Hırsızlık

Hırsızlık insanın fıtratında vardır

Hırsızlık insanın yaradılışında vardır. Kişi, bu ifadeyi kendine yansıtırsa, bozulabilir. Ne yani? Ben de insanım, ben de fıtraten hırsız mıyım diye öfkelenebilir. Bunun yerine insan fıtraten “homo-ekonomikus”dur denince kimse alınmaz. Hatta bundan hoşlanabilir. (Homo, insan; ekonomikus, iktisadi anlamına gelir). Aslında her ikisi de aynı gözlemden türetilmiş önermelerdir. Şöyle ki; tüm canlılar, ister bitki ister hayvan olsun (ki insan da bir hayvandır) “en az enerjiyi sarf ederek, en çok enerjiyi almak” ister. İnsan yaşamında “enerji=para”dır. Hırsızlık da az emekle çok kazanç elde etmenin bir yoludur. Yakalanmadıkça çok iktisadidir. Sırası gelmişken bir şey açıklamak istiyorum. İktisadi davranmak, para peşinde koşmak değildir. İktisadi davranmak, en yüksek “tatmine” ulaşacak şekilde hareket etmektir. Para, çoğu tatmin aracını satın alabildiği için öyle sanılmıştır.

HAYVANUS-EKONOMİKUS

İsterseniz ormanlar kralı aslanın avlanma teori ve pratiğini ele alalım. Aslan, hayatta kalabilmek için, başka hayvanları yemek zorundadır. Çünkü ne bitkiler gibi fotosentez yoluyla karbonhidrat üretebilir, ne de otoburlar gibi, bitki yiyerek ihtiyacı olan gıdayı sindirebilir. Hayatta kalmasının tek çaresi hareket eden diğer canlıları yemektir. Aslan bunu yaparken, boyuna posuna bakmadan ve hiç utanmadan çitaların avladıkları geyikleri onların elinden alır veya gizledikleri yerden çalar. Hakeza o koskoca kartallar, küçük şahinlerin ağzındaki avları havada kapar. Bunlar yolsuzluk olmasa bile düpedüz soygun veya hırsızlıktır. Aynı yırtıcılar çaldıkları gıdaların hepsini yemez. Bir kısmını soyları sürsün diye avlanma yeteneği henüz gelişmemiş yavrularına götürür. Buna “aileyi ve akrabaları kollama” denir.

İnsanlar, iş birliği ve iş bölümü yaptıkça, kişi başına daha çok ve daha kaliteli ürün elde edebildiklerinden dolayı, cemiyet halinde yaşamada karar kılmışlardır. Böylece, parçaları birey olan adına “toplum” denilen yeni bir canlı/organizma doğmuştur.

DİNLER BİRER TOPLUMSAL SÖZLEŞMEDİR

Ancak bireyler, zaman zaman, üretime katkı yapmak yerine, başkalarının ürettiklerini çalmaktan vazgeçmemiştir. İnsanların bu davranışı, ortaya “toplum-birey” çatışmasını çıkarmış bu da insanda “vicdan” (başkalarının hakkına saygı) teşekkül etmesine vesile olmuştur.  Bireysel vicdanın yaygınlaşması “maşeri vicdanı” yaratmıştır. Netice de “bireylerin, kendi çıkarlarını kollarken diğer insanların bireysel ve toplumun ortak çıkarlarına zarar vermesini engellemek maksadıyla” bir toplumsal sözleşme yapmak şart olmuştur. Bu toplumsal sözleşmeye din denmiştir. Din kelimesi her kültürde “yasalar, yasaklar, şartlar, kurallar” demektir. “Çalmayacaksın”, Musa’nın tebliğ ettiği “On Emir” den biridir. On Emir’e uyanlara bonus olarak “sonraki yaşamda” cennet vaat edilmiştir.

DİNLER NASIL YOZLAŞMIŞTIR?

Fıtraten hırsız olan insanlar en çok “çalmayacaksın” yasağından sıkılmıştır. Bu cendereden kurtulmak için Tanrı bize “günah işleme özgürlüğü verdi” demişlerdir. Dolaylı, dolaysız yol ve yöntemlerle hırsızlığı sürdürdükçe, az da olsa vicdanları sızlamış, toplumsal sözleşmenin “kul hakkını yeme” emrini atlayıp, puta tapınarak bu azaptan kurtulmaya çalışmışlardır.

Son söz: Bu dünyanın hesabı, bu dünyada görülmelidir.

2017 YILI özeti

Sevgili dostlarımız,

Bu yıl yurtta kavga, cihanda kavga vardı. Yılbaşı akşamı Reina’da başlayan terör tüm dünyayı dolaştı.Türk askeri birkaç cephede kahramanca savaştı. Hollanda ile takıştık, ineklerini sınır dışı etmeye kalktık. Portakalını bıçakladık. Hollanda bayrağı diye Fransız bayrağını yaktık. Arap Emirlikleriyle  Fahrettin Paşa krizi yaşadık. Amerika ile iyice gerildik. Zarrap için nota verdik. Nato’yu üyelikten çıkmakla tehdit ettik. Ruslarla domates konusunda pek anlaşamadık. TBMM de bacak bacak üstüne atan yabancı diplomatları da münasip bir dille uyardık.

16 Nisanda Anayasa değişikliği oylandı. Evet oyları %51 kazanınca,  Cumhurbaşkanımız partisinin de başkanı oldu. ’’Racon kesilecekse, onu da biz keseriz’’ diyerek yazarlara ters köşe yaptı. AKP bu yıl Atatürk’e sahip çıktı. İnme geçiren Deniz Baykal uyanınca herkesin Atatürkçü olduğunu görerek çok şaşırdı. Meral Akşener ‘’Yeni Parti’’yi kurdu. CHP Ankara’dan İstanbul’a adalet için yürüdü. Adalet gelmediği gibi, KHK ile sivillere yargı dokunulmazlığı geldi. Kadir Topbaş ve Melih Gökçek kapı dışına kondu. Paradise belgeleri ile Binali’nin çocuklarının serveti yeniden konu oldu. Man adasında hayali şirketlerin dekontları bulundu.

TEOG sınav sistemimiz  bir yılda beş kez değişti. Barış isteyen akademisyenler üniversiteden ihraç edildi. Boş kadrolara ilanla şeytan uzmanı arandı. Müftülere nikah kıyma yetkisi geldi. Imamlara şan ve makam dersleri verilecek dendi, 80 desibelin üstünde bağırmaları yasaklandı. Fakir ülkemize varlık fonu geldi. Halkımız da bir garip oldu, cenazelerde selfie çekti, torun maaşı almak için büyükanneler sıraya girdi. Fatih Terim damatlarıyla kebapçı dükkanı bastı. Adriana Lama bir Türk’e gönül verdi. Rıdvan Dilmen Erdoğan’ı parkasız Deniz Gezmiş’e benzetti.

Türkiye MR çektirmede Dünya şampiyonu oldu. 80 milyonluk ülkede acil servislere 110 milyon kişi başvurdu. Geçen yıl 10 dk olan muayene süresi 5 dakikaya indirildi. Doktor kadroları satılığa çıktı. Sağlık Bakanlığı  ventilatör isteyen hastaneye vantilatör gönderdi. Bir ilahiyat profesörü deve sidiğinin şifa veren bir madde olduğunu, bunun hadiste belirtildiğini ileri sürdü. Laboratuarda mini beyin üretildi, yapay rahimden bebek doğdu. 24 yıldır donmuş bekleyen embriyodan bebek oldu. Sertap Erener telomerleri uzatan bir gençlik ilacı buldu. Canan Karatay kafa karıştırmaya devam etti. Aşı karşıtları sayesinde hastalıklar arttı. İtalyan cerrah Canavero Çin’de kafa nakli yapmaya kalktı. Biyolojik saat çalışmaları Nobel Tıp Ödülünü aldı.

Dünyada yeni diktatörler türedi. Kim Jong Un aklına estikçe düğmeye basıp füze fırlattı. Trump bol bol twit atıp, Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapmaya kalktı. Körfez ülkeleri Katar’ı boykot etti. Öte yandan ülkeler arasında yeni yakınlaşmalar oldu. Katar İran’la, S. Arabistan ABD ile, Ürdün Almanya ile, Mısır S.Arabistan ve İsrail ile anlaştı. Fransa 39 yaşındaki Kardon’u cumhurbaşkanı seçti. Merkel 4. kez  başbakan seçildi. Katalanlar İspanya’dan ayrılmak istedi. Suudi Arabistan’ın genç kralı yolsuzluğa savaş açtı, rüşvet alan prensleri, prensesleri beş yıldızlı otelde hapsetti. Lübnan’ın başbakanı Saad Hariri öldürülmekten korkuyorum diyerek istifa etti. Rafsancani ve Talibani ebediyete intikal etti. Nawaz Sharif yolsuzlukla suçlandı. Mübarek 6 yıllık esaretten sonra serbest kaldı. Barzani istifa etti. Zimbabwe’de askeri darbe oldu. 90 yaşındaki Mugabe devrildi, halk göbek attı, genç karısının başkanlık hevesi kursağında kaldı. Bosna Kasabı Mladiç kararı duyunca mahkemede zehir içip yaşamına son verdi. Güney Kore’nin kadın başkanı hapse girdi. Myanmar’da Arakan Müslümanlarına soykırım vardı. Dünyada bunlar olurken Amerika cinsel taciz davaları ile çalkalandı. Prens Harry İngiliz saray geleneklerini zorladı, Amerikalı bir kızla evleneceğini açıkladı.

Dünya dışından yaşam sinyalleri gelmeye devam etti. NASA’nın uzay aracı Juno Jüpiter’in sırlarını Dünya’ya gönderdi. 1997’de Satürn’e giden Cassini uydusu Satürn’de hidrojen var olduğunu bildirdi. Görevi bitince Eylül ayında kendini imha etti. AKP Gençlik Kolları başkan yardımcısı dünyanın düz olduğunu iddia etti, Yuvarlak olduğunu söyleyenler Mason’dur dedi. Yeryüzünde işçilerin yerini robotlar almaya başladı. Robot Sofia, S. Arabistan vatandaşlığına kabul edildi. Marsta koloni kurma planları yapan Elon Musk Türkiye’ye geldi. Hamama ve kebapçıya giderek dünyanın nimetlerinden yararlandı. Orhan Gencebay gökbilime merak sardı, yazlığına bir rasathane kurmak istediğini açıkladı.

Tüm iyimserliğimizle 2018’de huzurlu, güzel bir  dünya diliyor, yeni yılınızı ailece kutluyoruz.

Tülay-Emin

30 Aralık, 2017

ADİL KARCI’DAN “BÜYÜK İKRAMİYE”

BÜYÜK İKRAMİYE

Çalıştığı taksi durağı Antalya Kaleiçi’ne inen yolun başında,kartpostallarda Antalya’nın simgesi olarak yer alan meşhur Yivli Minarenin yakınındaydı.  Duraktaki iş bekleme sırasında kaç saattir hala dördüncü sıradaydı, yani kendisine sıra gelmesine daha epeyce zaman var demekti bu. Biraz kestirse miydi acaba?  2018 yılına gireli henüz altı saat kadar olmuştu. Bütün gece uyumayıp çalışmasına rağmen kayda değer bir para da kazanamamıştı.  Yaşlı şoförlerin anlattıklarına bakılırsa, Antalya’da eskisine nazaran  müşteri yok denecek kadar azalmıştı.  Hava alanı taksilerinde çalışan arkadaşları bile işsizlikten dert yanar olmuşlardı.  Gelen turist sayısı çok düşmüştü ve tur şirketlerinin artık seyrek olarak getirebildikleri kafileler de  genellikle otobüslerle şehir dışındaki otelere götürülüyorlardı.  Bu turistlerin büyük  bir kısmı, “her şey dahil” tarifeli otellerinden hiç ayrılmıyor, sadece yiyip-içip güneşleniyor ve hiçbir yeri gezmeden, görmeden, hiç alış-veriş yapmadan ülkelerine dönüyorlardı.  Civardaki tarihi yerleri gezmek isteyen az sayıdaki meraklılar ise tur otobüsleri ile  gezdiriliyor; dolayısı ile  taksicilere pek iş kalmıyordu. Şimdi, kış mevsimi olduğundan,  şehirde  tur otobüsleri bile görünmüyordu.  Ne varsa yine yerli müşterilerde vardı.   Hiç olmazsa günde birkaç iş çıkıyor, eve ekmek götürecek kadar bir para bırakıyorlardı.  Gerçi bütün şoförler ayın sonunu getiremiyorlardı ve kredi kartlarıyla durumu idare etmeye çalışıyorlardı ama olsundu, yine de şükretmek, “Allah bereket versin” demek lazımdı.  Ya hiç iş bulamayanlar ne yapsındı?

Aklına yılbaşından bir hafta kadar önce aldığı Milli Piyango bileti geldi.  Piyango bileti satıcısı yaşlı adam durağın önünde birisine bilet çektirirken yere bir çeyrek bilet düşürmüştü, Ali de yerinden fırlayıp “kısmet ayağıma geldi” diye düşünerek o bileti almıştı.  Uykusu bir anda dağıldı Ali’nin.  Hemen cep telefonundan çekiliş sonucunu öğrenmeliydi.  Tamam işte!   Büyük ikramiyenin çıktığı dört tane çeyrek biletten birisi Antalya’da satılmıştı.  Son rakamları da tutuyordu galiba; biletinde 3 ve 5 gibi  rakamların olduğunu iyi hatırlıyordu.  Ah keşke bileti evde bırakmamış olsaydı!  Uğur getirsin diye biletini bozuk para kumbarasının içerisine atmıştı, hem de daha dün!

İçi içine sığmamaya başlamıştı.  Duraktaki iş sırasından çıkıp eve mi gitseydi acaba?  Ama yok, yok olmazdı, dayısı fena bozulurdu kendisine.  Vardiya usulü çalışan diğer şoför durağa gelip taksiyi devralmadan bir yere ayrılmaması gerekirdi.  Bu arada işe çıksa bile tekrar durağa dönüp taksiyi teslim etmeliydi.  Ama ya büyük ikramiye kendisine çıktıysa?  Dayısına yeni bir tane, ne biri be, onbir,  belki yirmibir tane yeni taksi bile hediye edebirdi! Acaba  vergiler düştükten sonra çeyrek bilete ne kadar ikramiye verirlerdi?  Amaaan, hepsini vergi olarak alacak değillerdi ya, ölüsü on milyonun üstünde bir para geçerdi eline nasıl olsa.

 Aslında büyük ikramiyeye olan ihtiyacı dayısına taksi almak için  filan değildi.  Onun için önemli olan asıl mesele “Seka” meselesi idi!

 ……

Ali, Antalya’nın Korkuteli ilçesine bağlı Kemerağzı köyünde doğmuş, ilk öğrenimini Korkuteli-Antalya karayolu üzerinde, kendi köyüne nispeten biraz daha büyük olan,  Yazır köyünde görmüştü. Tarımla uğraşan babası ve küçük dayısı kendilerine miras kalan tarlalarını birleştirip kırk dekarlık bir elma bahçesi yetiştirmişler  ve bahçenin bir kenarına da yan yana iki ev yaptırmışlardı. Tüm aile bu bahçede çalışıyor, beraber yiyip içiyorlardı ve çok mutluydular.   Taa ki babası trafik kazasında ölene kadar. Bahçesindeki ağaçların ihtiyacı olan gübre ve ilaçları Antalya’dan kamyonetine atıp köye dönerken babası bir kamyona çarpmış ve takla atan aracının altına kalıp can vermişti.

Kazayı kim, nasıl haber vermişti, bilmiyordu.  Tek hatırladığı babasının cansız bedenini hastaneden alıp köye götürdükleriydi.  Cenaze aracının şöför mahallinde oturan annesinin de kendisinin de nutku tutulmuştu.  Ne bir ses ne bir nefes ne de bir damla göz yaşı!  Taşlaşmışlardı sanki, donmuş kalmışlardı.

Babasının ölümünden sonra dayısı bahçe işlerinin tümünü tek başına üstlenmişti ve yeğeni Ali’nin okumasını istiyordu.  Büyük dayısı ise yıllar öncesi Antalya’ya yerleşmişti.  Önce şoför olarak işe başlayan bu Mahmut dayı birkaç yıl sonra durağı ile beraber satılan bir taksiyi satın almış, işlerin iyi gitmesi sonucu, duraktaki taksi sayısını üçe çıkartmıştı.  Bu taksileri durak hakkı ile beraber şimdi satsa zengin olurdu ama o, kardan pay verme usulü ile  anlaştığı şoförlerle, taksilerini çalıştırmaya devam etmeyi tercih etmişti.

Mahmut dayısı olsun, Filiz yengesi olsun, çok iyi insanlardı.  Küçük dayısı abisi Mahmut ile konuşmuş, Ali’ye liseyi Antalya’da okutmaya karar vermişlerdi.  Mazı dağı denilen muhitteki ev Antalya şehir merkezine biraz uzak sayılırdı ama dayı evi onun rahat edeceği kadar büyüktü.  Ali’yi artık Ankara’da üniversitede okumakta olan oğullarının odasına yerleştirdiler.  Köyden gelen bu yeğen zar zor liseyi bitirebildi ama dersaneye gönderilmesine rağmen bir üniversiteye kapağı atmayı bir türlü beceremedi.  Sağolsun, küçük dayı annesi ve kız kardeşi ile çok iyi ilgileniyordu ve harçlık yönünden Ali’ye de hiç sıkıntı çektirmiyordu.  Buna karşılık Ali de hafta sonları dolmuşa atlayıp köye gidiyor, dayısına bahçe işlerinde yardımcı olmaya çalışıyordu.  Yaşı onsekizi geçer geçmez Mahmut dayısının teşviki ile bir sürücü kursuna yazılmış ve kısa sürede bir sürücü ehliyeti de almıştı.  Acemiliğini atınca da dayısının taksilerinde çalışmaya başlamıştı. Birkaç denemeden sonra üniversiteye girmek için çaba sarfetmenin gereksiz olduğuna kanaat getirip askerlik şubesine başvurmuş ve tankçı olarak askerliğini tamamlamıştı.  Sıkıntısız geçen askerlik görevinden sonra tekrar dayısının yanında taksiciliğe başlamıştı ve kaç yıldır da aynı işe devam etmekteydi.

Ali’nin işten ve okuldan başını kaldırıp etrafına bakacak kadar bile boş bir zamanı olmadığından, ve de içine kapanık mizacı nedeni ile, hiç kız arkadaşı olmamıştı.  Yengesi ona mahalledeki kızlardan birkaç tanesini göstermiş, bir yuva kurabilmesi için ona yardımcı olabileceğini söylemişti ama Ali rastele bir kızla değil,  “Müge” gibi bir kızla evlenmek istiyordu.

…..

Bir  buçuk yıl kadar önce sıcak bir akşam üstü taksiyi vardiyalı şoföre teslim etmiş, durağın karşısındaki küçük meydanın arka sokağındaki mağazalardan kendisine yeni bir gömlek almak için alışverişe çıkmıştı.  Vitrinlere bakarak yürürken sadece bayan giysileri satan küçük bir butiğin vitrinindeki kadın mankeni dikkatini çekmişti.  Beyaz üzerine iri mavi çiçekli, mini etekli bir elbise giydirilmiş olan manken ona canlı gibi gelmişti bir an.  Başını çevirip o güzel yeşil gözleri ile kendisine bakıverse, “Merhaba Ali” dese hiç şaşırmayacaktı. Sokaklarda gördüğü kızlardan  çok farklıydı.  İçeriden çıkıp “Buyurun neye bakmıştınız?  Nasıl yardımcı olabilirim” diyen tezgahtarın varlığının farkına varamadığı için bir an irkilmiş ve “Şeyy.. öyle bakıyordum” diyebilmişti, sonra da çabucak yürüyüp gitmişti.  Ama o güzel manken Ali’nin gönlüne yer edivermişti bir kere. Ona bir isim yakıştırmalıydı. Bütün akşam internette isim araştırdı sevgilisine(!) . Ancak gece yarısı bir karar verebildi; adı “Müge” olmalıydı. Ertesi gün ve sonraki hemen her gün aynı vitrinin önünde duraklıyor, o tezgahtarın dikkatini çekmemeye gayret ederek Müge’sini seyrediyordu.  Telefonu ile Müge’nin resimini çekmeyi düşünmemiş değildi ama ayıp olur diye bir türlü cesaret edememişti.  Karar verdi, izin isteyip her an telefonunda görebileceği bir resim çekecekti ve her gün o vitrinin önünde görülmek ayıbından kutulmuş olacaktı.   Biraz çekingen bir tavırla butikten içerye girdi, aynı tezgahtara selam verdikten sonra “Bu elbiseyi kız kardeşime göstermek istiyorum, beğenirse alacağım, bir resmini çekebilirmiyim?” diye izin istedi.

“Tabi buyurun” diyen tezgahtar dışarıya çıkıp ona “şu açıdan çeksen daha iyi olur” şeklinde akıl bile vermeye kalktı.  Birkaç resim çektikten sonra,  yaptığına rutin bir şey  havası vermek için, resimlerin nasıl çıktığına bile bakmadan,  telefonunu cebine attı ve yavaş adımlarla yürüdü.  Ama köşeyi döner dönmez acele ile telefonunu çıkarttı, resimlere baktı; sonuç mükemmeldi.  Resmi büyüttü,  Müge’sinin yüzünü kırptı ve telefonuna duvar resmi yaptı.  Canlı ya da cansız, ne önemi vardı ki?  İşte kendisinin de bir sevgilisi vardı artık.  Sokaktaki gençler el ele tutuşuyorlar da ne oluyordu ki?  Ama Müge’nin üzerindeki elbise o kadar kısaydı ki, değil onu kız kardeşine giydirmek, elinden gelse Müge’nin üzerinden çıkatıp onun yerine bir tulum  giydirirdi.  Başka erkeklerin de Müge’ye bakıp onu uzun uzun süzme ihtimali nedense Ali’yi rahatsız eder olmuştu. Acaba Müge’yi elbisesi ile birlikte satın almaya kalkışsa onu satarlar mıydı?  (Neyse ki kış yaklaşınca Müge’ye kırmızı bir palto giydirdiler de Alinin içi rahatladı).

……

 Son Temmuz ayının sıcak bir gününde durakta ikinci sırada beklerken yabancı oldukları belli olan üç kişi durağa geldi ve önündeki taksinin sürücüsü ile birşeyler konuşmaya başladılar.  Şoför onlara eli ile “durun bir dakika” işareti yaptıktan sonra Ali’nin yanına geldi.

“Ali yaa, senin lisanın var, gel şunlarla bir konuş, gerekirse bunları sen al git, ben anlaşamıyorum” dedi.  Hem Ali’nin dayısının üç taksisi bu durakta çalışmakta  olduğundan hem de Ali’nin biraz İngilizce (azıcık da Almanca) bilmesinden ötürü şoförler arasındaki forsu fena sayılmazdı. İsteksiz isteksiz yeriden kalkan Ali turistlere yaklaşınca neredeyse şok geçirecekti.  İşte Müge’nin canlısı karşısındaydı!  Üzerinde pırıltılı pullarla  “LOVE” yazılı T-shirt, kısacık bir mini şort ve başında hasır şapka olan canlı “Müge” kendisine gülümseyerek “Hello” demişti. Üzerindeki ilk şaşkınlığı atan Ali (herkesin mükemmel zannettiği ama gerçekte çat-pat olan İngilizcesi ile) onların Rus olduğunu, “Müge”nin yanındaki yaşlıca kadın ve erkeğin onun anne ve babası olduğunu, gün boyu bir taksi kiralayıp Düden Şelalesini ve Perge antik kentini görmeyi arzu ettiklerini, sonra da taksinin kendilerini Belek’teki otellerine bırakmasını istediklerini öğrenmişti. Ama önce ücret öğrenmek istiyorlardı.  “Müge”nin sesi de ne kadar yumuşak ve iç gıcıklacıydı öyle?  Vaz geçmesinler diye komik bir rakam söyledi.  İstediği para o kadar az dı ki; hem “Müge” anne-babasına danışmadan hemen talep ettiği ücreti kabul etmişti, hem de sadece rakamların İngilizcesini bilen diğer taksici arkaşı “Ali sen n’apıyon ya, bu para mazotunu karşılamaz!” demişti.

 –           May neym iz Ali, vat iz yur neym?

–            Mi Seka, mama Katrin, papa Vasili.

Seka’nın İngilizcesi aslında çok iyiydi ama Ali anlayabilsin diye Tarzan’ca konuşuyor olmalıydı.

Müge’si ön koltukta, müstakbel(!) kayın validesi ve kayın pederi arka koltukta yola çıkmışlardı.   Ali çok iyi bildiği bu tarihi yerler hakkında bilgiler veriyor, artık adı “Seka” olarak değişmiş olan “Müge” ise Ali’nin anlattıklarını ana-babasına Rusça olarak aktarıyordu.  Yoldaki tercümeli sohbetler sonucu Seka’nın bir sekreter olarak çalıştığını, kendisinden iki yaş küçük bir erkek kardeşinin varlığını,  anne ve babasının emekli öğretmen olduklarını öğrenmişti. Belli ki kız evli filan değildi.  Kendisine ailesi sorulduğunda ise “Mi singıl, van madır van sistır, papa no, yani niyet” demişti.   (Zaten o ana kadarki Rusça dağarcığında hayır ve evet kelimesinden başka bir şey yoktu.  Her “evet” den sonra bir “da” ekliyor, her “hayır” dan sonra da “no yaniii niyet” demeyi ihmal etimiyordu). Perge sapağındaki Aksu köftecilerinin bir tanesinde öğlen yemeği molası verdiklerinde Ali’ye de yemek ısmarlamışlardı ve bir aile gibi aynı masada yemek yemişlerdi!  Ali mutluluktan uçuyordu.  Adı “Müge” değil de “Seka” olsundu sevgilisinin ne fark ederdi ki, hem zaten “Müge” adı da kendisinin uydurması değil miydi?  Bilseydi,  ta o zamandan vitrindeki sevgilisine “Seka” ismini koymaz mıydı?  Koyardı.

Akşam Belekteki otelin önünde ayrılırlarken Ali ertesi gün onları Manavgat ve Sideye götürüp gezdirebileceğini anlatmaya çalışıyordu;

–          Manavgat vandırful, Side veri biytuful.  Mani problem no, niyet!  Morning nayn klok  ay kam hir, vi go.

–          Papa asks how much to pay?

–          Ay sed no money.  Ay frend yur femili.  Mani bitviyn as problem no, niyet yani.

–          Papa says is two hundred enough?

–          Tu handrıd da  inaf, no mani de inaf. Problem ziro!   Si yu morning.

Seka’nın babası da Ali’yi sevmiş olmalıydı ki, ikide birde “a” harfini çok uzatarak, “Aaali”  diye sesleniyor ve ona Rusça birşeyler soruyordu.  Babasının söylediklerini İngilizceye çevirmeye çalışan Seka’yı seyretmek, pembe dudaklarından dökülen kelimeleri çözmeya çalışmak,  mavimsi yeşil gözlere dalıp gitmek Ali’yi mest ediyordu.  Ya o altın sarısı saçları?  Allah için, Mügeninkinden de güzeldi! Ali yaşamakta olduklarına inanamıyordu; Yaratan onun henüz etmemiş olduğu duaları bile peşinenen kabul etmiş olmalıydı!

Kıymetli müşterileri Manavgat ve Side gezisinden ziyadesi ile memnun kalmışlardı.  Bir önceki gün Aksu’da yenen öğlen yemeğinin karşılığı olarak Ali onlara Side’de birer külah Maraş dondurması ikram etmişti.  Akşam ayrılırlarken Vasili ikiyüz değil beşyüz lira uzatmıştı Ali’ye ama Ali para almamakta ısrar edince cebine zorla üçyüz lira sıkıştırmıştı.  Bir haftalık tatilleri bitmiş, ertesi gün Moskova’ya uçacaklardı.  Ali gelip onları hava alanına götürebileceğini, para istemediğini söyledi ama Seka buna gerek olmadığını, kendilerini hava alanına otelin servisinin götüreceğini belirtti.

Gezileri sırasında çektikleri resimlerin birkaç karesinde Ali de vardı.  Fotograf göndermek için  Seka Ali’ye email adresini sordu.  Ali de bunu fırsat bilip ondan telefon numarasını istedi ve;

– Vatsap,  yu hev?

– Yes.   I will give your my number.

El çantasından çıkarttığı küçük bir bloknota adını ve telefonunu yazdı, sayfayı yırtıp Ali’ye uzattı.

Yazdığı telefon numarasının altında “Svetlana” yazıyordu.  Eee?  “Seka” neyin nesiydi peki?

Alinin niçin duraksadığını sezen Seka açıklama gereği duydu;

–          Svetlana is my long name, Seka is my short name,  ok?

Onlar ülkelerine gittikten bir hafta kadar sonra emailine resimler geldi.  İçlerinde Seka’nın fazla resmi yoktu ama olsundu, zira Ali kendi telefonu ile Seka’nın bol bol fotografını çekmiş, üstelik resimler kazara silinir milinir diye de onları bir diskete yedekletmişti. Bununla da yetinmeyen Ali,  daha hızlı mesajlaşabilmek için,  paraya kıyıp bir de son model  telefon almıştı.  Sonraki aylarda zaman zaman yazıştılar ama Ali hiçbirisinde aşktan sevgiden vesaire söz açamadı.  En  çok;

–          I miss you, you are very beautiful, diye yazıyor, ve;

–          You are a good man, I like you, too, gibi cevaplar alıyordu.

Eh, kızın durup dururken “I love you” diyecek hali yoktu herhalde!

 ……

 Akşam evden çıkmadan önce yazdığı bir mesajla Seka’nın ve tüm ailesinin yeni yıllarını kutlamıştı ve işte şimdi, 2018 yılının ilk saatlerinde, taksinin içinde oturuyor ve hala sevgili Seka’sından bir karşılık bekliyordu.

Yine piyango hülyasına döndü.  Evet, biletine mutlaka en büyük ikramiye isabet etmiş olmalıydı.  Para nelere kadir değildi ki?  Zengin bir adam olarak dikilecekti Seka’nın karşısına, “Ay vant tu meri you!” diyecekti.  “Bırak çalışmayı, sana dünyayı gezdireceğim” diyecekti.  Babasına “papa” annesine de “mama” diyecekti!  Kendisini sevmişlerdi, daha da çok seveceklerdi.

Aklından tüm bunlar geçerken telefon tınladı ve bir mesaj düştü.  Kalp atışı hızlandı; mesaj Seka’dan geliyordu.  Önce “We just came back home from a new year party.  I have a surprise to you! HAPPY NEW YEAR!”  yazıyordu.  Bir sürpriz mi?  Neydi acaba?  Bekle bekle ikinci mesaj gelmez!

Saniyeler sanki saatlere dönüşmüştü, ekranda dönüp duran bir halka gelen bir resmi bir türlü açmıyordu… derken açılıverdi.

Keşke de hiç açılmasaydı.  Resimde Seka ve yanındaki sarışın bir oğlan sol ellerini ileriye uzatmış parmaklarındaki yüzükleri gösteriyorlardı!  Arkasından bir mesaj daha geldi;

“Good friend Ali, look, I am getting married soon.  This is a happy news, I wanted to let you know it  before anybody! We will go to Antalya this summer for our honeymoon!”

Telefon Ali’in kucağına düştü.  Sanki birileri göğsündeki akciğeri söküp almış, kalbi içi boşalmış göğsünde, çan sarkacı misali,  bir o yana bir bu yana savruluyordu.   Gözlerinde biriken yaşlar artık daha fazla tutunamaz olmuştu ve şıpır şıpır damlıyorlardı.  Babasının ölümünde ağlamayan Ali sarsıla sarsıla ağlıyordu!  Başı öne düşmüş, önündeki direksiyonu pas geçen göz yaşları doğrudan kucağındaki telefonu ıslatıyordu.  Bir an “acaba göz yaşı hoparlörün içine sızıp telefonu bozar mı?” gibi bir düşünceye kapıldı ama “ben neyi düşünüyorum yaaa?” diye bağırıp telefonu yan koltuğun üstüne fırlattı.  Öyle ya, hayatında Seka olmayınca telefonu ne yapacaktı ki?  Artık biletine çıkmış olduğuna inandığı büyük ikramiyenin bile hiçbir değeri kalmamıştı!

Sabaha kadar uykusuz kalmış olan  bütün şoförler duraktaki arabalarında uyuklamakta olduklarından, Ali’nin ağladığını henüz gören olmamıştı.  Görmemeliydiler ve soru da sormamalıydılar zaten!

Arabasını sıradan çıkartıp başka bir yere park etti, yüzünü yıkadı ve yakındaki bir sabahçı kahvesine gidip kendisine demli bir çay söyledi.  Ara sıra içinden, ara sıra da sesli olarak kendi kendine söyleniyordu;

–          Allah benim belamı versin!  Ne manyak adamım ben yaa?  “Bir erkek arkadaşın, sevgilin filan var mı” diye kıza hiç sordun mu?  Yok!  Bak sosyal medyaya koyduğu fotograflardaki o oğlan erkek arkadaşıymış işte!  Sen daha enayi gibi kardeşi zannet!

Amma hayal kurmuşum, amma da safmışım be!  Sen kendi kendine gelin-güvey olmaya devam et, salak!

Çay bardağını aldı, masadan kalktı, nadiren içtiği sigaradan bir tane tellendirip sinirlerini yatıştırmak için kahvenin önüne çıktı.  Güneşin  ışıkları önce Yivli Minarenin en uç noktasına vurmuş, sonra yavaş yavaş aşağıya doğru inerek kırmızı tuğlaları parlatmaya çabalıyordu. Öfkesi biraz durulmuş olmalıydı ki kendi kendisini teselli etmek için sebepler aramaya başladı. “Seka’nın boyu da zaten benden biraz uzundu, evlensek onun topuksuz benim yüksek topuklu ayakkabı  ile gezmem gerekecekti.  İyi ki böyle oldu, boşver.  Hem gavur kızından başka ne beklenir ki?  Evlensek bile onun bana ihanet etmeyeceği ne malumdu?  Bunlar böyle işte, sonuçta hepsi Nataşa değil mi? Giydiği kıyafetlere bak! Baldır, bacak, göğüs meydanda.  Değmez be Ali, değmez!

Seka’yı yeterince kötüledikten sonra Müge’si aklına geldi.  Seka ile tanıştıktan sonra Müge’yi hepten ihmal etmiş, aylar boyu bir kere bile gidip görmemişti.  Şimdi üzerinde nasıl biri kıyafet vardı acaba?  Özlediğini hissetti.  “Lan ben deli olmalıyım valla” diye geçirdi içinden, “insan cansız bir mankeni özler mi be?”  Aslında içinde bir köz hala yanıp duruyordu ama sebebini kendisi bile çözememişti.  Hayalindeki aşkı bulduğunu sanırken kaybetmenin üzüntüsü olmasındı bu?  İçeriye girip çay parasını ödedi ve gayri ihtiyari Müge’ye doğru yürümeye başladı.  Onu görünce içindeki yangın sönecekti sanki.  Aradaki tramvay hattını atlayıp karşıya geçince adımlarını biraz daha hızlandırdı.  Bu saatlerde dükkanlar henüz açmamış olduğundan,  ve de zaten resmi tatil günü olduğundan,  etrafta hiç kimse yoktu. Vitrinin önünde istediği kadar durabilir Müge’sini istediği kadar seyredebilir ve hatta sohbet bile edebilirdi.

Gözlerine inanamadı!  Vitrin bomboştu ve cama “kiralık” yazılmıştı!  Boş vitrinin önünde kalakaldı.  Demek Seka’dan sonra Müge de çıkmıştı hayatından ha!  Art arda hiç sigara içmezdi ama o anda sadece bir şey yapmış olmak için elini  cebine attı, paketten bir sigara daha çıkartıp yaktı.

 –          Ne o hemşerim, dükkanı kiralamayı mı düşünüyorsun?

Arkasına döndü baktı, elinde bir faraş ve süpürge ile dikilen orta yaşlı bir adam durmuş kendisine bakıyordu.  Tatil gününü fırsat bilip dükkanını temizlemeye gelmiş olmalıydı.

–          Yok kiralamayacağım da, ne oldu buranın sahibine?

–          Ne olacak iflas etti, kapattı gitti.  Sana da mı borcu vardı yoksa?

–          Yok da… vitrinde bir manken vardı, ne yaptı acaba onu?

–          Valla dükkanı kapatmadan birkaç gün önce bir eskici geldi, masa, sandalye, manken, ne varsa attı bir kamyonete götürdü.  Ne yapacaktın  ki o mankeni?

Adama “eyvallah” bile demeden başını öne eğip parke taşlı sokakta yürümeye başladı.  Gözlerinden burnunun iki yanına doğru ılık ılık akan birşeyler hissetti.  Bu defa da kimbilir kimlere yar olmuş olan Müge’si için ağlıyordu.  Yolun  ortasına atılmış boş bir kola tenekesi gördü, var gücü ile bir tekme vurdu.  Bir süre yuvarlanan teneke kutunun çıkarttığı sesi dinledi.  Kendisinin içi de böyle bomboştu işte.  Hayat kendisine bilmem kaçıncı tekmesini atmıştı, ve yaşadıkça bakalım daha ne tekmeler yiyecekti.  Geçmiş yeni yıllarda olduğu gibi 2018’e de iyi başlayamamıştı.  Acaba bütün o iyi dilekler yeni yıla eğlenerek girebilenler için mi etkili oluyordu sadece?  Kimbilir belki de öyleydi.

 Adil Karcı

01.01.2018

ADİL KARCI’DAN BİR ÖYKÜ  : “KOCAMIŞ KURTLAR”

 

KOCAMIŞ KURTLAR

Geçen yaz bir gün akşama doğru, Akdeniz sıcağının sahile veda etmekte olduğu saatlerde,  Kızkalesi’ne yakın bir yerdeki yazlık evde gazetleri su gibi içip, çözülmedik bulmaca kalmadığından emin olduktan sonra yapacak iş bulamamış, kıyıda yürüyüşe çıkmıştım.  Güneş etkisini yitirmeye başlamış olsa da, hem güneş geçmesin hem de kelleşen tepemi kapatsın diye,  kafama bir şapka, üzerime bir T-shirt geçirmiş, kısa pantolon ve spor ayakkabı ilavesi ile  mavi ağırlıklı bir  üniformaya dönüşmüş olan bir kıyafetle uygun adım yürüyordum. Komşu sitelerin birisinin önünden geçerken voleybol sahasında yaşları 18-20 civarında olan kızlı-erkekli bir gurubun tartışması dikkatimi çekti.  Gayri ihtiyari durdum. Zira, konu voleybol olunca benim değil akan suların bile durması gerekirdi.  Övünmek gibi olmasın ama (amaan, övünüyor olsam da  ne olur ki yani)  gençlikte az “cizlavet” marka pabuç paralamadık  file önlerinde.

Komşu sitenin voleybol sahası site bahçesinin  önünden geçen  yürüyüş yolunun tam kenarındaydı, öyle ki; elinize bir düdük alıp yolda dursanız herkes sizi oyuna hakemlik yapıyor  zannederdi!  Sahanın bir yarısında iki cici kız ve bir yakışıklı bir oğlan, diğer yarısında ise yine iki güzel kız ve iri yapılı iki oğlan oyuna başlamadan önce tartışıyorlardı.

Kızın birisi bas bas bağırıyordu;

–          Haksızlık bu, siz dört biz üç kişi.  Gofretine bile iddiaya girmem, kaldı ki baklavasına…

Karşı taraftaki sarışın kız da sesini yükseltti;

–          Ama geçen gün dörde dörttük,  siz açık ara sayıyla bizi yenmiştiniz. Biz basketbolcuyuz, siz voleybolcu.   Demek ki bugün üçe dört oynarsak kuvvetler denk olacak.  O gün künefeyi şapır şupur götürdünüz, bugün baklavayı biz yesek kıyamet mi kopar?  Hem bizim yeneceğimiz de daha belli değil ki?

Başka zaman olsa, henüz oyun başlamamış olduğu için,  orada fazla durmaz yoluma devam ederdim ama moda mecmuasındaki resimlere nazire yapmak için giyinmiş gibi görünen tank-top/mini şortlu kızların  ve T-Shirt/bermuda pantolonlu oğlanların modern görüntüleri hoşuma gitmişti.

Ben “İşte gençlik böyle olmalı” diye düşünürken dört oyuncusu tamam olan takımdaki bir kız beni işaret ederek;

–          Tamam be, tamam, siz de dört kişi olun.  Mesela bu amca sizden olsun.  Bana döndü;

–          Amca sen hiç top oynadın mı?

Tartışmanın aniden bana bulaşmasından dolayı afalladım.  “Bana mı sordun kızım?” demek üzereydim ama fark ettim ki etrafta benden başka birisi yok!  Salak zannetmesinler diye bu soruyu sormadım ve;

–          Eh gençken biraz oynamıştım, dedim…

–          Tamam işte, size de dördüncü oyuncu bulundu.

Beni rencide etmemiş olmak için olsa gerek, eksik takımın kaptanı rolündeki oğlan;

–          Amca, kabul edersen, gel sen şu arkada dur, atabiliyorsan servis at, dedi.

Ne yalan söyleyim, böyle bir teklifle karşılaşabilmek için değil dualar etmek, kurbanlar bile kesebilirdim!  “İstemem, yan cebime koy” misali, “bilmem ki, denerim…” dedim, nazlanarak.

En son voleybol oynadığım tarihten bu yana onlarca yıl geçmişti.  Sıçrasam bir karış sıçrayamazdım, yere atlasam bir daha kalkamazdım. Kilo 105, göbek ise benden bir karış ilerde gidiyor!  “Niye kabul ettin be adam?  Yaş 70! Senin nene gerek bu yaştan sonra top oynamak yahu!” şeklinde içimde filizlenmekte olan  pişmanlığı bastırıp kafamdaki şapkayı kenara attım ve girdim sahaya.  Topu bana veren bizim takımdaki oğlan;

–          Amca, servis atmayı biliyorsundur inşallah.  Hadi başla, ama daha ilk atışta servisi kırma ne olursun, diye ikazda bulundu.

Takımımızın ufak tefek kızı dayanamadı;

–          Kırarsa kırar, amma çok konuştunuz be!  Sen onlara bakma amcacım, at hadi.

“At hadi de, nasıl atsam acaba?  Şimdilerde moda olan şekilde mi, yoksa bizim zamanımızdaki basit servis olarak mı atsam?  Yok, madem beni bir şey bilmez sanıyorlar, hem onları şaşırtmamak için hem de işi garantiye almak için, en iyisi ben basit bir servis atayım.   Ama yok, dur hele,  zamanında kendi geliştirdiğim, basit gibi görünen ama profesyonelleri bile avlayan bir servisim var, neden onu denemeyeyim ki!  İyi de, ya elimin ayarı bozulmuşsa, ya da Mr. Murphy devreye girerse?”

–          Hadi amca seni bekliyoruz, gece karanlığına kalmaya niyetimiz yok.,

“Ya herrü ya merrü” diye mırıldanarak hem kendi etrafında fırıl fırıl dönen hem de falsolu giden topla servisi attım.  İstediğim yere atamadıysam da  top fileye değmedi ve topu kendisini Herkül’ün Türkiye temsilcisi zannettiğine emin olduğum vücutçu oğlan karşıladı.  Yumuşacık gelen topu rahatça karşılayacağından ve sonrasında güzel bir smaç vuracağından o kadar emindi ki!  Ama o da ne? Falsolu top eline değer değmez yön değiştirdi ve yana fırladı gitti.  Oğlan bozuldu;

–          Acemi şansı, dedi, amcam artık bu başarısını ömür boyu anlatır.

İkinci servisi de aynı şekilde attım; tabi yine sayı.  Takım arkadaşım olan oğlan ve kızlar beni alkışlıyorlar;

–          Helal sana be amcam!

–          Ne cevher varmış sende be dayıcığım!

Devamlı problem çıkartan sırt ağrımı unutmuş, kalmadı zannetiğim kanımın damarlarımda dolaştığını hissetmenin zevkini yaşıyordum.  Çocuklarımla ve hatta torunlarımla oyunuyor gibi de ısınıvermiştim keratalara.  Kendime olan güvenim de iyice yerine gelmişti bu arada. Eh,  iki de sayı almıştım ya, artık son moda servis atmayı  da denemeliydim, kırılırsa da kırılırdı yani…”

Gerildim gerildim, topu önümde havaya fırlattım ve olduğum yerden var gücümle topa smaç şeklinde vurarak servisi attım.  Doğrusunu söylemem gerekirse,  topun fileyi geçeceğinden bile pek de umudum yoktu.  Ama geçti! Ve de yumuşak bir servis bekleyen  çakma Herkül’ün alnında patladı!  Mermi gibi gelen top hızla ellerinin arasından geçmiş, başına isabet etmişti.  Oğlan sendeleyip sırt üstü yere düştüyse de “yiğitliğe bir şey sürmüş olmamak” adına, takımındaki kızların çığlıkları dinmeden hemen ayağa fırladı.  Sadece;

–          Amma da boş bulundum yaaa…, diyebildi.

Bu kadarını ben de beklemiyordum. İçim bir tuhaf oldu.  Zavallı oğlanı kızların önünde piyastos etmiştim.  Ne yapıyordum ben yahu, neyi ispatlamaya çalışıyordum?  Oyuna buyur ettiler, doğru dürüst oyna işte, güzel vakit geçir be adam!  Yetmez mi?  Üstelik ben hep servisten sayı adığım için ortada oyun diye bir şey de kalmamıştı.  Sayılar 7 – 0 duruma gelmişti ama bizim takımdakilerin ellerine henüz daha bir kere bile top değmemişti!  Ben çalıyor, ben oynuyordum! İş inada binmiş, servislerimi çakma Herkül ille de kendisi karşılamaya çalışıyordu.  Oğlandan seken topu kurtarmak için kendilerini yerden yere atan kızların ve diğer oğlanın çabaları da fayda etmiyordu.  Her defasında değişik bir tarz deniyordum, tabi oğlan da apışıp kalıyordu.  En iyisi bu işi tadında bırakmaktı, öyle de yaptım.

–          Gençler, size teşekkür ederim, bir an gençlik yıllarımı yaşattınız, ama omuzum zaten biraz sakattı, şimdi tam sakat oldu.  Yani, sizi anlayacağınız, pilim bitti!  (Ne zaman geldiklerini fark edemediğim ama şamatayı duydukları için geldikleri belli olan  yirmi-otuz kadar seyirciyi göstererek) Bunların arasından kendinize yeni bir oyuncu bulun.  Size iyi eğlenceler, dedim ve şapkamı kafama geçirip alkışlar arasında yürüyüşüme devam ettim.  Omuzum mu?  Sakatlığı bahane amaçlı söylemiştim ama sonradan fark ettim ki gerçekten sağ kolum kalkmıyordu!

İnsanların her bir omuzunda bir “melaike”nin (meleğin) olduğu rivayet edilir.  (Ki, bunlardan sol omuzda olana “şeytan” da denir).    Bu melekler görünmezlermiş ama sesleri duyulurmuş.  Bir muzaffer komutan edası ile rap-rap yürürken benim omuz melaikelerim  bana hitaben konuşmaya başladılar.

–          İyi ettin valla!  Yok efendim “amca sen hiç top oynadın mı?”, yok efendim “amca inşallah servisi kırmazsın”.   Öyle mi?   Alın size servis!  Ohhh… helal sana be!

–          Hiç de iyi etmedin!   Belli ki karşındaki bu işi senden iyi bilmiyor, bunu fırsat bilip o gencin gururunu mu kırmalıydın?  Ne için yaptın bunu?  Egonu tatmin için mi?  Zamanında aldığın alkışlar yetmedi mi?

–          Boşver sen ona kulak asma!  Az bile yaptın.  Keşke biraz daha oyunda kalıp smaç bile vurup hepsini yere serseydin!  Başta nasıl küçümsediler seni, görmedin mi?

Bu noktada ben de tartışmaya katılmak zorunluluğu hissettim ve teşvikçi sol melaikeye “Yok artık deve!”,  dedim, “sıçrayınca ayağım yerden kesilmiyor, ne smaçından bahsediyorsun sen!  İyi ki oyun sırasında konuşup da beni koşuya koymamışsın!  Biraz daha oynasam kesin madara olurdum. Neyse ki parlamışken kaçtım.”

Melaikelerim biraz daha konuşacaklardı ama ben geçmişteki bir anıya dalınca seslerini kestiler.  Kendi işimi kurduğumda aldığım minicik ilk yazıhanem Adana Büyük Postanesinin bitişiğindeydi.  Aşağı yukarı her firmanın (şimdilerde pek kullanılmayan) bir posta kutusu olurdu postanelerde. Bizim postanenin o bölümünde çalışan güler yüzlü, ufak tefek bir adamcağız vardı.  Eminim ki yaşı benim yaşımının iki katından fazlaydı ama minyon olduğu için yaşını hiç göstermiyordu.  Postayı almaya uğradığımda onunla selamlaşır, kısaca hal-hatır ederdik. Bir gün öğlen paydosunda elinde bir demet zarf  ile kapımı çaldı, yazıhaneme girdi.  “İki gündür postaya bakmadınız, zarflar epey birikti, ben getireyim dedim, aralarında önemli bir şey olabilir.” diyerek elindekileri masama bıraktı.  Buyur ettim, çekine çekine, kibarca karşıma oturdu.  Yemeğini yemiş olduğunu öğrenince çay ısmarladım.  Kısa bir sohbet sonrası konu Türk Müziğinden açıldı.  Tam da ben o günlerde ud çalmayı öğreniyordum.  Borumu mu; bir ay gibi uzun(!) bir zaman ders almıştım ve artık  makamlar konusunda allame olmuştum! 

Eh, elime de fırsat  geçmişti ya,  çalışanlarım ile aramızda “Küçük Adam” lakabını takmış olduğumuz  konuğuma  ders vermem gerekiyordu!  Adamcağıza ne söylesem “Evet”, “Haklısınız” gibi kısa cevaplar veriyor ve beni saygı ile dinliyordu.  Mesai saati başlangıcı yaklaşınca kalktı, verdiğim bilgiler için teşekkür etti ve gitti.  Az sonra yazıhane komşum muhaseci Mustafa kapımda belirdi.

–          “Ya bizim hoca ne arıyor burada?” dedi daha selam vermeden.

–          “Ne hocası ya?  Kim senin hocan, kimden bahsediyorsun?

–          Şimdi kapıdan çıkan bizim koro şefinden bahsediyorum, bizim dernekte hoca.

–          Ciddi misin?

–          Ne demek ciddi misin?  Adam bestekar, TRT’de çalınan beş-altı şarkısı var yahu!

Hani “başımdan aşağı kaynar sular döküldü” derler ya, işte ilk defa bu tabirin cuk diye oturduğu bir olayla karşı karşıyaydım.  “Baltayı taşa vurdum” mu desem, “Çam devirdim” mi desem? bilemedim.  Yüzümü bir ateş bastı, kuruyan boğazımdan zorlukla çıkan bir sesle;

–          Yaaaa! diyebilmiştim sadece.

–          “Yaaaa” tabi…  Sen çocukları kınıyorsun ama bak zamanında aynı şeyi sen de başkasına yapmışsın işte! Gençleri hoş görmeyi bileceksin!

Benim sağ omuz melaikemdi yine konuşan.  Haklıydı!

Elinde bastonu ile kaldırımda yürüyen bir ihtiyara baktığımızda, eğer geçmişini bilmiyorsak, onun doğduğundan beri böyle olduğunu sanırız.  O hiç çocuk olup bilye oynamamıştır, uçurtma uçurmamıştır, lise çağında kendisini  kızlara beğendirmek için saçına briyantin boca etmemiştir, ihtimal ki yüzme de bilmez, bisiklete de binemez…  mi acaba?  Yoksa, o bunak görünümlü zat gençliğinde pentatlon milli takımının en gözde elemanı mıydı?  O yakışıklı sporcunun etrafında kızlar fır mı dönmüştü ? Yoksa… ünlü bir cerrah olup yüzlerce hayat mı kurtarmıştı?  Uzatın bu listeyi uzatabildiğiniz kadar.

“Kurt kocayınca çakalların maskarası olur” derler. En iyisi mi, gelin hep birlikte benim sağ omuz melaikemin sözünü dinleyelim.  Biz 70’lik gençler, bir ihtiyar görürsek onu küçümsemeyelim ve kesinlikle dalga geçmeye kalkışmayalım.  Onun dökülmüş dişlerine de aldanmayalım. Zira, kocamış da olsa, neticede kurt her yaşta kurttur!   İşin kötüsü; o yine kurt kalır da biz kendimizi çakal seviyesine indirmiş oluruz, maazallah!

 

Adil Karcı

23.12.2017

Kolsuz Agop

KOLSUZ AGOP HAKKIN RAHMETINE KAVUSTU. ISIKLAR ICINDE YATSIN. 13/2/2018 Dr.T.Sumer

Bir efsane: Kolsuz Agop!..(ALINTIDIR T.S.)

1 Eylül 2017

Uzun süredir aramak istiyordum. Zira dilden dile anlatılan, kuş cıvıltılarıyla dolu muayenehanesini kısa bir süre önce, ani bir kararla kapatmıştı. Yaklaşık iki sene önce kendisini ziyarete gittiğimde, ilerleyen yaşına rağmen çok sağlıklı görünüyordu. Acaba neden hastalarına veda etme gereği duymuştu?..
Önceki gün 30 Ağustos Zaferi’ni kutlayan mesajını alınca, zihnimi kurcalayan bu soruya cevap bulabilmek amacıyla hemen aradım. Meğer karaciğerinden rahatsızmış ve dünyaya gözlerini açtığı, bilim insanı olarak da hayatının en güzel yıllarını verdiği Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yatıyormuş.

*  *  *

Hastalarının “Kolsuz Agop” olarak tanıdıkları Prof. Dr. Agop Kotoğyan, 1938 yılında İstanbul’a göç ederek Samatya’ya yerleşen yoksul bir ailenin ilk çocuğuydu. Bu nedenle daha ilkokulda okurken, Samatyalı büyüklerine ait bir gümüş atölyesinde çalışmaya başlamıştı. Sıcak, çok sıcak bir yaz günü, gümüş kalıpları plaka haline getirmek için kullanılan presin silindiri önce iş önlüğünü, ardından da kolunu kapmış, el ve kolu, ta omzuna kadar presin altında ezilerek un ufak olmuştu.
Doğduğu Cerrahpaşa Hastanesi’ne vardığında doktorlar, ‘Bu çocuk yaşamaz’ demişlerdi. Ameliyat sonrası günlerce komada kalmış, tüm ümitlerin söndüğü bir gün, mucizevi biçimde gözlerini açıp, hayata yeniden tutunmuştu. Bu onun Cerrahpaşa’da dünyaya ikinci kez gelişiydi!

*  *  *

Kaza sonrası çevresindekilerin
acıyarak bakmasına çok üzüldüğünden kendi isteğiyle bir yıl süreyle okula gitmedi. Ama ders çalışmaya dışarıdan devam etti. Okulsuz geçen o yıl boyunca hep düşündü ve sonunda tek kollu bedeniyle bir meslek edinebilmek için tek seçeneğin okumak olduğuna karar verdi.

*  *  *

Okul hayatı boyunca, yazları ve hafta sonları çalışmaya devam etti. Tahtakale’de işportacılık, konfeksiyon atölyelerinde işçilik yaptı. Her yıl okul birincisi olup evine takdirlerle döndüğü gibi “bu halinle oynayamazsın” diyenlere inat futbol bile oynadı. Hatta o yılların gözde takımlarından Samatya Gençler Kulübü’nün formasını giymeyi de başardı. Ama hastalık derecesinde Fenerbahçeliydi. Bu sevgiyle kulübün kongre üyesi oldu.

*  *  *

1957’de İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni kazandığında, hayatının en büyük mutluluğunu yaşadı. Doğduğu, kaza sonrasında yeniden hayata döndüğü Cerrahpaşa Hastanesi’nin kapısından içeri girerken “Bir zamanlar bu hastane beni kurtardı. Şimdi can kurtarma nöbetini ben devralıyorum” diye düşünüyordu. Lise gibi, üniversiteden de birincilikle mezun oldu. Ama ne zorluklarla mücadele ederek…
Örneğin kolunu kaybettiği kazadan önce o da çoğumuz gibi sağ elini kullanıyordu. Sol eliyle iş görebilmek için çok uğraştı. Tek eliyle tüplerden şırıngaya ilaç çekip hastaya enjekte edebilmek için, geceler boyu hastanede gönüllü nöbetler tuttu. Evde gittiğinde de portakallara su şırınga ederek bu becerisini pekiştirmeye çalıştı. Dikiş atmayı da evde ne kadar sökük ve yırtık varsa dikerek öğrendi. Böylece iki yıl içinde tek kollu olmanın karşısına çıkardığı tüm engelleri aşmayı başarmıştı.

*  *  *

Profesör olduktan sonra dünyanın birçok ülkesinde dersler, konferanslar verdi, uluslararası tıp dergilerinde 300’ü aşkın makalesi yayımlandı. Ayrıca cilt hastalıkları üzerine çok önemli iki kitap yazdığı gibi, ülkemizde cinsel yollarla bulaşan cilt hastalıklarıyla ilgili kürsüyü ilk kez kuran bilim insanı olarak da tarihe geçti.
Bu arada ABD, Almanya, Fransa ve Kanada başta olmak üzere birçok ülkeden çok cazip teklifler aldı. Ama o bunların hiçbirine itibar etmedi. ‘Ermeni olduğun için dedeni, fukara olduğun için kolunu kaybettiğin o ülkede ne işin var’ diyenlere gülüp geçerken şunları düşündü:
“Evet ülkemde çok acı çektim. Sefaletin dibini gördüm. Doğrudur: Dedemi, çocukluğumu, kolumu kaybettim ama yolumu kaybetmedim! Bu ülkede yaşayan milyonlarca insandan hiçbir zaman farklı biri olmadığımı düşündüm. Bu güzel topraklardaki tüm insanları kardeşlerim olarak benimsedim. Bir ülkeyi sevmek demek, bu topraklarda geçirdiğin güzel ve iyi günleri sevmek demek değildir. İyi günde ve kötü günde burada olmak, vatanın yanında kalmak, hatta vatan uğruna ölmeyi göze almak demektir. ‘Boş başak dik, dolu başak ise eğiktir’ derler. Ben hep eğik gezdim şu dünyada. Kibirden nefret ettim. Burnumun dikine gitmedim, bilginin ve bilimin ipine sarıldım. Çok çalışarak tüm engelleri aştım ve işimi asla şansa bırakmadım…’

*  *  *

Üniversitedeki görevi 41 yıl üç ay sonra emekliliği nedeniyle sona erince, Osmanbey’de kuş cıvıltılarıyla ünlenen muayenehanesinde Türkiye’nin, hatta dünyanın dört bir yanından gelen hastalarına şifa kazandırmaya ve vergi rekortmeni olmaya devam etti.
Ta ki rahatsızlanıp, doğduğu, kolu koptuktan sonra dünyaya yeniden tutunduğu Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılıncaya kadar…
İnanıyorum ki, yetiştirdiği değerli öğrencileri onu üçüncü kez sağlığına kavuşturacaklar…

*  *  *

Bu yazıyı niçin bayram günü kaleme aldığıma gelince;
Agop Hoca, doğduğu Samatya’dan hiç kopmadı. Bayram günleri benim de 17 yıl boyunca severek yaşadığım semte gelir, sokak aralarında çocukluk anılarını ararcasına dolaşırken elini öpen çocuklara, onları sevinçten havalara zıplatacak kadar bayram harçılığı verirdi.
Bu bayram o çocuklar için Agop amcasız geçecek.
Ama inanıyorum ki gelecek bayramda efsane yine geri dönecek.
Hepinize sağlık, huzur ve mutluluk dolu bayramlar diliyorum. Sevgiyle kalın…

KOLSUZ AGOP HAKKIN RAHMETINE KAVUSTU. ISIKLAR ICINDE YATSIN. 13/2/2018 Dr.T.Sumer

ATATÜRK VE BABAM

ATATÜRK VE BABAM

Yıl 1952.  Adana’da ilkokula başladığım yıl.  Okul açılalı henüz iki ay kadar olmuştu ki bir gün öğretmenimiz ertesi sabah 10 Kasım olduğunu, ilk derse girmeyeceğimizi ve bahçede sıra olmamız gerektiğini söyledi bize. Ertesi sabah okula gidince derse girmeyecek olmak birçoğumuzun hoşuna gitmiş, bahçede koşup oynamaya başlamıştık.  Sonradan  öğreneceğim tabirle “ilk dersi kaynatıyorduk”.

Derken başöğretmenimiz Abdullah bey binanın altı-yedi basamaklı girişinin en yükseğine çıktı ve gür sesi ile “hadi herkes sıraya!” diye komut verdi.  Kısa zamanda her öğretmen kendi sınıfını sıraya soktu, sınıfının başında durdu ve bütün okul beklemeye başladık.  Şimdi ne olacaktı?  Bilmiyorduk ve fısıltı ile herkes birbirine birşeyler soruyordu.

–          Ne olacak lan şimdi?

–          Bayraklar niye tepeye kadar çekilmemiş bugün?

–          Örtmen dün 10 Kasım dediydi ya ondan.

–          Atatürk’ün ölüm günü, bilmiyon mu kız?

–          Atatürk yeni mi ölmüş?

Konuştuğum için öğretmenden papara yemeyeceğimi bilsem, bilgiçlik taslayıp “günün mana ve ehemmiyetini” bu cahil arkadaşlarıma anlatacaktım ama korkudan konuşamıyordum. Zira bir yıl öncesi 10 Kasımı yaşamışlığım vardı ve bu konuda birşeyler biliyordum.

Okula başlamadan bir yıl önce, yani 1951 yılında, Kasım ayının  bir sabahı evde alışılmışın dışında birşeyler olduğunu fark ettim.

(Belki ondan önceki  10 Kasımlarda da bu böyleydi ama ben öncesini hatırlamıyorum).

Bedensel olarak çalıştığı için, özel günler hariç,  babam takım elbise filan giymezdi, ama o sabah traş olmuş, ben doğmadan önce yaşadıkları İstanbul’da giydiği birkaç elbisesinden birisi olan İngiliz kumaşı elbisesini giymiş ve de kravat takmıştı.  Annem de siyah döpiyesini giymiş, nadiren giydiği siyah rugan ayakkabılarını siliyordu.  Bir yere mi gidilecekti? Nikah, düğün gibi bir şey mi vardı?  Ben bunları düşünürken birden fabrikaların sirenleri çalmaya başladı.

Annem ve babam ayağa fırladılar, yan yana durup başlarını öne eğdiler.  Babam “hadi oğlum gel sende..” dedi.  Neden-niçin anlamadan ben de onlar gibi yaptım ve uzunca bir zaman evin içinde kımıldamadan durduk.  Hayret, siren sesleri hariç, dışarıdan da hiçbir ses-seda gelmiyordu.   Siren sesleri giderek zayıflayarak sona erince sormadan edemedim:

–          Anne, biz neden ayağa kalkıp sessiz bekledik?  Siz neden böyle giyindiniz?

–          Bugün 10 Kasım, Atatürk’ün ölüm yıldönümü.  Ona saygımızı sunduk!

“Gel buraya, karşıma otur” diyen babam bana dili döndüğünce Atatürk’ü anlattı.

“Babam Atatürk’ü çok yakından görmüş, onunla konuşma şerefine nail olmuş, Atatürk’ün sorduğu sorulara verdiği zekice cevaplar için O’ndan aferin bile almış” diyebilmek isterdim.

Ama hiç öyle olmamış.  Kendisi gibi binlerde erin sıralandığı askeri bir törende O’nu yirmi adım kadar bir mesafeden on-onbeş saniye kadar görebilmiş sadece.  (Ama o “on-onbeş saniye” o kadar uzun bir zaman dilimi olmalıydı ki, yeri geldiğinde babamın bu olayı anlatması saatlerce sürerdi.)

Birçoğunu tam anlamasam bile, babamın Atatürk ile ilgili olarak anlattıklarını pür dikkat dinliyordum ve böylesine büyük bir insanı kaybetmiş olmanın gittikçe artan hüznünü yaşıyordum.  Ben doğmadan çok önceleri ölen dedem Atatürk olabilir miydi acaba?  Zira O’ndan bahsederken babam “hepimizin babası” diye söz ediyordu.

O yıllarda okullarda mikrofon-hoparlör vs. hak getire!  Büyük sınıfların birisinden bir kız basamakları tırmandı, yüzünü bize döndü ve olanca ses gücü ile bir şiir okumaya başladı.

“Uzun uzun kavaklar, dökülüyor yapraklar, ben Ata’ma doymadım, doysun kara topraklar” diyerek  şiiri bitirdiğinde, olayın ne olduğunu bilen bilmeyen bütün okul salya sümük ağlıyorduk. Hele ki kısa zamanda taparcasına sevdiğimiz sevgili öğretmenimizin de ağladığını görünce bastırmaya çalıştığımız hıçkırıklarımızı da koyvermiştik.

Sene 1969, aylardan Haziran.  Yani babamın vefatının bir ay kadar öncesi.  Önce marangozlukta, sonra makine, trafo vs. montajında şef olup yetiştirdiği kalfalar, ustalar toplanıp babamı hasta yatağında ziyaret ediyorlardı.  Kahve-çay ikramı yapılmış, eski günler konuşulmuş, ziyaretçilerden birisinin espirisi neticesinde sıra ölüm bahsine gelmişti.

–          Ustam ya, senin bize öğreteceğin daha nice konular var.  Sakın öleyim filan deme ha!

–          Bak hele bak!  Yani öğreteceği bir şey kalmamış olsa, “ustamız ölsün bana ne mi demek istersin” menfaatçi?

–          Bırakın tartışmayı, ölüm Allah’ın emri, vademiz gelince nasıl olsa gideceğiz  be çocuklar.

–          Valla ustam hepimize ayrı bir sanat öğrettin, kimimize ekmek verdin, kimimizi sen evlendirdin.  Allah gecinden versin ama, senin gideceğin yer Cennet’tir!

–          Belki Cehennem daha eğlencelidir?  Bakarsın ustam oraya gitmek ister?

–          Size bir şey söyleyim mi çocuklar?  Eğer öbür dünya varsa, eğer Cennet-Cehennem varsa, ölünce nereye gideceğim umurumda değil, yeter ki Atatürk’ün gittiği yere gideyim!

Babamın Atatürk ile ilgili son sözleri bu olmuştu.  Bu dünyayı terk ettikten sonra belki de babam öbür dünyada sevgili Atatürk’ünün emir eri olmuştur?  Her ikisinin de ruhu şad olsun!

Adil Karcı

10 Kasım 2017

GENGHIS KHAN’S KIDS

Genghis Khan: The daddy of all lovers
by CHRISTOPHER HUDSON
Last updated at 16:51 22 May 2007

We know he was one of history’s greatest warriors, but new research shows Genghis Khan could have fathered thousands of children
Seven hundred years ago, a man almost conquered the Earth. He made himself master of half the known world, and inspired mankind with a fear that lasted for generations.

“In the course of his life he was given many names – Mighty Manslayer, Scourge of God, Perfect Warrior. He is better known to us as Genghis Khan.”

So begins Harold Lamb’s 1927 book Genghis Khan: Emperor Of All Men, which – 80 years after its publication – remains the best-selling history on the Mongolian warlord.

genghis
But what Lamb did not say – because there was no proof of it until this day – is that Genghis Khan could also lay claim to being the most prolific lover the world has ever seen.

After analysing tissue samples in populations bordering Mongolia, scientists from the Russian Academy of Sciences believe the brutal ruler has 16 million male descendants living today, meaning that he must have fathered hundreds, if not thousands, of children.

And as the geneticists agree, it can be explained only by Genghis Khan’s policy of seizing for himself the most beautiful women captured in the course of his merciless conquests.

The Mongol victory feasts were notorious. Genghis Khan and his commanders would tear at huge lumps of nearly raw horsemeat while captive girls were paraded for their inspection.

Genghis Khan chose from women of the highest rank. He liked them with small noses, rounded hips, long silky hair, red lips and melodious voices.

He measured their beauty in carats: if he rated them below a certain number they were sent to the tents of his officers.

On one occasion, his lieutenants were idly debating what was the greatest enjoyment that life afforded. The consensus was leaning toward the sport of falconry – Genghis owned 800 falcons – when their leader offered his own deeply felt view.

“The greatest pleasure is to vanquish your enemies and chase them before you, to rob them of their wealth and see those dear to them bathed in tears, to ride their horses and clasp to your bosom their wives and daughters,” he announced.

Despite his appetite for women, the findings of the geneticists sound impossible. They suggest that Genghis fathered more offspring than anyone in history.

How could 16 million men, living in an area stretching from China to the Middle East, share the identical genetic footprint of one man?

Yet that vast region precisely matches the range of Genghis Khan’s dominion, through which he led his 13th century Mongol armies on the greatest orgy of pillage, rape and slaughter known to history.

It was a phenomenal achievement, accomplished in just 20 years. At the time of his death in 1227, Genghis ruled an empire twice the size of Rome’s, and it changed the world forever.

His original name was Temujin, but he took the title of Genghis Khan or ‘Universal Ruler’ when he united the fractious Mongolian tribes in 1206.

He and his pony-mounted archers then set out on a whirlwind of foreign conquest and destruction.

His armies ravished northern China, Samarkand and the other fabled Central Asian cities of the Silk Road, and much of far-off Russia.

Genghis and his hordes annihilated every community which resisted them, killing or enslaving men, then distributing captured women among themselves and raping them.

“The plundering of enemy territories could begin only when Genghis Khan or one of his generals gave permission,” wrote Russian historian George Vernadsky.

“Once it had started, the commander and the common soldier had equal rights, except that beautiful young women had to be handed over to Genghis Khan.”

Often Khan took pleasure in sleeping with the wives and daughters of the enemy chiefs. His army commanders believed him to have extraordinary sexual powers, because he would sleep with many women every night.

There was never any shortage of women, for he and his hordes used bone- crushing violence to wipe out all the men who stood in their path.

A year after he and his hordes ransacked Beijing in 1214, an ambassador to the city reported that the bones of the slaughtered formed mountains, that the soil was greasy with human fat and that some of his own entourage had died from diseases spread by the rotting bodies.

When Genghis and his armies laid siege to cities, the besieged inhabitants were forced to resort to cannibalism.

His nomadic tribesmen travelled with battering rams, scaling ladders, four-wheeled mobile shields and bombhurlers in a juggernaut that was something new in history: a growing army which gathered prisoners as it went along and used them as soldiers or in its slave-labour force.

The further it travelled, building its own roads, the stronger it became. Prisoners were used as cannon-fodder – driven forward as suicide troops to fill up the moats and take the full force of the defences’ fire.

Where possible, Genghis Khan used local prisoners so that defenders would hold back, unwilling to slaughter people they recognised.

In the Persian city of Merv, an ancient seat of learning regarded as the pearl of Asia, Genghis Khan committed one of the greatest unmechanised mass killings in history, second only to the massacres of Armenians by Turks in 1915.

For four days, the population was led out from the city walls to the plains to be slaughtered. A group of Persians later spent 13 days counting the people slain.

The Persian historian al-Juvayni, writing a generation after the destruction of Merv, said: “The Mongols ordered that, apart from 400 artisans, the whole population, including the women and children, should be killed, and no one, whether woman or man, be spared.

“To each Mongol soldier was allotted the execution of 300 or 400 Persians. So many had been killed by nightfall that the mountains became hillocks, and the plain was soaked with the blood of the mighty.”

Historians today estimate that more than a million were killed.

In southern Russia, Khan’s Mongol armies destroyed a combined Russian army four times bigger. The surviving leaders, including Prince Romanovitch of Kiev, surrendered on the understanding that no blood would be shed. It wasn’t.

The captives were tied up and laid flat, where they became the foundation for a heavy wooden platform on which the Mongol commanders feasted and chose which women to bed, while the Prince and his allies were crushed or suffocated.

Aside from these battlefield conquests, Genghis Khan had six Mongolian wives, he established a large harem and he married many daughters of foreign kings who prudently submitted to his rule.

It was on August 18, 1227, during a campaign against the Tangut people of northwestern China, that Genghis Khan died. The reason for his death is uncertain.

Many assume he fell off his horse, due to old age and physical fatigue; others allege he was killed by the Tangut.

There are persistent folktales that a Tangut princess, to avenge her people and prevent her rape, castrated him with a hidden knife and that he never recovered. Whatever the cause, his legacy was astonishing.

His Mongol Empire ended up ruling, or briefly conquering, large parts of modern day China, Mongolia, Russia, Azerbaijan, Armenia, Georgia, Iraq, Iran, Turkey, Kazakhstan, Kyrgyzstan, Uzbekistan, Pakistan, Tajikistan, Afghanistan, Turkmenistan, Moldova, South Korea, North Korea and Kuwait.

His sons and heirs ruled over his empire, and may well have used their position to establish their own large harems, especially if they followed their father’s example.

David Morgan, a historian of Mongol history at the University of Wisconsin, says Genghis’s eldest son, Tushi, had 40 sons.

Ata-Malik Juvaini, who wrote a treatise on the Mongols in 1260, said: “Of the issue of the race and lineage of Ghengis Khan, there are now living in the comfort of wealth and affluence more than 20,000.

“More than this I will not say … lest the readers of this history should accuse the writer of exaggeration and hyperbole and ask how from the loins of one man there could spring in so short a time so great a progeny.”