TEMEL NİKAH MASASINDA
Nikâh memuru, Temel ile evlenme masasına oturan Fadime’ye:
“Nişanlınız çok içkili, bu nedenle nikâhınızı kıyamayacağım!’’ der.
Fadime ona yalvararak bakar:
“Acı bana memur bey… N’olur kıy şu nikâhu!’’
Memur “Nişanlınızın ayılmasını bekleyelim’’ deyince Fadime:
“Etme eyleme memur bey’’ der “Temel’i ayıkken getiremeyrum ki!’’
Author: timursumer
CLIMATE ALARMISM
Climate Alarmists’ goals are to scare the heck out of the public in order to gain power, shape policy, and make a lot of money. The fact that the data refutes their claims makes no difference to them.
Before humans were on this planet, the climate changed and will continue to do so, whether we are here or not. TS
The Alarming Thing About Climate Alarmism
Exaggerated, worst-case claims result in bad policy and they ignore a wealth of encouraging data.
It is an indisputable fact that carbon emissions are rising—and faster than most scientists predicted. But many climate-change alarmists seem to claim that all climate change is worse than expected. This ignores that much of the data are actually encouraging. The latest study from the United Nations Intergovernmental Panel on Climate Change found that in the previous 15 years temperatures had risen 0.09 degrees Fahrenheit. The average of all models expected 0.8 degrees. So we’re seeing about 90% less temperature rise than expected.
Facts like this are important because a one-sided focus on worst-case stories is a poor foundation for sound policies. Yes, Arctic sea ice is melting faster than the models expected. But models also predicted that Antarctic sea ice would decrease, yet it is increasing. Yes, sea levels are rising, but the rise is not accelerating—if anything, two recent papers, one by Chinese scientists published in the January 2014 issue of Global and Planetary Change, and the other by U.S. scientists published in the May 2013 issue of Coastal Engineering, have shown a small decline in the rate of sea-level increase.
We are often being told that we’re seeing more and more droughts, but a studypublished last March in the journal Nature actually shows a decrease in the world’s surface that has been afflicted by droughts since 1982.
Hurricanes are likewise used as an example of the “ever worse” trope. If we look at the U.S., where we have the best statistics, damage costs from hurricanes are increasing—but only because there are more people, with more-expensive property, living near coastlines. If we adjust for population and wealth, hurricane damage during the period 1900-2013 decreased slightly.
At the U.N. climate conference in Lima, Peru, in December, attendees were told that their countries should cut carbon emissions to avoid future damage from storms like typhoon Hagupit, which hit the Philippines during the conference, killing at least 21 people and forcing more than a million into shelters. Yet the trend for landfalling typhoons around the Philippines has actually declined since 1950, according to a study published in 2012 by the American Meteorological Society’s Journal of Climate. Again, we’re told that things are worse than ever, but the facts don’t support this.
ENLARGEThis is important because if we want to help the poor people who are most threatened by natural disasters, we have to recognize that it is less about cutting carbon emissions than it is about pulling them out of poverty.
The best way to see this is to look at the world’s deaths from natural disasters over time. In the Oxford University database for death rates from floods, extreme temperatures, droughts and storms, the average in the first part of last century was more than 13 dead every year per 100,000 people. Since then the death rates have dropped 97% to a new low in the 2010s of 0.38 per 100,000 people.
The dramatic decline is mostly due to economic development that helps nations withstand catastrophes. If you’re rich like Florida, a major hurricane might cause plenty of damage to expensive buildings, but it kills few people and causes a temporary dent in economic output. If a similar hurricane hits a poorer country like the Philippines or Guatemala, it kills many more and can devastate the economy.
In short, climate change is not worse than we thought. Some indicators are worse, but some are better. That doesn’t mean global warming is not a reality or not a problem. It definitely is. But the narrative that the world’s climate is changing from bad to worse is unhelpful alarmism, which prevents us from focusing on smart solutions.
A well-meaning environmentalist might argue that, because climate change is a reality, why not ramp up the rhetoric and focus on the bad news to make sure the public understands its importance. But isn’t that what has been done for the past 20 years? The public has been bombarded with dramatic headlines and apocalyptic photos of climate change and its consequences. Yet despite endless successions of climate summits, carbon emissions continue to rise, especially in rapidly developing countries like India, China and many African nations.
Alarmism has encouraged the pursuit of a one-sided climate policy of trying to cut carbon emissions by subsidizing wind farms and solar panels. Yet today, according to the International Energy Agency, only about 0.4% of global energy consumption comes from solar photovoltaics and windmills. And even with exceptionally optimistic assumptions about future deployment of wind and solar, the IEA expects that these energy forms will provide a minuscule 2.2% of the world’s energy by 2040.
In other words, for at least the next two decades, solar and wind energy are simply expensive, feel-good measures that will have an imperceptible climate impact. Instead, we should focus on investing in research and development of green energy, including new battery technology to better store and discharge solar and wind energy and lower its costs. We also need to invest in and promote growth in the world’s poorest nations, which suffer the most from natural disasters.
Climate-change doomsayers notwithstanding, we urgently need balance if we are to make sensible choices and pick the right climate policy that can help humanity slow, and inevitably adapt to, climate change.
Mr. Lomborg, director of the Copenhagen Consensus Center, is the author of “The Skeptical Environmentalist” (Cambridge Press, 2001) and “Cool It” (Knopf, 2007).
DEMOKRASIYE ACEP HANGI OT ŞIFA VERIR?
Selahattin Duman
Demokrasiye acep hangi ot şifa verir?
01.02.2015 Pazar
“Uzun boylu sevgi insanı” Cumhuriyet tarihinde bir ilke daha imza attı. Hazırladığı bitkisel kürlerle tanınan Profesör Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu’nu Cumhurbaşkanlığı makamının başdanışmanı yaptı.
Kararnamesi çıktı, imzalar çakıldı, her şey tamam.
***
“Uzun boylu sevgi insanı”nın kafasına bir şey takıldığında danışman hoca efendiyi çağıracak.
“Hocam” diyecek, “Partili vatandaşlardan biri mektubunda soruyor. Oğlunun gece yatağı ıslatma sorunu varmış. Ne yapmalı diye soruyor. Şuna bir akıl versen iyi olur.”
O da sevabına formülü anlatacak. Hocanın elinin altında böyle bir bitki mutlaka vardır. Eh, adamın evinde de bir cezve muhakkak bulunur. Şifalı ot o cezvede suyla kaynatılır, suyu çişini tutamayan oğlana içirilir.
FAYDA ETMEZSE
Koskoca başdanışmanının verdiği akıl hâlâ işe yaramamışsa, oğlanda kesin “muhaliflik geni” vardır.
Bu durumda yaşı küçük olanların altı bağlanır. Ergenlik çağındakilerin yaşı mahkemece büyütülüp, askere gönderilir. Yani orduya havale edilir.
Anadolu’da bu bilimin akademik eğitimini almamış kimi üfürükçülerce önerilen başka tedavi çeşitleri de vardır.
Bunların en yaygın olanı “Kör horoz tedavisi” diye bilinir.
Bir gözü görmeyen horozu bulacaksın. Onu duvara dayalı bir merdivenin yedinci basamağında keserken, kanını bir çanağa akıtacaksın. Sonra bir caminin çatısından alacağın örümcek ağını o kana karıştıracaksın. Karışımı, yemeğine azar azar katarak oğlana yedireceksin. Bu yöntemin iyi sonuç verdiğini, özellikle (oğlanın ölmesi halinde) işeme eyleminin kesinlikle durduğunu söylerler.
Ancak Japon bilim adamları itiraz ettiklerinden pek yaygınlaşamamıştır.
Ayrıca kimi hocalar kör horozun yedinci, kimileri de dokuzuncu basamakta kesilmesi gerektiğini iddia ettiklerinden, konu kendi içinde bile tartışmalı kalmıştır.
***
Cumhurbaşkanlığı makamının başdanışmanlığına atanan Profesör Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu’nun bitkilerle tedavi yöntemleri daha etkilidir.
İbrahim Hocam’ın asıl uzmanlığı biyoteknoloji ve mikrobiyoloji üzerinedir. Bu, zahmetli ve fazla getirisi olmayan bir alandır. Bitki üzerinde uzmanlaşıp bunu tedavide kullanmak ise “modern tıbbın getirilerinden” daha kazançlıdır.
Mısır Çarşısı verilerini inceleyenler bunu iyi bilirler.
DOĞA DAHA KÂRLI
Misal devedikeni tohumunu ele alalım. “Sedef paraleli” ile mücadelede kullanan bu nebat, doğada başıboş ürer. Az emekle toplanır ve aktarlarda “dört çorba kaşığı miktarı” yirmi liradan satılır.
Piyasa buysa ben mikrobiyolojiyi ne yapayım? Hocamın yerinde olsam ben de kendimi nebatata verirdim.
Lafın başında bu başdanışmanlık ataması için “Osmanlı tarzı açılım” demiştik, ki ecdat tarihine baktığımızda, haklılığımız kabak gibi ortaya çıkar.
Osmanlı padişahları, bitki şifacılarına, nefesi kuvvetli hocalara ve müneccimlere çok kıymet verirdi. Sultan İbrahim’in Cinci Hocası, son Rus Çarı’nın şifacısı Papaz Rasputin’ine denk gelen, hatta ondan da üstün bir âlimdi.
Yine Sultan İbrahim’e hizmet veren Aygır İmam namındaki zat da bitkisel şifa üzerine bir numaraydı.
***
Ne var ki Aygır İmam iyi bir ot uzmanıydı ama “sağlıklı beslenme” konusunda Osman Müftüoğlu öğretisinden nasipsizdi.
Bir ramazan gecesi sahura kalktığında, üç kangal sucuk doğrattı. Kafam kadar büyük tereyağı topağını kısık ateşte erittikten sonra o sucukları biraz çevirtti ve üzerine kırk yumurta kırdırdı.
Yemeğin sonunda çatlayarak ölmesini, devrin uleması “Şanslı âdemmiş, nefsini körletti de öyle gitti” sözleriyle hayra yormuştur.
Bunları bildiğimden, İbrahim Hoca’nın Saray’daki Osmanlı tarzı başdanışmanlığını çok önemsiyorum. Bu atamayı, kendini alternatifsiz sanan modern tıbba kapak olarak değerlendiriyorum.
AHMET VE GEMİCİK

14 MART TIP BAYRAMI : KAHRAMAN DOKTORLAR
14 Mart Tıp Bayramı ve Cephelerin Kahraman Doktorları
Nazan Sevim / Yesevi Dergisi
Birinci Dünya savaşı başlayınca Seferberlik ilan edilir, halkın hafızasına da zaten bu uğursuz savaş “seferberlik” olarak yerleşmiştir. Cephelerde sıhhiye hizmeti gerekecektir, askeri hekimlerin yanı sıra diğer bilumum sivil sağlıkçılarda silâhaltına alınarak cephelere gönderilir. Bunların arasında eczacı, diş hekimi, baytar ve tıbbiye öğrencileri de vardır. Birde Küçük Sıhhıye zabit mektebi kurulur. Tıbbiyenin 1. ve 2. sınıf öğrencileri çavuş rütbesi ile çeşitli cephelere gönderilir, son sınıf öğrencileri Doğu/Kafkas cephesine. 1915 yılında Tıbbiye de öğretime ara verilir. Çünkü hocalar dâhil mevcutlar cephelere dağılmıştır. 1916’da hekim ihtiyacı arttığı için Tıbbiye yeniden açılır, 1917 yılında hoca ve asistanların bir kısmı hala cephelerde olduğu için öğretim kadrosu eksiktir.
Cephelerde ki sağlık personeli bir taraftan yaralıların tedavisi ile uğraşırken diğer taraftan görünmeyen bir düşmanla, salgın hastalıklarla boğuşmaktadır. Başta orduları bitiren Tifüs olmak üzere salgınlar hızla yayılmaktadır. Sahra Sıhhıye Müfettişi Umumiliği’nin kurduğu Gülhane, Kuruçeşme ve Fenerbahçe laboratuvarlarında ordu ve halk için aşı üretimine başlanır. Özellikle doğu cephesinde, Sarıkamış felaketinden köylere sığınarak kurtulan tifüslü askerler salgının yayılmasına sebep olur. Bu salgında Erzurum lisesinin hastabakıcı öğrencileri, tıbbiyeliler ve birçok hekim ölür. Sarıkamışlı Cerrah Profesör Bingür Sönmez’in Rus askeri arşivlerinden getirttiği filmleri izleyenler karlar altından çıkartılan şehitlerin bazılarının üstlerinin çıplak olduğunu acıyla izlemiştir. Askerler tifüsün yüksek ateşinden soyunmuştur. Tifüsten sağ kalan hekimlerden biri de Dr. Süleyman Numan Paşa tarafından doğu Cephesinde görevlendirilen Dr. Tevfik Salim (Pur. Dr. Tevfik Sağlam) beydir, kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş demişler! Kayıpların sayısını burada yazmıyorum, okuyanları üzmemek için.
Bu ağır şartlarda askeri hekimler basit bir teknikle serum aşısı imal ederler. Bu aşıyı Balkan savaşında Dr. Reşat Rıza bey (Kor) icad etmiştir. Yüksek ateşli Tifüslü hastadan alınan kan defrine edildikten sonra, benmaride 60 dereceye ısıtılarak inaktive edilmiş ve koruyucu olarak sağlamlara uygulanmıştır. Önce gönüllü 5 askeri hekime, immünoloji ( bağışılık bilgisi) henüz emekleme çağındadır. Askeri hekimlerin bu icadı literatüre de geçmemiştir. Irak Cephesinde bu aşıya güvenmeyen Von der Goltz paşa ve özel doktoru Oberndorfer tifüse yakalanarak ölürler ama güvenen Türkler hayatta kalır. Bu askerlerin arasında Kazım Karabekir de vardır. Paşanın daha çok yapılacak işleri vardı. Herhalde hayatta kalması gerekliydi diye düşünüyorum. Irak cephesinde Tifüse yakalanıp sağ kalan bir başka genç hekim de Prof. Abdülkadir Noyan’dır. Cepheler çok, hangi birisini anlatalım ki? Biz en iyisi örnek olarak Tifüs ve diğer salgınlar mücadelesindeki başarılarıyla takdir toplayan Filistin Cephesi Hilali Ahmer hastanesinden biraz söz edelim;
Filistin Cephesinin Kahramanları
1914 Kasımında Dr. Neşet Ömer bey (İrdelp) başkanlığında Hilali Ahmer Süveyş yardım heyeti 2 ay süren yolculuktan sonra Halep istasyonuna varır. Heyette Dr. Arif, Selahaddin, Hasan Ferit, Mansur, Asım. Varnalı Hulusi Fuad beyler vardır. 10 Ocak 1915’te Kudüs’e geçerler ve Moskofiye (Rus) hastanesine yerleşerek 4. ordunun aşılarını hazırlamaya başlarlar. Bir taraftan da sivil halka hizmet etmektedirler. Amerikan kolonisinin doktor ve hemşireleri, diğer Hıristiyan kolonilerinin rahibeleri de onlara yardım eder. (misyonerler bu işlerde daima hazır ve nazırdır). 4. ordu’nun komutanı, Payitahttan ayağı kaydırılan Cemal Paşadır. 4. ordu, “çöl” adında bir dergi çıkarmaya başlar. Başarısız kanal seferi’nin planlayıcısı 8. kolordu kurmay başkanı Alman albayı Von Kres’tir. Von Kress’in ısrarına rağmen Cemal Paşa geri çekilme emri verir ve yaralıların toplanmasına bizzat nezaret eder. Bu kanal hezimetinin sorumlusu neden acaba hep Cemal Paşa gösterilir?
Türk Hilali Ahmer’i (Kızılay) Hafir’de kurulan çadır hastanesinde gelen yaralıları tedavi etmektedir. Yaralılar deve ambulanslarıyla taşınmaktadır, Temizlik ve intizamıyla şöhret olan çadır hastanesinin başhekimi Dr Hasan Ferit (Cansever) beydir. Birkaç yıl önce vefat eden Türk Tarih Kurumu’nun mimarı Turgut Cansever’in babasıdır, oğlu da dışlanan geleneksel Türk mimarisinin korunması için ömür boyu mücadele etmiştir). Kendi hastanelerinden kaçan Alman ve Avusturyalı yaralılar da Hilali Ahmer’in 750 yataklı çadır hastanesine sığınmaktadır. Çadırlar Balkan savaşı sırasında Hint Müslümanlarının hibe ettiği çadırlardır. Hamamı, berberi, elektrojen grubu, su arıtma ve buz imalat makinesi vardır, ekmeğini kendi pişirmektedir. Zaten çadır bize yabancımıdır? Sarayımız bile Otağ-ı Hümayun’un taşlaşmış şeklidir.
Hilali Ahmer hastanesinin hekimleri yaralıların tedavisinden başka tifüs, tifo, kolera, dizanteri, sıtma ve veremle de mücadele ederler, bataklıkları kuruturlar, çelik borularla su kaynaklarından kasabalara su getirirler (zor zamanların milleti). Çadırlı hastanenin ameliyathanesi olağanüstü bir cerrah olan Akif Şakir (Şakar) tarafından yönetilmektedir. Bu hastanede yaralı İngiliz esirlerine o kadar iyi bakılır. Esirlerden ağır yaralı yüzbaşı J. Baldwin, Akif Şakir bey tarafından ameliyat edilerek kurtarılır, bu esirin amcası Stanley Baldwin, 1923 yılında Biritanya Başbakanı olacaktır. Geri çekilirken çölü en son terk eden hastane Hilali Ahmer hastanesidir. Yaralılarıyla birlikte Beyti Hamame’de esir düşen hastanenin önceden bütün evrakları yakılarak yok edilir. Ve yaralı İngiliz esirlere gösterilen ihtimam sayesinde bütün hastane personeli Allenby tarafından serbest bırakılır. Şifaya kavuşan İngiliz yüzbaşı Dr. Akif beye bir teşekkür mektubu göndermiş ve bu mektup doktoru esaretten kurtarmıştır. Allenby 1917 de 1. ve 2. Gazze savunmaları Türklerin zaferiyle sonuçlanınca iş başına getirilmiş, Cemal Paşa ise sanki cezalandırılmış. Komuta başarısız Alman generali Falkenhayn’a devredilmiş. Yeri gelmişken tarihi bir hatırlatma yapalım; Allenby’nin Araplara “El Nebi” olarak tanıtıldığı söylenir. El Nebi, Arapları Türkün zulmünden(!) kurtarmış. Neticede 3. Gazze savaşında bozgun ve geri çekilme. Cemal Paşanın hatıralarını okumak gerek.

İşgalde Haydarpaşa Tıbbiyesinde Neler Olur?
1918 de Mondros Mütarekesi imzalanır, 13 Kasımda işgalci donanmanın topları Selimiye kışlasına ve şimdiki Çapa Tıp Fakültesinin atası Haydarpaşa Tıbbiyesine çevrilir. İngilizler Mektebi işgal eder. Dr. Süleyman Numan Paşa Malta’ya gönderilir. Öğrenciler çatı katına sürülür, karyolaları altlarından alınır, yer döşeklerinde yatmaya mecbur edilir. Gece aşağıya tuvaletlere iniş yasaktır. Askeri öğrencilerin üniformaları çıkartılır ve askeri Tıbbiyeye alınacak öğrenci sayısı 20 ile sınırlanır. Belli ki Çanakkale ve Filistin cephelerinde Türk hekimlerini tanıyan İngilizlerin gözü korkmuştur. Tıbbiyelilere bir de bodrum katı bırakılmıştır. Perişan tıbbiyeliler çabuk toparlanır ve “Ayın Pe” teşkilatına mensup 15 tıbbiyeli delikanlı bir gece Fenerbahçe’de ki İngiliz cephaneliğini soyarak kaçırdıkları silah ve bombaları işgal altındaki binanın bodrumuna getirip saklarlar. Delikanlı sözü Türkçeye mahsustur! Silahlar Anadolu’ya aktarılır. Milli Mücadeleye katılmak isteyen öğrencilere oturun, dersinize çalışın, hekim lazım diye haber gönderilir. Bu gençlerin arasında Dr. Hikmet Kıvılcımlı da vardır.
14 Mart 1919 günü Darülfünu’nda. Tıphaneyi Amire’nin kuruluşunun 92. yıl dönümü kutlamaları için bir çay tertip edilerek Kızılhaç temsilcileri ve basın davet edilir. Söz alan Dr. Memduh Necdet bey “İstanbul bizimdir, çünkü şehitler ve tarih, buradadır, Halife ve Hakan yatağı burasıdır” diyerek sözlerini bitirirken salon alkışlarla inler.
Tıbbiye mesajını vermiştir. 94. yıl da 14 Mart 1921 de tekrar Kadıköyü’nde Hale sinemasında kutlanır. Ve 14 Mart kutlamaları gelenek halini alır. Türk Tıp Cemiyeti, Türkçe Tıp eğitiminin Bursa Darüşşifasında 12 Mayıs 1399 da başladığını hatırlatmış (Dr. Osman Şevki Uludağ) ve Tıp bayramları 1929-1934 yılları arasında 12 Mayıs’larda kutlanmıştır. Maarif Vekili Mustafa Necati bey’in ani ölümü üzerine Türk’ten doktor mu olur? Onları zaten Rum hekimler tedavi ediyordu, ecnebi doktorlar geri gelsin diyenlere bir cevaptır bu.
Evet, Sultan 2. Abdülhamit Han’ın doktoru Mavroyani Avusturyada tahsil etmiş bir Rum’dur. ‘Anlat Derdini Marko Paşa’ya!’ nezaketi ile ünlü Marko Paşa da Rum’dur. Fenerli Burjuvazisi 17/18 yy.’dan itibaren çocuklarını Padova Tıp Fakültesine göndermiştir. Ama sırf cüzzamlı hastalar için Kayseri, Edirne ve İstanbul’da hastane kuran da Süheyl Ünver hocaya göre Türklerdir. Bu Türklerde nedense hiç bir şey olamıyor(!). ‘İmparatorlukları kim kurmuş acaba’ bilen varsa söylesin! Söz cüzzamdan açılmışken İstanbul cüzzam hastanesinin Karaca Ahmet Mezarlığına bitişik kalıntıları, 1973 yılında 1. Boğaz Köprüsü’nün Çevre yollarına kurban edilmiştir. Miskinler Tekkesi artık yoktur. Diğerlerini bilmiyorum. Bu, bizim tarih bilincimizin ne olduğudur.
30 Ağostos zaferi ve kurtuluş, 19 Ekimde Refet Paşa’nın Trakya’yı devir almak üzere İstanbul’a geleceğini duyan sivil ve asker tıbbiyeliler bir gece önceden hazırlanır, giyini, kuşanır, askeri üniformalar tekrar giyilir, artık İngiliz kimsenin umurunda değildir. Haydarpaşa garına inen öğrenciler Refet Paşa’yı omuzlarında taşıyarak Tıbbiyeye getirir.
Uzun yıllar sonra Haydarpaşa hastanesinin bahçesine Şehit Tıbbiyeliler anıtı dikilir. İstanbul Üniversitesi’nin Çanakkale’de ki Tıbbiyeli Şehitler anıtı da 2000 yılında. Çanakkale’de çok şiddetli çarpışmaların cereyan ettiği Kanlı sırt’ın ancak 2,5 km uzağına dikilebilir, Kanlı sırt İngiliz toprağı(!) sayıldığı için.
İstanbul Üniversitesi her yıl 18/19 Mart gecesini hocaları ve öğrencileriyle burada geçirmekteymiş!
Kaynaklar:
a) Kurtuluş savaşında Haydarpaşa Tıbbiyesi. Prof. Dr. Ayten Altıntaş’ın tebliği, 6. Üsküdar Sempozyumu
b) 1. Dünya Savaşında Tıbbiyeliler ve 14. Mart’ın tıp Bayramı oluşu, Prof. Dr. Nuran Yıldırım, Toplumsal Tarih Dergisi, Mart 2008.
c) Kahraman Doktorlar Arap Çöllerinde, Tuna Örses, NTV Tarih, sayı 23
d) Türkiye’de Tıp ve Tıbbi Kurumlar. H. Muhammed Said, Erdem Dergisi. cilt 4, sayı:10, Atatürk Kültür Merkezi.
NURİ VE BAYKUŞ

DANİ VE AT

AŞAĞILIK GEZEGENLER








Temel eşeği yularından çekerek yatak odasına sokmuş. Karısı yatağında doğrulup hayretle bakarken, Temel ; “Ahacuk eyice pir pakasun da.. ‘uy başum ağrii !!’ diye naz yaptığun her gece ha pu inekle yatayrum..”
Temel’in karısı sinirle gülmüş , “Ula sende kafa olsa punun inek degül eşek olduğunu pilurdun ..” deyince Temel’dir karısına dönüp ,
“Sana söylemeyrum da?.. ha pu eşekle konuşayrum”.





DR. BARAN SÜMER TURKİSH FORUM ÖDÜLÜ

- SEFIKA GUNEY
- DOC. DR.MUSTAFA AKSOY
- DR. MEHMET TOY
- MELISSA AZIZE GOKMOGOL
- DR. SELCUK KUYUCAK
- Dr. FUSUN CETIN CUHADAROGLU
- DILEK ERGUL
- DR. BARAN SÜMER
- DR. HAKAN GÜRSU
- ETİKETLER
- KAYAALP BUYUKATAMAN
- Turkish Forum












HOROZ REBİİ

DEMO KAPTAN

KURBAN

You must be logged in to post a comment.