KIRK YILDA BİR

TAC

TAC 40. YIL

KIRK YILDA BİR
1964 TARSUS KOLEJİ MEZUNLARININ 40. YIL TOPLANTISI (2004)
40. yıl sonunda bir toplandık ki o kadar olur :
Sevgili karım Nilüfer’le birlikte kuşlar gibi uçaraktan gecenin bir köründe Mersin’e varıp tam otel odasına yerleşiyoruz ki, “zır” telefon; Yavuz Altay sevgi dolu sesiyle “Ne uyuması lan oğlum,aşagi inin de yemek yiyelim birader, başlatma şimdi töbe töbee..” demesiyle kendimizi aşağıda otel lobisinde buluyoruz.
Bizlerin gözü uyku dolu, Yavuz ve zarif eşi Nilgün sırıtmaktalar da “yanlarındaki de kimdir ?” deyip dönenirken,üstümüze iyilik, meğerse Akar Burduroğlu değil miymiş.. ? Akar’ı görseniz hayatta tanımazsınız; zerre kadar değişmemiş.
Eski koşucu, futbolcu Akar, “Yüz metreyi ha koştum ha koşacam” diyen bir ifadeyle, bakınıp duruyor.
Sarılıp şapur şupur öpüşmemizi bitirmeden bizi alıp, Akar’ın güzel eşi Jo-Ann’ın de katılmasıyla tenis kulübündeki rakı masasına çökertiyorlar. Rakı içip barbunya balığı yiyerek ilk mavranın belini kırdıktan sonra, sağ olası Akar hesabı ödeyip bizi rezil ediyor.
Ertesi sabah kahve altından (kahvaltıdan) sonra cümle yaran dökülmeye başlıyor ki seyrine doyum olmaz.
Çetin Yüceuluğ’u ile 40 yıldan sonra ilk görüşümüz. Her zamanki gibi, uzun boyuyla salona girince ilk önce alttan burun deliklerini görünüyor.
Serhan Altınordu’nun ise, boyu hala uzamamış, ilk önce tepesindeki keli görünüyor. Sora da kıllarına kamuflaj olsun diye giydigi ve toplantı boyunca çıkarmadığı siyah gömleği. Herkesle birlikte sırım sırım sırıtmakta.
Salonda bir sarılmacadır öpüşmedir gidiyor ki salya sümükten geçilmemecesine.
Herkes birbirine “nasılsın ?” yerine “sen hangi ilaçları kullanıyorsun?” diye soruyor.
Aydan Bulutgil ile Uluç Gürkan oturmuşlar, “N’olocak şu Beşiktaş’ın hali ?” konusunu irdeliyorlar. Az sonra Beşiktaş’li gurubuna aşık Cemal Özgüven de katılıyor. “Mirim, meraklanmayın..bak yine şampiyon olacağız ” diye teselli veriyor.
Şerif Boyacı, oğlum biz ilaç işinde olduğumuzdan bu işlerden anlarız.. Bu yıl Beşiktaş ‘nah” şampiyon olur” deyip, malum el peşrevini çekiyor.
Uluç’un dünyalar tatlısı karısı Nazime, “Kocamın kalbi var” diyerekten habire etrafında dönenmekte.
Hayri Özen ve tatlı eşi otelin giriş tezgahındalar.. Otel ilgilileri, Hayri’ni hala değişmeyen karınca duası yazısını çözemeyip harıl harıl büyütücü mercek aranmaktalar. Hayri, “Aha bu mercektir” deyip göbeğinde parlattığı gözlüklerini uzatıyor.
Gurubun tek kravatlısı Mahmut Aygen’e, neden sınıfın iyi-meyil (e-mail) gurubuna katılmadığını soruyoruz. “iii..babaa..” diyor, “şu bilgisayar denen meretin en yenisi hele bir çıksın.. alacağız zahir..”.
Bakan İstemihan Talay ve zarif eşi Nihal salonda endam gösterdiklerinde, “Hele bir sarılalım” demeye kalmadan yan taraftan aldıkları bir işmar üzerine İstemi, “Seçmenlerim çağırıyor bana müsade” diyerekten bizden uzaklaşıyor. Çok ayıplıyoruz
Yusuf Ergül, her zamanki şirinliği ve de sakalıyla gülücükler dağıtıp herkese de gülücüklerini bulaştırıyor.
Uygur Kocabaşoğlu’nun yanındaki genç hanımı görüp, “aa..kızını da getirmiş oh ne güzel..” diyenler, genç ve güzel hanımın kızı değil
de karısı olduğunu öğrenince, mahcubiyet gösterip, dillerini münasip bir yerlerine sokuşturuveriyorlar.
Cenap Erenben de kızı yaşındaki karısı güzelim Lucy’i herkeslere öğünçle tanıştırıp, Kanada’dan neden ayrıldıklarını anlatıyor. “Oolum, Kadada’da eşcinsel evliliğini serbest bıraktılar” diyor, “bu işler hep böyle başlar azizim..önce serbest bırakırlar, sonra da mecburi yaparlar..bu yüzden ‘eh bize müsaade’ dedik”. 
Sırıtmaktan yüzümüze ağrılar giriyor. Herkesin ağzı suratlarına yayılmış kimse ağzını toparlıyamıyor.
Sermet Tuna’nın pazuları aynen duruyor. Karısı gelmemiş, yerine Mr. Krahenboul’u getirmiş. Mr. Krahenboul’un özverisini birlikte alkışlıyoruz.
Ateş Aykut ve güzel eşi Gülsüm kardeşimiz her zamanki gibi gönülleri fethediyorlar. Gülsüm durmaksızın Ateş’in prostatından söz ediyor.
Olmazcılar, prostat sorununun aile ilişkilerinde sorunlar yaşattığından kuşkulanıyor. Aydan Bulutgil, “Kendimden bilmez miyim birader..benim prostat da aynen yafa portakalı ..lakin hiçbir ilişkiyi etkileyebilemez..ne kadar büyük o kadar iyi..herşeyin büyüğü iyidir..İnanmayan Saim Hoca’ya sorsun” diyerekten aklınca kötü olasılığı yalanlıyor.
Bülent Altay ise, doktor olduğumuzdan, burun ve kulağındaki kılları alıp kafasına ekebilecek tanıdık bir doktor tavsiye etmemizi istiyor.
Ömer Akın’ın cilt sorunu varmış ; “oolum bizim nazik derimiz sizinki gibi gergedan derisine benzemez, ışığa duyarlıdır” diyerek otelin ışıklarını söndürtmeye kalkıyor. Ömer’le Bülent’in karıları, Meral ile Serpil, görümce-gelin olduklarından haliyle kafa kafaya verip, “İllallah bu Tarsus’lu milletinden” deyip toplantıya gelmemişler.
Turhan Kayasü‘nun astımı iyileşmiş, lakin prostatı “Nah bu kadar”mış. “Eskiden nefes nefese konuşurdum, şimdilerde nefes nefese işiyorum” diyerek, çıkartıp göstermeye kalkıyor, zor engelliyoruz.
Saim Tozan ciddiyeti, sevgili eşi Sülün ise zarafeti ile herkesi etkiliyor.Saim, “Manyak mısınız oolum..kaç kere anlatacağız..o söylentinin gerçekle hiç ilgisi yok..insanın gönlü büyük olsun…” diyerek söylentileri bir kez daha yalanlıyor.
Tolga Eroğan, sinema jönü gibi yakışıklı. Tolga bu fakire, Amerika’da kaç para aldığımızı soruyor.Hava atmak için kazandığımızın iki mislini söylüyoruz. “oohoo oolum..sizi beleşe çalıştırıyorlar” diyor, “burada bir muayenehane açsanız bunun üç katına para demezsiniz billa.” deyip moralimizi bozup fakiri dilhun ediyor.
Mehmet Fahri Can beş dakikalığına göbeğini gösterip, “Ben şimdi birileriyle yemeğe gidiyorum, yemeği bitirip size Tarsus’ta yetişirim birlikte yemak yeriz” deyip ayrılıyor.
Yavuz, Nilgün, Nilüfer, Uygur ve bendeniz Mersin’i gezmeye çıkıyoruz. Yavuz her zamanki gibi karnındaki gazdan şikayetçi.
“Akşamki barbunya balığı gaz yaptı” diye söyleniyor. Nilgün, “Barbunya balığı gaz yapmaz..gaz yapan barbunya fasulyasıdır” diye düzeltiyor. Depremde sallanırlarken Yavuz Nilgün’ü uyandırmış. “Kalk hanım kaçalım sallanıyoruz..” deyince, Nilgün’dür, “Yat aşağı herif..deprem meprem değil, yine gazın tutmuştur” diye Yavuz’u inandırıp tekrar yatağa yatırmış derler.
Uygur, Haydar Hoca’ya hediye etmek için kitapçıdan kendi yazdığı kitabı satın alıyor.
İlk şalgam suyumuzu içip döner ve sarı burma tatlımızı tazakkum ediyoruz.

Akşam karanlığı, Mersin’e düşer düşmez otelin karşısındaki lokantada toplaşıyoruz. Hanımlar nedense ayrı bir masaya oturmuş söyleşiyorlar. Kulak misafiri oluyoruz. Adı hiç lazım değil, hanımlardan biri dert yanıyor: “Ay kardeş hiç sorma” diyor, “bizimki sabahlara kadar ben diyeyim on sen de yirmi kez helaya gidiyor. Bu nasıl işemek ayol..gözlerime uyku girmiyor..” demesiyle, diğer bir hanım, “sen ne şanslıymışsın ayol” diyor, “keşke bizimki de yirmi kere kalksa dünden razıyım..Sabaha kadar kaç kez çarşaf değiştirdiğimi bilsen acırsın halime billa..” diyor.

Masalarda müthiş mavra dönüyor. Bu arada gençten biri yanımıza yaklaşıyor. “Sen kimsin ?” diye soruyoruz. “Ben Samsa Karamahmet’im..sen kimsin ?” diye yanıtlıyor. İnanılır gibi değil. Samsa benim ilk okul birinci sınıftan öteye arkadaşım. Kırkı aşkın yıldır görüşmemişiz. Tombul Samsa gitmiş artist gibi biri gelmiş; kucaklaşıyoruz.
Birçok kişi kalkıp konuşmalar yapıyor. Bu fakire de gülmeceli soğuk birkaç anı anlatmak düşüyor. Kibarlık edip gülüşüyorlar.
Çiftler dansa kalkıp döneniyorlar. Atılan mavra, göbek ve kahkahalar odalara sığmıyor.

kolej1

Ertesi gün iki otobüse doluşup Tarsus’umuz doğru yola çıkıyoruz. Şelaleye gidip kebap yiyoruz. Çocukken ırmakta yüzüp beyaz
donumuz kırmızı toprakla boyandığında rahmetli anamızdan yediğimiz zılgıtları anımsıyoruz.
Şelalede bizi Mr. Hans Meyer ve eşi Mrs. Sylvia Meyer karşılıyor. Emekli olup Tarsus’a yerleştiklerini hatırlıyoruz.
Penyamin Çatal da şelalede guruba katılıyor. Okulda ud çalacağına birlikte fasıl yapacağımıza söz veriyor.
Çanakkle savaşından kalma bir mayın gemisini ve ünlü ve anılarla yüklü Tarsus parkını geziyoruz. Parkın koca küpünü göstermeseler parkı tanımak olanaksız. Kız enstütüsü dağıldığında kızları uzaktan gözlemek için yürüdüğümüz kaldırımları arıyor gözlerimiz.
Güya şehrin göbeğidir deyip otobüsten indirdiklerinde, “Olamaz..burası katiyyen Tarsus olabilemez..” demeye kalmadan, uzaktan “Top koleeej” nidasını duymamızla, “Tamamdır..burası Tarsus’tur” diyoruz.
İstemi kültür bakanı olduğundan, önümüze düşüp bize Tarsus’ta toprağı kazdırıp ortaya çıkardığı yer altı harabelerini ve onarttığı eski Tarsus evlerini gezdiriyor. “Burası Şar sineması idi, şurası da Aile sineması idi” diye gösterip anılarımızı yineliyor.
“Bildirin turnaları” gelip kıçımızı tırmalıyor. İstemi’nin seçmenleri habire çevremizi sarıyorlar. O da herkese “deneli denesiz” salgam ısmarlıyor. Başta bu fakir, tüm göbekliler yorgunluktan ve sıcaktan hızlı soluyoruz.

Sonunda okulumuza kavuşuyoruz. “Stickler” binası tüm görkemiyle bizi karşılıyor. Diğer binaların hayaletleri yeni kabuklarında hayal meyal kendilerini tanıtıyorlar. “Stickler” binasını geziyoruz. Biz 1964 mezunları dışında her sınıfın resimlerin duvarlara asmışlar, pek kıskanıyoruz.. Bizim sınıf lise ikide sessiz yürüyüş yapıp idareyi küstürdüğümüz için olacak bizlerin resmi yok. Bu durumdan utanacak birini arıyoruz; lakin kimse yok. Bizim sınıfın resmini de asmalarını istiyoruz.
Futbol sahamıza da kıymışlar; “Nerede bizim taşlı topraklı futbol sahamiz ?” diye nostalji yapıyoruz.
Leon Amado ve koca göz Adil Karcı burada aramıza karışıyorlar.
“Assebly Hall”a bir giriyoruz ki ısırılmadık parmak kalmıyor. Modern bir tiyatro salonundan farksız. “Nerede bizim toz kokan salonumuz, tahta sandalyelerimiz ?” diye sızlanıyoruz.

Sevgili edebiyat hocamız Haydar Gofer, her birimize birer plaket verip yanaklarımızdan öpüyor. “Bu Haydar Hocamız bize Hüda’nın bir lütfü değil de nedir ?” diye düşünüyoruz. 

Haydar Hoca dersine başlıyor. Mete Akyol ağabeyimizin saha kenarından topa çıkıp sarkıttığı sataşmalar arasında konuşmasını sürdürüyor Haydar Hoca; “Her sınıfa soğutucu-ısıtıcı klimalar koydular, tiyatro sahnesini aydınlatan ‘spot’ lambaları yerleştirdiler, pırıl pırıl tahta döşemeli spor salonları yaptılaar.. Her tarafı bilgisayarlarla donattılaar..Nerede bizim eski güzel okulumuz.. okulun içine sıçtılar !..”diyerek konuşmasını sürdürüyor. Hepimizi kah ağlatıp kah güldürüyor.

HAYDAR HOCA

Akşam çökünce de basketbol sahasına kurulmuş mutfaktan döner kebap dağıtılıyor. Rakılar içiliyor, şarkılar söyleniyor. Devr-i saadetimizden kalma külüstür bir sandalyeyi anamızın nikahı bir fiyata satın alıp yeniden okulumuza bağışlıyoruz.
Mavralar atılıyor, kahkahalar atılıyor. “Hay Allah hepimizin nostaljisini versin” diyerek ve gençleşmiş olarak gerçek dünyamıza dağılıyoruz.
Timur Sümer

 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s