DENİZ KOKUSU

DENİZ KOKUSU

deniz 

Yirmi yıl kadar önce, çocukluğu oraya yakın bir köyde geçmiş olan bir arkadaşımızın önayak olması sonucu,  on arkadaş bir olup Adana’nın Saimbeyli İlçesine bağlı Ağsu (Aksu)  olarak ün yapmış buz gibi bir su kaynağının hemen yanındaki araziye tek tip evler yaparak küçük bir yayla oluşturmuştuk ve yaylamızın adını da “Aksu Yaylası” koymuştuk.  (Şimdi orası resmen kadastroya kayıtlı Aksu Mahallesi oldu).  Bundan on yıl kadar önce ise orada, sadece erkeklerin katılacağı, bir “hafta sonu bekarlar partisi”  yapmayı planlamıştık.  İlkbaharda açan çiçeklerin resmini çekmeye zamanım olsun diye de ben arkadaşlardan bir gün önce yaylaya gitmiştim ve her zaman uzaktan seyredip merak ettiğim karşı dağın tepesine tırmanmaya karar vermiştim.

 

Sabah erkenden sırtımda çanta, boynumda fotoğraf makinesi,  ayağımda spor ayakkabı  ile düştüm yola.  Yol az eğimli iken önce yürüyüş kolay gelmişti  ama biraz sonra patika  dikleşince  tepeye çıkmanın o kadar da kolay olmadığını anlayacaktım.  Neyse ki  yol boyu görüp resmini çektiğim yaban çiçeklerinin güzelliği bütün  zorluklara değiyordu. Ara sıra mola vermeme rağmen, tepeye yaklaştığımda nefes nefese kalmıştım.  Takip ettiğim patikalar biraz sonra koca bir kayalığın  önünde sona eriyordu ve önümdeki son kayayı aştığımda ise  patikanın devamının olmadığını görüyordum. Haliyle yeni bir yol bulmak gerekiyordu, ki bu da zaman kaybı demekti.  Saatler sonra aşağıya baktığımda, bulunduğum o noktaya kadar nasıl tırmanabildiğime ben de şaştım ve basit bir dikkatsizliğin nelere mal olabileceğini düşünerek ürperdim.  Benden başka bir canlının orada olmadığını sandığım  zirveye sekiz-on adım kadar kalmıştı ki bir meleme duydum.   Keçi sesiydi bu. Son kayayı da aştım ki ne göreyim?  Etrafta onbeş kadar siyah keçi otluyor, boşluğa ayaklarını sallandırmış halde,  uçurumun kenarında da bir çocuk oturmuş elindeki bıçakla bir dal parçasını yontuyordu! Şaşkınlıktan ne söyleyeceğimi bilemeden ve de neredeyse çocuğu azarlarcasına;

 

–       Sen kimsin  ya?  diye bağırdım.  Sanki zirve babamın malıydı.  Aslında bir çocuğun oraya çıkmayı başararak benim tırmanma başarıma gölge düşürmüş olması canımı sıkmış olmalıydı bilinç altımda.

–       Mustaa, dedi, gözlerini yontmakta olduğu dal parçasından ayırmadan.  Orada olmam sanki çok olağan bir şeymiş gibi davranıyordu ve beni hiç önemsememiş görünüyordu.  Halbuki, kendisine doğru tırmanırken, beni devamlı izlemiş olduğundan emindim.

–       Ne yapıyorsun burada? dedim, bu defa sesimin tonunu biraz kısarak.

–       Geçi otladıyom, bi de gendime düdük yapıyom.  Sen ne ediyon?

–       Fotoğraf çekiyorum, çiçek fotoğrafları.

–       Çiçek?  Netcen çiçek fotrafını? 

 

On yaşları civarında gösteriyordu, ama yine de yaşını sordum.

–       Bu baharınan onbir yaşına girdim, dedi.  İlk defa başını kaldırıp bana bakmıştı. 

–       Okula gidiyor musun  Mustafa?

–       He ya, ama bogün Cümertesi ya, okul yok bogün.  Cümertesi inen Bazar günneri geçileri ben yaydırıyom!  

Başlangıçtaki çekingenliği yok olmuş, gözlerime bakarak konuşmaya başlamıştı.  Onun bulunduğu yere  çok uzakta olmayan bir çam ağacının altına oturdum.  Az sonra o da yanıma geldi,  bağdaş kurup oturdu.  Yere koymuş olduğum fotoğraf makinesini gözleri ile inceledi ve   sonra çekine çekine elini makineye değdirerek,

–       Bunuynan mı iresim çekeyon?  dedi.  Belli ki  makineyi merak etmişti.  Makineyi yerden alıp kendisine uzattım, aniden kolunu büküp az önce makineye değen elini yumruk yaparak koltuğunun altına sakladı.  Sanki makineye dokunmakla bir suç işlemişmiş gibi…

–       Al, al, çekinme bak, dedim.  İki elini birden uzattı bu defa ve tereddütle makineyi eline aldı.

–       Ağırımış da ha….  dedi.   Nasıl çekeyon peki?

–       Bak, buradan bakacaksın, bu düğmeye basıp resim çekeceksin.  Hadi benim resmimi çek!   Bir anda gözleri parladı.

–       Olur mu ki?

–       Olur olur ama önce ayağa kalk, birkaç adım geri git, oradan çek.

Aynen öyle yaptı, söylediğim hiçbir şeyi ikiletmeden resmi çekti.  Daha sonra ben de kendisinin birkaç poz resmini çektim.

–       İresimler ne zaman çıkıcı peki?

–       Valla bir iki hafta sonra geldiğimde gösteririm.  Kızılağaçta mı eviniz?

Eliyle vadiyi işaret ederek:

–       Yok, biz Zoplar’da oturuyok.  Hoorda, ahan o koyde.

–       Baban ne iş yapar?

–       Darlada iş dutar, güzünen kesilip gışın ormanda beklemiş ağaçların dallarını keser, orman müdürlüünün gamyonlarına yükledir, para kazanır.  Bi de çalışmadıında bizin baaçedeki ağaçların dibini gazar, zebze neyim eker baaçamıza…

 

Çenesi iyice açılmıştı Mustafanın.  Belli ki yalnızlıktan patlamıştı burada saatlerdir. Bana da iyice ısınmış olmalı ki, el, kol, baş hareketleri  ile konuşuyor da konuşuyordu ve ben sormadan  gardaşını, bacısını, anasını ve dahi ineklerini, köpeklerini uzun uzun anlatıyordu.  Nefeslenmek için sustuğu bir anda;

 

–       Düdük ne oldu Mustafa?  Şimdiye kadar hiç yapmadın mı yoksa?

–       Çoook yaptım.  Ama hiçbiri ötmeyo, ben de hepini başdan yapaayom!

 

Yarım kalmış düdük işini bitirmek için gitti eski yerine oturdu, yere bırakmış olduğu beyaz kemik saplı çakısını eline aldı ve yine aynı dal parçasını yontmaya başladı.   Ayağında Ermenek Lastiği olarak ün yapmış siyah lastik pabuçlar vardı.  Ucuz olmasına rağmen o dağlarda en kullanışlı ve en gözde ayakkabı budur.   Kalınca bir yün çorapla giyildiğinde hem kışın ayakları sıcak tutar hem de karda-buzda katiyen kaymaz.  Mustafa dizleri yamalı kalın bir pantolon giymiş, pantolonunu paçalarını ise el örgüsü beyaz yün çoraplarının içerisine sokmuştu.  Üzerinde ise uzun kollu mavi bir gömlek ve rengarenk yünden örülmüş kısa kollu bir kazak vardı.  Kimine göre zevksizlik, kimine göre renk cümbüşü diye adlandırılabilecek bir giyim tarzı yani.  Ben onun giysilerini inceleyip “hangi açıdan onun birkaç fotoğrafını daha çeksem acaba?” diye düşünürken Mustafa’dan bir bağırtı koptu:

–        Uyyy anaamm!

Dalı ikiye kesebilmek için elindeki bıçağı zorlamış ve kayan bıcak sol işaret parmağını derince kesmişti.  Telaşla ayağa fırladığımı görünce:

 

–       Gorkma, gorkma bi şii deel, hinci ben eyi ederim gendimi, dedi ve ayağa kalkması ile beraber biraz ilerideki bir ağaca doğru koşmaya başlaması bir oldu.   Ben ne olduğunu anlayana kadar da elinde fındık büyüklüğünde birkaç ağaç sakızı topu ile geldi.  Sol elinin baş parmağını  kesilen işaret parmağının üzerine bastırıp akan kanı durdurmuştu ama o elini hiç kullanamaz olmuştu. Etrafına bakındı, arandı, yüzeyleri düzgün iki  tane avuç büyüklüğünde taş aldı yerden ve onlarla birlikte (orada ağaç sakızı denilen) reçineleri de avucuma koyarak;

–       Bunnarı  bu daşların arasında un ufak edebilin mi?  diye sordu.

–       Toz gibi mi yani?

–       He, toz kimi.

 

Yanımda yara bandı getirmemiş olmanın pişmanlığı ile onun her dediğini hemen yapmaya koyuldum ve reçine parçalarını un haline gelene kadar dövdüm.  Bu işlemi sırt çantamdan çıkarttığım bir naylon poşet üzerinde yaptığımdan dolayı,  ezdiğim  reçineler  hiç zayi olmamış, neredeyse yarım avuç kadar ince granül birikmişti.  Mustafa sağ eli ile çimdik çimdik aldığı reçineyi  yaranın üzerine serpiyor, kanla karışıp  eriyen reçine zerrelerinin üzerine sonra  bir kat daha ekeliyordu.  Kanla ıslanan toz reçine sertleşmiş, bir kabuk halinde yaranın etrafını sarmış ve akan kanı durdurmuştu.

 

–       Zebaa gadarı heç bişi galmaz, eyileşir!  dedi ve yine eline çakısını alıp düdük yapma işine devam etmeyi denedi.

Belli ki benim üzülmememi ve kendimi iyi hissetmemi istiyordu.

–       Mustafa be, bırak şu düdük işini artık bugün, ha?  Elini yorma artık, dedim.

Suçluyu bulmanın rahatlığı ile bıçağı yere fırlattı attı.

–       Hep gabahat bu bıçağda!  Ne vakıt zorlasam dönüvereyo!

–        

Bu küçük kazanın sebep olduğu nahoş havayı dağıtmak amacı ile,

–       Büyüyünce ne olmak istiyorsun Mustafa? dedim

–       Vapor sahabı bir gaptan olacın!

–       Niye doktor, mühendis, öğretmen değil de vapur sahibi kaptan olmak istiyorsun?

–       Deniz gogusu için!

–       Anlamadım, deniz kokusu için mi?

–       He ya!  Hüsamettin örtmen anlattıyıdı, dünyanın en gözel gogusu deniz gogusuyumuş.  Gendisi güççükkene Muulada Bozburun deyin bir yerde yaşarımış.  Her yannı suyla gaplıymış, her zebah uyandığında hep deniz gogusunu duyarımış.  Deniz gogusunu bir gogladın mı bir daha levidor (Revidor) golonyasına bile dönüp bakmazımışın!   “Deniz gogusu olmasa ölürüng ben” deridi ve her datil vaktı gider orada galırıdı.

–       Sen hiç deniz görmedin yani?

–       Yok emme, iresmini çok gördüm, hem vaporların bileme…

–       Peki deniz kokar da bu dağlar kokmaz mı yani?

–       Gokmaz oluru mu ki?  Bak geven otu nasıl gokuyo?  Hele şoordaki gekik?  Elle bak nasıl gokar? Dağlar depeler de gözel gokar ama deniz gokusu gadar gözel diyel.

Bir an sustu, önüne baktı ve sonra damdan düşer gibi:

 

–       Sen heç deniz gokusu nedir bilin mi? diye soruverdi.

 

Hiç koklamadığı deniz kokusu buralara kadar gelmiş,  dağ çiçeklerinin ilkbaharda havaya yaydıkları burcu burcu kokuları bile bastırmış ve  Mustafa’nın dünyasını doldurmuştu!  Ne desen boştu artık…

 

Ne olur ne olmaz diye çantamda bulundurduğum büyük bir bisküvi paketini kendisine uzattım ve “sağlıcakla kal Mustaa” diyerek geldiğim yoldan aşağıya dikkatle inmeye başladım.  Kendisine söz vermiştim, ilk gelişimde onu bulacak ve çektiğim resimlerden birer tane verecektim.  Birkaç hafta sonra tekrar yaylaya geldiğimde onun oturduğu köye gittim ama tarif üzerine bulduğum evlerinde hiç kimse yoktu. Büyükçe bir zarfa koymuş olduğum resimleri “Mustafa’ya verilmek üzere”  notu ile kaybolmasın diye köyün bakkalına bıraktım.  Bu olaydan sonra keçi çobanı Mustafa’yı hiç görmedim. Birkaç yıl sonra aynı köy bakkalına uğrayıp kendisini sorduğumda okumak için köyden ayrıldığını,  bir daha da hiç dönmediğini söyledi bana.

 

Siyah-beyaz Türk filmlerinde yılların geçtiğini anlatmak için kendi kendine dökülen takvim yaprakları gibi aylar, yıllar geçmiş, saçlarımıza aklar düşmüş ve bu seneye vasıl olmuştuk. Ya yaşlandıkça yazlar bana daha sıcak gelmeye başlamış olmalıydı  ya da  iklim gerçekten değişmişti ve de bu nedenle Akdeniz kıyılarında yazın yaşamak imkansız hale gelmiş olmalıydı.  Denize girmek filan artık serinlemeye yetmiyordu ve hatta  rüzgarın durduğu saatlerde plaj durmak neredeyse işkence haline dönüşmüştü.  Ama Ege sahilleri böyle değildi, havadaki nem daha azdı ve hiç olmazsa hava geceleri biraz daha serin oluyordu.  Bir akşam dayanamadım,

 

–       Hanım, dedim, ne dersin bir Ege turu yapalım mı?

–       Sen bilirsin.  Ne zaman yola çıkmayı düşünüyorsun?

–       Yarın sabah erkenden!

–       Tamam be!  Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın!  Ben geceden valizleri hazırlarım, sen istersen erkenden yat, yarın araba kullanacaksın.  Peki, ilk hedefimiz neresi olacak?

–       Çökertme!   Biliyorsun, türküsünü her dinlediğimde  hiç görmediğim o yöreye tarifsiz bir özlem duymuşumdur.  Şimdiye kadar gidip görmek nasip olmadı.  Kısmetse yarın oradayız!

 

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, bazen  harita yardımı ile, bazen de sora sora, gün batımında Çökertme köyüne ulaştık.   Yenilenmesi, boyanması henüz bitmiş olan Çökertme Butik Otel’e yoldan telefon açıp  oda ayırtmıştık ama aslında hiç de gerek yokmuş, zira  geldiğimizde odaların yarısından fazlası boştu.  Otel kıyıdan yüz metre kadar gerideydi. Önünden geçen köy yolundan sonra bir otopark, ondan sonra da kıyıda, yine aynı otelin işlettiği, özgün bir lokanta vardı.  Yüzlerce kilometre mesafeyi bir günde katetmiştik.  Böylesine başarılı bir yolculuğun mükafatı ne olabilirdi?  Bir düşünün….Hele ki deniz kıyısında?  Tabii ya,  balık ve rakı!

 

Çökertme küçük bir koydan ibaretti. Burası Bodrum’un doğusunda olup şehirden saatlerce uzaktaydı. Bodrum ve  İzmirden gelen teknelerin demirlemiş olduğu iskeleler kıyıdaki lokantaların içine kadar giriyordu.  Yani otele veya köye gitmek için lokantaların içerisinden geçmek mecburiyetindeydiniz. Yerliden fazla yabancı turist vardı o akşam, ama biz yine de en güzel masayı ele geçirebilmiştik.  Bize arkası dönük olarak kasadaki kişi ile konuşmakta olan garsona sabırsızlıkla “Genç, bakar mısın?” diye seslendim.   Bize dönüp bakmadan “derhal efendim” demesine rağmen kara yağız genç adam oradaki konuşmasına devam etti ve bir türlü masamıza gelmedi.  Ben de,  sinirlerime hakim olabilmek için, defalarca saydığım tepemizde sallanıp duran renkli ampülleri birkaç kez daha saymak zorunda kaldım.

 

Artık garsonun gelmesinden ümidi kesip eşimle sohbete daldığım bir anda yanımda beliren birisi “emredin efendim!” dedi.  Ohh be, bizim garsondu bu… nihayet!

 

Ben “Balık olarak neyiniz var?  Lagos bulunur mu?  Levrek taze mi?” gibi sorular sıralarken yüzüme bakmakta olan genç, kendisini öksüz ve yetim sanan bir çocuğun yıllar sonra gerçek ailesine kavuşması anında yüzünde beliren ağlamaklı-gülmekli yüz ifadesinin tıpkısı ile gözlerini  dikmiş bana bakıyor ve “beni tanısana yaa!” dercesine  sorularımı duymazdan geliyordu.  Ben de susup ona bakmaya başladığımda  kendisini tanıyamadığımı anladı ve;

 

–       Beni çıkartamadın mı?  Ben Mustafa!

–       Hangi Mustafa?

–       Zoplardan…

–       İyi de oğlum Zoplar köyünün yarısının adı Ali, yarısının da Mustafa!  Sen hangi Mustafasın?

Sol elini uzattı, işaret parmağındaki derin yara izini gösterdi. 

Vayyyy be!  Bu bizim keçi çobanı Mustafaydı! 

–       Mustaaaa!  Sen haa?  Oğlum ne biliiim, konuşman o kadar değişmiş ki!  Hem en son gördüğümde küçük bir çocuktun, şimdi kocaman adam olmuşsun!

–       Evet konuşmam değişti, yontulduk bunca zaman içinde.

–       Burada mı çalışıyorsun?  Otur anlat hele.

–       Şimdi oturamam.  Otelde kalıyorsanız iş saatinden sonra otururuz biraz.

–       Tamam o zaman,  önce rakı ve buz getir, meze- balık kararını da sana bırakıyorum!

 

Mustafa bütün hünerini göstererek krallara layık bir sofra donattı bize.  Her birkaç dakikada bir masaya gelip bir isteğimiz olup olmadığını soruyordu.  Garson kıtlığı olan lokantada Mustafa’nın bize olan ilgisinin fazla göze batmaması için bizi bırakmasını,  diğer masaları da ihmal etmemesini istedim ondan. Özellikle de yabancı turistler ülkemizden iyi izlenimlerle ayrılsınlar arzu ediyordum.   İki gözünü sıkıca  yumup açmak  suretiyle anlayışımdan dolayı teşekkür etti bana.   İşinin bitmesi gece saat ikiyi bulmuştu ama ben de bu arada lokantada çökertme türküsünü çalmadığı için önce protesto edip sonra ahbap olduğum işyeri sahibi ile muhabbete dalmış ve bu konuda ondan ilginç şeyler öğrenmiştim.

 

Bir defa buradaki Çökertme köyünün o meşhur türküde adı geçen “Çökertme” ile hiçbir ilgisi yokmuş! Ve bu nedenle de Çökertme türküsünün orada çalınmaması normalmiş.   Asıl Çökertme Bodrum’da olup şimdiki Yalıkavak marinasının olduğu yermiş.  Bitez yalısındaki “yalı” kelmesi  de “sahil” demekmiş, yani bir bina filan yokmuş oralarda!  Üçüncüsü, “Aspat”  bir köy ismi filan değil, bir tepenin adıymış.  Dördüncüsü, Halil Efe aslında Yunan adalarına mal götürüp getiren bir kaçakçıymış ve hatta başka kaçakçıların yolunu kesip haraç alan bir eşkıya imiş!   Ayrıca, sevdiği Gülsüm’ün asıl adı Hafize (Havsa) olup bir aile kızı değil, eşkıyalar tarafından dağa kaldırılan alımlı bir çengiymiş!  Hatta dağa kaldırılmadan önce,  Halil’in en yakın arkadaşı İbraam Çavuşun ikinci karısı olmuşmuş bir müddet.  Bodrum Kaymakamı da bu çengiye ilgi duyduğundan,  işi gücü bırakıp Halilin peşine düşmüşmüş.  Sonuçta bir gece yanlış kıyıya yanaşan Halilin teknesini denizden ve karadan kurşun yağmuruna tutan askerler onu yaralı yakalamışlar, kaymakamlık bahçesinde teşhir ettikten sonra gece gizlice  öldürmüşlermiş. 

 

Adamın anlattıklarına inanmak istemedim, zira onun anlattıkları benim hayal ettiğim Çökertme öyküsüne hiç benzemiyordu ve bayıla bayıla dinlediğim, melodisi ile zeybek oynadığım türküsü de gözümden düşüvermişti!  Ama belki de gerçek buydu.  Her zaman ezilenin yanında olan halk, bir eşkıyayı bile ünlü bir kahramana dönüştürebilirdi,  öldükten sonra  onun abartılmış öyküsünü kuşaktan kuşağa aktararak namını sürmesini sağlayabilirdi.  Duyduğu bu tatsız hikaye eşimin de canını sıkmış olmalı ki, sonunu beklemeden bizden  izin istedi ve otele döndü.

 

Dağarcığındakileri döken patron  masadan tam kalkmıştı ki, işlerini ancak bitirebilmiş olan Mustafa geldi,  karşıma oturdu. “Anlat Mustafa” dedim “ bunca yıl neler yaptın?  

Oldukça düzgün bir Türkçe ile özetledi hikayesini.

 

Köydeki okuldan sonra Adana’daki Otel ve Turizmcilik Meslek Okuluna girmiş, üç yıl sonra turistik tesislerde çalışabilecek  bir eleman olarak mezun olmuş.  Hemen sonra Alanya’ya gidip bir otelde iş bulmuş kendisine.   Hem çalışma saatlerinin çok uzun, hem de yaptığı işin çok yıpratıcı olması nedeni ile fazla dayanamış, işten ayrılıp Antalya’ya geçmiş.  Kısa bir süre sonra  bir lokantada iş bulmuş.  Bir müddet de orada çalışmış ama işyeri el değiştirince, kadrosu ile beraber gelen yeni baş garson eski çalışanların hepsine yol vermiş.   Bu arada biraz İngilizce, biraz Almanca ve biraz da Rusça öğrenmiş. Daha sonra Antalya’nın meşhur Lara semtindeki bir otelde çalışırken, ailesi ile birlikte tatile gelen çok güzel bir Hollanda’lı kızla tanışmış.  Çok sevmişler birbirlerini.  Kızın babası “bu oğlan Hollandaya yerleşebilmek için seninle evlenmek istiyor, bu iş olmaz!” demiş.   Kaç yıldır gidip göremediği ama her hafta telefonla konuştuğu kendi babası da “Evlenecek kız olarak bula bula bu gavur kızını mı buldun?” diye çıkışmış kendisine.  Ayrılmak zorunda kalmış sevgili Lineke’sinden. Kaderine küsüp taa buralara gelmiş ve inzivaya çekilmiş. Gidip ziyaret etmek bir yana, artık köydeki ailesini telefonla bile aramıyormuş.

–       Yani senin anlayacağın;  hem aşkım hem istikbalim yok oldu!  dedi.

–       Peki ya deniz kokusu?  dedim. 

Acı acı güldü,

–       Adanadayken bir gün trenle Mersin’e gittim sadece o deniz kokusu için.  Hem denizi de zaten ilk defa o zaman görecektim.    Ama kısmet…  Öyle bir yağmur indi ki o gün, Mersin sel sele gitti!  Denizi göremeden zor kaçtım Adana’ya geri.  Daha sonraki yıllarda da otellerdeki deterjan ve klor kokusundan, lokantalardaki yanmış yağ ve arap sabunu kokusundan, işyeri çalışanlarının geceleri balık istifi yattığı odalardaki ter kokusundan sıra gelmedi ki Hüsamettin hocanın anlattığı o deniz kokusuna!

 

İçim burkuldu, konuşamadım daha fazla. İkimizden başka kimse kalmamıştı lokantada. Biz de konuşmayı kesince sakin sakin kıyıya vuran dalgaların sesinden başka bir şey duyulmaz olmuştu artık.  Mustafa ise başını önüne eğmiş, sol elinin işaret parmağındaki yara izini okşamaya başlamıştı. Önce tahta masada birkaç yuvarlak koyu leke belirdi.  Sonra yağmur damlası düşüyorcasına arttı beneklerin sayısı.  Omuzları sarsılmaya başladı Mustafa’nın.  Ağlıyordu!  Hem de artık hüngür hüngür! 

–       Mustafa, kendine gel, hiçbir şey üzülmeye değmez!

diyecek oldum, renkli ampullerin menevişlendirdiği gözlerinden hala inmekte olan yaşlarla gözlerime baktı ve parmağını kestiğinde bile ağlamayan o Mustafa,  çocukluktaki şivesi  ile,

 

–       Sen heç dağ gokusu nedir bilin mi? diye hıçkırdı…

 

 

 

Adil Karcı – 04 Eylül 2014

 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s