BABALAR GÜNÜ, GÜN DÖNÜMÜ VE KARACAOĞLAN

 

baba

BABAM ENVER SÜMER

“Eğlen hocam, eğlen, bir sualim var,
Edep nedir, erkân nedir, yol nedir?
Benim Karac’oğlan olduğum belli,
Dede nedir, baba nedir, kul nedir?”

Rahmetli babam sıklıkla çocuklarının arasına oturur en sık tekrarladığı masalını yavaş yavaş, ballandırarak anlatırdı.
Babamda masal çoktu; fakat en sevdiğimiz ve keyifle anlattığı bu masalı ondan hâlâ dinlerim.
Defalarca dinlemiş olduğumuz bu masal benim ve tüm kardeşlerimin hâlâ belleğinde yaşar.

“Bir yiğit sıladan gitmeli olsa,
Acısı yürekten gitmez sılanın.
Eğlenip gurbette mekân bağlasa,
Hayâli gözünden gitmez sılanın

Karac’oğlan der ki: Gelenler gider,
Vâdesi yetenler borcunu öder.
Kuşlar yılda bir kez sılaya gider,
Onlar da terkini komaz sılanın”

baba1

DEDEDEN TORUNLARA (ZEYNEP & BARAN) MASAL

Bir varmış bir yokmuuuşş.. kalburların saman içinde saklandığı, devenin tellâl olduğu, saç kestirmek için pireye gittiğimiz evveli bir zamanda, bir köpek kardeş varmııış. Bu köpeğin pırıl pırıl tüyleri, bembeyaz dişleri, güçlü bacakları, uzun kıvrık bir kuyruğu varmış. Sahibinin bahçesinde zincirle bir ağaca bağlı, gelene geçene bütün gün “hav hüv” eder dururmuş.

21 Haziran’da Greenwich’teki saat 10:51’i gösterirken, dünyamızın kuzey kutbu güneşe en yakın eğiminde olacaktır.
Bu an, “Gün dönümü” ya da “Summer Solstice” diye anılır.

Günlerden bir gün yiyecek bulmak için dağlardan yorgun bir kurt inmiş. Bu garip kurt, açlıktan bir deri bir kemik, yorgunluktan gözünün feri geçmiş bir halde köpek kardeşe yaklaşıp sormuş, “Senin tüylerin parlak, kasların güçlü, kuyruğun uzun, karnın tok nedendir acep ?”
Köpek kardeş bir çalımla, “elbette be kurt kardeş… benim sahibim beni günde üç oğün besler, postumu tarar parlatır, birlikte yürüyüşe çıkarız sahibimle. Yiyecek peşinde hiç koşmam.. sadece bazen kedi kovalarım..o da sırf zevkim için” demiş.

“Alâ gözlerini sevdiğim dilber
Dikerler ağacı dal benim için
Aşam dedim, aşamadım başından,
Yağıyor yollara kar benim için.

Karac’oğlan der ki: Yerim, içerim,
Ağır saltanatla konar göçerim.
Ahdim olsun, seni alır kaçarım,
Ferman çıkarsınlar bir benim için”

solstice-124773-400-331

“Solstice” Latince’de “”sol”=güneş ve “sistere” = ‘duraklamak, olduğu yerde durmak’ sözcüklerinden türetilmiştir ki güya güneşimiz gün dönümü sırasında bir an için duraklasıymış. Töbe estağfurullâh ki çarpılacaklar..bence tümüyle montaj. Güneşimiz hâşâ ve asla duraklıyabilemez.

1

“Aman da ne güzelmiş senin bu hâllerin” demiş kurt kardeş köpeğe, “ben de onun bir sevgili kurdu olsam, bana da böyle bakar mı acep sahibin?” “Bence bakar” demiş köpek kardeş..”neden bakmasın..benim sahibim pek iyidir pek yiğittir..hem sen de az çok köpek sayılırsın” “Tamam öyleyse” demiş kurt kardeş, “sahibinin gelmesini bekliyelim de tanışalım bari”

“Atım, kalk gidelim dağdan yukarı,
Böyle dağlar koç yiğide dağ olmaz.
Yedi yerden yaralarım sızılar,
Bu yarayı çeken yiğit sağ olmaz.

Karac’oğlan der ki: Korktum haramdan,
Ayrı düştüm yurttan, harap hânemden.
Bir yiğidi ayırsalar yurdundan,
Yurdundan ayrı düşen sağ olmaz”

Sevgili güneşimiz, 21 Haziran’da (“solstice”) tüm kuzey yarımkürede gökyüzünde en yüksek konumunda olacaktır.
Güneşimiz kuzey kutbunda dahi , kendince en yüksek konumda olacak ve daha uzunca bir süre asla batmıyacaktır ki “sahûr” nedir “iftar” nedir asla bilinmez. Heyhât, güneşimizin bu yüksekliği giderek azalmaktadır,  çünkü dünyamızın ekseninin eğiklik açısı giderek küçülmektedir. 

SOLSTICE

Sahibinin gelmesini beklerlerken, eyvahlar olsun ki, kurt kardeş bir anda köpeğin boynundaki tasmayı görüvermiş. “Nedir o senin boynundaki köpek kardeş ?” diye merakla sual edince, köpektir, “buna tasma derler “ demiş, “sahibim beni bu tasmayla ağaca bağlar.. bazen de zinciriyle de tasmamdan çekip istediği yere götürür beni” demesiyle, kurt kardeş bir anda hayret ve kızgınlıkla dikilmiş; “Bana bak , bana bak köpek kardeş !!” diye bağırmış, ben hür doğdum hür yaşarım !.. Açlıktan kimseye esir olmam !!..” diye havlayıp, hızla arkasını dönmüş ve tozu dumana katarak dağlara doğru koşarak gözden kaybolmuş.

Gün dönümünde, “Yengeç dönencesi” boyunca güneş tam tepede olacak, kısmetse cümlemiz en uzun günü ve en kısa geceyi peşpeşe idrâk edeceğiz. “Yengeç dönencesi de nedir ?” diye soranlara ; dünyamız ekseninin eğilme derecesine hürmeten, 23 1/2’inci kuzey paralel üzeri “Yengeç dönencesi” (Tropic of cancer”) tesmiye olunup, şeklini ise sevâbımıza aşağıda göstermekteyiz.

YENGEC DONENCESI

Babalar günü anneler günü kadar rağbet görmese de, tüm yurtta, dış temsilciliklerde ve  yavru vatan Kıbrıs’ta  törensiz mörensiz ilelebet kutlanacaktır. Bu cümleden olmak üzere, bu fakirin aklının ucu ahacık şöyledir:

Resim7

ZİHNİYE & ENVER SÜMER

Amerika’nın geleceğinin en karanlık yönü, babasını bilmeyen çocukların yüzdesinin giderek artmasıdır kanımızca. Özellikle Afrika kökenli Amerikalılar’da babasızlık oranı pek çok bölgede yüzde seksenbeşi aşmıştır ve bu oran giderek de artmaktadır ki, Hüda koruya.
Yoksulluğun, cehaletin ve suç işlemenin “babasızlıkla” doğru orantısı bilimsel olarak defalarca gösterilmesine rağmen, bu gerçek başta Obama olmak üzere hiç bir politikacının ya umurunda değildir, ya da oy sevgisinden, hepsi politik korkaklık içindedirler.
Bu konuya el atan yürekliler ise anında ırkçılıkla suçlanır Amerikanın liberal çevrelerinde.

“Bir yiğit düşmesin elin diline,
Söyleyi söyleyi destan ederler.
Nice yavuz olsa yiğidin adı,
Ânı gurbet ile mihmân ederler.

Karac’oğlan der ki: Nâmı alemde,
Kudredden çekilmiş kaşlar kalemde.
Vâdem yetip gurbet elde ölende,
Duyar düşmanlarım bayrâm ederler”

Eski Yunan’da gün dönümünde (21 Haziran) güneşimiz Yengeç burcundayken, Hz. İsa’nın doğduğu zaman İkizler burcuna girmiş, 1989’da ise Boğa burcuna yerleşmiştir ki, daha 2000 yıl kadar bu burcun içinde kalacaktır; burç falı meraklılarına duyurulur.

Yüzlerce milyon dolar zengini, yoksulsever Hillary Clinton, “It takes a Village” adlı kitabında Afrika’daki ilkel bir kabileyi örnek gösterip, doğan bir çocuğun yetiştirilmesinin tüm kabilenin görevi olduğunu anlatır ve üstü kapalı olarak babasız çocuk yetiştirmenin “erdemlerini (!)” savunur. Öte yandan Obama, her iki seçimde de, çocuğu olan yalnız yaşayan kadınların oylarının yüzde yetmişbeşini almış idi.

Gün dönümünde güneş, Ekvator’dakiler için en alçak durumunda olacaktır.

Sînimiz (yaşımız) bulûğa ermeden, bir gün rahmetli sevgili babamız bizi 5 Ocak’ta Çukurova’nın kurtuluş bayramına götürür iken, “oğlum, bayram yerinde havâi fişek atacaklar” demesiyle, fakir sen bu lâfı “oğlum bayram yerinde havaya eşek atacaklar” diye anladığımızdan, hâliyle, bayram yerinde epeyce aranmış idik.

Gün dönümünde güneş, doğuşundan batışına kadar, gökteki en uzun yayını çizecektir

“Alâ gözlerini sevdiğim dilber,
Göster cemalini, görmeye geldim.
Şeftalin derdime derman dediler,
Gerçek mi sevdiğim? Sormaya geldim.

Gündüz hayâllerim, gece düşlerim,
Uyandıkça ağlamaya başlarım.
Sevdiğim üstünde uçan kuşların,
Tutup kanatların kırmaya geldim.

Senin âşıkların gülmez dediler,
Ağlayıp yaşını silmez dediler.
Seni bir kez saran ölmez dediler,
Gerçek mi efendim? Sarmaya geldim.

Senin işin yiyip içmek dediler,
Yâran ile konup göçmek dediler,
Göğsün cennet, koynun uçmak dediler,
Hak nasip ederse görmeye geldim.

Mâyıl oldum senin ince beline,
Canım kurban olsun tatlı diline.
Âşık olup senin hüsnün bağına,
Kırmızı güllerin dermeye geldim.

Karac’oğlan der ki: İsim doğrusu,
Gökte melek, yerde hümâ yavrusu.
Söyleyim ben sana sözün doğrusu,
Soyunup koynuna girmeye geldim”

Babamdan baba olmayı öğrendim. Gözleriniz hep yükseklerde olsun.

Dr. Timur Sümer

184496_555612351167866_1151087499_n

Rıfat Serdaroğlu’ndan “TÜBİ TAK-TAK-TAK”

 

Yeni Rıfat Serdaroğlu yazısı

alt

TÜBİ TAK-TAK-TAK

by Rifat Serdaroglu

Tayyip ve AKP sayesinde içimiz, ocaktaki tencerenin dibi gibi kapkara oldu.
Bugün geleneksel alışkanlığımıza uyup, ağlanacak halimize gülelim dedik. Belki millet olarak gülerken aklımız başımıza gelir. Tabii güldürebilirsek!

TÜBİTAK’ ın Açılımı “Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu” idi,
“Tayyip Ümmetinin Bildiği Tapeler Ak mı- Kara mı?” oldu…

Öncelikle, TÜBİTAK’tan 2500 uzman işten çıkarıldı. Bunların yerine işe alınan bademler en teknolojik gelişme olarak manuel “Facit Hesap Makinasında” kaldıklarından Erdoğan’ın ve Bilal oğlanın tapeleri için “Montaj veya Dublaj” diyemediler, çünkü tape ne demek bilmiyorlardı!
O zaman iş, yüzü buruş-buruş olmasına rağmen başında-kaşında tek beyaz kıl bulunmayan 70’ lik genç özentisi İ. Melih Gökçek’e düştü.
İ. Melih Gökçek, Hayvanat Bahçesi Müdürü Mustafa Sancar’ı derhal TÜBİTAK’ a Müdür Yardımcısı yaptırttı. Hayvanlarla uğraşa-uğraşa altıncı hissi gelişen Sancar, Erdoğan’ın tapelerinin “Montaj-Dublaj” olduğunu Bakan olur olmaz söyleyen Işık’a heyecanla sordu;
“Sayın Bakanım, siz nasıl hissetmiştiniz?”
Bakan Işık gururla yanıtladı; “Tapelerin üzerine yavaşça oturdum, biraz çalkaladım ve hissettim, sen de bu yolu dene!”

Müdür Muavini Sancar, tape kutusunu, alnının teri (!) ile kazandığı koltuğuna koydu, üzerine oturdu sağa sola çalkaladı ama hiçbir şey hissetmedi!
Hemen durumu Bakan’ına arz etti.
Bakan; “Ulan Gezi Zekâlı, kutu avro dolu olursa hissedersin, bunlar avro mu? Tapeleri kutudan çıkarıp teker-teker üzerine oturacaksın, yine de hissetmiyorsan, derhal geldiğin yere dönersin” dedi.

Müdür Muavini Sancar, o taş senin bu taş benim diyerek ve yaş taşlara da oturarak, alt tarafına, sabaha kadar “hissetme” çalıştırması yaptı. Ertesi gün tapeleri kutudan çıkarıp itina ile koltuğuna yaydı. Yavaşça üzerlerine oturdu. Tapelerin üzerinde kıvırmaya-çalkalamaya başladı. Bir müddet sonra bir ılıklık hissetmeye başlayınca;
“Tamam, hissetmeye başladım, hafif-hafif elektrik alıyorum, kalıbımı basarım ki bunların tamamı montaj, diğer tamamı ise dublajdır” diye çılgınca bağırmaya başladı.
Gürültüyü duyanlar telaşla içeri girdiklerinde, odayı kaplamış pis bir koku ile karşılaştılar.
“Üzerine oturarak anlama yeteneğini” geliştirmek için bütün gece soğuk ve yaş taşlara oturan müdür yardımcısının bozulan motorundan gelen kokular, ortalığı lağıma döndürmüştü. Tapeler ise pislendiği için kendiliğinden imha edilmişti…

TÜBİ TAK –TAK – TAK adlı hissetme kurumunun yetkilisi “Hanım Tak-Tak’a” okurlarımızdan gelen bazı soruları aktarıp, yanıtlamalarını rica edelim;

-Erdoğan’ın tapeleri MONTAJ, Bilal Oğlan’ ın tapeleri DUBLAJ olduğuna göre;
Bir oğlan babasının evdeki parasının 1/3 ünü kamyonet ile Cengiz Abisinin anasının garajına, 1/3 ünü Dayısının anneannesinin Çatalca’daki çiftliğine, kalan paranın % 75’ini Damadın kaynanasının dediği yere verse ve bu arada
Şehrizart-zurt Konaklarından dört konak alsa, elde halen 30 Milyon Avro kalsa, söyle bana eyy TÜBİTAK-TAK-TAK, oğlanın babasının evdeki parası ne kadardır?

-Yek adet İranlı bir veled-i zina, Türkiye’nin cari açığının %15’ini kapatıyorsa, tüm cari açığımızın kapatılıp kâra geçmemiz ve kıçımızı örtmemiz için daha kaç tane İranlı velede ihtiyacımız vardır?

-Madem hepsi MONTAJ-DUBLAJ, Haram Havuzuna para verdiklerini açıklamaktan çekinmeyen, Türk Milletini a..na koydukları için Başbakan’dan plaket alan sepet iş adamlarını, hiç çalışmadığı halde aylık kirası 60 Bin TL olan evde oturan çocuğun 7 adet para kasasını, ayakkabı kutularında ve yatak odalarındaki milyon-milyon avroları, nereye sokacaksın eyy TÜBİ TAK-TAK-TAK?

-Bir baba oğluna vakıf bağışlasa, adı bilinmeyen biri de, bu vakfa bir defada 100 Milyon Dolar bağış yapsa, o oğlan eline yayı ve oku alıp, utanmadan “Ya Hak” deyip ok atsa, o ok kimin kıçına batar?

-Ey TÜBİ TAK-TAK-TAK, bu hafta Süper-Loto’daki tutacak rakamlar hangileridir?
Sakın bilmiyorum deme, inanmam. Hayvanat Bahçesinden Müdür almayı biliyorsun, buz gibi sağlam tapeleri montaj-dublaj yapmayı biliyorsun da,
altı tane rakamı mı bilmiyorsun!
Bak küserim ama haydi söyle, söyle…

Sağlık ve başarı dileklerimle 11 Haziran 2014
Rifat Serdaroğlu

UNUSUAL DOCTOR BILLINGS

 

Taxpayers Face Big Medicare Tab for Unusual Doctor Billings

More Than 2,300 Providers Earned $500,000 or More From a Single Procedure or Service, Data Show

By 

JOHN CARREYROU, 
CHRISTOPHER S. STEWART and 
ROB BARRY 
June 9, 2014 10:00 p.m. ET
Ronald S. Weaver isn’t a cardiologist. Yet 98% of the $2.3 million that the Los Angeles doctor’s practice received from Medicare in 2012 was for a cardiac procedure, according to recently released government data.

The procedure is rarely used by the nation’s heart doctors. Patients are strapped to a bed with three large cuffs that inflate and deflate rhythmically to increase blood flow through the arteries—a last resort to treat severe chest pain in people who can’t have surgery.

The government data show that out of the thousands of cardiology providers who treated Medicare patients in 2012, just 239 billed for the procedure, and they used it on fewer than 5% of their patients on average. The 141 cardiologists at the Cleveland Clinic, renowned for heart care, performed it on just six patients last year. Dr. Weaver’s clinic administered it to 99.5% of his Medicare patients—615 in all—billing the federal health-insurance program for the elderly and disabled 16,619 times, according to the data.

Medicare Unmasked

Part of a series examining payments in the roughly $600 billion Medicare system.

In an interview, Dr. Weaver said he learned about the procedure by “reading lots of articles, studies and clinical trials” and decided to build his practice around it. There is no consensus in the cardiology community whether the treatment provides significant benefits. Dr. Weaver, who likens it to “exercise while lying on your back,” says it improves his patients’ health.

More than 2,300 providers earned $500,000 or more from Medicare in 2012 from a single procedure or service, according to a Wall Street Journal analysis of Medicare physician-payment data made public for the first time in April. A few of those providers, including Dr. Weaver, collected more from the single procedures than anyone else who billed for them—by very large margins. The data release was prompted by a Journal legal effort to make the information public.

There is nothing inherently wrong with medical professionals billing primarily for one thing. Some doctors specialize in certain procedures and fashion their practices around them. At times, the billings of one doctor can encompass the work of a staff, including other doctors, physician assistants and nurses, distorting comparisons with other doctors in that field.

A closer look at a few of the doctors who make most of their money from just a few procedures reveals that they are operating outside their areas of expertise or deviating from standard medical practice.

The doctors featured in this article say financial incentives play no role in their treatment patterns, and some argue that the procedures save the government money by keeping patients out of hospitals.

Among the doctors whose billings stand out is Evangelos G. Geraniotis, a urologist in Hyannis, Mass. Dr. Geraniotis received $2.1 million from Medicare in 2012, the most of any member of his specialty.

Nearly $1 million of that sum came from a procedure not considered routine in a urological practice. Known as a “cystoscopy and fulguration,” it involves threading a scope up the male urethra to burn potentially cancerous lesions inside the bladder.

According to his Medicare billings, Dr. Geraniotis performed two variations of the procedure 1,757 times in 2012. Of the 8,791 providers whose specialty is listed in the Medicare data as urology, 973 billed for the procedure, doing so an average of 38 times. The urologist who billed for the second-most performed the procedure less than one-third as often as Dr. Geraniotis did, the data show.

Dr. Geraniotis said Cape Cod retirees account for the majority of his practice. He said many have bladder issues such as urinary bleeding, but otherwise he isn’t sure why he stands out in his use of the procedure.

“If I see something, I say: ‘Let’s cauterize it and take care of it,’ whereas someone else might wait and see,” he said. “I guess you could call it a more aggressive approach.”

Dr. Geraniotis said the more than $500 he received from Medicare each time he billed for the procedure played no role in his medical judgment and, by performing the procedure in his office, he keeps patients out of the hospital.

“My style of practice is an outlier, but I don’t think it reflects anything more than my trying to do good for my patients. I think I’m an honest guy,” he said.

In Port St. Lucie, Fla., Gary L. Marder, a dermatologist, specializes in treating melanoma with radiation. Dr. Marder’s website, which features photos of smiling elderly couples, says he has cured more than 100,000 skin cancers.

Medicare paid Dr. Marder $3.7 million in 2012—$2.41 million of which came from a radiation treatment billed by just two other doctors in the data, which doesn’t include hospital billings. Neither of them came close to billing as much for it as Dr. Marder.

David Beyer, a radiation oncologist in Scottsdale, Ariz., said the procedure code Dr. Marder used to bill Medicare corresponds to higher-voltage machines than the one pictured on Dr. Marder’s website. Such higher-voltage machines require substantial shielding and a contained room typically found in the radiation-oncology departments of hospitals, Dr. Beyer said.

Under Medicare guidelines, the lower-voltage machine pictured on Dr. Marder’s website was reimbursed at a rate of about $22 per treatment in 2012, radiation oncologists say. Dr. Marder received an average of $154 per treatment by billing under the code for the higher-voltage machine.

In an email exchange, Dr. Marder said he used a machine different than the lower-voltage one pictured on his website, but didn’t respond to a question about what kind. Dr. Marder said he had “professionals who can vouch for my correct coding,” although he didn’t provide their names.

Dr. Marder billed for the procedure, using the more lucrative code, 15,610 times in 2012, and performed the procedure on 94 patients, according to the Medicare data. That works out to 166 treatments per patient, on average.

Dr. Beyer, the Arizona radiation oncologist, said the maximum number of radiation treatments appropriate per skin-cancer lesion is 35, and a more normal regimen would be 20. When a patient has several lesions, they commonly get treated simultaneously and are billed for as a single treatment, he said.

Dr. Marder said he billed for each lesion separately and treated each lesion about 40 times, explaining his high billing count per patient.

In 1998, Dr. Marder was disciplined by Florida’s Board of Osteopathic Medicine for alleged “fraudulent” billing. The board fined him $2,500 and ordered him to take courses in medical record-keeping and medical risk management. He neither admitted nor denied the allegations.

Dr. Marder said his medical care “was never in question” and that the medical board merely asked him to better document in his medical charts the justifications for his billings, which he said he has done since then.

Some of the Medicare doctors whose billings stand out aren’t performing procedures that are particularly technical or specialized.

The practice of James E. Beale, an orthopedic surgeon in the Detroit area, received $3.7 million from Medicare in 2012, more than any other member of his specialty, according to the data.

Dr. Beale’s practice accomplished that despite not performing a single surgery on a Medicare patient. His chief Medicare revenue source was “manual therapy techniques,” which the coding manual used by Medicare to set reimbursements describes as a massage or manipulation of various regions of the body, lasting 15 minutes.

Dr. Beale’s practice billed Medicare for it 107,670 times and received $2.3 million. By contrast, the average doctor or physical therapist in the data who billed for the technique performed it 520 times and was reimbursed less than $11,000 for it.

How Dr. Beale’s practice came to bill for so many massages is unclear. In a brief interview on the doorstep of his large brick home, he said of the Medicare billing that appears under his name: “What you see, it wasn’t me.” He declined to answer additional questions.

Iris Winchester, who works with Dr. Beale at an orthopedic clinic in a Detroit suburb, said the Medicare payments for the manual therapy went to a company called Abyssinia Love Knot Physical Therapy that she and Dr. Beale worked for until July 2012. Although Ms. Winchester and Dr. Beale opened their own clinic at that time, Ms. Winchester said Abyssinia continued billing Medicare under Dr. Beale’s name, which Abyssinia denied.

“You need to follow the money,” she said, declining to comment further.

Abyssinia is owned by Shirley Douglas, a former home-health aide who founded a network of physical-therapy centers several years ago. Ms. Douglas, who also is a preacher and goes by “Pastor Shirley,” said she ran her facilities in partnership with Dr. Beale until mid-2012.

In 2012, “we did a lot of massages,” Ms. Douglas said, adding that the billing under Dr. Beale’s name reflected the work of a staff of doctors and physical therapists, not just one person.

But she said her facilities accounted for just $1.5 million of Dr. Beale’s $3.7 million in total Medicare billings in 2012. She said Dr. Beale and Ms. Winchester’s new clinic must have accounted for the remainder of the 2012 billings, something Ms. Winchester denies.

The Medicare payment data show that Dr. Beale’s practice performed the 15-minute massage an average of 149 times per patient for average Medicare billings per patient of $3,155.

Medicare since has capped the amount it reimburses for physical therapy at $1,920 per patient a year.

“Medicare said: ‘No more. This is too expensive,’ ” Ms. Douglas said, adding that her billings for the procedure have declined sharply this year.

Dr. Beale’s medical license was temporarily suspended by Michigan’s medical board in 1988 for letting a physician assistant use prescription pads bearing his signature to prescribe controlled substances. The medical board separately reprimanded him in 2003 for “negligence” in the treatment of a patient. Dr. Beale couldn’t be reached for comment on the sanctions.

Dr. Weaver, the Los Angeles internist whose practice billed Medicare the most for the seldom-used cardiac procedure, acknowledged having no specialized training in cardiology beyond a residency in internal medicine. He is rarely at his clinic, according to former employees. By his own account, he doesn’t see patients himself but employs two to three cardiologists for that purpose.

The former employees say the driving force behind Dr. Weaver’s clinic is a colleague, Sara Soulati, whose company manages the clinic. Though Ms. Soulati isn’t a doctor, she described herself in an interview as an “expert” in the procedure, which is called “enhanced external counterpulsation,” or EECP.

Medicare covers EECP only for patients who have “disabling” angina, a kind of persistent and extreme chest pain, and who can’t have surgery to treat it. Steven Nissen, chairman of cardiovascular medicine at the Cleveland Clinic, characterizes EECP as “a treatment that is, and should be, rarely used” because there are many other more effective ways to address angina.

Ms. Soulati promotes the procedure as a broader preventive measure against cardiovascular disease. In a speech posted on YouTube that she gave at the City of Refuge Church in south Los Angeles, Ms. Soulati said EECP “grows new arteries” and will “save your life.” She asked for the names and numbers of congregants interested in the treatment. “God has been great to me because he allowed me to bring the service here,” she said. Dr. Nissen says it is improbable that EECP would grow new arteries.

Dr. Weaver says EECP costs about one-fifth as much as surgical procedures such as stenting and results in fewer hospital admissions. Ms. Soulati and Dr. Weaver said they follow “all applicable laws and regulations.”

Their clinic resembles a spa. In several dark treatment rooms, patients lay on about two dozen beds, as the EECP machines emitted pumping sounds. Outside, vans advertising a free EECP trial picked up and dropped off patients, most of them elderly.

Internal emails reviewed by the Journal show the staff was instructed to make frequent calls to patients. In September 2012, Ms. Soulati emailed her staff: “We had VERY low numbers today…please make sure everyone is on the phone all day long.” One day the following month when 135 patients were scheduled for treatment but only 83 showed up, she emailed: “Please work hard and get our numbers back to the 90’s. our goal is to stay above 90.”

A policy document from the clinic notes that “it is so hard to get EECP covered through insurance,” advising employees to reassure patients that “we are the experts at getting Medicare to pay when others wouldn’t be able to.”

Dr. Weaver said Ms. Soulati’s emails were “primarily motivated by a desire to assure that patients receive the greatest available benefit from their treatments…without interruption.”

The clinic’s patients receive tests at a neighboring laboratory, according to the former employees. Ms. Soulati owns the lab, GCC Imaging. Dr. Weaver said the patients who come for EECP tend to have conditions requiring diagnostic testing, and Ms. Soulati’s lab is “the only such facility in the building.” Ms. Soulati said she agreed with Dr. Weaver’s comments.

The government data show the lab collected nearly $1 million from Medicare in 2012. It billed the program for medical tests on 626 patients, roughly the same number as were treated with EECP at Dr. Weaver’s clinic.

—Matthew Dolan and Tom McGinty contributed to this article. 

 

TAC 50. YIL ANKARA

ALTMIŞDÖRT gurubuyuz biz TAC’ın
Tüm gurupların en değerlisi
Saçlarımız varsa, GÜMÜŞ
Dişlerimiz ALTIN
Böbreklerimizde nice DEĞERLİ TAŞLAR
Erimiş vücuttaki tüm kaslar
Ayaklarımız KURŞUN misali ağır
Kulaklarımız hepten sağır
Ve içimizde her an çıkmaya hazır bir
DOĞAL GAZ zenginliği
FPT Timur

 

Page_1

DR. ZAFER ÖNER’DEN “İLHAN”

Page_1
Oğlum,

Mütekait İlhan,
Birlikte hep güzel anlar yaşadık seninle küçüğüm.
Hep güzel anlar…
O köşedeki masamıza oturduğumda,
gözlerim kapıya takılırdı heran
nerde kaldı bu küçük İlhan…
Fıkra kutusu İlhan
Hacettepe tarihi İlhan…
Gülme krizi sebebi İlhan…
Page_1
Huysuz geldin huysuz gittin şu Hacettepe’den,İlhan Henüz yeni uzmanken yaşlı hocalarlarından birine kolundaki saati göstererek
böyle geç bir saatte hastaneye gelinmemesi gerektiğini söyleyip
adamcağızı şaşkına çevirdin, ama sana kızamadı…
Ben yapsam belki de döverdi İlhan…
Page_1
En açık saçık fıkraları hocalarına hem de bayan hocalatına anlattın,
kahkahalara boğdun 
Herkes ağzının içine baktı ,bitmesin diye İlhan
başka yok mu diye,İlhan
Bir hindi fıkrası vardı ya İlhan
Ben hâlâ anlayamadım,hindinin ne işi vardı orda İlhan…oğlunun düğününü ABD de yaptın o uyduruk olduğunu söylediğin ingilizcenle, derler ki Amerikalıları gülmekten krize sokmuşsun İlhan.
ILHAN7Aydın bey Aydın bey diye anlatırken,ilk defa ciddi ciddi
hocamız Aydın’ı anlattığını sanıp bağlantı kurmaya çalışırken
torunundan söz ettiğini anlayınca basmıştım kahkahayı,
bu sefer de;ciddiyetinden, İlhan…

Bulunduğun ortamı panayıra çevirip
insanları kahkahalara boğarken sen de en az onlar kadar bastın kahkahayı,
hem güldün hem güldürdün hem öğrettin İlhan…
her birimizin her defasında nefesimizi kestin İlhan.

ILHAN6

Huysuz geldin huysuz yaşadın huysuz gittin şu Hacettepe’den
Hiylen olmadı,çalıp çırpman olmadı
Dürüst geldin,dürüst gittin,sadece bir soruşturmayla da yırttın İlhan !

Zor işlerin cerrahı olduğuna son günlerinde tanık oldum…
Nasıl çıkardın o idrar yolunu, o bağ dokusunun içinden,
Ve de yırtmadan İlhan?

ILHAN11

Espiri kabiliyetini zekâna katıp,o engin kültürünle bezeyip
hepimizi en sıkkın günlerimizde neşeye boğdun , İlhan
Beş gün küçüksün diye 
ağabeylikten düştün mü sandın İlhan. 
Ağabey İlhan 
Hep öyle kal İlhan abi…
Hep öyle kal

ILHAN13

ADİL KARCI’DAN “BAKKAL DEFTERİ”

BAKKAL DEFTERİ

Soyadı kanunu öncesinden kalma bir alışkanlıktan olsa gerek, bizim mahallede oturan herkesin bir lakabı vardı. Adanalı değilsen, bu lakap öncelikle geldiğin şehirle ilişkili bir şey olabilirdi; mesela tüm ailenden bahsediliyorsa, “Malatyalılar” gibi, ya da ailenin bir ferdinden bahsediliyorsa “Malatyalı Bekir” gibi, “İstanbullu İbrahim” gibi. Eğer Adanalıysan, mesleki veya fiziki bir özelliğin öne çıkartılırdı. Bakkal Şaban, Duvarcı Rıza, Kel Mehmet, Şaşkoloz Perihan, Çolak Sabit gibi… Bu lakaplar saygınlığa göre de değişirdi tabii ki. Mahallenin en zengini olarak bilinen ve o devirde konak sayılabilecek iki katlı kocaman evde oturan Fuat abinin ailesine, babasının adından dolayı “Zihni Beyler” derlerdi. “Zihni Beyin oğlu…”, “Zihni Bey’in karısı…” olarak anıldıklarından dolayı, oğlunun adının Fuat, karısınınkinin ise Ziynet olduğunu çoğu mahalleli bilmezdi bile. Biz orta halliydik, Akil Usta, Kudret Abla ve Adil olarak bilindik hep.

Ama, Çiftekafa Nuri gil bu konuda bir istisna olmuştu. Birkaç yıl önce mahalleye kiracı olarak gelen Hayriye teyzenin bir oğlu iki de kızı vardı. Elbistandan’dan geldikleri için önce “Elbistanlılar” denilen bu babasız ailenin daha sonraları şehirsel lakaplarından vaz geçilmiş, ferdi lakapları öne çıkartılmıştı. Kocasını kaybetmesine sebep olan kazadan dizi zedelenerek kurtulan Hayriye teyzeye “Topal Hayro”, ortası ezik uzunca bir kavuna benzeyen kafa şekli nedeni ile de oğluna “Çiftekafa Nuri” denilmeye başlanmıştı. Ancak, kızlarından bahsederken “Elbistanlının kızları…” diye lafa başlanırdı. Ekmek parası kazanmak zorunda olan dul kadın ya para karşılığı leğende çamaşır yıkar, ya da zengin mahallelere ev temizliğine giderdi. Oğlu Nuri bizim yaşlardaydı ama iki kere sınıfta kaldığından dolayı biz ilkokul dördüncü sınıftayken o hala ikinci sınıfta okuyordu. İşe gittiği günlerde, Topal Hayro yaşı küçük olan kızlarını “göz-kulak” olunması ricası ile komşulara bırakır “bak teyzesi bunlar evi de avluyu da süpürebilir, çamaşır bile katlayabilirler” diyerek onlara iş yaptırılabileceğini ima ederdi. İş yaptırmak bir yana, komşular bu yetim kızları memnun etmek için ellerinden geleni yapar, oturur onlarla evcilik bile oynarlardı! Bu nedenle de kızlar annelerinin ev temizliğine gittiği günleri iple çeker ama çamaşır günlerinden nefret ederlerdi, zira çamaşırda anneye yardım mecburiyeti vardı.

FOTO-3

El yazısı ile, kuyruğu yukarıya doğru uzayan bir “e” harfi, ardından yelkene benzeyen sivri bir şekil ve dalgalana dalgalana inişe geçen bir çizgi… Elimdeki “veresiye defteri”ne baka baka Bakkal Melehat’a ekmek almaya gidiyorum… Şimdi yine bir “e” yazacak, el yazısı ile küçük “L”harfine benzer bir şekil çizerek devam edecek, sonra yine üç dört dalgalı çizgi ile aşağıya inerek “ekmek” kelimesini tamamlamış olacak. Bu dalgalı çizgi bana Melahat ablanın dalgalı saçlarını hatırlatırdı hep. Defterde en çok da ekmek yazılıydı, zira her gün birkaç tane almak zorundaydık. Bakkal Melahat’ın eli bu şekilde “ekmek” yazmaya o kadar alışmıştı ki, hepsi tıpatıp aynı olduğundan, kalemle yazılmış değil de mühür ile basılmış sanırdınız.

Aslında dükkan Bakkal Asaf olarak anılan babasınındı. Fakat ilkokulu bitirdikten sonra babasına yardım etmeye başlayan Melahat işe öylesine sarılmış (ya da buna zorlanmış) olmalıydı ki, günün her saatinde onu dükkanda görmeniz mümkündü. Bu nedenle de bir müddet sonra “Bakkal Asaf” tabiri kullanılmamaya başlamış ve yerine “Bakkal Melahat” gelmişti. İfadesiz bakışlarına, az konuşmasına rağmen Melahat Ablayı çok severdim. Biraz tombulca olan bu ablamız sessiz sakin bir kızdı ama hiç gülmezdi.

photo-18

“İki ekmek” dedim. Yan taraftaki camlı dolabı açtı, üzeri iyice kızarmış olanlarından iki tane ekmek çıkarttı, elimdeki veresiye defterini aldı, önce kendi önündeki kocaman deftere, daha sonra benim küçük deftere, imzasını atarcasına, “20 ekmek” yazdı. Buradaki “yirmi” iki ekmek olduğunu ve tutarının yirmi kuruş olduğunu ifade ediyordu. Adet, tane filan yazmaya gerek yoktu, zira ekmek on kuruştu, yirmi yazılınca iki tane olduğunu anlamamak için salak olmak lazımdı. Melahat abla sattığı diğer malların da kaç tane veya kaç kilo olduğunu yazmazdı. Mesela, “10 çivit” demek “iki adet çivit” demekti ve ikisi on kuruş demek oluyordu. Stenoya benzeyen yazıyı kendi mi icat etmişti yoksa uzun uzun yazmaya üşeniyor da ondan mı baştan savıyordu, bunu önceleri çözememiştim. Fakat daha sonra anladım ki bu kargacık burgacık yazı tarzı babası Asaf Amca’nın yazısının taklidiydi. Zira ara sıra dükkanda rastladığım Asaf Amca bizim deftere her şeyi aynı kızı gibi yazıyordu. Bu şekilde yazmayı kızından öğrenmiş olamayacağına göre, demek ki Melahat onun tarzında yazıyordu ki babası okuyabilsin!

Altın sarısı somun ekmeklerin üzerindeki kahverengi-siyah kıtırları bitirebilmek için eve dönmekte acele etmiyordum. Eve girdiğimde sofra kurulmuş anne ve babam beni bekliyorlardı. Verdiğim ekmeklerden birisini (tazeliğini kaybetmemesi için) ekmek bezine saran annem “Yine bu ekmeklere fare dadanmış” dedi gülerekten. Önceleri iştahım kaçar diye yemekten önce ekmek yememe kızıyorlardı ama baş edemeyince karışmaz olmuşlardı artık. Fakat, yemekli misafir geleceği gün beni uyarıyor, yolda gelirken ekmekleri tırtıklamamamı tembih ediyorlardı.

Annemin tabiri ile “veresiye defteri”, genel tabirle “bakkal defteri”, herkese verilmezdi. Sanılanın aksine, defterle alışveriş yapanların parasal imkanı yok demek değil, “kredisi var” demekti! Birincisi, bozuk para bulma derdinden kurtuluyordunuz, hem bakkal hem de siz. İkincisi, o an para olmasa bile birçok ihtiyacınızı alabiliyordunuz. Üçüncüsü, alışverişe gönderilen çocukların yolda para kaybetme gibi bir riski olmuyordu. Kısacası, bizim o günkü “bakkal defteri” sistemimiz bugünkü kredi kartı sisteminin ata babasıydı! Üstelik ekstresini cebinizde taşıyabildiğiniz , borcunuzun ne kadar olduğunu her an görebildiğiniz etkin ve güzel bir sistem!

Mahallemizde iki bakkal vardı; Bakkal Melahat ve Bakkal Şaban. Şaban amca borca mal satmazdı, bu nedenle de defter filan kullanmazdı. Bu iki bakkal sanki aralarında anlaşmışlar gibi, bazı malların satışını diğerine bırakarak onun da kazanç sağlayabilmesine olanak sağlarlardı. Mesela Melahat Abla buz satmazdı. Gazyağı satmazdı. Sebze meyve türünde hiçbir şeyi dükkanına sokmazdı. Bunlar Bakkal Şabanın envanterinde olan mallardı ve mecburen peşin para ile ondan alırdık. Buna karşılık zetinyağı, sabun, çamaşır sodası, çivit (beyaz çamaşırlar kaynatılırken mavimsi beyazlık kazansın diye suya konulan zar şeklinde mavi tablet), dikiş iğnesi, makara ipliği vs. gibi malları da Bakkal Şaban’da bulamazdınız. Rakip dayanışması gibi bir şey yani…

IMG_0900

Bakkal alışverişleri genelde biz çocukların işiydi. Bakkala giderken “Anne, bir tane sakız alayım mı?” , ya da “beş kuruşluk akide şekeri yazdırayım mı?” şeklindeki sorularla bahşişimizi garantiye alırdık. Zira izin alınmadan alınan bir kuruşluk bir şey bile hemen fark edilirdi. Ailenin büyüğü getirilen mallarla küçük deftere yazılanları karşılaştırırdı. Ay sonu geldiğinde ise bu küçük defterle bakkaldaki büyük deftere yazılanlar bir bir kontrol edilir, toplamalar yapılır, mutabakat sağlanır ve hesap kapatılırdı. Bakkal kendisindeki büyük deftere hemen yeni bir sayfa açar, müşterisine de bir avuca sığacak büyüklükte yeni bir defter verirdi. Alınan her şey anında her iki deftere de yazılırdı ve bu süreç hep böyle devam eder giderdi.

Bir müddet sonra hepimizin dikkatini çeken bir şey olmaya başladı. Bakkala doğru hangimiz yürümeye başlasak Çiftekafa Nuri peşimize takılıyor, alışverişimiz bitene kadar bizi biraz uzaktan izliyor sonra hiç konuşmadan aksi istikamete doğru yürüyüp gidiyordu. Yani, aldığımız şeker, sakız, bisküvi vesaireden kendisine de biraz verelim diye bir beklentisi olmadığını bilmemizi istiyor gibi davranıyordu. Ama niye gelip bizi seyrediyordu ki acaba?

“Bakkal deferi!” diye bağırdı Cinik Salih “Bakkal defteri yok onların!” Oturduğumuz ağacın altında bu konuyu konuşuyorduk o gün sabahtan beri. Çiftekafa’ya bizi neden takip ettiğini soramıyorduk, zira alınganlık yapabilirdi. Babası olmadığı için içimizde tuhaf bir acıma duygusu hissederdik onu görünce ve normalden daha fazla yakınlık gösterirdik kendisine. Ama Nuri genelde durgun, hüzünlü ve içine kapanık bir şekilde bize mesafeli dururdu.

– Lan ona da bir defter alak mı? dedi Bakkal Şabanın oğlu Malak Macit.

Burada bu sözü söyleyebilecek en son kişiydi Macit. Hepimiz duyduğumuza inanmamışçasına suratına baktık. Zira, babası bakkaldı ve defter kullanmıyordu. Yani kendilerinin de defteri yoktu!

– Alsak neye yarayacak, dedim? Hem nereden bulacağız, Melahat abla o defterleri satmıyor ki.

– Okulun yanındaki kitapçıda var, ben sordum beş kuruşmuş, diye sürdürdü konuşmasını Macit.

– Tamam, aldık diyelim, neye yarayacak, Melahat Abla ona borca bir şey mi verecek ki defteri var diye? dedim.

– Gidip Melahat Ablayla konuşalım, dedi Salih.

– Melahat Abla ne yapabilir ki olum, Asaf Amca asıl sahibi dükkanın. Geçende gördüm kızına kızıyordu, hesabını kapatmayan birisine satış yapmaya devam etmiş diye.

Akşam olayı olduğu gibi babama anlattım. Kahvesindeki son yudumu içen babam “Ben hemen geliyorum” diyerek evden çıktı ve hakikaten birkaç dakika sonra geriye geldi. Elinde tuttuğu yeni bir bakkal defterini anneme uzattı ve;

– Hanım bunu al, Hayriye hanıma götür. Asaf efendi kendisine hesap açtı, gerektikçe kullanabilir, ödemede sıkıntısı olursa da dert etmesin, böyle söyle kendisine, dedi.

Defteri alıp Hayriye teyzelere giden annemin peşine takılmak istedimse de babam bırakmadı ve bu konuda kimseye bir şey söylememem için beni uyardı. Defter verilirken yanlarında kimse olsun istememişti demek ki.

Ertesi sabah daha kahvaltı hazırlığına bile başlamamıştık ki pencerenin önünden geçen bir çocuğun:

– Arkadaşlar, ben ekmek almaya gidiyorum. Gelen var mı, beraber gidelim! diye bağırdığını duydum.

Yüksek sesle konuştuğunu ilk defa duyduğum için Çiftekafa Nuri’nin sesini tanıyamamıştım. Pencereden baktım, elindeki bakkal defterini havada sallaya sallaya yürüyor, ilk defterli alışverişine birileri şahit olsun istercesine bize sesleniyordu. Pencereden baktığımı fark edince defteri göstere göstere “bakkala gidiyorum, hadi sen de gelsene” işareti yaptı eliyle. Kendisini tanıdığımdan beri ilk defa gözlerinde hüzün olmadan .gülümsediğini görüyordum!

Adil Karcı – 3 Haziran 2014

IMG_0949