Adil Karcı’dan “ALTIN GÜNÜ”

ALTIN GÜNÜ

“Dur, daha bitmedi” dedi eşim “yaz, bir kilo dolmalık patlıcan, yarım kilo dolmalık biber, bir kilo da bostan patlıcanı, iki deste maydanoz, bir taze nane, bir yeşil soğan, varsa taze sarımsak…”

“Biraz ifrata kaçmıyor muyuz hanım?” diye sordum . “Zirâ” diye devam ettim “hem balık, hem rosto, hem güveç-pilav, hem patlıcan dolması, hem biber dolması hem de bir sürü meze, üstüne de meyve ve tatlı?”

“Niye ifrat olsun bey?  Bizde yedikleri son yemekte bunların hepsini yapmıştım ve misafirlerin hepsi bayıla bayıla yemişlerdi.  Şimdi aynı yemekleri bekleyeceklerdir benden.  Hem kalan fazla yemekleri buzdolabınakoyarım, yarın temizliğe gelecek olan yardımcı kadın ile paylaşırız, yenen yenir, yenmeyeni evine götürür.”

“Hatırla, “ diye ilâve etti “kadınların hepsi yaptığım yemeklerin tarifini istemediler mi benden?  Aradan beş yıldan fazla zaman geçti, özlemişlerdir benim yemeklerimi.”

“Öyle olsun” dedim, “hadi istediğin malzemeyi yazdırmaya devam et de şu alışveriş listesini tamamlayalım.”

Uzun yıllar önce oluşmuş bir arkadaş gurubumuz vardı;  ben, emekli edebiyat öğretmeni Cezmi hoca, mâlimüşâvir Mahir, diş doktoru Serdar, manifaturacı Nevzat ve tuhafiyeci Fuat,  (Bu son iki arkadaşım  ayrıdükkânların sahibi gibi görünürlerdi ama hem manifatura hem de tuhafiye dükkânına ikisi de ortaktı.)   Birbirimizle tanışıklığımız otuz yıldan eskiydi.  Onlarca yıl hep beraber haftada üç gün sabah saat altıda buluşup altı kilometre yürüyüş yapardık.  Spor yapma amacımızın yanı sıra, sabah sohbetlerinin zevki de gecenin köründesıcak yataklarımızdan kalkmamıza, yağmur-çamur demeden yollara düşmemize neden olurdu.  

Altı yıl kadar önceydi.  “Yâhu arkadaşlar” dedim “sabahları buluşmamız iyi de, neden eşlerimizle birlikteara sıra yemeğe çıkmıyoruz?  Zaten bayram-seyran, nişan-düğün gibi toplantılarda onlar da tanışmış durumdalar ve  birbirleri ile daha sık görüşmeyi arzu ediyorlar. Ha, ne dersiniz?”

Benden beş yaş kadar küçük olan mâli müşâvir Mahir  “Neden olmasın âbi?   Çok iyi bir fikir.  Hatta altın günü yapalım ki bu toplantılara katılmak mecburi hâle gelsin” dedi.

“Nasıl yâni?” diye sordu Cezmi Hoca. (Öğretmen emeklisi olduğu için ona sadece “Hoca” diye de hitap ederdik).

“Nasıl olacak hocam, her ay bir defa birimizin evinde  akşam çayı için toplanırız, gelenler ev sahibine birertüm altın verirler.  Böylece zorunluluk hasıl olur ve de hiç kimse bahaneler uydurarak gelmemezlik edemez”.

“Niye” dedi tuhafiyeci Fuat “çay yerine yemek olsa olmuyor mu?  Hem bir iki kadeh de atarız belki”.

“Âbi kadınlara zahmet olur diye yemekte buluşalım diyemedim, yoksa iyi değil iyinin iyisi olur!”.

“Tamam” dedim, ağırlama sırası için kur’a çekelim.  Her ayın son Cumartesi günü akşamı birimizin evinde yemekli altın günü toplantısı yapıyoruz bundan sonra.  Elimizden geldiğince yemek konusunda eşlerimize yardım ederiz artık.”

Kararımızı uyguladık. Çok da güzel ve neş’eli oluyordu birlikteliğimiz.  Şarkılar, türküler, fıkralar gırla gidiyordu.  Ev sahibesinin yapmış olduğu yemekler övgüler alıyor, ilginç bulunan yemeklerin tarifleri alınıyordu misafir hanımlar tarafından.  Hepimiz ayın son haftasını dört gözle bekler olmuştuk.  Ancak, daha ilk turu yeni tamamlamıştık ki Covid-19 belâsı geldi çattı ve mecburen son verdik bu güzel toplantılarımıza.  Artık görüşmelerimize ancak telefon konuşmaları ile devam edebiliyorduk ve konu dönüp dolaşıp yine eski günlerdeki altın gününe geliyordu.

Birkaç ay önceki bir telefon sohbetinde “Kovit geçti gitti, neden yeniden altın günü yapmıyoruz?” diye sordu Cezmi hoca.  “Diğerleri ile konuşalım, kabul ederlerse tekrar başlayalım” dedim.  Benim muhasebeme de bakan mâli müşâvir Mahir’i aradım.  “Âbi çok iyi olur, vallâ çok da özledik o günleri” dedi ve ilâve etti “ilk başta her ne kadar benim önerimle başlatmış olsak da, altın alıp vermenin bir manası yok artık, önce dört altını sana versinler, sonra sen birer birer hepsini geriye ver, neredebunun mantığı?”

“O zaman” dedim, diğer arkadaşlar da uygun görürlerse ilk bizim evde başlıyoruz.

İşte eşimle beraber yazmakta olduğumuz alışveriş listesi tekrardan başlatacağımız “altınsız altın günü”nün hazırlığı içindi.

Ayın son Cumartesi günü akşam saat yedi gibi ilk misafirlerimiz geldi.  Diğerlerinin gelmesi de yarım saat sürmedi.   Tekrar beraber olmanın heyecanı hepimizi öylesine sarmıştı ki herkes yüksek sesle konuşuyor, birbirine sarılıyor, kimse bir türlü sofraya gelmiyordu.  Neyse, zorla oturttuktuk hepsini.

İlk ikramımız mantar kremalı tavuk çorbasıydı.  Alkol almayan kadınlar çorba servisini geri çevirmediler ama erkeklerin gözü rakıda ve mezelerde olduğundan onlarçorbaya burun kıvırdılar.

Daha ilk kaşıktan sonra kadınlardan birisi eşime “Bu tavuk çorbası değil mi?  Hani nerede tavuk?” diye sordu.  Eşim izah etti “tavuk da var, mantar da var ama mikserden geçirdiğim için taneli değil. Arzu edenlerin çorbasına ilâve etmesi için ayıklanmış tavuk paçaları ayırdım, bakın şuradaki kâsede, isteyen alabilir.”

“Olur mu ama?  Tavuk çorbası dedin mi içinde tiftik tiftiketi görülmeli. Sonradan ilâve olmaz.”

Bir başka kadın atıldı “Hayır!  Doğrusu bu.  Zira çorba yenmez, içilir.  Yâni tümü sıvı olmalıdır”.

“Evet, dedi, lafa henüz karışmayan bir tanesi, “pirinç, mantar ve tavuk taneleri mikserle ezilmemiş olsaydı tavuklu pilav olurdu bu, çorba olmazdı.”

“Hiç de değil, kusura bakmayın ama ben beğenmedim.”

Bir soğuk rüzgâr esti sanki sofrada ve bu konuda başkaca fikir beyan etmeye devam edilmedi.  Bu konuşmaların ardından gelen uzunca sessizliğin fırtına öncesi oluşan sessizlik olduğunu nereden bilecektik?

Dileyen istediğini alsın diye, eşim ve ben diğer yemekleri ve salatayı servis tabakları ile getirip masanın ortasına dizdik.

Tabağına bir parça rosto ve bir kaşık patates püresi alan Mahir’in karısı daha ilk lokmasını yemeden “Bu rosto mu yâni şimdi?” deyiverdi “alınmayın ama ben yemeyeceğim zirâ iyi pişmemiş!”.

Bir diğeri “Nasıl olur şekerim” dedi, “bana göre fazla bile kızarmış.”

“Patlıcan dolması da çok diri duruyor” diye atıldı bir diğeri “pirinç tanelerine bakın.”

“Hiç de değil” dedi Fuat’ın eşi, “pirinçte sorun yok ama tuzsuz olmuş ve ekşisi eksik”.

Birden bire bu eleştiri salvosu ile karşılaşan eşim sapsarı bir benizle ve nutku tutulmuş olarak bana bakmaya başladı.  Kaş göz işareti ile “boşver, takma kafana” mesajı vermeye çalıştım.

“Siz güveci böyle mi yapıyorsunuz?” deyiverdi Nevzat’ın karısı “hani bunun soğanı?”

“Canım, güvece soğan konmaz ama sarımsağı az olmuşdersen tamam, o gerçekten çok az az olmuş. Vallahi ben sarımsağı bol olmayan güveci yiyemem. Kısacası ben de beğenemedim”.

Sonunda tabaklarda sadece kılçıkları kalan güzelim levrekler bile eleştirilerden nasibini aldı;  kimisi “az pişmiş”, kimisi “bunlar yanmış” dedi.

Öyle bir an geldi ki, kadınların hepsi birden konuşuyordu ve kimin ne dediği anlaşılamaz olmuştu. Seslerini duyurup baskın çıkabilmek için olabildiğince üst perdeden bağırıyorlardı.

Erkekleri meze tabaklarını ve içkilerini alarak salona gelmeye davet ettim.  Onlar da bu kakofoniden bıkmış olmalıydılar ki duraksamadan içki dolu kadehlerini ve tabaklarını alıp koltuklara yerleştiler.

Kadınların oturmaya devam ettikleri masada beğenilmediği söylenen yemekler aslında silip süpürülünceye kadar yeniyordu ama eleştiriler hiçdinmek bilmiyordu.  

Sonunda tatlıları ikram eden eşim kibarlığı bir yana bırakarak, dayanamadı ve “Hadi bakalım, revâniye ne kulp takacaksınız merak ediyorum, buyurun” dedi, burnundan soluyarak.  Anında eleştiriler gelmeye başlamış olmalı ki yine kadınlar hep bir ağızdan bağrışmaya giriştiler.  Sonunda kahveye içmeye başladıklarında sesleri biraz kesildi ve sohbet sırası biz erkeklere geldi.

“Eee, ne var ne yok?” diye hâl-hatıra başlayacağı sandığım Cezmi hoca bana dönerek “Bu rakıyı nereden aldın yâhu?” dedi.  

“Niye sordun hoca” dedim.  “Yok, tadı rakıya benzemiyor da…” demez mi?

“Valla hoca” dedim,“marketten aldım, ben imâl etmedim.”

“Yok, hayır, mesele o değil” dedi “niye soruyorum biliyor musun?

“Hayır bilmiyorum, söyle de öğrenelim.”

“Alırken şişeyi çevirip altına baktın mı?”

“Haydaa, niye ki?”

“Niye olacak, bir ve üç rakamı yazıyorsa iyidir, başka numara yazılı ise boşver, yaramaz”.

“Niye canıımm? Bizim mahallede küçük bir dükkân var, adamda eskide kalma rakılar var, ben oradan alıyorum.  İkram edilen bu rakı onların yanından bile geçemez!”

Fuat atıldı “Hoca, hoca, o senin dediğin efsane eskidendi.  Şimdi öyle bir şey yok”.

Sessizce bizi dinlemekte olan Nevzat “Yaaa bırakın rakının tadını bir yana da, bu rakı bardakları çok kalın be, içerken zevk vermiyor adama!” diye ünnedi.  Allah Allah!  Kulaklarıma inanamadım, zira beş yıl önceki bir toplantımızda ev sahibesine “Rakı bardağınız yoksa çay bardağınız da mı yok?  O da yoksa şu iri salatalığı oyup bardak yaparız, içine rakı doldurup yine de rakımızı içeriz” diyen Nevzat’a ne olmuştu böyle?

Eleştirilme sırası mezelere gelmiş olmalıydı ki, kimisi hummusa, kimisi taratora, kimisi beyaz peynire ve hattâbazıları bal gibi tatlı olan kavuna bile hata buldular.

“Hoş görülü ve güler yüzlü ev sahibi” maskesini takarak misafirleri yolcu ettikten sonra eşim “Bu ne yaaa?” dedi “Söz birliği etmişler gibi hiçbir şeyi beğenmediler, yoksa bize yapılan bir şaka mı bu?”

“Ben olayı çözdüm galiba” dedim, “televizyon kanallarında şu senin ve benim nefret ettiğimiz ve birkaç sahnesinden fazlasına dayanamayıp kapattığımız yemek yarışmaları var ya, hani o kavga, gürültü, hakaret, aşağılama ve kalleşlik üzerine kurgulanan ve de halkımız tarafından heyecanla izlenen güyâ yemek yarışmaları? İşte bu arkadaşlarım ve eşleri son yıllarda o programları seyrede seyrede bu hâle gelmiş olmalılar!”

“Yâhu anlayamadığı ne biliyor musun?” dedi, “Bir yandan her yemeği  hapır-hupur yerken diğer yandan eleştiriyor ve yemeği beğenmediklerini söylüyorlardı.  Bak, senin ifrat dediğin yemeklerden ne kadar kaldı, gel de gör!  Dün akşam yaptığım zeytinyağlı yaprak sarması buzdolabında bir günde bozulur mu yaa?  “Bu bayat vebozulmuş” dediler, iyi mi?  Hakikaten bozulmuş olabilir mi, tadına bak şunun. Bozulmuş dersen kalanı çöpe atacağım.”

“Hanım” dedim, “kalan ne varsa çöpe at gitsin, zira yemeklerin bozulup bozulmadığı önemli değil, önemli ve üzücü olan, maalesef,  insanlarımızın bozulmuş olması!”

Adil Karcı

25 Eylül 2024

Leave a comment