ADIL Karcı’dan KURBANLIK KOYUN

fotoğraf_4

 
 

KURBANLIK KOYUN VE ÜÇ SİLAHŞÖRLER

 –       Valla Hüseyin amca ancak otuz lira biriktirebildik.  On lirasını da  Bayramdan sonra versek olmaz mı?  Ha?  N’olur amca yaa?

 Hüseyin amca,  ellisini geçtikten sonra  insanların “yaşlı “ sayıldığı, insan ömür ortalamasının ülkede elli yedi yaş civarında olduğu 1950’li yıllarda (atmış yaşını çoktan geride bırakmış olmanın farkındalığı ile)  “yaş atmış, iş bitmiş” tekerlemesini hiç dilinden düşürmez, “dünya malı dünyada kalır” felsefesini benimsemiş olarak da hiçbir çocuğun veya hayvanın bahçesine girmesine kızmazdı.   Eşi Hacer hanımı birkaç yıl önce kaybetmesi sonucunda kendisine artık büyük gelen iki katlı evini kiraya vermiş, oldukça büyük olan portakal bahçesinin bir kenarına yeni yaptırdığı, banyo, mutfak ve tek odadan oluşan düzayak bir kerpiç evde kalmaya başlamıştı.  Hiç çocuğu olmamıştı.  Evlendikten sonra yaşlı ana-baba ve küçük kardeşlerine de bakmak zorunda kalmış olması nedeni ile  yaşamaya mecbur olduğu acımasız  yılların alnında bıraktığı çizgileri daha da derinleştirecek şekilde kaşlarını kaldırır, söylenen her şeye önce hayret etmiş gibi bir ifade ile “yaaaa öyle miiii?”  diye karşılık verir ve konuya olan ilgisini bu şekilde belirttikten sonra da gülümseyerek sürdürürdü konuşmasını.  İşte şimdi de Cinik Salihe:

 –       Yaaa, öyle miiii?  dedi, çok hayret edilecek bir şeyi duymuşçasına…

–       Valla öyle,  Allah çarpsın ki başka paramız yok!

–       Dur hele dur dur, Allah’ı karıştırma işin içine, bu ticaret evladım, elbet bir çaresi bulunur, niye çarpılacakmışsın ki?  dedi,  her zamanki gibi hayret nidasından sonra yüzüne yerleşen o sevecen gülümsemesi ile.

 Tek başına yaşamaya başladıktan sonra,  bahçesindeki bakımsız portakal ağaçlarının altında yetişen türlü türlü yabani otlardan faydalanarak koyun yetiştirmeye de başlamıştı Hüseyin amca.  Önce birkaç kuzu alarak başlattığı koyun yetiştiriciliği işini birkaç yıl içerisinde  bir sürü oluşturacak kadar büyütmüştü.  Her yıl koyunlarının bir kısmını damızlık olarak seneye bırakıyor, diğerlerini Kurban Bayram’ı öncesinde satıyordu.  Böylece, ev kirası, koyun satışı derken geçinip gidiyordu. 

 Bir yıl önceki Kurban bayramında bizim “Atos, Portos ve Aramis” üçlüsü (yani bendeniz, Cinik Salih ve Lıklık Mahir) el öpme turuna çıkmış ve bu arada Hüseyin amcanın da ziyaretine gitmiştik.  Amacımız ondan şeker veya harçlık kopartmak filan değildi.  Bahçesine girip portakallarını yememize izin verdiği için manevi borcumuzu ödemek ve saygımızı sunmak istiyorduk kendisine, hepsi o kadar…  Çocukların kendisi ile bayramlaşmaya gelmesine alışık olmayan adamcağız da zaten hazırlıksız yakalanmıştı ve bize ancak kolonya ikram edebilmişti.   Derslerimizi filan sordu önce.  Lıklık Mahir, her yıl “sınıf sonuncusu” olmak gibi bir ünvana sahip olduğundan, bu soruya cevap verme tenezzülünde bulunmadı, biz ise tevazu gösterip “fena değil” diyerek konuyu geçiştirdik.  “Afferin evlatlarıma!” dedi Hüseyin amca, sanki kendisi okul yolu tepmiş veya okula çocuk göndermiş gibi…  Sonra, hoşumuza gider diye de bizi  bahçede otlayan damızlık koyunlarının yanına götürmüş ve onları sevmemize izin vermişti.  Ayrıca her yıl başkalarından  da  kuzu satın alıp sürüsüne katıyormuş.   Laf olsun diye de, kuzuları kaça aldığını, büyüttükten sonra kaça sattığını filan anlattı bize.  Birşeyler ikram edememenin ezikliği ile bizi kapıya kadar geçirdi ve yolcu etti.  Daha adam ardımızdan kapıyı henüz kapatmıştı ki Cinik aniden durdu ve,

 –       Duydunuz mu lan?  Adam kırk liraya aldığı kuzuyu bir sene sonra 120 liraya satıyormuş!

–       Eee, bize ne bundan?  dedi Lıklık.

–       Bize ne olur mu olum?   Biz de bir tane kuzu alsak, büyütsek, Kurban Bayramında satsak, aha sana  birer tane üç tekerli!  (Üç  tekerlekli bisiklet).

–       Hadi lan.  Kolay mı sanıyon sen koyun beslemeyi?

–       Bizim evin bahçesi var.  Sizin de var.  Adil gilde  de var.  Lan her birimiz. birer hafta baksak… böl lan elli ikiyi üçe!  

“Elli iki” ile bu “koyun besleme” işi arasındaki  alakaya akıl erdirmeye çalışan Lıklık gayri ihtiyari saymaya başladı:

–       Bir kere üç üç, iki kere üç altı, üç kere üç dokuuuzz…..

–       Lan yeter be sana kerrat cetvelini say demedik!  Valla Muzaffer öğretmene söyliycem, sana verdiği iki yerine sıfır versin de matematikten sınıfa kal!

–       Yaa uzatmayın, elli iki üç kere onyediden biraz fazla yapar, diyerek kısa kestim.

–       Tamam işte, dedi Salih,  her birimiz onyedi hafta bakarsak bu iş tamamdır!

–       Kuzuyu nereden alacağız?

–       Hüseyin amcadan!

–       Lan o kuzu satmıyor ki, yetişkin koyun satıyor.  Hadi sattı diyelim, ya parası?

–       Onu da önümüzdeki  sene ilkbahara kadar  biriktireceğiz!

 İşte, beklediğimiz o ilkbahar gelmişti ama kırk lira  yerine toplam otuz lira biriktirebilmiştik ve kendi kendimize gelin-güvey olarak Hüseyin amcanın karşısına dikilmiş ondan bize bir kuzu satmasını istiyorduk!

 –       Yahu çocuklar, kuzuyu ben bu sene kırkbeş’ten aldım.  Şimdi size otuzu peşin, onu vadeli, kırka satarsam, benim bu işten kazancım değil zararım olur!

 

Hiçbirimiz bunu hesap etmemiştik.  Üzgün üzgün arkamızı dönüp yürürken,

–       Durun hele uyanık celepler!   Size otuza bir kuzu veririm ama benim de şartlarım var.   Durduk, kendisine doğru döndük ama bizde hala surat beş karış…  Kaybolmuş umut ve hayal kırıklığı meselesi…

–       Bakın, şimdi otuz lirayı bana vereceksiniz.  Ben de (eliyle yeni gelen kuzuları göstererek) bunlardan istediğiniz bir tanesini size verecem.  Kuzunuz burada kalıp diğerleriyle beraber otlayacak.  Ammaaaaa, satış zamanı bana otuz lira daha vereceksiniz ve her Pazar buraya gelip sürüye siz mukayyet olacaksınız!  Ben o gün akşama kadar Tarsus’taki bacıma gidecem.  Annaştık mı deyyuslar?   Bulutun ardından çıkan güneş misali, yüzümüzde güller açıverdi;

–       Annaştık!  dedik hep bir ağızdan. 

Nasıl sevinmeyeydik ki?   Hem kuzuya bakma yükü kalkmıştı üzerimizden, hem on lira daha biriktirmek zorunda değildik, hem de satışı Hüseyin amca yapacaktı!   Piyangoydu bu be, büyük piyango!

Beyaz_üç_tekerli_ve_ben. jpg

fotoğraf 2 (1)

 O zamanlar okullarda sabahçı ve öğlenci olarak her gün iki tedrisat yapılırdı ve bir öğretim  yılında da yaz tatilden başka iki ara tatil olurdu, yani yılda üç kere karne alırdık.  Kuzuyu aldığımızda son kısa tatile girmiştik ve dönüşüm sistemi gereği tekrar sabahçı olmuştuk.  Okul tekrar açıldıktan sonra, öğlenden sonraki zamanımızın çoğunu kuzucuğumuzun yanında geçiyorduk ve ara sıra verilen bir ev ödevi olursa onu da gece yapıyorduk.  Bizim ilkokul yıllarımız kitap-defter hamallığı ile geçmedi.  Okula severek giderdik ve isteyerek öğrenirdik.  Herşey sınıfta başlar, sınıfta biterdi.  Okuma yazma öğrendiğimiz ilk yıl hariç, bize nadiren ev ödevi  verilir ve okul dışında oyun oynayarak sosyal gelişimimizi sağlamamıza fırsat tanınırdı.  Dersane, hoca, etüt vs. gibi şeyler hiç yoktu, zira gerek de yoktu.  Yaz tatilinin sonuna doğru, Adananın sarı sıcakları hala sürerken bir sabah serince bir  “okul rüzgarı” ile uyanırdık.  Adına “poyraz” dendiğini sonradan öğrendiğimiz  bu kuru rüzgar okullarının tekrar başlama müjdesini  de beraberinde getirirdi.  Tuhaf bir heyecan kaplardı içimizi… Pır pır etmeye başlardı küçücük kalplerimiz, çünkü tekrar okulumuza, sevgili öğretmenimize ve de yaz tatilini şehir dışında geçiren arkadaşlarımıza kavuşacaktık, az şey miydi bu?  Yeni şeyler öğrenmek mi?  Onu zaten  zorlanmadan ve farkında varmadan yapardık.  Öğrenmek herhangi bir oyun gibi zevkli gelirdi bize.

 Oybirliği ile seçmiş olduğumuz kar beyazı kuzumuz kısa bir zaman sonra bize iyice alışmıştı.  Artık biz onun peşinden koşmuyorduk, o bizi takip ediyordu.  Hatta zaman zaman otlamayı  bırakıp sürüden ayrılıyor,  biz ağaçların arasında “elim sende” oynarken aramıza katılıyor ve bize tos vuruyordu.  Adını da “Tostos” koymuştuk bu nedenle.

 O yıl sene sonu karnelerimizi almış, sınıfımızı geçmiş, yaz tatiline girmiştik  ve artık günler, haftalar, hatta aylar boyu hürdük.  Hüseyin amca bize her ne kadar “Pazar günleri sürüye siz bakın” demiş idi ise de  biz haftanın yedi günü bahçedeydik!   Satın alındığında zaten biraz büyük olan kuzumuz geçen zaman içinde daha da büyümüş ve Hüseyin amcanın tanımlaması ile, “bir yaşını devirmiş toklu  bir koç” olmuştu.  Ama her şeyin de bir sonu vardır, degil  mi yani?  O yıl Kurban bayramı Ağustos ayının başına rast geliyordu ve  biz bu kurban olayını çoktaaan unutmuştuk!

 Kuzumuzdan ayrılacağımız gün yaklaştıkça midemize giren kramplar da sıklaşır olmuştu.  Nasıl ayrılacaktık biz  Tostos’tan?  Ama üç tane üç tekerlinin düşüncesi ağır bastı sonunda ve gelecek paracıkları hayal edip teselli bulmaya çalıştık.  Beklediğimiz haber bayramdan üç gün önce geldi;  Tostos tam yüz elli  liraya satılmıştı!  Çık otuzu, ne kaldı geriye?  Tastamam 120 kağıt!  Üç tane üç tekerli rahat rahat alınırdı ve hem  hiç el değmemişinden ve hem de dolma lastikli değil, şişme lastiklisinden!  Amma da hava atacaktık mahalledeki diğer çocuklara!  Üç tane yepyeni üç tekerli…  Ya yan yana, ya da art arda, turla dur mahalleyi…. Heyt be!

 –       Ben kırmızı alacam, dedi Lıklık Mahir.

–       Ben beyaz, dedim.  Salih’in sarı istediğini ise  baştan beri  biliyorduk.

Sapsarı kafaya da sarı bisiklet yakışırdı zaten!

–       Ben babama söylemiştim, dedi Salih, Kolbaşılar satıyormuş.  (O zamanlar Adana’daki belki de tek beyaz eşya mağazası Kolbaşılar idi).  Otuz sekiz liraya vereceklermiş.  Zili yok ama geriye kalan iki liralarla da zil alır takarız.

–       Ben zil almıycam, dedi Lıklık, “vatvadi” alacam.  (Arkası lastik topa benzer, sıkınca hava üfleyerek öten küçük manuel  bisiklet kornası).  

 Bisiklet alma işini “yarın sabahki ilk iş” olarak karara bağlayıp paranın hepsini babasına teslim edilmek üzere Salih’e verdik ve evlerimizin yolunu tuttuk.  Akşam yemek faslı bittikten sonra odama çekildim ve kuğu gibi beyaz bisikletimin hayaline daldım.  Bu bisiklet yağlanmak da isterdi değil mi?  Kalkıp koştum babama;

–       Baba, senin tüfek yağların bisikleti de yağlar mı?

–       Yağlar yağlamasına ama bazı yerlerine gres yağı gerekir. 

–       Gres ne ki?

–       Kalın bir yağ, şekerlenmiş bala benzer. Hele sen şu bisikleti al, gerisi kolay.

 Attım yine kendimi yatağa, daldım yine mali hülyaya…  İçim de bir burukluk yok desem yalan olur, zira bisikleti her düşündüğümde Tostos geliyor aklıma, bir de kurban olarak kesileceği gerçeği…  yani öleceği!  O tarafa dön, bu tarafa dön uyku tutmuyor!   Gözlerimi kapattıkça Tostosun ışıldayan gözlerini görüyorum karanlıkta ve de onların yavaş yavaş kapanışını sonra sönüşünü…  Ölüyor Tostos!   Bir daha “meeeee” dememecesine… Bir daha nefes almamacasına!  Yarın varsa bile  öbür gün dünyada olmayacak işte o Tostos, hani o ellerimizle ot yedirdiğimiz Tostos var ya, işte o Tostos bir daha arkamızdan koşamayacak artık, bir daha tos vuramayacak bize!

 Boğazımdaki düğüm sonunda dayanamayıp çözülüveriyor  ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyorum, sesim duyulmasın diye yüzümü yastığa gömüyorum,  kesintisiz akan gözyaşlarımla cımcılık ıslanan yastığı alt üst çevirmek zorunda kalıyorum.   Öyle ya, ben bir erkeğim ve de   “erkekler ağlamaz”  değil mi?

Ağladığımı duymamalı hiç kimse!

 Uykusuz bir gecenin sonunda Salih’lerin bahçesinde  buluşuyoruz ama ne buluşma…  Gözler kan çanağı gibi,  burunlar kıpkırmızı….   Konuşmaya takatimiz yok, bakışmamız yetiyor zaten birbirimizi anlamamıza ve koro halinde, salya-sümük başlıyoruz ağlamaya!  “Erkekler de ağlar lan, var mı bir diyeceğiniz!”  isyanı ile, her zamankinden daha da beter ağlıyoruz.

–       Git lan al babandan parayı, Tostos’u geri alalım, diyebiliyorum zorlukla.

–       Ben de onu diyecektim, diyor Salih ve kapıdan içeriye koşup bir solukta

parayı getiriyor.  Koşuyoruz, koşuyoruz…. Kurtarmalıyız Tostos’u. Hayat memat meselesi bu, saniye  hatta salise bile kaybetmemeliyiz!

 Nefesler hıçkırık olmuş boğazımızda, çalıyoruz Hüseyin amcanın kapısını, küçük avuçlarımızın ortasını tahta kapısına pat pat pat vurarak… Açıyor kapıyı,

–       Hüseyin amca, biz Tostos’u geri almak istiyoruz!

–       Yaaa, öyle miiiii?  diyor Hüseyin amca her zamanki hayretiyle ve sonra yine gülümseyerek,

–       Sattık ama onu!  Ne olacak şimdi?  Geri almak için en az elli lira fazla vermek gerekir satın alan adama.

–       Olsun, biz bayramda harçlık toplar öderiz, n’olur Tostos kesilmeden alalım hemen!  

Bir kahkaha patlatıyor Hüseyin amca.  Bozuluyoruz.  Ne yani, biz Tostos’un    canından bahsediyoruz, adam gülüyor be!

–       Gelin benimle, diyor gülmesi bitince.  Bozuk bozuk takılıyoruz peşine ve evinin arkasına dolanıyoruz, ki bir de ne görelim?  Tostos orada bağlı!  Hayvanın üstüne  öyle bir atlıyoruz, boynuna öyle bir dolanıyoruz ki, zavallının iki ön ayağı bükülüyor, diz üstü düşüyor.  Ama o da mutlu, biz de!  Bu defa da mutluluk gözyaşları süzülmeye başlıyor yanaklarımızdan ve Tostos’un melemesi zedelenmiş ruhumuza merhem gibi geliyor.

 –       Ben onu zaten satmadım, damızlık ayırmıştım, diyor Hüseyin amca.  Varın gidin bisikletlerinizi alın hadi. Geçen bayram da size bir şey ikram edememiştim, bayram hediyem olsun bisikletler. Tostos’u yaylaya göndereceğim bir ay kadar ama geriye gelecek, o zaman her gün gelip istediğiniz kadar seversiniz.   Haa, içiniz de rahat olsun, kendi eceli ile ölene kadar burada kalacak, hiç kimseye satmayacağım onu!

 Kurban Bayramınız hem Tostos’lu hem de “üç tekerli”  olsun!

 14 Ekim 2013-Adana

 Adil Karcı

fotoğraf_3 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s