
MANDALİNA ALA-TURKA






ŞALGAMCI ALİ
Valla kardeşim onu-bunu bilmem, Adana’da şalgamcılık yapacaksan önce adın “Ali” olacak, yoksa boşuna uğraşma bu meslekten ekmek yiyemezsin, ben bunu bilir bunu söylerim, o kadar! Zira, bu yaşıma kadar kaç tane şalgamcı tanıdıysam hepsinin adı “Ali” çıktı. Mesela, 1930’larda babasının başlattığı mesleği devir alıp seyyar olarak kovada sattığı şalgamı (Adana dışında “şalgam suyu deniliyor”) 1950’li yıllarda dükkan içerisine sokan ilk kişi Ali Göde idi. Bu şalgamcı, Adana’nın eski merkezi sayılan Kuruköprü’de açtığı şalgamcı dükkanında turşu da bulunduruyordu ve isteyene şalgam suyuna acı biber turşusunun suyunu ilave ederek “acılı şalgam” da satmaya başlamıştı. Ali Göde’nin dükkanı açılmadan önce “acılı şalgam” diye bir şey bilinmezdi. Şalgamın Adana hudutlarını aşması epeyce bir zaman aldı ama, ne olduysa, ülke çapında yaygınlaşması son yıllarda beklenmedik bir patlama gösterdi. Bugün Adana’da veya diğer vilayetlerde imal edilip şişelenen şalgam suyunun acılısını, acısızını her markette, lokantada, büfede bulmak mümkün ve şalgamın acılısı da artık biber turşusu suyu ilavesi ile yapılmıyor, mayalanma sırasında içerisine süs biberi konarak elde ediliyormuş.
Daha sonraki yıllarda rastladığım her şalgamcıya adını sorduğumda aldığım cevap hep “Ali” oldu demiştim. Bir defasında İncirlik hava üssünün nizamiyesine yakın bir yerde kuyumculuk yapan bir arkadaşımla sohbet ederken laf şalgamdan açıldı ve ben ona tam şalgam’ın Ali ismi ile olan bağlantısını anlatıyordum ki, yuvarlak yüzlü, saçları önden dökülmeye başlamış, sararmış üst dişleri (Çinli misali) dışarıda görünen, gülümsek yüzlü, bize kıyasla daha genç birisi yanımıza geldi ve konuşmamızı dinlemeye başladı. Bu genç, kuyumcu arkadaşımın yanındaki hediyelik bakır satılan dükkanın sahibi imiş. Arkadaşım sözümü kesip onu bana “Ali Bey” diye takdim edince gayri ihtiyari:
– Adın Ali olduğuna göre sen de şalgamcı olmayasın sakın? diyerek anlattığım konuyla ilişkili bir espri yapayım dedim.
– Nereden bildin abi?
– Sen gerçekten şalgamcılık mı yapıyorsun?
– Yok abi, şalgamcılık yapmıyorum, bakırcıyım ama soyadım Şalgamcı.
– Kardeş be, sen bakırcılığı bırak şalgamcılığa başla, bak hazır adın Ali
soyadın da Şalgamcı iken bu fırsatı kaçırma!
Yani diyeceğim o ki, adınız Ali ise, şalgamcılık potansiyeliniz doğuştan var demektir. Benim hatırladığım ilk şalgamcının adı da Ali idi. Şalgamcı Ali hem mahalle komşumuzdu hem de okuduğumuz Ziya Gökalp İlkokulu’nun gönüllü kapı nöbetçisiydi. Bir kabadayı eskisi olarak talebelerin güvenliğini sağlardı ve bu nedenle de başöğretmen ve öğretmenlerin takdirine mazhar olaraktan kapı önündeki satış noktasını garantiye almıştı. İçerisine buz konulduğunda şalgamın keskinliği kaçtığı için, Ali amca yaz aylarında şalgam suyu satışına ara verir, okul tatili boyunca mahalle aralarında buzlu ayran satışı ile geçimini temin etmeye devam ederdi. Ama ayran satarken bile kimse ona “Ayrancı Ali” demezdi, zira ne satarsa satsın o “Şalgamcı Ali” idi.
Şimdilerde siz “şalgam” içtiğinizi sanıyorsunuz değil mi? Heyhat! Neden artık “şalgam” yerine “şalgam suyu” deniliyor biliyor musunuz? Siz gerçek şalgam değil “sulu şalgam” içiyorsunuz da ondan arkadaş! Bir defa bizim zamanımızda içtiğimiz şalgamı öyle kafaya “lörk” diye dikip fondip yapamazdınız, zira bilinen en keskin gazozlardan daha keskindi ve bardağa döküldüğünde “fışır, fışır” kaynardı! Mor havuçtan olsa gerek, rengi şimdiki gibi kırmızı değil bordo olurdu. Damağında hala eski şalgamların tadı olanları şimdiki hazır şalgamlar kesemez, zira şimdikilerin ekşiliği ve keskinliği sanki limon tuzundan geliyor gibidir ve belki kırmızı rengini bile gıda boyalarına borçludur, kimbilir?

ADANA’NIN (ÇUKUROVANIN) MOR HAVUCU
Gerçek şalgam nasıl mı yapılır? Aynı zamanda ilkokul arkadaşım olan Şalgamcı Ali’nin oğlu Yusuf’tan öğrendiğime göre, önce bir miktar ince bulgur biraz toz şeker, bir miktar ekmek mayası ve gerektiği kadar ılık su ilavesi ile hamur haline getirilip iyice yoğrulur ve mayalanmaya bırakılır. Bu karışım fermentasyon sonucu kabarınca bir daha yoğrulur ve sonra temiz bir tülbent parçasına konulup ağzı bağlanarak şalgam suyu yapılacak kabın dibine yerleştirilir. Birkaç küçük şalgam ve istenen miktarda kara (mor) havuç yıkanıp temizlendikten sonra uzunlamasına dilimlenerek kabın içerisine dökülür, bunların üzerine kabı dolduracak kadar ılık tuzlu su ilave edilir. Bu karışımın mayalanıp şalgam suyu haline gelmesi için en az iki hafta beklemesi gerekir, ki keskinliğinin artması için dört hafta kadar bekletilmesi de tavsiyeye şayandır.

Şalgamcı Ali bu işlemi profesyonel olarak yaptığından, kap olarak kocaman tahta fıçılar kullanırdı ve (yer yetersizliğinden dolayı) üst üste iki sıra fıçı dizilebilmek için evinin alt odasında kalın kalastan raflar yaptırmıştı. İmalathane amacı ile kullanılan bu odanın avlu tarafındaki duvarında sadece küçük bir havalandırma penceresi vardı. Şalgam imalatına ara verildiği yaz aylarında, Adana’nın o meşhur sarı sıcağına rağmen, bu odanın tahta kapısı açıldığında insanın yüzüne serin bir hava dalgası vururdu. Yusufların avlusunda bilye oynadığımız veya topaç çevirdiğimiz günlerde oyunumuza ara verir, bu odanın kapısını açar, serinlemek için kuşlar misali kapının eşiğine tünerdik. Gerçi o zamanlar yapılan toprak evlerin hemen hemen hepsinde bu özellik vardı ama bu odanın fazla penceresinin olmaması ve tabanının da biraz çukurda olması nedeni ile gece soğuyup içeride hapis olan havanın serinliğini gün boyu korumasına sebep oluyor olabilirdi.
Artık sonbahar gelmiş, okulumuz açılmış ve şalgam imalatı yine başlamıştı. Bu aynı zamanda uçurtma mevsiminin de başlangıcı de demekti. Bir gün okuldan çıkmış, Şalgamcı Ali emminin (amcanın) evinin biraz ilerisindeki Şaban amcaya ait bakkal dükkanının önünde buluşmuş “kuş” (yani uçurtma) muhabbeti yapıyoruz. Bu arada Şalgamcı’nın oğlu Yusuf Bakkal Şabanın oğlu Malak Macit’i kafaya almaya çalışıyor:
– Lan Macit, babana “kitap kaplıycam” ayağına yat ve içerden bana dört tabaka yağlı kağıt yürütsene.
– Niye?
– Kınnaplı yapacam ama kağıt alacak kadar param yok! (Kınnaplı veya kırnaplı kalın kağıtla yapılan büyük boy uçurtmalara verilen isimdi ve kırnap denilen kalın ve dayanıklı iple uçurulurdu).
– Hadi lan! Sen bana hiç beleş şalgam verdin mi ki ben sana beleş kaat veriim?
– Tamam lan, beş kuruşum var, al hadi.
– Yok yaa? Senin anan güzel mi? Beş kuruşa dört tabaka kap kağıdı?
– Bak söz, üste de (şalgamı kastederek) sana bir binlik dolduracam. “Binlik” dediği birbuçuk litrelik şarap şişesiydi ve de bu en az sekiz bardak şalgam demekti.
“Komşuda pişer bize de düşer” atasözünün bize tanıdığı hakla, Cinik Salih ve bendeniz kulaklarımızı dikmiş pazarlığın bitmesini bekliyorduk. Ucuz uçurtma kağıdı bizi ilgilendirmiyordu ama ucuz şalgama ortak olabilirdik. Neyse, pazarlık bitti ve Macit beş kuruşuna, Yusuf ise yağlı kağıtlarına kavuştu, hem de her tabakası ayrı renk olarak.
– Benim şalgam ne zaman? diye sordu Malak.
– Babam şimdi yemeğe geldi, tekrar satışa çıksın o zaman, dedi Yusuf, sen dükkandan boş bir binlik kap gel.
Şantajın gözünü seveyim!
– Bize de birer bardak getirin, dedi Cinik ikisine hitaben, hem ben denesinden de isterim. (Adana’nın yerlileri olarak, şalgamdaki havuca biz “dene” (tane) derdik, havuç kelimesini hiç birimiz kullanmazdık).

DENELİ ŞALGAM
– Oohooo… Oolum ben şişeyi nasıl dolduracaamı düşünüyom sen denelisini (tanelisini) istiyon! Hem size ne lan? Bu Macit’nen bizim aramızda bişey!
– İyi, sen bilirsin, dedi Cinik, yarın ikiniz de babalarınızdan yiyeceğiniz zoppayı düşünün o zaman!
– Tamam lan tamam, müzevir dümbük! Ama tane yok ha, onu söyleyim yani…
Bize upuzun gelen dakikalardan sonra nihayet Şalgamcı Ali emmi bembeyaz önlüğü ile sokak kapısında göründü. Tabii her zamanki gibi beyaz emaye kovası sol elinde ve yer yer kırmızı lekeli beyaz havlusu sol omzunda asılı olarak… Babası sokağın köşesini döner dönmez Yusuf avlu kapısından içeri daldı ama aynı hızla da geri geldi:
– Babam şalgam odasının kapısını kitlemiş! Anamnan ablam evde yok diye zaar..
Şalgamcı Ali işe çıktığında Yusuf’un annesi evden bardakla satış yapmaz ama günün her saatinde mahallelinin getirdiği bodiç (kalaylı bakır sürahi), bakraç, cam sürahi gibi kaplara mor havuçlarla birlikte şalgam suyu doldurur, verir ve onlardan kabın büyüklüğüne göre bir para alırdı. Ali emmi o gün evde kimse yok diye kapıyı kilitlemiş olmalıydı. Zira, Yusuf’un annesi Hacer teyze ve kızı Zarife yatalak duruma düşen büyükbabaya bakmak için sabah erken evden çıkıp gitmişlerdi. Hasta dede ayağa kalkamayacak durumda olduğundan , daha sonra bu hastabakıcılık ziyareti ana kızın asli görevi haline gelecek ve aylarca sürecekti.
– Bana ne lan? Dedi Malak, ben şalgamımı isterim olum!
– Dur hele be, bir çaresine bakarız. Anamlar dedem gile gitti. Burda olsalar babam kapıyı kitlemezdi. Akşam ya da yarın babam kapıyı açınca doldururum.
– Yok öyle yarın marın… Git kilidi kır, doldur şalgamı tamam mı? Yoksa valla babana söylerim.
– Söylersen söylee, ben de senin babana söylerim beş kuruşa kağıt sattığını!
Böylece aralarındaki ikili anlaşma hayata geçirilememişti ve Cinikle benim de avanta şalgam içme hevesimiz kursağımızda kalmıştı.
Ertesi gün öğlen vakti okuldan gelir gelmez şalgam tahsilatı yapmak üzere aynı ekip Yusuf’un kapısına dikildik. Ama, Hacer teyze yine kızıyla beraber erkenden baba evine gitmiş, Ali emmi de evden çıkarken şalgam odasının kapısını yine kilitlemişti.
– Gördünüz olum, dedi Yusuf, benim bir suçum yok. Kapı kapalı işte!
Gerçekten de yapacak bir şey görünmüyor gibiydi ve Malak Macit bile artık sesini kesmişti.
– Bak hele Yusuf, dedim, o fıçıların kapağı var mı?
– Alt sıradakilerin var, üsttekilerin yok, niye ki?
O zamanlar Adana’da iki-üçyüz tane motorlu araç ya var ya yoktu. Bu nedenle de kimse bu kadar az müşteri için şehir içerisinde petrol istasyonu açmamıştı. Benzini bitip de yolda kalan olursa, yolda kalan aracın sahibi oradan nadiren geçen başka bir araçtan hortumla ödünç benzin çeker, çekilen birkaç litre benzini deposuna döker, sonra da gider şehir dışından benzin alırdı.
Bizim ev ana yol üzerinde olduğu için, günde birkaç kereden fazla olmasa da, toz toprak içindeki caddeden geçen motorlu araçları görme şansım diğer arkadaşlarıma göre daha fazlaydı. Bir defasında bu benzin çekme olayına tam bizim evin önünde şahit olmuştum. Pencere önünde oturmuş yolu seyrediyordum ki tozu dumana katan Ford marka bir otomobil bizim evin hizasına gelince öksüre tıksıra duruverdi. Başka bir araç gelsin de benzin dilenebilsin diye dua mı ettiği, yoksa kaderine küfür mü ettiği belli olmayan şoför homurdana homurdana araçtan inip bir sigara yaktı ve önce yolun kenarına çömeldi daha sonra da olduğu yere bağdaş kurup oturdu. Neyse, şoför şanslıymış ki bir çeyrek saat kadar sonra caddenin bir ucundan yine bir toz bulutu yükselmeye başladı. At arabaları bu kadar toz kaldıramadığına göre gelen mutlaka bir motorlu araçtı. Gelen araç o zamanlar “pikap” diye tabir ettiğimiz bir kamyon yavrusuydu, ki şimdi buna “kamyonet” deniliyor. Pantolonun arkasına pat pat vurarak üzerindeki tozları silkeleyen Ford şoförünü gören pikap sürücüsü, durumu kavramış olmalı ki, dur işareti almadan aracını iyice sağa yanaştırdı ve durdu. Kısa bir konuşmadan sonra her ikisi de araçlarından iki metreye yakın uzunlukta birer hortum getirdiler ve boylarını ölçtüler. Daha uzun olan hortumun bir ucunu pikabın deposuna soktular ve diğer ucunu da Ford şoförünün bagajdan çıkarttığı ince uzun bir teneke kutuya yaklaştırdılar. Ford’cu hortumun ucunu dudaklarının arasına aldı, içindeki havayı somurdu, somurdu ve benzin ağzına kadar gelmiş olmalı ki, yere tükürdü ve sonra hızla hortumun ucunu yerde duran teneke kutuya yöneltti. Tenekenin dolmasını izleyen pikap sürücüsü az sonra hortumun depodaki ucunu dışarıya çekti, diğeri sürücü ile tokalaştı ve aracına binip gitti. Ford’cu da yine bağajdan çıkarttığı bir huni yardımı ile tenekedeki benzini kendi deposuna doldurdu, direksiyona geçip birkaç defa uzun uzun marşa bastı ve motor çalışınca da arkasında bıraktığı toz bulutunda kayboldu gitti.
Bu benzin çekme olayı bana çok ilginç gelmişti. Evde birkaç metrelik bir hortum vardı. Bahçeye çıkıp aynı olayı su ile deneyeyim dedim ama yerdeki dolu kovadan yanındaki boş kovaya bir türlü su aktaramadım. Akşam üzeri işten gelen babama konuyu anlatıp da, sifon prensibi uyarınca, su dolu kovanın daha yüksekte olması gerektiğini öğrendim ve hemen tekrar denemeye koyuldum. Kovanın dolu olanını sandalyenin üstüne, boş olanı da yere koyunca problem çözüldü. Bu işlem o kadar hoşuma gitmişti ki, hava kararana kadar o kovadan bu kovaya su çektim durdum.
– Üstteki fıçıların birisinden şalgam çekip şişeyi dolduracağız, dedim.
– Nasıl yani?
– Sen n’apacan nasılını, şalgam odasının arka penceresi açık mı?
– Açık sayılır, zaten geçen sene camı kırılmıştı, babam daha yaptırmadı.
– Merdiven de var mı?
– Dut ağacına dayalı bir tahta merdiven var arkada.
– İyi o zaman, bekleyin geliyorum.
– Nereye lan?
– Lan bekleyin dedik zaar, patlamayın hemen geleceez işte!
Yüz metre kadar uzaktaki evimize gidip bahçedeki iki sulama hortumundan beş metre kadar uzunluktakini, yani daha kısa olanını, koluma dolayıp geldim. Merakla beni bekliyorlardı,
– Hadi, dedim, herkes evin arkasına, Malak sen de şu merdiveni pencerenin önüne daya.
Kalın kavak dallarından yapılmış uyduruk merdiveni getirmeyi zor sınmış olmalı ki, Malak;
– Yaa, söylesene ne yapmaya çalışıyorsun sen?
– Askerler verilen emri uygular, soru sormazlar rancer!
– Niye sen kimsin ki?
– Yüzbaşı Tom Miks! Lan Salloso, dedim Yusufa, sen de merdivene çık, hortumun ucunu üst raftaki fıçılardan birisinin içine sallandır.
– Ne diyon sen ya? Babam fark ederse beni öldürür lan!
– Ondan habersiz beş kuruşa şalgam sattığını öğrense de öldürmeyecek mi zaten? Ne fark eder?
– Konyakçııııı, dedim Cinik’e , sen de bana kalın bir kağıt bul ve büyük bir leblebi külahı yap.
Konyakçı olmayı kabullenmek istemeyen Cinik Salih yapmacık bir bozulma ile,
– Bana Konyakçılığı mı uygun buldun? Ayıp be, hani en iyi arkadaşındım?
– İyi o zaman Albay Bravn’ın kızı Suzi ol sen de, dedim gülerek.
– Tamam tamam vazgeçtim; ben Konyakçı olmaya razıyım, diyerek muhabbeti sürdürürken el işi kartonundan yaptığı koca bir kağıt külahı bana uzattı. Kağıdın sivri ucunu yırtıp atarak bir huni oluşturdum ve şalgam bekleyen boş şarap şişesinin ağzına yerleştirdim.
Fıçıdan şalgam çekmek kovadan su çekmek kadar kolay olmadı. Hortumdaki havayı somurmaya çalışmaktan artık ciğerlerim yanmaya başlamıştı ki ağzımda şalgamın o keskin, ekşi tadını hissettim. Hemen hortumun ucunu kağıt huninin içerisine soktum ama anında bizim huni darmadağın oldu, zira şalgam inanılmaz bir hızla fışkırıyordu hortumun ucundan. Nerdeyse üç metre yüksekteki fıçıdan gelen akıntının basıncı benim denemesini yaptığım yere yakın su kovasından gelen basınca benzemiyordu. Parmağımla hortumun ucunu tıkayıp fışkırmayı güçlükle durdurabildim.
– Lan keşke şişe yerine kova getirseydik, dedim. Merdivenin tepesinde korku ve şaşkınlıkla bakan Yusuf;
– Lan hadi çabuk olun ya, valla şimdi babam gelir ha, diye yakınmaya başladı.
Yarısı dışarı, yarısı içeri derken şişeyi doldurduk, hortumu çektik, veeee, daha önce hazırladığımız cam bardaklara şişeden şalgam doldurup “şerefeee” diye tokuşturarak nefis şalgamı mideye indirdik. Ya göz doygunluğundan, ya da korkudan, Yusuf bize katılmadı ve şişenin daha yarısına geldiğimizde.
– Yaa hadi gidin başka yerde için be, valla babam gelir lan şimdi.
– Biz de “Ali emmi” oğlun bize şalgam sattı, hem de bir liramızı aldı” deriz.
– Yaa gurban oliim gidin artık beeee!
Ucuz şalgamın yolunu bulmuştuk ama Yusuf tekrar işbirliği yapmaya bir türlü yanaşmıyordu. Fiyatı önce on kuruşa, sonra yirmibeş kuruşa kadar yükselttik ama nafile. Yusuf “Nuh” diyor “Peygamber” demiyordu. Babasına ihbar etme tehditlerimiz bile para etmiyordu. Ama ne olduysa birkaç gün sonra Yusuf birdenbire;
– Tamam lan, verin yirmibeşliği, getirin şişeyi dolduralım, deyiverdi.
“Tamam” diye düşündük, “paraya ihtiyacı olunca nasıl da yelkenleri suya indirdi!”
Hemen o gün öğlenden sonra yine Tom Miks ekibi olarak aramızda yirmibeş kuruşu denkledik, hortumu, şişeyi, bardakları ve Bakkal Şabanın zeytin yağı hunisini alıp Yusuf gilin bahçesine daldık. Merdiven hala pencereye dayalı olarak son kullanıldığı yerde duruyordu. Her zamanki gibi evde Yusuf’tan başka kimse yoktu. Ustalaşmanın verdiği rahatlık ve işbölümü bilinci ile şişeyi doldurmamız birkaç dakikayı bulmadı bile. Yine ucuz şalgama kavuşmuştuk ama yine mor havuç yiyemeyecektik. Olsundu be, bu kadar ucuza şalgam içiyorduk işte, havuç da olamayıversindi yani… Hemen doldurduk kadehlerimizi ve yine tokuşturup “şerefeeee” nidasıyla diktik kafaya, ama bu defa aynı anda üçümüz birden,
– Yandım anaaaammm!
– Bööööğğğk, bu ne lannnn?
– Öööhhöööö, öööhhööööö!
İçtiğimiz şalgam resmen alev olmuş burnumuzdan çıkıyordu. Burnumuz yetmiyor, kulaklarımızdan da yakıcı bir buhar olarak fışkırıyordu sanki. Ağlamadığımız halde, akmasını durdurmadığımız göz yaşlarımız ise etrafımızı görmemize engel oluyordu. Öksürük, hapşırık, öğürtü yavaş yavaş dinip de normal nefes almaya başladığımızda Yusuf’un ve babası Ali Emmi’nin karşımıza dikilmiş bize bakmakta olduklarını fark ettik.
– Ne olmuş benim güzel evlatlarımaaa? Canları şalgam mı istemiş? diye sevecen sevecen konuşmaya başlayan Şalgamcı Ali birden hiddetli bir sesle bize bağırdı:
– Lah haytalar! O fıçıya fare düşmüştü, ben de şalgama fare zehiri kattıydım!
Ne olacak şimdi? B.k yoluna gebereceksiniz! Hadi gidin ananız-babanız hastaneye kavuştursun sizi, çabuk giderseniz belki kurtulursunuz.
Şalgamın zehirli olmasına ilaveten bir de içindeki ölü fareyi duyunca içimiz dışımıza çıkarcasına kusmaya başladık. Nefes alabilecek hale geldiğimiz ilk anda, bir yerimize nişadır değmişçesine, tabanlarımız kalçalarımızı döve döve evlerimize koştuk. Haliyle o saatte babam evde yoktu. Boğazım yana yana, gözlerimde bir türlü durmayan yaşlarla ve de boğuk bir sesle durumu anneme anlattım. Annem gayet sakin,
– Eh ne yapalım oğlum, herkes yaşlanarak ölmez. Ben seni doktora moktora götüremem, iç bir aspirin git odana yat. Yaşarsan ne ala, yaşamazsan o da kısmetine…
Annemin bu kadar gaddarca sakin olacağına inanamıyordum! Zehirlenen köpeklere yoğurt yedirildiğini bildiğimden, ağlamaklı ve titreyen bir sesle,
– Evde yoğurt da mı yok? dedim.
– Tel dolapta olacaktı, git al ye, dedi.
Daha önce burun kıvırdığım ekşi yoğurdu bakracıyla birlikte diktim kafama. Tüm suratım yoğurda bulanmış halde bakraçtaki yoğurdu sonuna kadar bitirmek için kendimi zorlarken annem gülerek yanıma geldi ve,
– Tamam, yeter artık, dedi. Dersini almış olmanı ümit ederim, kimse zehirlenmedi merak etme!
– Nasıl yani, şimdi biz zehirli şalgam içmedik mi? Ya ölü fare?
Elimi yüzümü ıslak bir bezle silerken tüm hikayeyi anlattı.
Meğerse bizim Yusuf, ya itiraf etmediği takdirde katmerlenebilme ihtimali olan dayak korkusundan, belki vicdan azabından, ya da bizim yeniden şalgam çekme ısrarımızdan bıktığından dolayı, artık dayanamamış ve ilk şalgam çekme maceramızı olduğu gibi babasına anlatmış. Yusuf emmi de gidip bu olayı ana-babalarımıza aktarmış. Neticede hem biraz eğlenmek hem de bize kalıcı bir ders verebilmek için hepsi işbirliği yaparak bize bu komployu hazırlamışlar. İçtiğimiz şey aslında bol miktarda kırmızı ve kara biberli acı şalgamdan başka bir şey değilmiş! İşbirlikçi Yusuf bu defa hortumun ucunu şalgam fıçısına değil, içerisinde babasının hazırladığı acılı şalgam bulunan ve üst sıradaki bir fıçının üzerine yerleştirilen kovanın içerisine daldırmış!
Birkaç hafta sonra bir gün okul dağılmış, tam bahçe kapısından dışarıya çıkıyorduk ki arkamdan bir ses;
– Hey, Tom Miks! Zehirsiz-faresiz şalgam içmek ister misin yüzbaşım? Hadi getir arkadaşlarını da size bol taneli birer şalgam vereyim. Zaten yirmibeş kuruşunuz kalmıştı bende. Ulan nereden aklınıza geldi şalgamı hortumla çekmek, ha? Valla bu zekanıza hayran oldum ama yaptığınız hiç de doğru değildi, zekanızı faydalı şeylere kullanın zamane veletleri!
Yusuf bu olayı babasına Tom Miks,-Dr. Sallosso-Konyakçı detayına kadar anlatmıştı demek! Kulaklarıma kadar kızarmış bir halde, yere baka baka arkamı dönmeden yürüdüm.
Şimdi her şalgam içişimde “dünyada acılı şalgamı içen ilk üç kişiden birisi” olmanın gururu ile gülümserim ve de az sonra kusacaklarından haberi olmayan bir çocuk triosundan gelen “Şerefeee!” nidasını duyar gibi olurum.

Adil Karcı


| Italian | Literal translation | Singable English |
|---|---|---|
| O mio babbino caro, mi piace, è bello, bello. Vo’andare in Porta Rossa a comperar l’anello!Sì, sì, ci voglio andare! e se l’amassi indarno, andrei sul Ponte Vecchio, ma per buttarmi in Arno!Mi struggo e mi tormento! O Dio, vorrei morir! Babbo, pietà, pietà! Babbo, pietà, pietà! ![]() |
Oh my dear papa, Yes, yes, I want to go there! I am anguished and tormented! |
Oh my beloved father, Oh yes, I really love him. My love for which I suffer,
|
TUT ŞU EŞEĞİN BAŞINI
Bakındı, bu olayı herkese anlatmakta değilim; ağzınızdan
sır çıkmazdır bilirim.
Adı lazım değil, kendisi yakınım olur..eşeğiyle
köyüne dönerken karşısına müsellah (silahlı) bir soyguncu aniden çıkıp silahını doğrultaraktan, “tut lan şu eşeğin başını”
demesiyle, adamcağız eşeğin başını tutarken de hayvanın
arkasına dolanıp uçkurunu çözer çözmez başlamış eşeği bir
güzel sevmeye. İşi bittikten sonra da dönmüş
bizim hısıma, silahı başına dayayıp,”İndir lan donunu”
demesiyle, bizimki de can korkusuyla donununu
indirivereyazmış ki, eşkıya kısmı zalim olur, adamcağızın
arkasına dolanıp bizim hısımı da bir güzelce sevivermiş.
Vakta ki işi bitmiş, bizim hısımın çeşmi (gözü) ise ağlamaklı, “Bre ağam, hem eşeği hem beni sevecektin de, neden önce eşekten
başladın ?” diye sordukta, eşkiyadır, “Bre salak
herif, önce senden başlasaydım, eşek kaçmaz mıydı ?” diyesiymiş.
Kucaklandınız.
TS
YÜCEL TANYERİ’DEN:
“HER YER KARANLIK PÜR NUR O MEVKI”



Gereği için abime, bilgi için yarana hitab ediyorum :
Abiciğim, sen bize bir şey ima etmişsin ki, anlamazlıktan gelmenin lüzumu yok. Bakın ben bile örtündüm bre zindıklar siz hala hicap duymadan saçı başı dağıtıp ortalıkta dolanıyorsunuz diyesisin gibime geliyor. Allah ne muradın varsa versin. Resmini görünce önce hık deyip Asiye halamızın burnundan, ve dahi Naziver halamızın da kulağından düştüğünü farkettim. Sülalemizin ünlü Türk büyükleri arasında yer alan halalarımız, senin böyle örtündüğünü ahiretten gördüler ise, hık deyip burunlarından düşmekle kalmayıp, bir de gözlerinden düşmüşsündür gibime geliyor haberin olsun. Zira bu Naziver-Asiye-Fahriye vs. kardeşler, o devirde türban modası olmadığından, başörtüsü ile idare etmişler, yarım müslümanlık ederekten saçlarının bir miktarını gösterip tahrik suçunu kısmen işlemişlerdir. Bu vesileyle de burnuma ahiretten yanık kokuları geliyor. Bunlar kafalarını yarım yamalak örtme durumundan, cehennem ateşinde tam olarak yanmamışlar ise de dibine tutmuşlardır. Engin din bilgilerime göre kafayı yarım kapatanlar benim ocaktaki kıymalı musakka misali pek öyle cayır cayır yanmaz, hafifçe dibine tutarlarmış.
Hadi bu seferde ahiret gündeminin tepesine geçip oturdun. Bizim dibine tutuk aile büyükleri şu sıralarda kendi aralarında seni konuşuyorlarmış;
(Ahiretteki Kişiler: Asiye, Fahriye, Naziver, Leyla, Munis = halalar
Enver = Babamız
Ziniye=Annemiz
Şevket = amcamız
Cengiz: Munis halanin oğlu
Dünyadaki kişiler:
Dr.Cevat= Şevket amcanın oğlu
Alpaslan= Cevat ağabeyin oğlu
Baran= Timur ağabeyimin oğlu
Hidayet= Munis halanin gelini
Nilüfer= Timur’un karısı)
Fahriye: Naziver abla bizim oğlanı gördün mü örtünmüş pek iyi etmiş.
Naziver: Maşallah tıpkı ben. Severim keratayı
Leyla : Get! Nerden senmiş. Aynen bana benzer. Şahane çocuktur.
Fahriye(Çerkezce bir şeyler mırıldanır): Yahu Enver bu lüzumsuz Leyla burada da rahat huzur vermiyor. Bu senin oğlun. Sen karar ver kime benzemiş?
Enver: Susun be kafam şişti. Ben çocuklarımı kız halaya oğlan dayıya çeker prensibinden hareketle dünyaya getirdim. Bunun dayısı yok, yanlışlıkla halalarından birine benzemeye çalışıyor. Oğlum şoğluşek bir baltaya sap olamayıp doktor oldun. Yine de genetik şifrelerden haberin yok. Mendel kanunlarından da mı haberin yok. Dayı bulamadın bari amcana benzemeye çalış. Bak kardeşlerine, halalarına benzeyip iyi halt ettiler. Her biri ayrı havada çalıyor. Ziniye öteye git yahu sene. Anladık yoldan geldin yorgunsun kalkta oğluna bak. Başından ayrıldın geldin ne hallere girdi. Bunu başıboş bırakmaya gelmez. Bir keresinde meydanı boş bulmuştu da ok atıp duvarları deldiydi. Eteğinen para döküp yaptırdığımız badanayı mahvettiydi.
Ziniye: Canı sağ olsun. Bıktım sizin aile kavgalarınızdan. Çocuğum ne yaptığını biliyor mu. Siz hepiniz burada kevser ağacının gölgesinde otururken ben o sıcaklarda seçimlerde oradaydım. Kapanmak zorunda bırakıldı zahir. İnşallah küçükte abisini örnek alır da hayatı kurtulur.
Şevket: Oğlum destur. Çıkart kafandakini bak kızların hiçbiri henüz örtünmedi. Örtünürse küçük kardeşin örtünsün. İnadı yüzünden oraya buraya sürülüp duruyor. Mendel kanunlarına göre senin bana benzemen lazım. Bak benim oğlum Cevat’a örtünüyor mu hiç ?
Munis: Şurda munis munis oturuyoruz sesimizi çıkartmıyoruz. Oğlan hidayete ermiş işte ses etmeyin. Hidayet dedim de aklıma geldi. Oğlum Cengiz, senin karının adı da Hidayet’ti değil mi? Dünya ahiret gelinim olmasın mel’un.
Leyla: Get! Nesi varmış Hidayet’in. Kurban ol Hidayet’e gül gibi kız.
Fahriye: Hidayet’i boşverin. Ben Nilüfer’i pek severim.
Leyla: Ben daha tevatür severim.
Asiye: Teymur’un kaşları tıpkı ben. Taradıkça gürleşmiş maşallah.
Enver: Ben öğrettim kaş taramayı. Dilini çıkartarak, itina ile tarayacaksın ki bir şeye benzesin.
Munis: Pek itinalı taramıyor galiba. Bununkiler biraz dağınık. Çocuğa gelmeden önce bir kaş tarağı verseydik. Ben titiz kadınımdır dağınıklığı sevmem.
Fahriye: Güleyim bari. Titizsin diye yatağına üç litre işediydi.
Leyla: Benim gibi tevatür titiz olamazsınız.
Şevket: Kızlar boş boş geyik muhabbeti yapacağınıza bi şipsi yapın da yiyelim. (Şıpsi=bir çeşit Çerkes yemeği)
Zihniye: Evet. Esasen ben bu ahiretin yemekhanesinin yemeklerini hiç beğenmedim.
Leyla: Aykuuut! Dünyada da ahirette de en tevatur şıpsiyi ben yapmaz mıyım. Abiii oğlun aklının ortasını gösterip ne diye örtünmüş.
Aykut: Hımm, olabilir. Unuttum ben yıllardır şıpsi mıpsi yiyemedim.
Enver: Okumadın mı mailini zinarının (arkadaşının) aklına uymuş işte.
Naziver: İnşallah hacca da gider evladım. Yarın makama çıkıp ricacı olacağım. Bir hacılık nasip etsin çocuğumuza.
Fahriye: Get! Nerden gidecek. İki rekat namaz eda etmeyi bile bilmez it sıpası. Bitlerin kıçına abdest suyu verip yıkanıyorum zanneder.
Asiye: İslamın beş şartını öğrettiniz de öğrenmedi mi çocuk.
Nazıver: Bizde kabahat. Sıpaların hepsi yarım müslüman oldu işte. Leyla kafayı da örtmedi zaten.
Leyla: Leyla kadar taş düşsün kafanıza. Ben istesem en tevatür örterdim. Örtmedim oh pek iyi ettim.
Şevket: Yahu kızların hepsi zındık. Bari Cevat ile Şakir de örtünse de hepsine örnek olsalar. Baran ile Alpaslan daha pek küçükler ama ağaç yaşken eğilir. Şimdiden örtünmeleri lazım. Caizdir galiba.
Ahiret görevlisi: Yahu bu sülale de ortada yerde kaldı. Bir yere yerleştiremedik. Tartışmalarından cennettekiler de cehennemdekiler de bizar oldu. Ne idükleri de belli değil. Allah muhafaza laik midirler nedirler ?. Baksana kız Huriye bunlarda bir tuhaflık var. Hangi dine mensuplar acaba, erkekler çarşafa girmiş. Patrona söyleyeyim de bir toplantı yapıp bu sülalenin durumunu karara bağlayalım.
Huriye: Ay ne bileyim ayol. Ben şimdi cehennemin ateşine odun atmaya gidiyorum. Tayyip beyin kayınvalidesinin romatizmaları azmış. Zebanisi ile haber yolladı. Bu nasıl cehennem ısınamıyoruz diyormuş.
Dünyadakilere de ahirettekilere de selam ederim.
Birnur
Aldı Timur:
Betül’cüğüm,
Yazdıklarının çoğunu anladım, aferin bana. Gurbette
uzun kalınca Türkçe’miz ziyadesiyle dumura uğradı diye
kıyas ettik.
Bu konuda Hacettepe’li arkadaşlarla da bir süredir
yazışmaktayız. Çok eğlenceli ve öğretici. Konunun çoğu
ilginizi çekmese de son yazdığımı size de gönderiyorum
ki son resmimizi de görüp handân olasınız.
Abin
Sevgili Hacettepezede’ler :
Bu Nurhan mülevvesi hakkında sizleri gûya uyarmış
idik; dinleyen kim ..? Gönderdiği risalenin birinci
cildini okumamız bütün günümüzü aldı; ikinci cildi
yarın kıraat edeceğiz.
Dün gece yatsı ezanından sonra Nüyork’un muhtarı Pınar Atakent,
telli-fon ile Nilüfer’i ve fakiri aradı; Pinar’da bir çene bir
çene.. Bu günkü tinnitusunuzun esbab-ı mucibesi ahacık
bundandır.
Pınar’da laf çok; günahı boynuna, ille de, “neden
yalnız kadınlar türban takasıymış ?..erkek kısmının
dahi türban takması caizdir !” diyerekten zaten yarım
olan aklımızı büsbütün talan eyledi. “Kerem et ya
Pınar’ciğim, yiğit kısmı hiç türban taka mı bilir ?
Saniyen, türban örtüsü nisa taifesi için yazılmış
değil midir ? Salisen, nisa taifesi saçlarını ayan
edip, yiğit kısmını, haliyle, tahrik etmekte değil
midir ?” dedikse de, bu Pınar haylazı, “Kendim dahi
yiğit kısmının saçından ziyade tahrik olmaktayım.
İnanmayan zevcim Yücel’e sorsun. Taksın bu rezil herif
kısmı da türbanı..” diyerekten avaz etmesiyle, fakir
şaşkınlık ve korkudan uvulamızı, (küçuk dilimizi) marul içindeki sineğe
kıyas, gurppadanak yutup, “Medet Pınar’cığım..kusur
küçükten af büyükten..” diyerekten, serimize (başımıza) türbanı
geçirmemizle, ossaat bir suretimizi resm edip, ibret
olsun muradıyla yazımıza eklemiş bulunmaktayız.
Pınar’da hicap ne arar, “Timur’çuğum, madem siz Mart
sonu-Nisan başı Türkiye’mize gitmektesiniz, eğer
sınıfı bir araya getiren bir vicdan sahibi çıkarsa,
nah şuraya yazıyorum, billaha ben dahi sizle gelirim.
Türbanım, hatta burkam bilem hazır” diyerekten fakiri
kem emellerine alet eyledi. “Kestane cevap acele
kebap” yazmayı da unutmamamızı bir güzel tenbihledi ki
elçiye katiyyen zeval olabilemez.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun,
Fakir-i pür taksir
Timur
TENİSÇİ DİRSEĞİ TEDAVİSİ (1)
Sağ kolundaki “Tenisçi dirseği” ağrısından yakınan CHP milletvekili aday adayı arkadaşıma öğütler:
DİRSEK ÖĞÜTLERİ (1)
Aziz kardeşim ..:
Aday adayı olma çabalarına biz de uzaktan karınca
misâli kararımızca katıldık; lâkin heyhât..onurlu
erdem mücadelende her dâim yanındayız bilesin.
“Vakt-i, istibdatta söz söylemek memnû idi;
Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı !
Devr-i hürriyetdeyiz şimdi, değişti kâide.
Söyletirler evvela, sonra severler ananı !”
(Namık Kemal)
Aile terbiyemiz destur vermediğinden “severler” dedik;
sen artık anlarsın şairin gerçekte ne dediğini.
Yeniden yazabildiğine göre dirsek ağrıların azalmıştır
diye efkâr (fikirler) yürüttük.
“Tenisçi dirseği” (“Tennis elbow”), (“Lateral epicondylitis”)adı verilen
bu illet, tenis OYNAMAYAN yiğit kısmına bir dadanır
ki, nisâ tâifesi (kadınlar) bunu pek bilmez. Fakir de bu derdi
defalarca çekmiş olduğumuzdan, “damdan düşene sor”
düsturunca, ve de hâliyle az çok doktor sayıldığımızdan
aklımızın ucunu göstersek gerek.
Bu illet bize bulaştığında, elimizde çay bardağı tutamaz, kimselerle
tokalaşamaz olmuştuk ki, milletvekili adayı olsa idik vâh olurdu
hâlimize. Lâkin, biz yazı makinasının tuşlarını sadece
iki adet burun karıştıma parmağımız ile
tırmaladığımızdan, yazı yazmamız pek zedelenmemiş idi.
Üç adet ortopedist arkadaşımızdan akıllar aldık,
üçünün aklını bir ettik, ve de sâyelerinde özümüzü bir
güzel tedavi ettik. Yine de bu mel’un sayrılık zaman
zaman depreşip “aha buradayım” demekte.
1. Tıbbî ismi lâzım değil, ön kolun serçe parmağından dirseğe doğru uzanan kasın (Extensor carpi radialis brevis ) dirseğe yapıştığı yerde, ağrının en keskin olduğu noktayı bul. Plastik bir bardağın içinde dondurduğun buzu havlu ile tut. Buzu ağrı noktasına, politik görüşüne uygun olarak, ya
sağdan sola ya da soldan sağa döndürerek sürtüştür.
Buzu sürttüğün deri kısmı dokunma duyusunu yitirince, (uyuşunca) beş dakika daha devam et. Bu işi her seferinde on
dakika kadar olmak üzere günde en az dört defa (sekiz
daha bile iyi) tekrarla.
2. Her gün aklına geldikçe 15-20 kez, şu kas
gerdirme (“stretch”) işlemini yapacaksın. Diyelim sağ
kolun ağrıyor; sağ kolunu ileri uzat, sol elinle sağ
elini bilekten avuç içi yönüne doğru olabildiğince
bükerek, tıbbî adı lazım değil, (Extensor carpi radialis brevis ) kası gerdir ki, seni gören
ahâli “amanın şimdi “şaak” diye o mâlûm el işmârını
çekecek” sansın. Lâkin sakın bırakıp da şaklatma…
öylecene bir iki dakika tut.
3. Onbeş gün düzenli olarak, günde 3 defa (6-8 saatte bir)
600 miligram İbuprufen (Advil ya da Motrin) al.
“Acetaminofen veya paracetamol” hiç olmaz.
4. Ağrı noktasının 4-5 santim altına, 4-5 santim
eninde “velkrolü” tasmayı bütün gün tak. Türkiyemiz’de
yoksa fakire bildir buradan getirelim.
5. Dört haftada geçmezse, “Xylocaine-Steroid”
karışımını iğne ile ağrı noktasına enjekte etmek
gerekir. Bunu yapan çıkmazsa, eşek değiliz ya,
Türkiyemiz’e gelir biz yaparız. İşte böyleyken böyle.
Saman içinin kalbur ile dolu olduğu bir zamanda, keklik
kuşudur, “ah ulan kanatlarımızda güç olsa da şu ağacın
yükseklerine uçuversek, etrafı temaşa edip güzelce
havamızı atsak” diyerekten dönenirken, inek kardeşe
rastlamasıyla, meramını anlatmış idi. İnektir, “tam
yerine gelmişindir be güzel kekliğim.. zatımızın ayıptır
söylemesi , bokumuz gayet lezzetli olup hatta pek dahî
şifâlıdır..bir yol yiyiver bokumuzu da bak nasıl hop diye yükseklere çıkıverirsin” diyerekten, “coof” diye af buyurun,
bırakıvermesiyle, kekliktir boku güzelce yiyince,
gerçekten de ağacın alt dallarına uçuveresiymiş.
Devrisi gün, aynı kelâm üzre az bir daha boku
yutmasıyla.. hoop daha da bir yükseklere.. bir ayın
sonunda ise kanatları boktan aldığı gıda ile ziyâde güçlenmiş
olaraktan ağacın en tepelerine tüneyiveresiymiş.
Etrafı yükseklerden seyredip sırıtaraktan havasını
atmaktayken, oradan geçmekte olan bir avcı, kekliğimizi
görmesiyle tüfengini doğrultup “BOOM !” diyerekten
kekliğimizi av etmiş, torbasına dolduraraktan uzaklara
seyirtip gitmiş idi.
Kıssamızdan hisse: Başkalarının bokunu yiyerek yükselenlerin sonu hüsrandır.
Hoş kalasın,
Dr. Timur Sumer
TENİSÇİ DİRSEĞİ TEDAVİSİ (2)
Aziz kardeşim:
Umarım dırseğinin sızısı dinmiştir.
Büyük fikir adamımız, yurtsever İbo Tatlıses’in baş
sıralarda aday olduğunu öğrendiğimizde, “vışş
başımızaaa” diyerekten yaşımız bir yıl daha büyürken,
senin onurlu adaylık mücadelenin güçlüğü bir kez daha
âyan oldu. Bu çeşit bir ortamda aday olabilmek insanın
kendi dirseğini öpebilmesinde bile daha güçtür
billâhi. Fazilet mücadelemizi sürdürürken dirsek
temâsında bulunduğun kimselere aman ola dirseğini
örselettirmeyesin. “Yan gelip yatmak” yerine mücadeleyi
sürdürmeye karar vermeni de bilesin alkışlamaktayız.
Başabakanımızın buyurduğu üzere, başkaları, “Hitler Almanyası’nın da laik olduğunu bilmezler gibi,
analarını alıp gideceklerine yan gelip yatıyor”
olabilirler.
Takvimlerin tarihi “fî” deyû gösterdiği evvel bir
zamanda, kargadır, bir ağacın çook yüksek bir dalına
tüneyip uyuklamaktaymış ki, tavşan kardeş merak ile
yaklaşıp, “Karga kardeş oralarda tek başına nidersin
?” diye sual edince, kargadır yanıtlamış, “N’olsun bre
tavşan kardeş, hiç de birşey etmiyorum billâ..”
demesiyle, tavşan kardeş, “Öyle ise ben de şuracıkta
yan gelip yataraktan hiç bir şey etmesem ne lazım
gelir ?” dedikte, kargadır cevaba ayaz edip “valla
kendin bilirsin” demesiyle yüreklenen tavşan kardeş,
ağacın dibinde yan gelip küfeyi devirerekten, o da
hiç bir şey etmemeye soyunmuşsa da, az bir zaman
geçtikte kurnaz bir tilki kardeş toz koparıp yetişip,
sâkince yan gelerekten yatıp hiç bir şey etmemekle
meşgul tavşan kardeşimizin boğazını harttadanak
dişleyip kopartmasının ardından bir güzel de çıtır
çıtır yiyivermiştir derler.
Kıssamızdan hisse: Hiç bir şey etmeden yatmak mümkün ve hatta özendirilir ise de bu eylem için çook yükseklerde tünemiş olmak gerekir.
Hoş kalasın.
Dr. Timur Sümer
VELKROLU DİRSEK TASMASININ TENİSÇİ DİRSEĞİNDEN MUZDARİP BİR HASTA TARAFINDAN DOĞRU OLARAK KULLANILIŞI

You must be logged in to post a comment.