DR. ZAFER ÖNER’DEN ZEBBÜT ABA

 

ZEBBÜT ABA
Türk elinde , birkaç yeri dolaşıp epeyi eziyet çektikten  sonra , torpille Kilis’e gelmiştik.
Amcamlarla dedemin dedesinden kalma bir evde otururduk.
Eve iki kapıdan girilirdi.
Bu ev aslında birbirine bağlı iki evdi. Yedi odası vardı. Bir de müştemilat; zahire ambarı , banyosu ve iki de tuvaleti…
Altı kişi biz , altı kişi amcamlar, dedem , babaannenem , bir de hepimizin hala dediğimiz
iki halamız vardı ki bunlar aslında babamın ve de tabiî ki amcamın halalarıydı.
Bu odalar bir avlunun etrafında çevrili bir şekilde dizilmişlerdi.
Avlunun ki biz ona “HAVUŞ” derdik , ortasında da eskiden havuz olan sonradan içi toprakla doldurularak bir küçük bahçeye çevrilen bir “ekinlik ” vardı.
Buralar bana büyük , devasa alanlarmış gibi gelirdi.
Bu ekinlik dediğimiz  bahçe ile odaların arasındaki boşluk benim hakimiyetimde idi! Evin ahalisi
ya, benden başka herkese toslamayı öğrettiğim ve ortaya bıraktığım KOÇUM nedeniyle , ya da ortalığa saçtığım çivili tahtalar nedeniyle , avluya çıkmadan önce şöyle bir etrafa bakarlardı; koç serbest mi diye , bir de yere bakarlardı çivili tahta var mı diye. Bu çivili ,sıklıkla da paslı çivili tahtalara ençok rahmetli yengem kızardı.
Ve ortaya bağırırdı ; “anam bu oğlanı NACAR yapın , eli yatkın kesip biçor(biçiyor) , kendi oyuncağını kendi yapor(yapıyor), herkesin okuması lazım değil. Herkesin bir yatkınlığı vardır.
Memlekete nacar da lazım. Layıkıyla NACAR olabilir …hertaraf paslı çivi , ödüm kopor(kopuyor) tetanoz oluruz vallahi tetanoz “…

ZEBBÜT ABA DA ona ” ben toplorum(topluyorum) alayını(hepsini), karışma oğlana
Şindiyecek kimin ayağına battı çivi” derdi!

Annem de bana “sen ona bakma oğlum oku da adam ol , NACAR da neymiş” derdi.

NACAR marangoz demektir. Aslında ne olursan ol , ama en iyisini ol derler…

Benim ne olduğum ortada. Belki iyiyim belki de kötü!
Benden başka herkes biliyor.
Çünkü insanın kendini bilmesi kadar zor birşey yoktur.
Ve de çok önemlidir.
Kişi kendini bilende
Hatasını görende
Haddini bilende … Kötü mü olur?

Bakın tekrar ediyorum. Bölümümüze yapılan son görevlendirme ile gelen arkadaşın , yardımcı doçentlik ataması ilana aykırı bir şekilde gerçekleşmiştir.
Çünkü ilana üniversitemiz şerh koymuş. Ne demiş bu kısıtlayıcı ekte:  KARACİĞER NAKLİ KONUSUNDA DENEYİMLİ OLMAK!!!!!
Yani bu bir NACAR kadrosu değil.
Yani mesela ben bu kadroya başvuramam; ilk karaciğer naklinde bulunmama , köpeklerdeki deneyimime , ve de zorlarsam yapabileceğimi bilmeme ve şu kadar senelik cerrahi deneyimime ve de yetenekli bir nacar adayı olmama rağmen ben bu kadroya başvuramam. Çünkü elimde öğle bir belge yok!
İsterse bana rektörüm ” sen başvur gerisine karışma ” desin! Yapamam !
Neden mi çünkü deneyimli değilim. Bir de annem bana adam ol demişti! Olamadıysam da olmuş gibi görünmek istiyorum!

İşte burada ” kendini bilmenin önemi” çıkıyor karşımıza .
Ayrıca  kendini bilmenin de dışında bazı etik ihlaler de var !

Arkadaşa soruyoruz ; kardeşim böyle bir belgen var mı ?
Diyor ki ” YOK”
Peki neden başvurdun?
Sakıncasının olmadığını söylemişler!
Kim söylemiş?
Vallahi ben  bilmiyorum!

Peki karaciğer naklinde deneyimsiz bir kişi alınacaktıysa bu kadroya, neden
bu şerh konuldu bu ilana? Konulduktan sonra neden uyulmadı bu ilana?
Yahu bu iş bu kadar basit mi? Önemsiz mi?
Buradaki haksızlığın nasıl farkına varılmaz?
Sen başvur birşey olmaz ne demek ?
Kim demiş kardeşim bu lafı?
Ne hallere düştük be!

Yahu buradaki ahlaksızlığın farkında değil miyiz?
Haketmediğin bir kadroya nasıl başvurursun bir,
Karaciğer naklinde deneyimli olmayan birçok genel cerrahın hakkının yendiğinin farkında değilmisin iki,
Ayıp değil mi üç, dört , beş …
Yahu kimdir kardeşim senin jüri üyelerin? Neden bizim bölümden bir kişi yok aralarında?
Madem bizden kimse yoktu senin jürinde ,sen şimdi neden buradasın kardeşim?

Zebbüt  aba bizim o köhne evde işlerimize yardım ederdi.
Beyaz saçlı ,mavi gözlü yaşlı bir hanımdı, ama sağlamdı ,yardımına karşılık para almazdı.
İki oğlu vardı biri veremden diğeri esrardan ölmüştü. Ailemizin bir ferdi de oydu, ZEBBÜT abaydı. Abamızdı, hepimizin dert ortağı idi. Benim söylediğimi ona, onunkini bana getirmezdi!
Ortalığı karıştırmaz , yatıştırırdı. Ama haksızlığa da tahammül edemezdi.
Gerektiğinde dedeme bile haddini bildirirdi!
Düşünsenize iki oğlunu kaybetmiş ; kimden, neyden, neden korkacak?
Acı insanı olgunlaştırırmış, bununki çifte kavrulmuş…

Gönülden bağlıydık birbirimize; o bize , biz ona…karşılıklı sevgi ,saygı…

Bir yere ikilik girdi mi dirlik bozulur.
Hacettepe’de kendini HACETTEPE’li hissedenleri , Türkelinde kendini TÜRK hissedenleri itip kakarak bir yere varamazsınız!

Hiç el değirmeni gördünüz mü?
İki yuvarlak daire şeklinde , yüksekliği 15-20 cm olan , silindirik,ponza taşı gibi gözenekli taştan oluşur.
Alttaki taşın ortasından işlenmiş  kalın , 5-6 cm çapında tahta çıkar, ikinci yuvarlak, silindirik ,ortasında büyücek bir delik olan gözenekli taş da bu tahtanın etrafında döndürülür, üstteki taşı döndürebilmek için de , bu taşın bir kenarına , sap niyetine başka işlenmiş tahta takılmıştır. Bu tahta sabit değildir ki çevirdikçe sap elinizin içinde dönerek avcunuzu aşındırmasın …Döndükçe üstteki taş , bu sap ta kendi deliğinde döner ve döndükçe de tabii olarak aşınır, giderek boyu kısalır ve biter sonra yeni bir sapa ihtiyaç doğar. Aynı şey alttaki taşın ortasındaki tahta için de geçerlidir. O da zamanla biter ve yenilenir.
Üstteki taşın ortasındaki delik büyük olduğu için , taş çevrilirken hem döner hem de ileri- geri gider gelir.
Bulgur üstteki taşın deliğine konur ve üstteki taş döndürüldükçe delikteki bulgur iki taşın arasına girer ve öğütülmüş olur. İki taşın  arasında hiç bulgur yokken bu döndürme hareketi , yani başlangıçtaki ilk döndürme oldukça zor olur, daha fazla güç ister. Ama bulgurlar araya girmeye başladıkça üstteki silindir daha kolay çevrilmeye başlar.
Sonunda bulgurlar unufak olur ve ortaya un çıkar. Öğütüleni bir daha öğüterek unu daha da inceltebilirsiniz…
Sanıyormusunuz ki o taşlar erimez zamanla onlar da incelir , ağırlığı azalır ve artık bulguru öğütemez hale gelirler. O zaman değirmeni değiştirmek gerekir.
O ,”un eleklerinin” sebebi öğütme sırasındaki kopan küçük taş parçacıklarını ayırmaktır. Ki dişimizi kırmasın!

Dedim ki ZEBBÜT ABA  ne yapıyorsun?
“Vallahi oğul , ben bulgur öğütorum(öğüttüğümü )sanorum (sanıyorum)ama sanki beni öğütor”…değirmen döner bulgur un olur.
Sonunda ZEBBÜT abanın yüzü , gözü , ve saçlarını tam örtmeyen ve de asla çenesinin altında bağlanmayan eşarbı bembeyaz olurdu ,etrafa saçılan incecik un tozlarıyla…
Kolları yorulur , altına kıvırdığı bacakları uyuşur ve zor açılırlardı…

Bu HACETTEPE’Sİ DE SON YILIMDA BENİ  “ÖĞÜTOR” galiba!
Kim bulgur, kim değirmen , kim elekten kaçan küçük taş parçacığı , kim ortadaki mil , kim döndüren ve gittikçe eriyen sap, ne önemi var?!
Taş bile eriyor, değirmen bile bitiyor!

Ama unu ince elemek , taşlardan arındırmak gerekir…
Gerekir ki o taşlar sonradan büyüyüp ayağına takılmasın! Karşına dikilmesin!
Yandaş olmasın, korkak olmasın…adam olsun!
Bu da ,maalesef bizim harcımız  değilmiş!
Yazık ! Çok yazık!
Dr. Zafer Öner

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: