ADİL KARCI’DAN “GOLF KİTABI”


GOLF KİTABI

“Sabah kalkar kalkmaz yürüyüş yapmak faydadan çok zarar getirir, vücudun ısındıktan sonra, hatta tercihen öğlenden sonra yürüyüş yap” diyen bir doktor arkadaşımın tavsiyesine uymuş, Adana’nın güneşli bir Şubat günü öğlenden sonra bulvar kenarındaki geniş kaldırımda yürüyordum. Sol ayakkabımın bağının çözülmüş olduğunu fark ettim, yol kenarındaki beton çiçekliğe ayağımı dayadım, çözülmüş ipi bağlamaya koyuldum.

–       Bu yaşda ipli gundura neyim geymeyeceng, en iyisi çarık hemşerim!

Ses arkamdan geliyordu.  Döndüm baktım; görüntüsü benden daha yaşlı olan bir adam iki elini üst üste bastonun sapına, çenesini de ellerinin üstüne dayamış, iki büklüm bir halde arkamdaki bankta oturuyor ve beni seyrediyordu.  Onu  cevapsız bırakmamak için, ip bağlama işime devam ederken alakasız bir cevap verdim;

–       Haklısın be gardaş, dedim, ne edersin?  Yaşlılık başa bela işte!

İşim bitince tekrar dönüp ona baktım.  Başındaki sekiz köşeli gri kasketi, yakasına kadar düğmeleri kapalı buruşuk beyaz gömleği, onun üzerindeki siyah  yeleği, onun da üzerindeki kareli-damalı ceketi,  bacağındaki siyah  şalvarı  ve ayağındaki Ermenek lastiği pabuçları hiç de yabancı gelmemişti bana.  Bir yerlerden hatırlıyordum ben bu kıyafeti, ama nereden? Hafızamı yokladım; yok hayır, olamazdı!  Altmış yıl öncesindeki Köylü Memed Emmi olamazdı bu adam; imkansızdı!

–       Ne o bey, daldın gettin? O gader mı tohafım?  İliş hele şuraya, dedi ve sanki oraya sığmayacakmışım gibi (ama aslında saygı gösterisi olarak), zaten kenarına yakın oturmakta olduğu bankın tam ucuna kadar kaydı ve başı ile boş tarafı işaret ederek beni oturmaya davet etti.  Onu kırmadım.  Öyle ya, birkaç dakika otursam yürüyüşüme zarar mı gelecekti sanki?

–       Kusura bakma yaa, dedim, seni uzun yıllar öncesinden birisine benzettim de.  Bir Köylü Mehmet amcamız vardı biz çocukken…

–       Dur heleee, dedi, sen nerden tanıyon Köölü Memmediii?

–       İstiklal Mahallesinden, dedim, bir de oğlu vardı Kadir.

–       Senin adın ney? diye sordu,   Kimlerdensin de hele bi yol…

Kendimi tanıttım, çocukluğumda oturduğumuz evi, mahalleyi, arkadaşları anlattım kısaca.  Camları şişe dibine benzeyen kara çerçeveli kocaman gözlüğünü düzelterek bana daha da dikkatle baktı ve:

–       Bura bah hele!  dedi, sen o kolf kitabını yazan oğlan olmayasın?

– – – – – – – – – – – – – – – –

Şimdi size “İnce Memed’in  yazarı kim?” diye sorsam, eminim, duraksamadan “Yaşar Kemal!” dersiniz. Ve hatta bırakın yerli bir romanı ve yazarını bir yana, Anna Karenina’nın, İki Şehrin Hikayesi’nin, Babalar ve Oğulları’nın yazarlarını anında söyler, içeriğini hayat hikayeniz gibi anlatıverirsiniz.  Ama, size “Türkiyede ilk olarak

Golf Kitabı’nı kim yazdı diye sorsam?  Tıssss…. cevap yok değil mi?

Neyse, boşuna internette aramaya filan kalkmayın.  Size zahmet ettirmeden ben söyleyeyim;  Ben yazdım!

“Hadi be!”, “Amma da attın haaa!” gibi nidalar duyar gibiyim.  Ama durun, bir dinleyin hele yahu

– – – – – – – – – – – – – – – – –

Yanılmıyorsam sene 1956 idi.  Bahriyeli olarak askere alınan dayımın oğlu Akif ağabeyim, satın alınan bir savaş gemisinde hem eğitim görmek hem de onu Türkiye’ye getirmek için gittikleri İngiltere’nin Portsmouth limanında altı ay kadar kalmış ve  orada biraz da İngilizce öğrenip dönmüştü.  Çat pat lisan bilenlerin “Abdurrahman Çelebi” sayıldığı o günlerde Adana’daki İncirlik Hava üssünde işe girmiş ve Amerikalılara ait golf kulübünde doğrudan idare amiri oluvermişti.

Tek halası olan annemi ziyaret etmek üzere bize geldiği bir gün, cebinden çıkarttığı beyaz bir nesneyi bana doğru fırlattı;

–       Tut!

Gerektiği kadar atik davranamamış olmalıyım ki tutamadım ve üzeri çopur çopur, güvercin yurmurtası benzeri beyaz şey küt diye kafama çarptı.  Resmen taş gibi birşeydi.  Canımın yandığını belli etmemeye çalışarak;

–       Ne bu Akif abi? diye sordum.

–       Golf topu..  Eski topları çöpe atıyorlar, bir tanesini sana getirdim.

–       Golf ne ki?

–       Hani sopa ile vurarak oynarlar ya, işte onun topu.

Golf diye bir şeyi hiç duymamıştım.  Topu ile tanışmam da hiç hoş olmamıştı zaten!

Uzun uzun anlattırdım nasıl oynandığını.  Baston benzeri bir sopa ile, ama el tutacak geniş yeri ile topa vurularak oynanırmış.  Sahadaki deliklere sıra ile sokulurmuş toplar.  En az vuruş yaparak deliklere sokan oyunu kazanırmış.

Hemen ertesi gün onun anlattığı  şekilde bahçeye küçücük bir çukur kazdım.  Bulabildiğim bir değnekle topa vurmaya çalışarak (güya) golf oynamaya başladım.  Tek başına oynamak sıkıcı oluyordu.  Mahalledeki arkadaşlarla oynamak zevkli olacaktı ama önce ben elimi iyice alıştırmalıydım ki kazara onlara yenilmeyeyim.

Cumartesi günü okul yoktu.  Arkadaşlarım mahallenin arka tarafında toplanmış, paçavralardan kestikleri şeritleri yumak şeklinde sararak yaptıkları top ile futbol oynuyorlardı.  Elimdeki değneği ve golf topunu onlara göstere göstere saha olarak kullandığımız boş arsanın kenarına geldim, dikkatlerini çekmek için kendi kendime oynamaya başladım.  Bu acayip topu ilk fark eden Malak Macit kalesini boşaltıp yanıma geldi;

–       O ney lan?

–       Golf topu!

–       Kaleyi bırakıp nereye gittin lan Malak!  Salih’ti bu.  Boş kaleye gol yemişlerdi ve Macitle kavgaya geliyordu.  Ama, olağaüstü bir şeyin olduğunu fark etmiş olmalıydılar ki, gol konusunun üzerinde durmadan iki takımın oyuncuları da oyunu bırakıp etrafımı sardılar. Avucumu açıp topu ortaya uzattım.  Hemen kapıp incelemeye başladılar.

–       Hiç golf topu görmediniz mi be? dedim, küçümser bir tavırla ve sustum.  Onlar başladı:

–       Golluf da ney ki?

–       Golluf deel lan, sen de hiç bişi bilmiyon be!  Kolf olum kolf!

–       Ben biliyom lan, kolf topu işte, çook gördüm bunnardan.

–       Hee, gördün!  Deden de zati kolluf oynardı deel mi?

Sonunda bir tanesi akıl edip nihayet sordu;

–       Valla ben heç görmedim argadaş!  Nasıl oynanıyo bu?

Tam da aradığım soru buydu işte.  Uzun uzun anlattım, küçük bir çukur kazdırdım ve elimdeki sopa ile topu deliğe soktum.  Kim daha az vuruşla topu deliğe sokarsa o kazanır dedim.  İlgilerini çekmiş olmalı ki, futbolu unutup golf oynamayı denemeye başladılar.  Ertesi gün için sözleştik, toplanıp golf sahası yapacaktık.

Florida’da bir Golf alanı

Mahalledeki evlerin bittiği yer ile çok gerilerdeki portakal bahçesinin arasında kocaman boş bir arsa vardı.  Bir kenarını başlangıç, yüz adım ötedeki kenarını da bitiş olarak planlayıp küçük çukuru oraya kazdık.  Aklı evvel bir arkadaşımız, çukur düzgün olsun diye, evden yürüttüğü yoğurt kasesini getirip çukura gömdü.  Hakikaten yaptığımızı beğendik ve hemen turnuvaya başladık.  Bu defa herkes kendi sopasını kendisi yapıp getirmişti  ama hiçbirisinin deneyimi olmadığından, sopayı topa rast getirmeyi bile beceremiyorlardı.  Bu iyiye işaretti; biraz deneyimli olan bendeniz kesin şampiyon olacaktım!  Yedi vuruşta topu deliğe soktum.   Benden sonra gelen onbir vuruşta yapabilmişti aynı işi.  Açık ara birinciydim, taa ki….

–       Ben de furam mı?

Babası ile aynı lakaba sahip olan, yani “Köylü Mehmet”in tek oğlu “Köylü Kadir” bana soruyordu bu soruyu?  Hepimiz hayret ettik, zira Kadir hemen hemen hiç konuşmaz,

çömelmiş bir şekilde bir kenarda saatlerce oturur,  gülümsek bir suratla bizi izlerdi hep.  Okul önlüğü haricinde giydiği  tek tip kıyafeti ile babasının kopyasıydı sanki.  Başta kasket, beyaz gömlek (tabi boğazına kadar kapalı), yelek, şalvar ve siyah lastik pabuçlar! Kısacası;  “Köylü Memed”in maketi!

–       Eh,  hadi gel sen de oyna bakalım, dedim.

Değneği aldı, kalın tarafı aşağıya gelecek şekilde elinde döndürdü ve hiç duraksamadan yerdeki topa “çaattt” diye vuruverdi.  Top havalandı, gitti, gitti deliğin yirmi adım kadar önüne düştü!  Bir daha, bir daha derken beş vuruşta top deliğe girdi!  Hepimiz donmuş kalmıştık.  Acemi şansı da bu kadar olamazdı yani.

–       Geç oldu, haftaya yeniden yarışacağız dedim, topu alıp cebime koydum ve arkama bakmadan evin yolunu tuttum.

Bozulmuştum.  Nasıl olurdu da benden iki yaş küçük olan Köylü Kadir beni geçebilirdi?  Mahallede tek golf ustası bendim halbuki.  Hemen Akif abime sormalıydım; topu insan boyundan daha yükseğe havalandırmak yasak mı diye.

.

“Yoo”, dedi Akif abim, “ilk vuruşlarda topu havadan göndermezsen çukura yakın düşüremezsin ki.  Aslı bu zaten!”  Cebinden yepyeni bir golf topu çıkartıp bana verdi,

“Al bakalım, bu daha güzel ve yeni, öncekinin yazıları bile silinmişti”.

İki topum olduğu için hafta arası hergün bolca vuruş çalıştım.  Hepsini yenecektim, emindim artık. Kadir de kimdi ki be?   Havam olsun diye ortaya karşılıksız bir iddia bile koyabilirdim.   Ama bu işin kuralları da olmalıydı ve o kuralları ben koymalıydım.

Derhal işe koyuldum ve golf kitabını yazmaya başladım.  Ne kadar lafı uzatsam da benim kitap bir sayfayı geçemedi.  Turnuvaya katılacak olanlar kopyalasın diye

elden ele dolaştırttım.  Kısa mısa, kitap kitaptı işte ve ilk golf kitabını da ben yazmıştım!  (İlk ve son baskısı değişik el yazıları ile yazılmış olup sanırım toplam on adet kadardı).

Tek delikli turnuva devam ederken, cebinden hiç eksik etmediği siyah çakısı ile, Kadir hala sopasına şekil vermeye çalışıyordu.  Kalınca bir dal kesmiş, orasını burasını yontup duruyordu. Sıra kendisine geldi.  Yine duraksamadan vurdu topa.  Top bu defa daha da uzağa uçtu ve çukura daha yakın düştü.  Üçüncü vuruşta top çanaktaydı!

–       Helal sana lan Gadir!

–       Nası vuruyon lan öyle?  Bize de ööretsene olum!

Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü.  Yenildiğim yetmiyor gibi üzerine bir de yepyeni golf topumu ödül olarak verecektim!  Ama, dönüşü yoktu, mecburdum.

–       Al Kadir, hakkıynan kazandın, diyerek, ama içimden istemeye istemeye, topu verdim.  Sormalıydım  Kadir’e; nereden öğrenmişti bu vuruşları?

Herkes dağıldıktan sonra, galibiyet sevinci göstermeyen ve hiçbirşey olmamış gibi gidip kenarda çömelmiş olan Kadir’in yanına gittim.  Ayağa kalktı, cebindeki topu çıkarttı ve daha ben hiç bir şey söylemeden;

–       İsterisen al bunu geri, gıymatlı bi şey bu, bana vermesen de olur, dedi.

–       Olur mu öyle şey Kadir, o senin hakkın, dedim.  Ve sordum;

–       Kadir sen bu vuruşları nasıl öğrendin.

–       Biliyon, dedi, ben her okul datil oluncı köye gider davar güderim.  Yazıda yabanda yapacak bi şey yoh, zabahtan akşama elimdeki zoppaynan yerdeki daşlara furur vakıt geçiririm.  Öyle işte…

– – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – –

–       Sen O’sun deel mi? dedi Kadir.  “Evet” manasına sadece gülümsedim.

–       Biliyon mu? dedi, ben o kolf topunu hala saklarım; bohçada durup durur.

–       Sen de biliyon mu? dedim, senin çakıyı da ben hala saklıyorum.

Kadir ile karşılaşmadan birkaç ay önce yabancı bir spor kanalında dünyanın en fazla para kazanan oyuncularını anlatan bir programa rastlamıştım.   Basketbolcu Michael Jordan’dan sonra, listenin ikinci, üçüncü ve dördüncü sıralarını, hepsi Amerikalı golf oyuncuları olan, Tiger Woods, Arnold Palmer ve Jack Nicklaus alıyordu.  Bu adamlar ne yapıyorlardı ki bu kadar para kazanıyorlardı?  Hem zevkini tatmin et, hem de uçuk miktarlarda para kazan!  İyi iş valla!   O programı izlerken benim golf maceram aklıma gelmiş ve Kadir’e yenildiğimi hatırlamıştım.  Kadir resmen harcanmıştı!  Kısır bir döngü içerisinde yaşayan, dar çevrenin isimsiz bir çocuğuydu o.  Belki onun gibi daha binlercesi vardı ülkemizde ama yaşadıkları bile bilinmiyordu ki keşfedilsinlerdi.

—————————————

Kalın camlı gözlüklerinin ardındaki feri sönmüş kara zeytin tanesi gözlerine bir ışıltı geldi.  Şimdi yüzünde yine o çocukuğundaki gülümseme vardı. Küçükken neredeyse “ahraz”  damgasını yiyecek kadar az konuşan Kadir nefes almadan hayat hikayesini özetleme başladı bana. Coşkuyla anlatıyordu; İlkokul bitince tümden köye taşınmışlar.  Askerliğini Isparta’da yapmış.  Dönünce köyünden bir kızla evermişler onu.  Bir oğlan iki kız çocukları olmuş.  Babası öldükten sonra hayvan yetiştiriciliğine kendisi devam etmiş.  Bir ara sütçülük de denemiş ama kar edememiş.  Sonuca yem borçlarını ödemek için tüm hayvanları bir celebe satmış.

–       Çok sıkıntı çektik ama Allaha şükür muhannata mohtaç olmadık.  Bayaktan (biraz önce) benim oğlan beni tohtura getirdi, hinci ilaç neyim alır eczahanadan.  Onun eline bakıyok gayrı.  Gelinci beni köye aparacak (götürecek).  Oğlumun adı da Memmed ha.  Babamın adını gattım ona, ama o “Köölü Memmed” deel ha, “Şeherli Memmed”!  Sevmez köyü, şeherde eyleşir.

Yaptığı espiriye hırıltı-öksürük karışımı bir sesle önce kendisi güldü.  Ben onun çakısını, o da benim golf topumu bana göstermek üzere sözleştik; ilk fırsatta onu yetmiş kilometre kadar uzaktaki dağ köyünde  ziyaret etmeye söz verdim.   Bir değnek ve bir sopa ile milyarder olma ihtimalinin farkına bile varamamış olan ve artık oğlunun eline bakmaya mecbur kalan Köylü Kadir kimbilir bana daha neler anlatacaktır.

Ve, belki de,  sıcak tandır ekmeği, günlük yumurta,  taze tereyağı ve kara kovan balı ikram edecektir. Zira, “Geleceesen, Mayısta gel, hinci kööde çok bişe olmaz” demişti. Günleri sayıyorum!

Adil Karcı

24.03.2018

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s