kafa diye beni tersledi. Adam ismindeki bu adam, 1776 yılında Milletlerin Zenginliğinin Sebep ve Mahiyeti Hakkında Araştırma diye bir eser yazmış diyerek beni aydınlattı. 

-Çeneni kapatıp dinle de adam, yani Adam’a iki çift soru sorup feyz alalım diye bağıran Nural yüzünden kadim dostluğumuz gecenin bu vaktinde hasara uğramıştı. Ses çıkartmayıp yazdıklarını okuduk.

 Bay Smith;- Ülkeniz 33 yıl sonra ekonomik bir krizin orta göbeğinden teğet geçecek haberiniz ola. Boşuna ders filan çalışıp, çoluk çocuğa karışmayın yazdı.

 Teğet mi, o ne demek be? diye sordum.

 Nural;

 Endişelenme salak dedi. Teğet diyorsa teğet geçecektir. Hem 33 yılın geçmesine daha çok var. Söz konusu muhtemel ekonomik kriz sıkıntısı menopoz sıkıntımızla karışır farkına bile varmayız diye beni teselli etti. 

     Nural,  gece vakti oturumunu açtığımız bu iktisadi kongreden yüz bulup, Adam Smith’i  

 -Ağzınızı hayra açmadınız siz gidin de Keynes gelsin deyip yolladı.  Ruhların kendisini gördüğünü varsayarak, şıklığına halel gelmesin endişesiyle pijamasının yakasını paçasını düzelttikten sonra, tekrar mistik bir havaya bürünerekten seslendi: 

 -“ Eyyy 1883-1946 yılları arasında yaşayarak ekonomi teorisinde büyük bir devrim yapmış, liberalist doktrine bağlı kalmış iktisatçılar arasında özel bir yeri olan Keynes, geldiysen üç kere tıkla. 

   Sanki ruh çağırmıyordu da, Anadolu’nun bağrından kopmuş da gelmiş, şark bülbülü assolist altı türkücüyü sahneye davet ediyordu.  Nural’ın bu anonsu karşısında lafa girip; 

 Alkışlarınızla huzurlarınızda, sazıyla sözüyle… deyip sunumuna eşlik etme gereği duydum. Nural, abdest ibriği kulpu kalınlığındaki kolunun dirseği ile böğrümü dürterek, “diriye de ölüye de saygım olmadığını”  hatırlatıp, dostluğumuza ikinci darbeyi vurdu. Korkudan titremek şöyle dursun altımıza da kaçırmıştık. Allah razı olsun, Keynes’in ruhu da davetimize icabet etmişti.  Sınav korkusundan oramızda buramızda çıkan uçuklara yenileri eklenmişti. Ergenlik sivilcelerimizi ve uçuklarımızı kurcalayaraktan sorduk: 

-Eyy ruh Gayrı Safi Milli Hasıla nedir ve ne işe yarar? Nur içinde yatsın rahmetli Keynes’in ruhu, on puanlık bu uzmanlık sorusuna bir kerede cevap verdi: 

 Eyy çocuklar, yüce rabbim akıl dağıtırken Gayrı Safi Milli Hasıladan hissenize patlamış mısır büyüklüğünde akıllar düşmüş hayırlı uğurlu olsun diyerekten örnekleme metodu ile kalıcı bilgiler verip gitti. Ertesi gün uykusuzluk ve bilgisizlik neticesinde sınavdan çaktık. Ancak gayet azimli ve dirayetli idik. O devirde internet icat olmamıştı. Google’dan tıklayıp soru bankasına ulaşamadığımızdan başımızın çaresine bakıp, kendi imkânlarımızla çağırdığımız “ey ruhlar”ı masaya üç kere tıklattırarak sınav sorularını bulup çıkartıyorduk. Kendimize ruhlar aleminden bir eğitim öğretim ordusu hazırlayıp ünlü rahmetlilerden özel dersler alarak bütünleme sınavlarına sular seller gibi hazırlanıp, ruhlarına Fatiha okurduk.  

         Nuralım sözünde durup, iyi bir gazeteci oldu.  Yakışıklı oğlu Yağmur doğduktan sonra yağmur yağdı böyle oldu deyip, dünyanın en iyi annesi olmaya karar verdi.  Ona çok uzun, mutlu, güneşli günlerde Yağmurlu ve Canlı bir ömür dilerim.                                            Birnur