ANJİYO ACEMİSİ

BİR ANJİYO ACEMİSİNİN HATIRALARI

 

Angelina adında hiçbir kimseyle karşılaşmamış olmama rağmen, “Anjiyo” kelimesi bana hep “Angelina”  ismini çağrıştırmıştır.  Neyse ki, son yıllarda “Anjelina Jolie” diye bir hatun piyasa çıktı da belleğimdeki bu soyut isme somut  bir karşılık bulabilmiş oldum.

 

Herkes anjiyo olabilirdi ama ben olmazdım, zira ben “iyi kalpli” idim, kalbim sağlamdı yani.  Kimsenin bana “damarı tuttu” diyemeyeceği kadar da sakin  birisi sayılırdım ve bu nedenle damarlarımın da iyi olduğundan hiç şüphem yoktu.    (Benim sakinliğim el bombasının piminin çekilmemiş hali gibidir aslında ya, neyse).  Kısacası herkes hasta olur, anjiyo vs. olur ama ben olmazdım, zira yıllardır  boşuna mı yüzmüştüm, top oynamıştım?   Boşuna mı  haftada üç gün sabahın köründe yayan yapıldak yollara düşüpyürümüştüm spor olsun diye?  Sigarayı bile “günde bir adet” ortalamasının üzerine çıkartmamıştım ömür boyu.

 

Birkaç gün önce bir sabah yine grup olarak yaptığımız yedi kilometrelik sabah yürüyüşünün henüz başındayken akciğerlerimde bir yanma hissettim.  Biraz sonra da göğsümde giderek artan bir ağrı belirdi ve de kollarımda uyuşma başladı.  “Ulan aman, olmaz-olamaz derken kalp krizi ile karşılaşıyor olmayaydım?”  Arkadaşlara;

 –        Beyler, tempoyu düşürelim biraz, dedim.

 Yüzüme tuhaf tuhaf baktılar, zira yıllardır onlardan  hızlı tempoda yürümelerini isteyen bendim ve şimdi ilk defa  yavaşlamalarını istiyordum.  Durumumu kısaca anlatınca hemen geriye dönmeyi, hastaneye gitmeyi filan teklif ettiler bana.  Yiğitliğe bir şey sürmemek için  “yok, gerek yok, şimdi geçer” dedim ve yürüyüşü zar zor  tamamladım. 

 

Eve döndükten sonra bu olayı duyan ortanca damat özel bir hastanede çalışan ve branşının gerçek uzmanı olarak ün  yapmış bir “Prof” dan randevu almış.  Aile efradımın ısrarı ile, ama  hala “ben iyiyim boş yere doktora gidiyoruz” diye düşünerek,  öğlenden sonra vardık hastaneye.  Muayeneyi bitiren doktor;

 

–       “Altmış sekiz yaşına gelmişsiniz ama  hiç anjiyo olmamışsınız, size bir anjiyo yapsak çok iyi olur.  Zira, EKG’ye bakarsak çok sağlıklısınız ama anlattığınız ağrı şekli beni şüpheye düşürdü.  Ne dersiniz?

–       Ne zaman yaparsınız?

–       Öğlen çok fazla yemek yememişseniz, akşam üzeri yaparız.

 Doktor kararına boynumuz kıldan ince… zira doktor raporu ile mühendis kazığı değiştirilemez!  Yardımcı bayan beni güzel manzaralı bir odaya çıkarttı.   Odanın keyfini tam çıkartmaya başlamıştım ki bir oğlan daldı içeriye, elinde bir pilli traş makinası.

 –        Bacaklarınızı traş edeceğim efendim.

–       Oğlum sen yanlış odaya geldin herhalde, ben cinsiyet filan değiştirmiyorum, anjiyo olacam anjiyo, annadın mı?

–       Biliyorum efendim onun için geldim zaten.  Hem ondan sonra hemen şu kıyafetlerinizi de değiştirseniz iyi olur, doktor her an sizi isteyebilir.

 Daha önce bir bayan hemşirenin (niye “bayan hemşire” dediğimi sonra anlatacağım)  yatağın üzerine bıraktığı şeylere bir göz attım; idamlık tipi arkadan cırtcırtlı bir mavi önlük ve de tanga benzeri bir alt giysi.  (Spor yaparken taktığımız suspansuarın ta kendisi).

–       Bu ne oğlum, bunu da mı giyeceğiz?

–       Evet efendim.

 

Bacak kılları tıraşı… tanga gibi bir don…  Bu işin sonu nereye varacaktı acaba, iyice kıllanmaya başlamıştım.  

 –       Siz karyolanıza yatın, öyle götüreceğiz sizi,  dedi, içeriye dalan iki hastabakıcı.

–       Yahu sapasağlamım, yürüsem?

 Anladım ki orada şartları ben koyamıyordum.  Sonuçta doktora teslimdim, operasyon başlamıştı ve gözlerim ekrandaydı.  Nasıl olsa “bir şeyiniz yok, iki saat sonra taburcusunuz” diyeceklerdi, eh biraz katlanmak gerekti bu sıkıntıya. Ama öyle olmadı, birilerini çağırdı doktor, bitişikteki camlı odaya gittiler, ekranlara filan baktılar sonra yanıma geldi;

 –       Kalbinizi besleyen damarlardan birisi %90 tıkalı.  Stent takacağız, ne dersiniz?

 Hoppalaaa!   Bu hiç de hesapta yoktu.  Ne diyebilirdim ki?  “Bakın benim teşhisime göre…” diye başlayıp bir iki tıbbi terim kullanarak espri yapacak kadar bile bilgim yoktu bu konuda.  Sadece “takın gitsin” diyebildim.  Bu operasyonun, yüzde bir ihtimalle de olsa, açık kalp ameliyatına dönüşmesi ve hatta ölümle sonuçlanabilmesi bile ihtimal dahilindeymiş meğerse.

 

Bir çeyrek saat daha bu sıkıntıya katlandıktan sonra “Geçmiş olsun”lar eşliğinde gönderdiler beni yoğun bakım odasına.  Ortada ciddi  bir durum varmış demek ki.  Neredeyse öbür tarafa yolcuymuşuz da haberimiz yokmuş be!

 

Beni yatırdıkları yer yoğun bakım ünitesinin içinde camlı bir bölme ile diğer dört yataktan ayrılmış tek kişilik bir odaydı ve solumda dışarıya bakan büyük bir penceresi vardı.  Manzara da o kadar güzeldi ki, kur pencerenin önüne çilingir sofrasını, kırlara, bayırlara, ağaçlara çiçeklere baka baka demlen… Eh tabii, kollarına bağlı bir sürü cihazdan kurtulabilirsen!

 

Koğuş şeklindeki diğer  bölümde bulunan  dört yatağın ikisi boştu, diğerlerine de iki  kadın hasta yatırmışlardı.  Bonelerinden dışarıya taşan kırçıl saçları nedeni ile kadınların yaşlarının ellinin üzerine olduğunu  tahmin etmem zor olmadı.  İçimden onlara  şifalar diledim.

 

Yatmakta oldukları bölmeye doğru bakarak bayanları rahatsız etmek istemediğimden, solumdaki pencereden dışarıyı seyretmekten başka yapabileceğim bir şey kalmıyordu.  Bazen ağaçları sayarak, bazen bulutları bir şeylere benzeterek, bazen havadaki kuşları (güya) beyin gücümle etkilemeye çalışarak vakit geçirmeye çalışıyordum.  Hep açık durumda olan sürgülü camlı kapıdan gülerek, kıkırdayarak dört tane genç kız daldı odama.  Bazılarının inancına göre “cennette erkeklere verilecek yetmiş iki huri”yi hatırlayarak, “Ahaa, gidicisin olum, yetmiş iki hurinin dört tanesini avans olarak gönderdiler işte!” diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım.  Ama dur hele yahu, hem ben bu safsataya inanmam, hem gerçek bile olsa, benim böyle bir beklentim hiç olmadığı gibi bu taraklarda bezi olan birisi de değilim. İstemeyene niye huri versinlerdi ki?   Meğer nöbet değişen stajyer hemşirelermiş!  Yanlarına mavi kıyafetli bir oğlan geldi, kızlardan bir tanesi bana yapılan uygulamalarla ilgili bilgileri ona aktardı, sonra kızların hepsi “geçmiş olsun amca” deyip gittiler.  Eh, kızlar “huri ise” bu oğlan da olsa olsa “Nuri” dir diyerek;

–       Nuri,  su içmem hala yasak mı?  dedim.

–       Benim adım Baki amcacığım ve size bakmakla yükümlü hemşireyim.

İstediğiniz kadar  da su verebilirim ve de zaten çok su içmeniz gerekecek.

–       Yahu hemşirenin erkeği olur mu  be oğlum?

–       Evet, artık öyle.

 

“Su” dedikçe verdi, “su” dedikçe dayadı bardak bardak…  Eeee?  Bu kadar su nereye gidecek?  Benim bölmemin dışındaki masada oturmakta olan “Baki hemşire”yi çağırdım ve içimde biriken sıvıları nasıl tahliye edebileceğimi sordum, zira doktorun atardamara giriş yaptığı  yerdeki bacak  damarlarımın içerisinde bir alet bırakmışlar, kımıldarsam kırılabilir ve tehlikeli olabilirmiş.  Çarmıha gerilmiş İsa gibi yatacakmışım yani.

 –       Ya ördek veririz veya devamlı drenaj sağlayacak (bilmem ne) aparatı takarız oranıza.  Ama ayağa kalkmak yok!

 Böylesine nahoş bir iş için kullanılan kaba  “ördek” denildiği için o güzelim ördekler adına hicap duydum ama “orama-burama bir başkasının bir şeyler  takması” düşüncesi de hiç mi hiç hoşuma gitmedi. Neyse ki ördek benim hatırladığım gibi değilmiş artık, tek kullanımlık işlevsel bir şey olmuş.  İyi de, sağ kolumda devamlı takılı bir tansiyon aleti, sol elimin üzerine saplanmış bir serum, başımı kaldırmam bile  yasak, nasıl becereceğim bu işi?    Ben bu  konuyu Baki ile tartışırken  genç bir  hemşire kız dalmaz mı içeriye?  

 –        Biz yardımcı oluruz amca sen merak etme, dedi yeni gelen.

–        Zaten ihtiyacım yok şimdi, olursa söylerim dedim, utanıp sıkılarak.

 Ulan ben bu işi erkek hemşire yardımı ile yapmayı kabullenemezken, başıma şimdi de bir kız çıktı iyi mi?  Çatlar ölürüm bundan iyi valla!  Neyse, sonuçta benim bölümden çıkıp hasta kadınların yattığı koğuşa geçtiler.

 

Alkol nasıl şişede durmaz ise, içilen su da vücutta durmuyor işte.   Basınç arttıkça artıyor, ben ise hala pencereden dışarısını seyrederek bu “sıvı tahliyesi” kabusunu kafamdan atmaya çalışıyorum. Küçük damadımın kardeşinin o hastanenin muhasebe müdürü olması nedeni ile olsa gerek, mesaisi bitip de eve gidecek olan tanıdık tanımadık bir sürü doktor odama gelip bana geçmiş olsun dileklerini sunmaya başladılar.  Bu kadar doktorun yanıma gelmesi diğer bölümde yatan iki kadının da dikkatini çekmiş olmalı ki, ikisi de yatak arkalıklarını dik duruma getirip yataklarında oturdular ve gözlerini bana diktiler.  Allah bilir hakkımda ne düşünüyorlardı?  Ya “zengin-kodaman”, ya “meşhur bir politikacı”, ya “eski artist” veya “mafia babası” filan diyorlardı mutlaka.  Bu ziyaretlerden sıkılmıştım ama bir şey diyemiyordum, neticede gelenlerin hepsi de doktordu ve yoğun bakım ünitesine girebilirlerdi. Karşımdaki hasta kadınlara “yok be bacım, valla ben de sizin gibi sıradan bir adem oğluyum” demek isterdim ama bunu onlara duyurabilmem  için bir megafon kullanmam lazımdı.

 

Artık yatağa kaçıracak raddeye gelmiştim neredeyse, ki bu benim için daha da vahim bir durum demekti.  Giden gelen doktorları gördükçe bana olan saygısal yaklaşımı daha da artan Baki hemşireye seslenmek zorunda kaldım sonuçta.  Baki’nin yerine otuz iki dişini göstererek sırıtan, at kuyruklu Müge hemşire belirdi kapıda. 

 –       Emret amcacım benim!

–       Baki nerede?

–       Akşam yemeğine indi.  Az sonra gelir.  Bana söyleyin ne istiyorsanız…

–       Yok,  Baki gelir gelmez bana gönder.

–       Tabii ki.

 Bekle bekle Baki gelmez.  Dış bölümdeki masada oturan Müge hemşire sıkıntımın farkına varmış olmalı ki cep telefonu ile Baki’yi aradı.   Az sonra odama giren Baki bana “Hızır Aleyisselam” gibi göründü o an.  Kurtarıcım gelmişti sonunda!

 

Karşıdaki kadınlar gözlerini bana dikmiş hala öyle bakıyorlardı.  Neyse ki  odamın cam bölmesini içeriden kapatacak boydan boya bir perde vardı.   “Kapat şu perdeyi ve bana hemen bir ördek getir” dedim basınçtan artık nefes almakta zorluk çekerek ve boğuk bir sesle.  Baki ördek getirmeye giderken Müge hemşireden perdemi kapatmasını istedi.  Kız odaya girdi, baş ucu tarafımda toplanmış perdeyi tuttu, önce yarıya kadar çekti, sonra kapıya kadar tamamen kapatacaktı ki…  (ne olduğunu yattığım yerden benim görmeme imkan olmayan silindirik bir cisme basmış  olsa gerek) ayağı kaydı ve  bir çığlık atarak elindeki perde ile birlikte yere düştü.  Bizim perde tavandaki kornişle olan resmi nikahına son vermiş,  Müge hemşire ile nişanlanmış ve şimdi yerde sarmaş dolaş olmuşlardı.   Bu defa değil otuz iki, bir tek dişi bile görünmeyen kız ağlamaklı bir halde yerden kalktı “merak etmeyin hemen hallederiz” gibilerde bir şeyler söyleyerek dışarı koştu.  Baki ise kapıya dikilmiş, elindeki ördekle şaşkın şaşkın bana bakıyordu.

 –        Ne  diyor lan bu?  Neyi halledecek?  Perde yok artık, yenisini mi getirip takacak?  Kaç saati bulur lan bu  tamirat?

 Çocukcağız acil bir çare bulma telaşı içerisinde kem-küm ederken “Mafia babası” havasına girmenin tam zamanı olduğuna karar vermiş olarak,

 –       Bana bak, bir dakikaya kadar buraya Saddam bantı getireceksin, yoksa gerisini sen düşün diye kükredim.

 İlk körfez harekatında, Saddam’ın İncirlik Hava Üssüne Scud füzesi atacağı söylentisi yayılmış ve insanlar (olası bir zehirli gaz saldırısına karşı) ek tedbir olarak pencerelerini hava geçirmeyen naylonla kaplamayı düşünmüşler, naylonu da pencerelere koli bantı kullanarak yapıştırmışlardı.  Odur budur koli bantı Adana’da “Saddam bantı” olarak bilinir.  İnsanımızın kıvrak ve espri dolu zekası işte…

 –       Yoğun bakımı hemşiresiz bırakıp gidemem, nöbetçi doktordan telefonla yardım istesem?  Hem sonra Saddam bantı nedir, yanlış bir şey gelmesin?

 –       Bana bak!  Ya hemen fırlar sen getirirsin ya da ben yapacağımı bilirim!  Daha Saddam bantının ne olduğunu bilmiyorsun, kalkmış hemşirelik yapıyorsun, Allahın cahili!

Muhtemelen “Belanın feriştahına çattık” diye düşünen oğlan fırladı gitti ve hakikaten bir dakika içerisinde elinde bir koli  bantı ile geldi.  Bir elinde iplik, diğerinde çuvaldız yavrusu bir iğne ile perde halkalarını tamire hazırlanan Müge hemşireye de  bağırdım:

 –       Kız!  Bırak o elindekileri de getir o perdeyi çabuk!

 Kasıklarımdaki basınçtan artık dayanamaz durumda gelmişim, şakaklarımdan şırıl şırıl terler akıyor…

 –        Önce şu kapıyı kapatın.  Sonra o perdeyi dışarıdan cama yapıştırın.  Bak yarım dakikada yaptınız  yaptınız, yapamazsanız sonucuna katlanırsınız!

 Bu koşuşturma ve bağırışma koğuşta yatan iki kadının daha da fazla merakını cezbetmiş olmalı ki, sürekli izlemek bir yana, ayağa kalkabilseler neredeyse odama kadar gelecekler!  Neyse, tehditlerim işe yaramış olmalı ki, eciş bücüş de olsa, hemşireler perdeyi cama yapıştırdılar. Nihayet odada yalnız kalabilmiştim, perdem de kapalıydı artık.  Ördeği kullanarak rahatlamaya başladım ama içimde yeni bir korku; ya bant sökülür de perde yine pat diye yere inerse! Genelde hep korktuğum başıma gelmiştir ama neyse ki bir sakatlık olmadı bu defa.

 

Ohh be, dünya varmış da benim haberim yokmuş!  Hemen neşem yerine geldi  bittabi.  Benim hemşireler, Baki ve Müge, perdeyi sökmek için korka korka izin istediler, izin verdim.  Kadın hastalar da olayı anlamış  olmalılar ki, yatak sırtlıklarını düzleştirip yatmışlar ve yüzlerini  de duvardan yana çevirmişlerdi.

 

Artık yoğun bakımdaki işkencem sona ermiş, beni odama götürmelerinin zamanı gelmişti.   Baki hemşire yanıma geldi;

–       Amca, perdeyi asmayı geciktirseydik, hakikaten ne yapacaktın bize?  Gülümsedim,

–       Size bir şey yapmayacaktım ama yatağa yapacaktım!

 

Şu an aradan üç gün geçmiş durumda.  Sağ  bacağımdan başlayan ve giderek yayılan bir morluk vücudumu kaplıyor.  Sizin anlayacağınız, yavaş yavaş kuzguni siyah bir zenciye dönüşmekteyim.  50. yıl kutlamaları için Tarsus’ta buluştuğumuzda “bu zenci de nereden çıktı?” demeyin, bilin ki o benim işte!

 

12 Nisan 2014 – Adana

 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s