ABİMİN İLK HASTASI

Abim Timur Sumer, okuldan yorgun argın geldi ve üç inşaat tuğlası kalınlığındaki kitabını itina ile masanın üzerine fırlattı. Evin en mutena köşesi olan yeşil kanepede 1.47 uzanmış yatmakta ve aynı zamanda ölmek üzere idim. Bana şöyle bir nazar etti ve;
-Ne o? Okuldan kaçmış gibi bir halin var ki aferin, büyüyünce çöpçü olmaya karar verdiğin aşikar oldu dedi.
Kendisi birkaç aydır Tıbbiye mektebinin birinci sınıfında idi, ondokuz buçuk-yirmi yaşlarındaydı, asabı gayet bozuktu ve babamın oğlu, annemin ise gözünün nuru- gönlünün süruru idi. Arada sırada hırgür etmelerine rağmen, ablası Oya’nın, şeytanın arka bacağı kızkardeşi Şule’nin ve benim başlarımızın tacı, gönüllerimizin ilacı vaziyetindeydi. Bunca meziyeti ve yaşını başını almış bir adam olması nedeni ile kendisine hürmette kusur etmemem gerektiği kanaatindeydim. Hürmetli bir hışımla yerimden doğrulup;
-Benim çöpçü filan olmaya vaktim kalmadı, zira bir-iki saate kadar öleceğim hakkını helal etmelisin diye suratına doğru çemkirdim.
On yaşında, ilkokul dördüncü sınıfta idim ve işte buyurun bakalım ölüm döşeğindeydim. Kadere bak idi yahu! Çarpım tablosunu binbir zahmetle yedilere kadar boşu boşuna ezberle, her akşam babandan “kerrat cetvelini” öğrenmenin nimetleri hususunda nutuk dinle, tam da sekizleri dokuzları öğrenecek iken geber git. Tuh be, beynimin bütün hücrelerini seferber edip hayatta lazım olacak diye öğrendiğim bütün bilgileri kullanamadan toprak olup gidecektim.
-Kader kime şikayet edeyim seni diye söylenerek ölüm döşeğime iyice yerleştim.
Vay be, Terliksi Hayvanın sindirim sistemine ait bilgilerimi bile hiçbir zaman kullanamayacak ve mezarıma bir sır olarak götürecektim ki, yazıklar olsundu. Annem bile hasta olduğuma inanmamış, bir iki saat önce beni hastaneye götürmüştü. Doktor amca da ikna edilmesi hayli zor bir adamdı. Beni iyice muayene edip;
-Bu çocuğun bir boku yok, külliyen yalan söyleyip numara yapmaktadır, bugün evde azarlayın yarın derhal okula gitsin. Yirmibeş yıl sonra kontrole getirin, o zamana kadar tıp ilerlemiş olur, “hiperaktif” teşhisi koyarım dedi.
Bunları duyan abim, hakkını helal edeceğine ölüm döşeğimin başında beni azarladı;
-Sen ölmene bak kafanı bunlara takma dedi. Nasıl olsa cehenneme gideceksin, orada engin ilk mektep bilgilerinden ısı enerjisi konusunu filan kullanırsın.
Halsizlikten kolumu kıpırdatacak halde değildim. Birkaç gazoz kapağı, bir takım izci elbisesi, üç-dört tane içinin samanları dışarı fırlamış plastik bebek ve tüyleri yolunmuş bir oyuncak köpekten başka mal varlığım yoktu ki, vasiyetimi yazıp eyvallah diyerek şu fani dünyadan çekip gitseydim. On yıllık mazim gözümün önünden film şeridi gibi geçmekteydi. O sırada Şule de okuldan gelip, sevgili abisinin yanındaki yerini alarak tepeme dikildi.
-Çekilin film şeridimin önünden diye haykırdım.
Şule, en Allahtan korkmaz kuldan utanmaz haliyle;
-Şeridin kopsun. Senin film şeridinin en baş rollerinde biz varız zaten. Öleceksen çabuk öl, yarın imtihanım var dedi ve sevinçle abisinin boynuna sarıldı. Hah işte, on yıllık çileleri nihayet dolacaktı ve selamete kavuşacaklardı. Tam da;
-Görmedim ömrümün asude geçen bir demini deyip son nefesimi verecektim ki, abimin hayretle gözlerime doğru eğildiğini farkettim. Zaten kahve fincanı tabağı ebadında olan gözleri, hayretten dört misli büyüyerek düdüklü tencere kapağı boyutlarına ulaşmıştı.
– Yahu anne bu çocuk gayet sarılık olmuş. Bunun kanındaki biluribin oranının yükseldiği yetmezmiş gibi, bir de utanmadan alyuvarları aşırı oranda yıkılmış diyerekten, altı aydır Tıbbiye mektebinde öğrendiği bütün bilgileri takır takır ortaya saçtı. Hah işte, sevgili abim sayemde meslek hayatının ilk teşhisini koymuştu.
Ancak emin olmalıydı. Yanında duran kardeşi Şule’yi hemşiresi farz edip derhal talimat verdi:
-Çabuk hastayı banyoya götürünüz ve içinde ne varsa boşaltmasını temin ediniz. Herhangi bir hijyen yoğurt kavanozuna koyup getiriniz, idrar tahlili yapacağım.
Şule;
-Yahu abi, senin doktor olmana daha çok var, boşver şu teşhisi tedaviyi. Başında ekmek kırarız Hipokrat yeminin de bozulur. Bırakalım ölsün gitsin başımızın cezası dedi.
Abim, ettiği Hipokrat yeminini bozarsa alimallah çarpılacağından endişelenmekteydi. Banyodan gelen tahlil sonuçlarına bakaraktan, hasta yakını olarak farz ettiği annesine dönüp gayet doktormuş gibi konuştu;
-Çocuğunuz fevkalade sarılık olmuş hanımefendi. Bir ay kadar okula gitmemesinde fayda görüyorum. Hergün haşlanmış patates ve kayısı hoşafı yedirmenizi tavsiye ederim.
Annem, oğlunun büyüyünce çok iyi bir çocuk doktoru olacağını işte tam da o anda hissetmiş, onu iyiki de Tıbbiye mektebine kaydettirmiş olduğu için kendi kendini tebrik etmişti. Sabah beni muayene edip de durumuma bir mana veremeyen gerçek doktorun boyu devrilsindi. Hatta boynu da altında kalsın, ona diploma verenlerin elleri kırılsındı.
Abimin meslek hayatının bu ilk teşhisinin “haşlanmış patates” kısmına asabım fevkalade bozulmuştu. Ama olsundu. “Bir ay kadar okula gitmemem” çok parlak bir fikirdi.
Şule ise, ölmeyip de bir ay kadar sürüneceğimi, sonra da kaldığım yerden hayatlarını zindan etmeye devam edeceğimi duyunca yıkıldı. Yerle yeksan olan umutlarına ve kaderine lanetler okuyaraktan, abimin ilk teşhisinin yoğurt çanağı içindeki tahlil sonuçlarını tuvalete döküp hışımla sifonu çekti.
Abiciğim, doğum gününü kutlar, iyi ki de doğmuş olduğunu bir kere daha ifade eder, ellerinden öperim.

İlk Hastan, Son Kardeşin
Birnur

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s