BALONCU

               

 BALONCU TIMUR                      
Fareli Köyün Baloncusu
            Evde oturmuş bir yandan Sebastian Bach abinin  Brandenburg Konçertosunu 
dinliyor, bir yandan da saçma sapan yazılarımdan birini yazıyordum.   Bambaşka 
dünyalara dalmıştım ki kulağımın dibinde “buum” diye sanki bir bomba patladı. Ne 
oluyoruz, ben neredeyim, yoksa uzaylılar mı geldi, hangi zamandayız gibi bir bilinç 
karmaşası içinde durumumu anlamlandırmaya çalıştım.
           Aynı anda baloncunun sesini duydum.  “Hey!  Şair bozuntusu, yine ne cevherler 
yumurtluyorsun, ”  diye bağırıyordu pencerenin kenarında.  Sesi çok net ve gürdü.  İşte
dedim, yine yaptı yapacağını.  O koca balonlarından birini patlatıp korkutmuştu beni.
 
           Bir zamanlar köye dadanan fareleri, şişirdiği balonlarının içine doldurup doldu-
rup ırmağa atmış ve köyü bu zararlılardan kurtarmıştı.  O gündenberi de adı baloncuya  
çıkmıştı.  Ama köylüler, cimriliklerinden söz verdikleri iki kese altını baloncuya ödeme-
mişlerdi bir türlü; o da bu yüzden zaman zaman farkettirmeden çok yakınına geldiği 
insanları patlattığı balonlarıyla ürkütüp  öcünü alıyordu.  Herkesi verem etmişti adeta.  
Yetmezmiş gibi bir de üzerlerine yazdığı Arapca, Farsca sözcüklerle dolu balonlarını 
sokaklarda dolaştırıyor insanların yazı ahlâkını bozuyordu.  Herkes ondan tırsıyor  
köşe bucak kaçışıyordu.
            Ben etliye sütlüye fazla karışmayan, kendi halinde yaşayan bir şair taslağıydım
ama bana da rahat vermiyordu.  Aralık kapıdan içeriye dalmıştı bu arada.  “Esrar cengiz 
adam, n’aber?” dedikten sonra, “Dinlediğin şeye bak,” diye bir de ukalalık etti.   Böyle
bir huyu vardı, her şeye burnunu sokardı.  “”Nesi var bunun” diye sordum.  Birazcık 
klasik müzik zevkim var ona bile karışıyor beyefendi, dedim içimden.   “Vivaldi’ nin
mevsimlerini dinle bari,” diye kestirip attı, kararlı bir şekilde.   “Kış”  bölümü tam bana 
göreymiş efendim.  Ba! ba! ba!.. Lâfa bak.  Yaşımı hatırlatıyor aklı sıra.
            Aslında doğru söylüyordu.  Bazan böyle sözler karşısında insan çaresiz kalır.
Ben de yüzümü buruşturarak “Sana ne kardeşim, keyif benim değil mi!  İstersem Bach, 
istersem Brahms dinlerim.   İster Macar dansı yaparım, ister çiftelli oynarım, sana ne” diyerek altta kalmadım.  Bir yandan da “Oh! İşte alırsın böyle cevabını,” diye mırılda-
nıyordum.
           “O zaman bir göbek atta görelim” dedi.  Kaşınmıştım.
           Tabii hemen, “Ben onu lafın gelişi söyledim.  Göbek atmayı da çiftetelliyi de bilmem”
diye karşılık verdim.  Ama baloncu sinirlenmişti artık.  “Nasıl bilmezsin, ne işe yararsın 
lan sen?” diye bağırdı.  İşler sarpa sarıyordu.  Bir yandan da balon şişirmeye başlamıştı.
Kızmaya başlayınca böyle yapardı, balonu şişirir şişirir karşısındakinin üstüne koşup 
“buum” diye patlatırdı.  Parasını alamadı ya, acısını benden çıkaracak.  Acele bir şeyler 
yapmam gerekiyordu.  “Bu balonların değerini bilmiyorsun sen,” dedim.  Yanında hep içi boş balonlar bulundururdu.  “Neden miş o?” diye haykırdı.  “Bak; balonlar insanın bütün iç sıkın-
tılarını alırmış, bir yerlerden duymuştum,”  dedim.  Sonra da “ama, gövdene bağlamalısın 
onları,” diye ekledim. “Doğru mu ” dedi.  “Denemekten ne çıkar abicim,” diye karşılık 
verdim.
             Evin arkasındaki tepeye çıktık.  Elimizde ne kadar balon varsa iyice şişirip balon-
cunun koca göbeğine bağlamaya başladım.  Çevreden bizi görüp gelenlerde buldukları ba-
lonları şişirdikten sonra baloncunun kollarına, bacaklarına, ayaklarına bağlamaya başla-
dılar.  O, yeter artık dedikçe biz coştuk, daha çok balon bağladık.  Birden, baloncu havalan-
maz mı!   İstediğim olmuştu, tabii diğerlerinin de.  Baloncu yukarılardan, indirin lan beni 
aşağıya, diye seslenirken birden zorlu bir rüzgar çıktı ve adamcağız gözden kayboldu. 
             Günler geçiyordu;  önceleri onu çok merak ediyorduk.   Acaba nereye uçmuştu.  
Herkes “ah vah” edip duruyordu ama adım gibi biliyordum ki için için seviniyorlardı.  
Baloncunun alaylarından kurtulmuşlardı,  ya da öyle zannediyorlardı.  Giderek onu 
unutmaya başladık.
              Ancak bir gün herkesin mail kutusuna kocaman kocaman balonlar geldi.  Hem 
de bu sefer balonlar daha bir büyük ve daha bir tuhaftı.  Gök yüzünde dolaşan küçük 
bulut parçalarını andırıyorlardı.  Balonlardaki şu yazı herkesin dikkatini çekti hemen:
 
             “”Haayt,  benden kurtulduğunuzu sanıyorsanız aldanıyorsunuz.  Bağladığınız 
balonlar Amerika’ ya kadar uçmamı sağladı.  Buradaki yaşamımdan çok memnunum.  
Üstelik Jeronimo’ nun torunuyla çok iyi arkadaşlık kurdum.  (Hatırlarsınız; hani şu 
kızılderililerin büyük kahramanı, özgürlük savaşcısı Geronimo’ yu.)    Torunu Koca Kartal  
komşum.   Bana kızılderili usulü, ateşin üzerinden kilim geçirerek bulut balonlarının nasıl yapıldığını öğretti.  Benden kaçışınız yok.  Buradan hepinizi balon bombardımanına tutmaya devam edeceğim.   Üstelik hiç birinizin anlamadığı uzay fotoğraflarımı artık daha da çok yol-
layarak işkencenin dozunu arttıracağım.  Osmanlıca-Farsca yazılarımı da gözünüze gözünüze sokacağım, sizi gidiler sizi”” 
       –İntikamım acı olacak.   Baloncu-
 
 
Salih R. Yurtbaşı
(05.02.2012 İstanbul)
FareliKoyunKavalcisi

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s