NURHAN VE SERGÜZEŞT-İ PÂY-İ TAHT

NURHAN

Sergüzeşt-i pây-i taht:
Takvim yaprağının “fî” deyû gösterdiği evvel bir zamanda, Hacettepe tıbbiyesinin son sınıfındayız.
Zâlim kader, gûya çocuk pediatrisi öğrenmemiz murâdıyla Nurhan Artel arkadaşımız ile fakiri İngiltere’nin pây-i tahtına (Taht ayağı; başkent) göndermiş idi. 3 aylık sergüzeştimizi (maceramızı) 42 yıldır anlatmakla bitirememekteyiz..
İngiliz Tıp öğrencilerinin ikâmet ettiği “hostel” nâm dört katlı binanın aynı koridorunda birbirinden on metre uzaklıkta iki odaya yerleşmiş idik.
Odamızda çeşmeli bir lâvabomuz bulunmakta ise de, helâ ve gusulhâne iki kat arasındaki asma koridorda, tüm ahâlinin hizmetine sunulmuş, İngiliz milletinin ise ar ve hayâdan katiyyen nasîbi olmadığından, kapısında kilit milit dahî mevcut değil idi.
Her ne kadar küçük çişimizi odamızdaki lavaboda icrâ etmekte idiysek de, def-i hâcet-i kebîrimiz  (büyük abdestimiz) ve de yıkanma işlemlerimiz için umûmi gusûlhaneyi kullanmakta idik.
Birimiz içeri girdikte, diğerimiz kapu önünde nöbete dururduk ki hiç kimesne, Dingo’nun ahırına kıyas içeri dalmaya, ve de nâmusumuz çizilmeye.
Böyle bir meş’um gün, fakir, mülevves (pis) Nurhan’ı adamdır diye kapıya nöbetçi dikmiş, sümük mendili ebâdındaki (boyundaki) beden havlumuzu alıp banyoya girmiş idik.
Tam gusül abdestimizi alıp da kafamızı son bir kez sabunlamaya durduğumuz anda kapı gümbedenek açılıp koca bir Ingiliz herif içeri girmiş,  fakire de sırıtık bir nazâr fırlatıp huzurumuzda kubura oturmuş, ıslık öttürerekten ve de hatta söylemesi ayıp, mâbadından (gerisinden) dahi ağzındaki ıslığa refâkat eden, korkunç bir seda (ses) neş’et  ettirekten (çıkartaraktan) içini dökmeye başlamasıyla, hicâb (utanç) ve korkudan öd kesemiz pattadanak patlayıp, bir yandan havluya erişmeye çalışırken, bir yandan da pür telâş, af buyurun, edep nâhiyemizi örtmeye girişmiş idik.
Sonunda, “lâhavlemiz” kafamıza vurmuş olaraktan, giyinip, “Ah ulan bu Nurhan’ı gebertsem ne lâzım gelir.. pislik de bir güzel temizlenir…” kavliyle o hızla taşra (dışarı) çıktığımızda, bu Nurhan reziliyle kapı önünde bir karşılaşmış idik ki, kibarca, “Neredesin lan.. namusumuz elden gitti.. ellere rüsvây olduk..töbe töbee.. biz dahî seni adam hesabına alıp kapıya bekçi dikmedik miydi ” diyerekten nâzikçe avâz ettiysek de, Nurhan’dır, herifte utanma ne gezer, sırıtaraktan, “Âbi oda kapısını kilitlemiş miyim diye denetlemeye gittim” diyesi var.
Ufkumuzun en kuzeyinden en güneyine doğru göğümüzü karpuz keser misali ikiye bölen yarım daire çizgi, astronomi dilinde “transit meridyeni” denir.
Gök cisimleri âdetleri üzere durmaksızın doğudan batıya doğru seyirttiklerinden, haliyle bu hayâli meridyeni her gün ve her gece kesmekte, işte bu kesiş anına da “Transit zamanı” (Transit time) denir ki akıllar karışmasın. “Transit zamanında” gök cisimleri yörüngelerinin haliyle gökteki en yüksek noktasında olduklarından, temâşa için en tevâtür zamandır.
Sevgili Merih gezegenimizin (Mars) bu günlerdeki transit zamanı 22:30 dolayındadır ki, seyirine doyum olmaz.
Gül cemâlinizi kıble (güney) yönüne döndürüp, serinizi (başınızı) takkeniz düşene kadar hevâlara kaldırdığınızda, Merih’imizi altun renginde görürsünüz de, hayretinizden ısırılmadık parmağınız kalabilemez.
Hayır duanızı almak muradıyla, Merih gezegeninin, Hubble gokbakicisi ile çekilmiş bir pozunu ekimize ulamışızdır.
Fakirin de görüntülediği bir Merih sureti varsa da, Mars’dan çok peynirli pideye benzediğinden iştahınızı açmamak muradıyla göndermedik.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun.
Hakîr-i pür taksir
Dr. Timur SümerMars 2007

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s