ADİL KARCI’DAN “BÜYÜK İKRAMİYE”

BÜYÜK İKRAMİYE

Çalıştığı taksi durağı Antalya Kaleiçi’ne inen yolun başında,kartpostallarda Antalya’nın simgesi olarak yer alan meşhur Yivli Minarenin yakınındaydı.  Duraktaki iş bekleme sırasında kaç saattir hala dördüncü sıradaydı, yani kendisine sıra gelmesine daha epeyce zaman var demekti bu. Biraz kestirse miydi acaba?  2018 yılına gireli henüz altı saat kadar olmuştu. Bütün gece uyumayıp çalışmasına rağmen kayda değer bir para da kazanamamıştı.  Yaşlı şoförlerin anlattıklarına bakılırsa, Antalya’da eskisine nazaran  müşteri yok denecek kadar azalmıştı.  Hava alanı taksilerinde çalışan arkadaşları bile işsizlikten dert yanar olmuşlardı.  Gelen turist sayısı çok düşmüştü ve tur şirketlerinin artık seyrek olarak getirebildikleri kafileler de  genellikle otobüslerle şehir dışındaki otelere götürülüyorlardı.  Bu turistlerin büyük  bir kısmı, “her şey dahil” tarifeli otellerinden hiç ayrılmıyor, sadece yiyip-içip güneşleniyor ve hiçbir yeri gezmeden, görmeden, hiç alış-veriş yapmadan ülkelerine dönüyorlardı.  Civardaki tarihi yerleri gezmek isteyen az sayıdaki meraklılar ise tur otobüsleri ile  gezdiriliyor; dolayısı ile  taksicilere pek iş kalmıyordu. Şimdi, kış mevsimi olduğundan,  şehirde  tur otobüsleri bile görünmüyordu.  Ne varsa yine yerli müşterilerde vardı.   Hiç olmazsa günde birkaç iş çıkıyor, eve ekmek götürecek kadar bir para bırakıyorlardı.  Gerçi bütün şoförler ayın sonunu getiremiyorlardı ve kredi kartlarıyla durumu idare etmeye çalışıyorlardı ama olsundu, yine de şükretmek, “Allah bereket versin” demek lazımdı.  Ya hiç iş bulamayanlar ne yapsındı?

Aklına yılbaşından bir hafta kadar önce aldığı Milli Piyango bileti geldi.  Piyango bileti satıcısı yaşlı adam durağın önünde birisine bilet çektirirken yere bir çeyrek bilet düşürmüştü, Ali de yerinden fırlayıp “kısmet ayağıma geldi” diye düşünerek o bileti almıştı.  Uykusu bir anda dağıldı Ali’nin.  Hemen cep telefonundan çekiliş sonucunu öğrenmeliydi.  Tamam işte!   Büyük ikramiyenin çıktığı dört tane çeyrek biletten birisi Antalya’da satılmıştı.  Son rakamları da tutuyordu galiba; biletinde 3 ve 5 gibi  rakamların olduğunu iyi hatırlıyordu.  Ah keşke bileti evde bırakmamış olsaydı!  Uğur getirsin diye biletini bozuk para kumbarasının içerisine atmıştı, hem de daha dün!

İçi içine sığmamaya başlamıştı.  Duraktaki iş sırasından çıkıp eve mi gitseydi acaba?  Ama yok, yok olmazdı, dayısı fena bozulurdu kendisine.  Vardiya usulü çalışan diğer şoför durağa gelip taksiyi devralmadan bir yere ayrılmaması gerekirdi.  Bu arada işe çıksa bile tekrar durağa dönüp taksiyi teslim etmeliydi.  Ama ya büyük ikramiye kendisine çıktıysa?  Dayısına yeni bir tane, ne biri be, onbir,  belki yirmibir tane yeni taksi bile hediye edebirdi! Acaba  vergiler düştükten sonra çeyrek bilete ne kadar ikramiye verirlerdi?  Amaaan, hepsini vergi olarak alacak değillerdi ya, ölüsü on milyonun üstünde bir para geçerdi eline nasıl olsa.

 Aslında büyük ikramiyeye olan ihtiyacı dayısına taksi almak için  filan değildi.  Onun için önemli olan asıl mesele “Seka” meselesi idi!

 ……

Ali, Antalya’nın Korkuteli ilçesine bağlı Kemerağzı köyünde doğmuş, ilk öğrenimini Korkuteli-Antalya karayolu üzerinde, kendi köyüne nispeten biraz daha büyük olan,  Yazır köyünde görmüştü. Tarımla uğraşan babası ve küçük dayısı kendilerine miras kalan tarlalarını birleştirip kırk dekarlık bir elma bahçesi yetiştirmişler  ve bahçenin bir kenarına da yan yana iki ev yaptırmışlardı. Tüm aile bu bahçede çalışıyor, beraber yiyip içiyorlardı ve çok mutluydular.   Taa ki babası trafik kazasında ölene kadar. Bahçesindeki ağaçların ihtiyacı olan gübre ve ilaçları Antalya’dan kamyonetine atıp köye dönerken babası bir kamyona çarpmış ve takla atan aracının altına kalıp can vermişti.

Kazayı kim, nasıl haber vermişti, bilmiyordu.  Tek hatırladığı babasının cansız bedenini hastaneden alıp köye götürdükleriydi.  Cenaze aracının şöför mahallinde oturan annesinin de kendisinin de nutku tutulmuştu.  Ne bir ses ne bir nefes ne de bir damla göz yaşı!  Taşlaşmışlardı sanki, donmuş kalmışlardı.

Babasının ölümünden sonra dayısı bahçe işlerinin tümünü tek başına üstlenmişti ve yeğeni Ali’nin okumasını istiyordu.  Büyük dayısı ise yıllar öncesi Antalya’ya yerleşmişti.  Önce şoför olarak işe başlayan bu Mahmut dayı birkaç yıl sonra durağı ile beraber satılan bir taksiyi satın almış, işlerin iyi gitmesi sonucu, duraktaki taksi sayısını üçe çıkartmıştı.  Bu taksileri durak hakkı ile beraber şimdi satsa zengin olurdu ama o, kardan pay verme usulü ile  anlaştığı şoförlerle, taksilerini çalıştırmaya devam etmeyi tercih etmişti.

Mahmut dayısı olsun, Filiz yengesi olsun, çok iyi insanlardı.  Küçük dayısı abisi Mahmut ile konuşmuş, Ali’ye liseyi Antalya’da okutmaya karar vermişlerdi.  Mazı dağı denilen muhitteki ev Antalya şehir merkezine biraz uzak sayılırdı ama dayı evi onun rahat edeceği kadar büyüktü.  Ali’yi artık Ankara’da üniversitede okumakta olan oğullarının odasına yerleştirdiler.  Köyden gelen bu yeğen zar zor liseyi bitirebildi ama dersaneye gönderilmesine rağmen bir üniversiteye kapağı atmayı bir türlü beceremedi.  Sağolsun, küçük dayı annesi ve kız kardeşi ile çok iyi ilgileniyordu ve harçlık yönünden Ali’ye de hiç sıkıntı çektirmiyordu.  Buna karşılık Ali de hafta sonları dolmuşa atlayıp köye gidiyor, dayısına bahçe işlerinde yardımcı olmaya çalışıyordu.  Yaşı onsekizi geçer geçmez Mahmut dayısının teşviki ile bir sürücü kursuna yazılmış ve kısa sürede bir sürücü ehliyeti de almıştı.  Acemiliğini atınca da dayısının taksilerinde çalışmaya başlamıştı. Birkaç denemeden sonra üniversiteye girmek için çaba sarfetmenin gereksiz olduğuna kanaat getirip askerlik şubesine başvurmuş ve tankçı olarak askerliğini tamamlamıştı.  Sıkıntısız geçen askerlik görevinden sonra tekrar dayısının yanında taksiciliğe başlamıştı ve kaç yıldır da aynı işe devam etmekteydi.

Ali’nin işten ve okuldan başını kaldırıp etrafına bakacak kadar bile boş bir zamanı olmadığından, ve de içine kapanık mizacı nedeni ile, hiç kız arkadaşı olmamıştı.  Yengesi ona mahalledeki kızlardan birkaç tanesini göstermiş, bir yuva kurabilmesi için ona yardımcı olabileceğini söylemişti ama Ali rastele bir kızla değil,  “Müge” gibi bir kızla evlenmek istiyordu.

…..

Bir  buçuk yıl kadar önce sıcak bir akşam üstü taksiyi vardiyalı şoföre teslim etmiş, durağın karşısındaki küçük meydanın arka sokağındaki mağazalardan kendisine yeni bir gömlek almak için alışverişe çıkmıştı.  Vitrinlere bakarak yürürken sadece bayan giysileri satan küçük bir butiğin vitrinindeki kadın mankeni dikkatini çekmişti.  Beyaz üzerine iri mavi çiçekli, mini etekli bir elbise giydirilmiş olan manken ona canlı gibi gelmişti bir an.  Başını çevirip o güzel yeşil gözleri ile kendisine bakıverse, “Merhaba Ali” dese hiç şaşırmayacaktı. Sokaklarda gördüğü kızlardan  çok farklıydı.  İçeriden çıkıp “Buyurun neye bakmıştınız?  Nasıl yardımcı olabilirim” diyen tezgahtarın varlığının farkına varamadığı için bir an irkilmiş ve “Şeyy.. öyle bakıyordum” diyebilmişti, sonra da çabucak yürüyüp gitmişti.  Ama o güzel manken Ali’nin gönlüne yer edivermişti bir kere. Ona bir isim yakıştırmalıydı. Bütün akşam internette isim araştırdı sevgilisine(!) . Ancak gece yarısı bir karar verebildi; adı “Müge” olmalıydı. Ertesi gün ve sonraki hemen her gün aynı vitrinin önünde duraklıyor, o tezgahtarın dikkatini çekmemeye gayret ederek Müge’sini seyrediyordu.  Telefonu ile Müge’nin resimini çekmeyi düşünmemiş değildi ama ayıp olur diye bir türlü cesaret edememişti.  Karar verdi, izin isteyip her an telefonunda görebileceği bir resim çekecekti ve her gün o vitrinin önünde görülmek ayıbından kutulmuş olacaktı.   Biraz çekingen bir tavırla butikten içerye girdi, aynı tezgahtara selam verdikten sonra “Bu elbiseyi kız kardeşime göstermek istiyorum, beğenirse alacağım, bir resmini çekebilirmiyim?” diye izin istedi.

“Tabi buyurun” diyen tezgahtar dışarıya çıkıp ona “şu açıdan çeksen daha iyi olur” şeklinde akıl bile vermeye kalktı.  Birkaç resim çektikten sonra,  yaptığına rutin bir şey  havası vermek için, resimlerin nasıl çıktığına bile bakmadan,  telefonunu cebine attı ve yavaş adımlarla yürüdü.  Ama köşeyi döner dönmez acele ile telefonunu çıkarttı, resimlere baktı; sonuç mükemmeldi.  Resmi büyüttü,  Müge’sinin yüzünü kırptı ve telefonuna duvar resmi yaptı.  Canlı ya da cansız, ne önemi vardı ki?  İşte kendisinin de bir sevgilisi vardı artık.  Sokaktaki gençler el ele tutuşuyorlar da ne oluyordu ki?  Ama Müge’nin üzerindeki elbise o kadar kısaydı ki, değil onu kız kardeşine giydirmek, elinden gelse Müge’nin üzerinden çıkatıp onun yerine bir tulum  giydirirdi.  Başka erkeklerin de Müge’ye bakıp onu uzun uzun süzme ihtimali nedense Ali’yi rahatsız eder olmuştu. Acaba Müge’yi elbisesi ile birlikte satın almaya kalkışsa onu satarlar mıydı?  (Neyse ki kış yaklaşınca Müge’ye kırmızı bir palto giydirdiler de Alinin içi rahatladı).

……

 Son Temmuz ayının sıcak bir gününde durakta ikinci sırada beklerken yabancı oldukları belli olan üç kişi durağa geldi ve önündeki taksinin sürücüsü ile birşeyler konuşmaya başladılar.  Şoför onlara eli ile “durun bir dakika” işareti yaptıktan sonra Ali’nin yanına geldi.

“Ali yaa, senin lisanın var, gel şunlarla bir konuş, gerekirse bunları sen al git, ben anlaşamıyorum” dedi.  Hem Ali’nin dayısının üç taksisi bu durakta çalışmakta  olduğundan hem de Ali’nin biraz İngilizce (azıcık da Almanca) bilmesinden ötürü şoförler arasındaki forsu fena sayılmazdı. İsteksiz isteksiz yeriden kalkan Ali turistlere yaklaşınca neredeyse şok geçirecekti.  İşte Müge’nin canlısı karşısındaydı!  Üzerinde pırıltılı pullarla  “LOVE” yazılı T-shirt, kısacık bir mini şort ve başında hasır şapka olan canlı “Müge” kendisine gülümseyerek “Hello” demişti. Üzerindeki ilk şaşkınlığı atan Ali (herkesin mükemmel zannettiği ama gerçekte çat-pat olan İngilizcesi ile) onların Rus olduğunu, “Müge”nin yanındaki yaşlıca kadın ve erkeğin onun anne ve babası olduğunu, gün boyu bir taksi kiralayıp Düden Şelalesini ve Perge antik kentini görmeyi arzu ettiklerini, sonra da taksinin kendilerini Belek’teki otellerine bırakmasını istediklerini öğrenmişti. Ama önce ücret öğrenmek istiyorlardı.  “Müge”nin sesi de ne kadar yumuşak ve iç gıcıklacıydı öyle?  Vaz geçmesinler diye komik bir rakam söyledi.  İstediği para o kadar az dı ki; hem “Müge” anne-babasına danışmadan hemen talep ettiği ücreti kabul etmişti, hem de sadece rakamların İngilizcesini bilen diğer taksici arkaşı “Ali sen n’apıyon ya, bu para mazotunu karşılamaz!” demişti.

 –           May neym iz Ali, vat iz yur neym?

–            Mi Seka, mama Katrin, papa Vasili.

Seka’nın İngilizcesi aslında çok iyiydi ama Ali anlayabilsin diye Tarzan’ca konuşuyor olmalıydı.

Müge’si ön koltukta, müstakbel(!) kayın validesi ve kayın pederi arka koltukta yola çıkmışlardı.   Ali çok iyi bildiği bu tarihi yerler hakkında bilgiler veriyor, artık adı “Seka” olarak değişmiş olan “Müge” ise Ali’nin anlattıklarını ana-babasına Rusça olarak aktarıyordu.  Yoldaki tercümeli sohbetler sonucu Seka’nın bir sekreter olarak çalıştığını, kendisinden iki yaş küçük bir erkek kardeşinin varlığını,  anne ve babasının emekli öğretmen olduklarını öğrenmişti. Belli ki kız evli filan değildi.  Kendisine ailesi sorulduğunda ise “Mi singıl, van madır van sistır, papa no, yani niyet” demişti.   (Zaten o ana kadarki Rusça dağarcığında hayır ve evet kelimesinden başka bir şey yoktu.  Her “evet” den sonra bir “da” ekliyor, her “hayır” dan sonra da “no yaniii niyet” demeyi ihmal etimiyordu). Perge sapağındaki Aksu köftecilerinin bir tanesinde öğlen yemeği molası verdiklerinde Ali’ye de yemek ısmarlamışlardı ve bir aile gibi aynı masada yemek yemişlerdi!  Ali mutluluktan uçuyordu.  Adı “Müge” değil de “Seka” olsundu sevgilisinin ne fark ederdi ki, hem zaten “Müge” adı da kendisinin uydurması değil miydi?  Bilseydi,  ta o zamandan vitrindeki sevgilisine “Seka” ismini koymaz mıydı?  Koyardı.

Akşam Belekteki otelin önünde ayrılırlarken Ali ertesi gün onları Manavgat ve Sideye götürüp gezdirebileceğini anlatmaya çalışıyordu;

–          Manavgat vandırful, Side veri biytuful.  Mani problem no, niyet!  Morning nayn klok  ay kam hir, vi go.

–          Papa asks how much to pay?

–          Ay sed no money.  Ay frend yur femili.  Mani bitviyn as problem no, niyet yani.

–          Papa says is two hundred enough?

–          Tu handrıd da  inaf, no mani de inaf. Problem ziro!   Si yu morning.

Seka’nın babası da Ali’yi sevmiş olmalıydı ki, ikide birde “a” harfini çok uzatarak, “Aaali”  diye sesleniyor ve ona Rusça birşeyler soruyordu.  Babasının söylediklerini İngilizceye çevirmeye çalışan Seka’yı seyretmek, pembe dudaklarından dökülen kelimeleri çözmeya çalışmak,  mavimsi yeşil gözlere dalıp gitmek Ali’yi mest ediyordu.  Ya o altın sarısı saçları?  Allah için, Mügeninkinden de güzeldi! Ali yaşamakta olduklarına inanamıyordu; Yaratan onun henüz etmemiş olduğu duaları bile peşinenen kabul etmiş olmalıydı!

Kıymetli müşterileri Manavgat ve Side gezisinden ziyadesi ile memnun kalmışlardı.  Bir önceki gün Aksu’da yenen öğlen yemeğinin karşılığı olarak Ali onlara Side’de birer külah Maraş dondurması ikram etmişti.  Akşam ayrılırlarken Vasili ikiyüz değil beşyüz lira uzatmıştı Ali’ye ama Ali para almamakta ısrar edince cebine zorla üçyüz lira sıkıştırmıştı.  Bir haftalık tatilleri bitmiş, ertesi gün Moskova’ya uçacaklardı.  Ali gelip onları hava alanına götürebileceğini, para istemediğini söyledi ama Seka buna gerek olmadığını, kendilerini hava alanına otelin servisinin götüreceğini belirtti.

Gezileri sırasında çektikleri resimlerin birkaç karesinde Ali de vardı.  Fotograf göndermek için  Seka Ali’ye email adresini sordu.  Ali de bunu fırsat bilip ondan telefon numarasını istedi ve;

– Vatsap,  yu hev?

– Yes.   I will give your my number.

El çantasından çıkarttığı küçük bir bloknota adını ve telefonunu yazdı, sayfayı yırtıp Ali’ye uzattı.

Yazdığı telefon numarasının altında “Svetlana” yazıyordu.  Eee?  “Seka” neyin nesiydi peki?

Alinin niçin duraksadığını sezen Seka açıklama gereği duydu;

–          Svetlana is my long name, Seka is my short name,  ok?

Onlar ülkelerine gittikten bir hafta kadar sonra emailine resimler geldi.  İçlerinde Seka’nın fazla resmi yoktu ama olsundu, zira Ali kendi telefonu ile Seka’nın bol bol fotografını çekmiş, üstelik resimler kazara silinir milinir diye de onları bir diskete yedekletmişti. Bununla da yetinmeyen Ali,  daha hızlı mesajlaşabilmek için,  paraya kıyıp bir de son model  telefon almıştı.  Sonraki aylarda zaman zaman yazıştılar ama Ali hiçbirisinde aşktan sevgiden vesaire söz açamadı.  En  çok;

–          I miss you, you are very beautiful, diye yazıyor, ve;

–          You are a good man, I like you, too, gibi cevaplar alıyordu.

Eh, kızın durup dururken “I love you” diyecek hali yoktu herhalde!

 ……

 Akşam evden çıkmadan önce yazdığı bir mesajla Seka’nın ve tüm ailesinin yeni yıllarını kutlamıştı ve işte şimdi, 2018 yılının ilk saatlerinde, taksinin içinde oturuyor ve hala sevgili Seka’sından bir karşılık bekliyordu.

Yine piyango hülyasına döndü.  Evet, biletine mutlaka en büyük ikramiye isabet etmiş olmalıydı.  Para nelere kadir değildi ki?  Zengin bir adam olarak dikilecekti Seka’nın karşısına, “Ay vant tu meri you!” diyecekti.  “Bırak çalışmayı, sana dünyayı gezdireceğim” diyecekti.  Babasına “papa” annesine de “mama” diyecekti!  Kendisini sevmişlerdi, daha da çok seveceklerdi.

Aklından tüm bunlar geçerken telefon tınladı ve bir mesaj düştü.  Kalp atışı hızlandı; mesaj Seka’dan geliyordu.  Önce “We just came back home from a new year party.  I have a surprise to you! HAPPY NEW YEAR!”  yazıyordu.  Bir sürpriz mi?  Neydi acaba?  Bekle bekle ikinci mesaj gelmez!

Saniyeler sanki saatlere dönüşmüştü, ekranda dönüp duran bir halka gelen bir resmi bir türlü açmıyordu… derken açılıverdi.

Keşke de hiç açılmasaydı.  Resimde Seka ve yanındaki sarışın bir oğlan sol ellerini ileriye uzatmış parmaklarındaki yüzükleri gösteriyorlardı!  Arkasından bir mesaj daha geldi;

“Good friend Ali, look, I am getting married soon.  This is a happy news, I wanted to let you know it  before anybody! We will go to Antalya this summer for our honeymoon!”

Telefon Ali’in kucağına düştü.  Sanki birileri göğsündeki akciğeri söküp almış, kalbi içi boşalmış göğsünde, çan sarkacı misali,  bir o yana bir bu yana savruluyordu.   Gözlerinde biriken yaşlar artık daha fazla tutunamaz olmuştu ve şıpır şıpır damlıyorlardı.  Babasının ölümünde ağlamayan Ali sarsıla sarsıla ağlıyordu!  Başı öne düşmüş, önündeki direksiyonu pas geçen göz yaşları doğrudan kucağındaki telefonu ıslatıyordu.  Bir an “acaba göz yaşı hoparlörün içine sızıp telefonu bozar mı?” gibi bir düşünceye kapıldı ama “ben neyi düşünüyorum yaaa?” diye bağırıp telefonu yan koltuğun üstüne fırlattı.  Öyle ya, hayatında Seka olmayınca telefonu ne yapacaktı ki?  Artık biletine çıkmış olduğuna inandığı büyük ikramiyenin bile hiçbir değeri kalmamıştı!

Sabaha kadar uykusuz kalmış olan  bütün şoförler duraktaki arabalarında uyuklamakta olduklarından, Ali’nin ağladığını henüz gören olmamıştı.  Görmemeliydiler ve soru da sormamalıydılar zaten!

Arabasını sıradan çıkartıp başka bir yere park etti, yüzünü yıkadı ve yakındaki bir sabahçı kahvesine gidip kendisine demli bir çay söyledi.  Ara sıra içinden, ara sıra da sesli olarak kendi kendine söyleniyordu;

–          Allah benim belamı versin!  Ne manyak adamım ben yaa?  “Bir erkek arkadaşın, sevgilin filan var mı” diye kıza hiç sordun mu?  Yok!  Bak sosyal medyaya koyduğu fotograflardaki o oğlan erkek arkadaşıymış işte!  Sen daha enayi gibi kardeşi zannet!

Amma hayal kurmuşum, amma da safmışım be!  Sen kendi kendine gelin-güvey olmaya devam et, salak!

Çay bardağını aldı, masadan kalktı, nadiren içtiği sigaradan bir tane tellendirip sinirlerini yatıştırmak için kahvenin önüne çıktı.  Güneşin  ışıkları önce Yivli Minarenin en uç noktasına vurmuş, sonra yavaş yavaş aşağıya doğru inerek kırmızı tuğlaları parlatmaya çabalıyordu. Öfkesi biraz durulmuş olmalıydı ki kendi kendisini teselli etmek için sebepler aramaya başladı. “Seka’nın boyu da zaten benden biraz uzundu, evlensek onun topuksuz benim yüksek topuklu ayakkabı  ile gezmem gerekecekti.  İyi ki böyle oldu, boşver.  Hem gavur kızından başka ne beklenir ki?  Evlensek bile onun bana ihanet etmeyeceği ne malumdu?  Bunlar böyle işte, sonuçta hepsi Nataşa değil mi? Giydiği kıyafetlere bak! Baldır, bacak, göğüs meydanda.  Değmez be Ali, değmez!

Seka’yı yeterince kötüledikten sonra Müge’si aklına geldi.  Seka ile tanıştıktan sonra Müge’yi hepten ihmal etmiş, aylar boyu bir kere bile gidip görmemişti.  Şimdi üzerinde nasıl biri kıyafet vardı acaba?  Özlediğini hissetti.  “Lan ben deli olmalıyım valla” diye geçirdi içinden, “insan cansız bir mankeni özler mi be?”  Aslında içinde bir köz hala yanıp duruyordu ama sebebini kendisi bile çözememişti.  Hayalindeki aşkı bulduğunu sanırken kaybetmenin üzüntüsü olmasındı bu?  İçeriye girip çay parasını ödedi ve gayri ihtiyari Müge’ye doğru yürümeye başladı.  Onu görünce içindeki yangın sönecekti sanki.  Aradaki tramvay hattını atlayıp karşıya geçince adımlarını biraz daha hızlandırdı.  Bu saatlerde dükkanlar henüz açmamış olduğundan,  ve de zaten resmi tatil günü olduğundan,  etrafta hiç kimse yoktu. Vitrinin önünde istediği kadar durabilir Müge’sini istediği kadar seyredebilir ve hatta sohbet bile edebilirdi.

Gözlerine inanamadı!  Vitrin bomboştu ve cama “kiralık” yazılmıştı!  Boş vitrinin önünde kalakaldı.  Demek Seka’dan sonra Müge de çıkmıştı hayatından ha!  Art arda hiç sigara içmezdi ama o anda sadece bir şey yapmış olmak için elini  cebine attı, paketten bir sigara daha çıkartıp yaktı.

 –          Ne o hemşerim, dükkanı kiralamayı mı düşünüyorsun?

Arkasına döndü baktı, elinde bir faraş ve süpürge ile dikilen orta yaşlı bir adam durmuş kendisine bakıyordu.  Tatil gününü fırsat bilip dükkanını temizlemeye gelmiş olmalıydı.

–          Yok kiralamayacağım da, ne oldu buranın sahibine?

–          Ne olacak iflas etti, kapattı gitti.  Sana da mı borcu vardı yoksa?

–          Yok da… vitrinde bir manken vardı, ne yaptı acaba onu?

–          Valla dükkanı kapatmadan birkaç gün önce bir eskici geldi, masa, sandalye, manken, ne varsa attı bir kamyonete götürdü.  Ne yapacaktın  ki o mankeni?

Adama “eyvallah” bile demeden başını öne eğip parke taşlı sokakta yürümeye başladı.  Gözlerinden burnunun iki yanına doğru ılık ılık akan birşeyler hissetti.  Bu defa da kimbilir kimlere yar olmuş olan Müge’si için ağlıyordu.  Yolun  ortasına atılmış boş bir kola tenekesi gördü, var gücü ile bir tekme vurdu.  Bir süre yuvarlanan teneke kutunun çıkarttığı sesi dinledi.  Kendisinin içi de böyle bomboştu işte.  Hayat kendisine bilmem kaçıncı tekmesini atmıştı, ve yaşadıkça bakalım daha ne tekmeler yiyecekti.  Geçmiş yeni yıllarda olduğu gibi 2018’e de iyi başlayamamıştı.  Acaba bütün o iyi dilekler yeni yıla eğlenerek girebilenler için mi etkili oluyordu sadece?  Kimbilir belki de öyleydi.

 Adil Karcı

01.01.2018

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s