BAKKAL DEFTERİ

Hyperthymesia

BAKKAL DEFTERİ

 IMG_0949

Soyadı kanunu öncesinden kalma bir alışkanlıktan olsa gerek, bizim mahallede oturan herkesin bir lakabı vardı.  Adanalı değilsen, bu lakap öncelikle geldiğin şehirle ilişkili bir şey olabilirdi; mesela tüm ailenden bahsediliyorsa, “Malatyalılar” gibi, ya da ailenin bir ferdinden bahsediliyorsa “Malatyalı Bekir” gibi, “İstanbullu İbrahim” gibi.  Eğer Adanalıysan, mesleki veya fiziki bir özelliğin öne çıkartılırdı.  Bakkal Şaban, Duvarcı Rıza, Kel Mehmet, Şaşkoloz Perihan, Çolak Sabit gibi… Bu lakaplar saygınlığa göre de değişirdi tabii ki.    Mahallenin en zengini olarak bilinen ve o devirde konak sayılabilecek iki katlı kocaman evde oturan Fuat abinin ailesine, babasının adından dolayı “Zihni Beyler” derlerdi. “Zihni Beyin oğlu…”, “Zihni Bey’in karısı…” olarak anıldıklarından dolayı, oğlunun adının Fuat, karısınınkinin ise  Ziynet  olduğunu çoğu mahalleli bilmezdi bile.  Biz orta halliydik, Akil Usta, Kudret Abla ve Adil olarak bilindik hep.

 

Ama, Çiftekafa Nuri gil bu konuda bir istisna olmuştu.  Birkaç yıl önce mahalleye kiracı olarak gelen Hayriye teyzenin  bir oğlu iki de kızı vardı. Elbistandan’dan geldikleri  için önce “Elbistanlılar” denilen bu babasız ailenin daha sonraları  şehirsel lakaplarından vaz geçilmiş, ferdi lakapları öne çıkartılmıştı. Kocasını kaybetmesine sebep  olan kazadan  dizi zedelenerek kurtulan Hayriye teyzeye  “Topal Hayro”,  ortası ezik uzunca bir kavuna benzeyen kafa şekli nedeni ile de oğluna “Çiftekafa Nuri” denilmeye başlanmıştı.   Ancak, kızlarından bahsederken  “Elbistanlının kızları…” diye lafa başlanırdı.  Ekmek parası kazanmak zorunda olan dul kadın ya para karşılığı leğende çamaşır yıkar, ya da zengin mahallelere ev temizliğine giderdi.  Oğlu Nuri bizim yaşlardaydı ama iki kere sınıfta kaldığından dolayı biz ilkokul dördüncü sınıftayken o hala ikinci sınıfta okuyordu.   İşe gittiği günlerde, Topal Hayro yaşı küçük olan kızlarını “göz-kulak” olunması ricası ile komşulara bırakır “bak teyzesi bunlar evi de avluyu da süpürebilir, çamaşır bile katlayabilirler” diyerek onlara iş yaptırılabileceğini ima ederdi.  İş yaptırmak bir yana, komşular bu yetim kızları memnun etmek için ellerinden geleni yapar, oturur onlarla evcilik bile  oynarlardı!  Bu nedenle de kızlar annelerinin ev temizliğine gittiği günleri iple çeker ama çamaşır günlerinden nefret ederlerdi, zira çamaşırda anneye yardım mecburiyeti vardı.

 FOTO-2

El yazısı ile, kuyruğu yukarıya doğru uzayan bir “e” harfi, ardından yelkene benzeyen sivri bir şekil ve dalgalana dalgalana inişe geçen bir çizgi…   Elimdeki “veresiye defteri”ne baka baka Bakkal Melehat’a ekmek almaya gidiyorum…  Şimdi yine bir “e” yazacak, el yazısı ile küçük “L”harfine benzer bir şekil çizerek devam edecek, sonra yine üç dört dalgalı çizgi  ile aşağıya inerek  “ekmek” kelimesini tamamlamış olacak.  Bu dalgalı çizgi bana Melahat ablanın dalgalı saçlarını hatırlatırdı hep.  Defterde en çok da ekmek yazılıydı, zira her gün birkaç tane almak zorundaydık.  Bakkal Melahat’ın eli  bu şekilde “ekmek” yazmaya o kadar alışmıştı ki, hepsi tıpatıp aynı olduğundan, kalemle yazılmış değil de mühür ile basılmış sanırdınız.

 

Aslında dükkan Bakkal Asaf olarak anılan babasınındı.  Fakat  ilkokulu bitirdikten sonra babasına yardım etmeye başlayan Melahat işe öylesine sarılmış (ya da buna zorlanmış) olmalıydı ki, günün her saatinde onu dükkanda görmeniz mümkündü.  Bu nedenle de bir müddet sonra “Bakkal Asaf” tabiri kullanılmamaya başlamış ve  yerine “Bakkal Melahat” gelmişti.  İfadesiz bakışlarına, az konuşmasına rağmen Melahat Ablayı çok severdim.  Biraz tombulca olan bu ablamız sessiz sakin bir kızdı ama hiç gülmezdi. 

 

“İki ekmek” dedim.  Yan taraftaki camlı dolabı açtı, üzeri iyice kızarmış olanlarından iki tane ekmek çıkarttı, elimdeki veresiye defterini aldı, önce kendi önündeki kocaman deftere, daha sonra benim küçük deftere, imzasını atarcasına, “20 ekmek” yazdı.   Buradaki “yirmi” iki ekmek olduğunu ve tutarının yirmi kuruş olduğunu ifade ediyordu.  Adet, tane filan yazmaya gerek yoktu, zira ekmek on kuruştu, yirmi yazılınca iki tane olduğunu anlamamak için salak olmak lazımdı.   Melahat abla sattığı diğer malların da kaç tane veya kaç kilo olduğunu yazmazdı.  Mesela, “10 çivit” demek “iki adet çivit” demekti ve ikisi on kuruş demek oluyordu.  Stenoya benzeyen yazıyı kendi mi icat etmişti yoksa uzun uzun yazmaya üşeniyor da ondan mı baştan savıyordu, bunu önceleri çözememiştim.  Fakat daha sonra anladım ki bu kargacık burgacık yazı tarzı babası Asaf Amca’nın yazısının taklidiydi.   Zira ara sıra dükkanda rastladığım Asaf Amca bizim deftere her şeyi aynı kızı gibi yazıyordu.  Bu şekilde yazmayı kızından öğrenmiş olamayacağına göre, demek ki Melahat onun tarzında yazıyordu ki babası okuyabilsin!

FOTO-3 

Altın sarısı somun ekmeklerin üzerindeki kahverengi-siyah kıtırları bitirebilmek için eve dönmekte acele etmiyordum.  Eve girdiğimde sofra kurulmuş anne ve babam beni bekliyorlardı.   Verdiğim ekmeklerden birisini (tazeliğini kaybetmemesi için) ekmek bezine saran annem “Yine bu ekmeklere fare dadanmış” dedi gülerekten.  Önceleri iştahım kaçar diye yemekten önce ekmek yememe kızıyorlardı ama baş edemeyince karışmaz olmuşlardı artık.   Fakat, yemekli misafir geleceği  gün beni uyarıyor, yolda gelirken ekmekleri  tırtıklamamamı tembih ediyorlardı.

 

Annemin tabiri ile “veresiye defteri”, genel tabirle “bakkal defteri”, herkese verilmezdi.  Sanılanın aksine, defterle alışveriş yapanların parasal imkanı yok demek değil, “kredisi var” demekti!   Birincisi, bozuk para bulma derdinden kurtuluyordunuz, hem bakkal hem de siz.  İkincisi,  o an para olmasa bile birçok ihtiyacınızı alabiliyordunuz.  Üçüncüsü, alışverişe gönderilen çocukların yolda para kaybetme gibi bir riski olmuyordu. Kısacası, bizim o günkü “bakkal defteri” sistemimiz bugünkü kredi kartı sisteminin ata babasıydı!  Üstelik ekstresini cebinizde  taşıyabildiğiniz , borcunuzun ne kadar olduğunu her an görebildiğiniz etkin ve güzel bir sistem!

 

Mahallemizde  iki bakkal vardı; Bakkal Melahat ve Bakkal Şaban.  Şaban amca borca mal satmazdı, bu nedenle de defter filan kullanmazdı.  Bu iki bakkal sanki aralarında anlaşmışlar gibi, bazı malların satışını diğerine bırakarak onun da kazanç sağlayabilmesine olanak sağlarlardı.  Mesela Melahat Abla buz satmazdı.  Gazyağı satmazdı. Sebze meyve türünde hiçbir şeyi dükkanına sokmazdı.  Bunlar Bakkal Şabanın envanterinde olan mallardı ve mecburen peşin para ile ondan alırdık.  Buna karşılık zetinyağı, sabun, çamaşır sodası, çivit (beyaz çamaşırlar kaynatılırken mavimsi beyazlık kazansın diye suya konulan zar şeklinde mavi tablet), dikiş iğnesi, makara ipliği vs. gibi malları da Bakkal Şaban’da bulamazdınız.  Rakip dayanışması gibi bir şey yani…

 

Bakkal alışverişleri genelde biz çocukların işiydi.  Bakkala giderken “Anne, bir tane sakız alayım mı?” , ya da “beş kuruşluk akide şekeri yazdırayım mı?” şeklindeki sorularla bahşişimizi garantiye alırdık.  Zira izin alınmadan alınan bir kuruşluk bir şey bile hemen fark edilirdi.  Ailenin büyüğü getirilen mallarla küçük deftere yazılanları karşılaştırırdı.  Ay sonu geldiğinde ise  bu küçük defterle bakkaldaki büyük deftere yazılanlar bir bir kontrol edilir, toplamalar yapılır, mutabakat sağlanır ve hesap kapatılırdı.  Bakkal kendisindeki büyük deftere hemen yeni bir sayfa açar, müşterisine de bir avuca sığacak büyüklükte yeni bir defter verirdi.  Alınan her şey anında her iki deftere de yazılırdı ve bu süreç hep böyle devam eder giderdi. 

 

Bir müddet sonra hepimizin dikkatini çeken bir şey olmaya başladı.  Bakkala doğru hangimiz yürümeye  başlasak Çiftekafa Nuri peşimize takılıyor, alışverişimiz bitene kadar bizi biraz uzaktan izliyor sonra hiç konuşmadan aksi istikamete doğru yürüyüp gidiyordu.  Yani, aldığımız şeker, sakız, bisküvi vesaireden kendisine de biraz  verelim diye bir beklentisi olmadığını bilmemizi istiyor gibi davranıyordu.  Ama niye gelip bizi seyrediyordu ki acaba?

 

“Bakkal deferi!” diye bağırdı Cinik Salih “Bakkal defteri yok onların!”  Oturduğumuz ağacın altında bu konuyu konuşuyorduk o gün sabahtan beri.  Çiftekafa’ya bizi neden takip ettiğini soramıyorduk, zira alınganlık yapabilirdi.  Babası olmadığı için içimizde tuhaf bir acıma duygusu hissederdik onu görünce ve normalden daha fazla yakınlık gösterirdik kendisine.  Ama Nuri genelde durgun, hüzünlü ve içine kapanık bir şekilde bize mesafeli dururdu.

 

–       Lan ona da bir defter alak mı?  dedi Bakkal Şabanın oğlu Malak Macit.

 

Burada bu sözü söyleyebilecek en son kişiydi Macit.  Hepimiz duyduğumuza inanmamışçasına suratına baktık.  Zira, babası bakkaldı ve defter kullanmıyordu.  Yani kendilerinin de defteri yoktu!

 

–       Alsak neye yarayacak, dedim?  Hem nereden bulacağız, Melahat abla o defterleri  satmıyor ki.

–       Okulun yanındaki kitapçıda var, ben sordum beş kuruşmuş, diye sürdürdü konuşmasını Macit.

–       Tamam, aldık diyelim, neye yarayacak, Melahat Abla ona borca bir şey  mi verecek ki defteri var diye?  dedim.

–       Gidip Melahat Ablayla konuşalım, dedi Salih.

–       Melahat Abla ne yapabilir ki  olum, Asaf Amca asıl sahibi dükkanın.  Geçende gördüm kızına kızıyordu, hesabını kapatmayan birisine satış yapmaya devam etmiş  diye.

 

Akşam olayı olduğu gibi babama anlattım.  Kahvesindeki son yudumu içen babam “Ben hemen geliyorum” diyerek evden çıktı ve hakikaten birkaç dakika sonra geriye geldi.  Elinde tuttuğu yeni bir bakkal defterini anneme uzattı ve;

 

–       Hanım bunu al, Hayriye hanıma götür.  Asaf efendi kendisine hesap açtı, gerektikçe kullanabilir, ödemede sıkıntısı olursa da dert etmesin, böyle söyle kendisine, dedi.

 

Defteri alıp Hayriye teyzelere giden annemin peşine takılmak istedimse de babam bırakmadı ve bu konuda kimseye bir şey söylememem için beni uyardı.   Defter verilirken yanlarında kimse olsun istememişti demek ki.

 

Ertesi sabah daha kahvaltı hazırlığına bile başlamamıştık ki pencerenin önünden geçen bir çocuğun:

 

–       Arkadaşlar, ben ekmek almaya gidiyorum.  Gelen  var mı, beraber gidelim!  diye bağırdığını duydum.  


Yüksek sesle konuştuğunu ilk defa duyduğum için Çiftekafa Nuri’nin sesini tanıyamamıştım.  Pencereden baktım, elindeki bakkal defterini havada sallaya sallaya yürüyor, ilk defterli alışverişine birileri şahit olsun istercesine bize sesleniyordu.  Pencereden baktığımı fark edince defteri göstere göstere “bakkala gidiyorum, hadi sen de gelsene”  işareti yaptı eliyle.   Kendisini tanıdığımdan beri ilk defa  gözlerinde hüzün olmadan .gülümsediğini görüyordum!

 

Adil Karcı – 3 Haziran 2014

 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s