ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “ŞARBON”

 

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “ŞARBON”

ŞARBON

“Usta” dedi çırak Mustafa elindeki telefondan gözlerini ayırmadan, “Mesaj geldi, Adana kasaplar çarşısındaki etlerde şarbon görülmüş, et almayın” diyo.

“Şarbonunun anasından avradından başlatma lan şimdi” diye alevlendi burnundan solumakta olan Hamit Usta. “İşin gücün yokmu lan senin Musti? Kalk çatalları, kaşıkları, tasları yıka!”

Akraba çocuğu olan ve kendisinin çırağı, komisi, garsonu, bulaşıkçısı olarak görev yapan Mustafayı “Musti” diye çağırırdı. Mustinin akrabalıktan kaynaklanan yılışıklığına da pek aldırmazdı. Bunu bilen Musti, “Ya usta” dedi “müşteri yok ki bulaşık olsun, bugün tertemiz kapları üçüncü keredir bana yıkatıyorsun! Bana acımıyorsan boşa kullanılan deterjana acı bari”.

“İthal hayvanlarda şarbon hastalığı görüldü” haberleri çıktı çıkalı gözüne uyku girmemişti zaten Hamit Ustanın. Bu haber üzerine işlerinin yine bıçak gibi kesileceğinden adı gibi emindi. Zira,“Deli Dana” haberi duyulduğunda da öyle olmamış mıydı?

Adana’nın bir kenar mahallesinde küçük bir paçacı dükkanı vardı Hamit Usta’nın. Karısı ve kızları günlük olarak alınan dana kellelerini, koyun kellelerini, paçalarını ve işkembelerini evde temizler, bir güzel haşlarlar ve çorba yapılmaya hazır hale getirirlerdi.

Allah var ya, tertemizdiler. Müşteriler de bunu bildiklerinden onlarca kilometre uzaktan çorba içmeye gelirlerdi o gösterişsiz dükkana. Paçacılık işi yorucuydu ama iyiydi. Öyle ya; bu dükkan kazanmasa, oğlana nasıl üniversite bitirtebilecekti, büyük kızını nasıl baş-göz edebilecekti?
Ve dahası, oturduğu evi nasıl satın alabilecekti? İşlerinin bozulma korkusunu ilk olarak o “Deli Dana” olayı sırasında iliklerine kadar yaşamıştı. Şimdi bu “Şarbon” söylentisi daha da korkutucuydu, zira bu bozuk ekonomi zaten herkesin işini vurmuş durumdaydı. Son zamanlarda tüm müşterileri birden bire vejetaryan olmuşlardı sanki! Normal müşterileri bir yana bırak, rakı faslı sonrası mutlaka işkembe çorbası içen akşamcı ahbapları bile görünmüyorlardı artık!

Ne yapsaydı? Tavuk çorbasına mı çevirseydi işini? Tavuk çorbası için kaç müşteri gelirdi ki? Belki bir-iki kişi, ki o da masrafını kurtarmazdı. “Kahvaltı salonu yapayım burasını” diye de düşündü ama mahallede olmazdı ki bu iş. Herkes evinde kahvaltı ediyordu zaten. Off, off! Ne yapsaydı acaba? Gözleri bir noktaya daldı gitti.

Hala elindeki akıllı tefonla oynamakta olan Musti’nin sesi ile kendine geldi;

– Usta be, ben diyorum ki, bu hayvanları biz kendimiz kessek, bu hayvanlar yerli malı desek, şarbonsuz olduğunu da reklam etsek. Nasıl olur amma? Adana’da tek güvenilir paçacı biz oluruz ve de müşterilerin hepsi bize gelir?
– Lan Musti, dedi Hamit Usta, seni akılsız bellerdim ama sende iyi ticari kafa varmış lan valla!

Musti’nin verdiği bu fikir bir an beyninde bir umut kıvılcımı çaktırdıysa da, böyle bir şeyi uygulamaya kalkınca karşısına çıkabilecek engelleri göz önüne getirip tekrar eski karamsarlığına büründü.

– İyi de, dedi, biz günde onlarca hayvanın sakatatını çalışıyoruz, hergün bir sürü hayvan mı keseceğiz? Alabilmemiz imkansız da, hadi aldık ve kestik diyelim, etlerini ne yapacağız lan? Kasap mıyız biz? Kasap bile o kadar eti bir günde satamaz ki!

Ustası tarafından “ticari bir deha” olarak görülmesi hoşuna giden Musti bu ünvanını sürdürebilmesi için yeni birşeyler önermek zorunluluğunu hissetti. Ustası haklıydı, günde onbeş-yirmi dana ve koyun kesecek değillerdi herhalde. Birincisi para yoktu, ki bu sebep zaten bu fikirden vazgeçilmesi için yeterliydi. Ayrıca, bu kadar yerli hayvanı nereden bulacaklardı? Öyle ya, bulabilseler, zaten kasaplar yapardı bu işi. Ama bir çare olmalıydı.

– Ustaaa! Buldum çaresini! diye bağırdı.

Birkaç yıl önce bıraktığı sigaraya yeniden başlamama mücadelesi vermekte olan ustası bu defa heyecansız bir sesle;

– Ne var lan, yine ne yumurlayacan? dedi?
– Usta be, peki biz bir tane dana da mı alamayız?
– Aldık diyelim, n’olacak?
– Bak usta, şimdi bir dana alıyoruz, emmim gilin portakal bahçesine götürüyoruz, kasap Mahmut’u da ayarlıyoruz…
– Kısa kes Musti, asabım zaten bozuk, ne diyeceksen çabuk de!
– Tamam be Usta, dur da dinle. Kasap danayı keserken, derisini yüzerken filan sen yanında poz veriyorsun, ben de fotrafını çekiyorum.
– Sonra?
– Sonra ustama deyim, o fotrafı hem feyse koyuyorum, hem de büyütüp vitrine asıyoruz.
Altına da “Hayvanlar yerlidir ve kendi kesimimizdir” diye yazıyoruz! Hele bir de bunu haber yapacak televizyoncu ya da gazeteci bulursak, zengin olduk gitti! Sen şimdiden daha büyük bir dükkan aramaya bak Hamit Usta!
– Eee? Bir tane hayvanın sakatatı ile mi zengin olacağız?
– Yok be ustam, geri kalanını yine kasaplardan alacağız tabi.
– Yuh sana lan! Milleti mi kandıracağız yani?
– Bak usta, devlet büyüklerimiz ne diyor?
– Ne diyor?
– Diyorlar ki, et alırken kasaba sorun, hayvan hastalıklı mıydı değil miydi diye.
– Lan salak, hangi kasap etini sattığı hayvan için “hastalıklıydı” der ki?
– Tamam işte be usta, biz soracağız, onlar da “hayır, değildi” diyecekler, günah da bizden gidecek!

Olur muydu? Olurdu! Neden olmasındı ki? Bu güne kadar gördüğü, okuduğu, seyrettiği binlerce reklamın hangisi hakikati yansıtıyordu ki? Nice saç çıkartıcı reklam görmüş, bir ikisine de sipariş verip getirtmiş ve reklamı yapılan ilaçları uygulamıştı. Hani? Kel kafasında bir tel bile saç çıkmış mıydı? Ya pilli bıçak bileme aletine ne demeli? İşi icabı hergün bıçak bilemesi gerekiyordu ve güya bu alet onu bu dertten kurtaracaktı! Televizyonda fırıl fırıl dönen bileme çarkı, getirttiği alette bırak bıçak bilemeyi, boşa dönmekten bile acizdi! Hangisini saysaydı ki? Binlerce tabak yıkar denilen ama yüz tane yıkamaya bile yetmeyen deterjan reklamlarını mı, hangisini! Şimdi neden kendisi de reklam yapmasındı ki? İnsanları yanıltan dünyadaki tek kişi kendisi mi olacaktı sanki?

Gece yatağa girince yine düşünmeye başladı; fikir güzeldi, belki eskisinden de çok kazanacaktı ama… “Hadi müşterileri kandırdın diyelim, kendi kendini nasıl kandıracaksın?” dedi bir ses içinden.

Ertesi sabahki dana kesme dümenini akşamdan ayarlamıştı halbuki. Vaz mı geçseydi acaba? Zaten hayvan pazarından getirip bahçesine bağladığı danayı da küçük kızı çok sevmişti. Sabah kestirmeye götürünce çok üzülecekti ve büyük bir cıngar çıkartacaktı belli ki. Ama, ne yapsaydı? Bir yanda geçim derdi bir yanda vicdanı…

Vicdanının sesini bastırıcasına “Aaamaaann” dedi sesli sesli,” yarın ola hayır ola!” ve uyku tutmayacağını bile bile gözlerini sımsıkı yumdu.

Adil Karcı
16 Eylül 2018

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s