ADİL KARCI’DAN “PAAT ! ZIPP”

 Hyperthymesia

TOM1

PAAT ! ———Zıpp——-

 

“O okuduğun ne?” dedi babam, “ver bakiim hele şunu”.

Yarı uzanmış durumda oturduğum sedirden doğrulup elimdeki Tom Miks’i uzattım kendisine.   Önce kapağına baktı, evirdi çevirdi, sayfalarını karıştırdı ve:

“Ne yani bu şimdi?”  

“Yüzbaşı Tom Miks, yani rancer!” dedim coşkuyla.

“İyi de, ders filan mı bu?”

 

Öyle ya, ana-babaya göre, üstelik de o zamanlar, okuduğun ne varsa dersle ilgili olmalıydı, yoksa boşa zaman kaybı demekti.  Bir tek gazete okunmasına ses etmezlerdi, hele ki de bazı haberleri onlara sesli sesli sen okursan… “Benim oğlum (ya da kızım) gazeteyi ‘sular seller gibi’ okuyor amcası (ya da teyzesi)” cümlesi sıklıkla duyulurdu aile ve komşu sohbetlerinde.

 

“Ders değil baba, zaman geçirmek için öylesine bir şey işte” dedim, sınıf birincisi olmanın verdiği cesaretle.  Derslerimin hepsi “Pekiyi” iken bana “bırak onu da derslerine çalış” deme şanslarının olmadığının farkındalığı ile tabii.

 

“Sen yüzbaşı görmemişsin oğlum, bizim babayiğit bir yüzbaşımız vardı ki askerdeyken… eh o kadar olur! Neymiş bu rancer mancer?”.  

Yine de kitabın kapağındaki Tom Miks’in elinde tuttuğu tabancaya uzun uzun bakmaktan kendisini alıkoyamadı, “Demek o da altıpatlar kullanıyormuş ha?  Benim Nagant’a benziyor” dedi.  Avcı olan babam her tür silahlara ilgi duyardı ve (bir gün amcam el koyana kadar) bir de toplu tabancası varmış eskiden, anlatırdı zaman zaman Rus yapısı Nagant’ının marifetlerini.

“İyi hadi al  oku, ama tüm harçlığını da bunlara yatırma” dedi kitabı bana verirken.  

“Satın almadım baba, bu kiralık” dedim.  

“Kitabın da kiralığı mı olur oğlum?”

“Olur, kaldırımda  okursan beş kuruş, eve getirirsen günlüğü on kuruş!”

“Niye, bu kitap kaça ki?”

“Elli kuruş.”

 

1956 yılı ilkbaharında bir gün okul çıkışında tanıştık Yüzbaşı Tom Miks ile.  (Daha sonraları  “Tommiksçi” lakabını taktığımız) Ferit Abi kaldırımın üstüne koyduğu portatif masasına rengarenk Tom Miksleri dizmiş “bakması bedava” diye seslenerek biz çocukların ilgisini çekmeye çalışıyordu.  Ürke ürke masaya yaklaşıp, korka korka sayfalarını çevirdiğimiz kitaplar birkaç dakika içinde dile gelmişler ve  “hadi bizi hemen okuyun” diye yalvarıyorlardı adeta.  Briyantinlediği için mi yoksa zeytinyağı sürdüğü için mi o kadar parlayan saçlara sahip olduğunu çözemediğimiz  Ferit Abi, bembeyaz düzgün dişlerini göstererek gülümsüyor ve hemen orada oturup kitap okumanın beş kuruş gibi önemsiz bir para olduğunu işlemeye çalışıyordu genç dimağlarımıza.   Kimimizde para olmadığı için (aslında okul çıkışında hiçbirimizde para olmadığı için), kimimiz de cesaret edemediğimiz için, o gün tezgahtaki kitaplara sadece bakıp geçmek zorunda kalmıştık.  Ama sonraki günlerde, okula gidiş veya dönüşte,  Tom Miks müptelası olacaktık ve harçlıklarımızın son durağı da Ferit Abi’nin cebi olacaktı!  Bir süre sonra Tommiksçi Ferit (itina edeceğine inandığı) çocukların kitapları eve götürmelerine de izin vermeye başladı,  ama iki misli ücret alarak tabii!

 

Mahalledeki oğlanların gelecekte pilot, doktor, mühendis, polis olma hayalleri “rancer” olma hayalleri ile yer değiştirmişti bu tanışma sonucunda. Artık hepimiz potansiyel bir rancer idik ve birer Tom Miks olacaktık.  Suzi gibi de bir sevgilimiz olacaktı tabii ki.  Ama bu konuda bir sorun vardı;  uzun boylu, narin yapılı, örgülü saçlı, suratı çilli,  sarışın Suzi’ye benzer bir kız yoktu mahallede!  (Aslında olsa da bir şey fark etmeyecekti, zira kızlarla beraber pek oyun filan oynamazdık).  Tom Miks olmaya olacaktık da, nerede nasıl olacaktık, o belli değildi işte.  

 

Etrafımızdaki bütün insanları Tom Miks’teki karakterlere benzetir olmuştuk.  Mahalleye gelen eskici Süleyman aynen Konyakçı idi!  İğneci Muhittin abi ise Doktor Salosso!   Karşı mahallede oturan Polis Şevket ise Albay Bravn (ah bir de Suzi gibi bir kızı olsaydı ne iyi olurdu, ama bırakın kızı oğlanı, hiç çocuğu yoktu Şevket Amcanın).

 

Hadi “Albay ve Tom Miks üniforma giyiyorlar da ondan” diyelim ama Konyakçı, Doktor Salosso ve dahi Suzi  neden hiç elbise değiştirmiyorlardı acaba? Aynı kıyafetten birkaç tane mi almışlardı, yoksa elbiselerini hiç mi yıkamıyorlardı?   O kıyafetler de kendileri ile o kadar özdeşleşmişti ki,  yüzleri bir önceki karede çizilene benzemese bile kim olduklarını giysilerinden anlıyor, çizim hatalarını umursamıyorduk.  Tom Miks onbeş yaşında nasıl yüzbaşı olmuştu?  Acaba rancerliğe beş yaşında filan mı başlamıştı?  Bizim elimize ekmek bile bıçağı verilmezken, nasıl oluyordu da onun  o yaşta çifte tabanca kullanmasına izin veriliyordu?  Kaçak viskiden başka bir şey bulunmayan 1830’lu yıllarda, Konyakçı ve Doktor nasıl oluyordu da her gittikleri yerde rom-konyak bulabiliyorlardı?  Tom neden süt içmek için hep meyhaneye giderdi?   Bu sorular hiç önemli değildi bizim için, okuyup keyfini çıkartıyorduk sadece.

 

 (Google Amca’dan öğrendiğime göre, Tom Miks Amerika’da değil, İtalya’da “Capitan Miki” olarak çizilip yayınlanmaya başlamış ve bu işi üç ressam  ortak olarak başlatmışlar.  Ayrıca, karakterlerin ve konuların bir kısmı da Amerikan kovboy filmlerinden aşırmaymış.  Merak edenin bu konuda internette bolca bilgi bulabileceği için fazla detaya girmiyorum.)

 

O sene yaz tatiline yeni girmiştik.  Mirasçıları tarafından üzerindeki ağaçlar söktürülerek gelecekte arsaya dönüştürülmesi planlanan bakımsız portakal bahçesinin yakınından geçen (ve birkaç sene sonra bir daha hiç akmayacak olan) derenin kenarına oturmuş, kendimize yeni yeni oyunlar icat etmeye çalışıyorduk.

 

–       Tommiksçilik oynayalım!  dedi Cinik Salih, hem kendimize bir de Kulver Kalesi yaparız!

–       Olur!  dedi Lıklık Mahir, içine bir de ev yaparız, sen Tom Miks olursun, Suzi ile evlenip orada oturursunuz!  Kulver kalesi yapacakmış!  Pofff! Neynen yapacan, el işi kağıdıynan mı, kartonnan mı?  Kulver kalesinin duvarlarını görmedin mi?  Hep tomruk lan!

–       Lan salak!  Yolun kenarındaki direkler ne güne duruyor? diyerek kaval yapmak  için yontmakta olduğu kargı kamışı ile portakal bahçesinin yola bakan kenarında yığılı duran tahta direkleri işaret etti.

–       Ney? Onlar postaneninmiş olum!  Telefon direği olacakmış.  Deli misin nesin?

–       Babam söyledi o gün, bakma postanenin onları oraya yığdığına.  Daha iki seneye kadar telefon filan gelmezmiş bu mahalleye.

–       E yani ne demek istiyorsun, açık söyle, diyerek ben de lafa karıştım.

–       Yaniiii…. diyorum kiiii…. biz bunları alıp bahçenin arkadaki dip köşesine taşıyıp üst üste dizip dört duvarlı bir yer çevirsek…

–       Lan direk hırsızı mı yapacan bizi?  dedi, tartışmanın başından beri sesi çıkmayan Malak Macit.  Hepimizi mapusa atarlar allaama!

–       Yaa ne hırsızlığı be?  Bunlar iki sene burada duracaksa, ha orada durmuş ha burada ne fark eder?  Hem yaz sonunda yine taşırız eski yerine, dedi Cinik.

 

Tom Miks’in o güne kadar yayınlanmış bütün maceralarını ezberlemiş olan bizlerin kafasına yatmıştı bu fikir, de, nasıl taşıyacaktık onlarca direği birkaç yüz metre öteye?

“O da kolay” dedi Cinik, “mahallenin bütün çocuklarına söyleyelim, Tommiksçilik, Kızılderelicilik oynamak isteyen bize yardım etsin, yardım etmeyen kaleye giremez!”

 

Ertesi gün umduğumuzdan fazla yardımcı geldi; muhtelif yaşlarda yirmi kadar çocuk!  Karınca misali işe koyulduk.  Bir direği en az sekiz çocuk taşıyabiliyordu, o da en erken yarım saatte!  İlk gün öğlene kadar herkesin  pili bitti!  Otuzaltı direği taşımak üç günümüzü aldı.  Kimimizin dirseği, kimimizin dizi kan revan içinde kalmış, ellerimiz su toplamıştı ama olsun,  başarmıştık.  Taşıma işi evlerden yüzlerce metre uzakta ve ağaçlar arasında yapıldığı için mahalleli tarafından fark edilememişti.  Üstelik gündüz herkes işinde gücünde olduğundan bir tek biz çocuklar seyip (başıboş-sahipsiz) geziyorduk ortalıkta.  Kim nasıl görecekti ki?  Duvarların köşesini oluşturmak için portakal ağaçlarının gövdelerinden faydalandık. Yatık olarak üst üste dizdiğimiz direkleri tek tek köşe direği yerine kullandığımız ağaç gövdelerine kalın iplerle bağladık.  Kalemizin duvarları gerçekten güzel olmuştu ama giriş kapımız yoktu!  Eh, her güzelin bir kusuru olurmuş, o kadarcık da olsundu yani.  Kaleye giriş çıkışımız önce köşelerdeki portakal ağaçlarına tırmanıp sonra içeriye ya da dışarıya atlayarak mümkün olabiliyordu.  Aslında bu da isabet olmuştu zira yaşı çok küçük olanlar, ağaca çıkamadıklarından dolayı, ancak dışarıda “kızıldereli” olabiliyor, dönüşümlü Tom Miks kadrosuna ortak olamıyorlardı.

 

Yorgunluğumuzu atana kadar birkaç gün Kulver’e girmedik, ağaç dallarından yay, kargı kamışından ok, haşlanıp yendikten sonra çöpe atılan koyun kellelerindeki çene kemiklerinden tabanca  yaptık müstakbel savaşcılarımıza.  Tabancadan yana en şanslı bendim,  çünkü yurt dışından gelen bir akrabamızın bana hediye olarak getirdiği oyuncak tabanca Tom’un tabancalarına benziyordu.   Birkaç gün sonra Tom Miks’in Kulver Kalesi maceralarını sahnelemeye başladık.  Dönüşümlü olarak birimiz Tom Miks, birimiz Konyakçı, bir diğerimiz Doktor Salosso oluyor, kalemizi koruyorduk “Kızıldereli”lere karşı.  Kızılderelilerin atları kalın kargı kamışından başka bir şey değildi tabii ki.  Kamışın ön ucuna yular niyetine bir ip bağlanıyor, atın gövdesini teşkil eden kargı bacaklar arasına alınıyor,  kamışın arkada, yerde sürünen ince ucu da kuyruk oluyordu.  Yuları dişlerinin arasına almak suretiyle atının kafasının yere düşmesini engelleyen savaşçı ancak bu şekilde, güya at üstündeyken,  iki elini kullanarak kaleye ok atabiliyordu.  Kalemizin duvarları ancak bir adam boyu kadar yüksek olduğundan, ok ve yayı iyi kullanan çocuklar gerçekten tehlike yaratabiliyorlardı.  Kargı kamışından yapılan oklar, yüze-göze isabet edip can yakmaya başlayınca,  yeni bir karar alınması gerekti ve okların uclarına çaput (bez parçası) bağlandı.

 

Artık her öğlenden sonra Kulver kalesindeydik.  Doktor ve Konyakçı için sekiz-on şişe konyağımız bile vardı kalede.  (O devirde meşhur olan yetmişlik Ankara şarabı şişelerine doldurduğumuz su bu amaca hizmet ediyordu).  Kızıldereliler çığlıklar atarak kalenin etrafında dönüyor, kaleyi ok yağmuruna tutuyor, kaledekiler ise “Pat! Pat” veya “Pam, pam!” diye güya ateş ediyorlardı.  Her “Pat” veya “Pam” dan sonra bir de “zıp” sesi çıkartmak gerekiyordu kurşun sesi olarak.  Nedense de bu çatışmalarda hep “kızılderelilier” yeniliyordu sonunda, sayıca çok çok üstün olsalar bile…   Siyular, Çerokiler, Apaçiler, Karaayaklar hep kaledekilerin düşmanı idiler.  Sadece Pavni’ler dostumuzdu.  (Topraklarını korumak için savaşmayıp, baştan beyazlara teslim oldukları için mi dost idiler,  bilemiyorduk).

 

Tam biz usta birer aktör gibi rol yapmayı öğrenmiştik ki, bir sabah bağırtı-çağırtılar arasında uyandık.  Sabahın erken saatinde tüm mahalle ayaktaydı.  Ellerinde kazma kürek taşıyan on kadar işçi sıraya dizilmiş sessiz sedasız duruyorlar, önlerindeki şapkalı bir adam ise mahalleliye avaz avaz bağırıyordu:

 

–       Nasıl haberiniz olmaz be?  Otuzaltı tane koca direk yok oluyor, siz kalkmış bana “haberimiz yok” palavrası atıyorsunuz!  Devlet malı bu!  Hepinizi atarlar içeri valla!  Sürüm sürüm sürünürsünüz ömür boyu!

 

Komşumuz köylü Selim amca dayanamadı patladı:

–       Eee yeter be yaaa!  Bana bak hemşerim!  Sen kim oluyon da bize çığırıp duruyon?  Direkleri bize mi teslim ettiyidin?  Onnarı orayı koyarıkene bize mi emanet ettiyidin?  Habarımız yokkene taa mahlenin dibinde bir yere indirmişin direkleri, baksan ki görünmez buradan, şindi gelmiş hesap soruyon!  Get ara gendin bul hırhızı, bize ne sorup durayon be!

 

Olayı bir kenardan seyreden ben ve Cinik korkudan birbirimize sokulduk. Yakalanmıştık!  Bir iki seneye kadar direkleri kimse aramaz sormaz derken sadece birkaç hafta sonra adamlar çıkagelmiş, direkleri arıyorlard!.  İtiraf etsek mi, etmesek mi diye soran gözlerle birbirimize bakarken, kıt Türkçesinden dolayı olayı anlayamayan annesine tercümanlık yapmaya çalışan kan kardeşim Kürt Salih’in küçük kardeşi  Kıvırcık Hanifi ötüverdi.

–       Ben biliyom!    

Hiç kimse  Hanifi’nin bu söylediğini umursamadı ama işçi ekibinin başı (ya da ustabaşı) umursadı:

–       Neyi biliyorsun oolum?

–       O direkler nerde biliyom.

–       Söyle o zaman!

–       Gulver galesinde.  Dizilmiş duruyollar.  Yüzbaşı Tom Mikisnen argadaşları götürdü.

“Yüzbaşı” kelimesini duyup teleşa kapılan ustabaşı, rahat rahat sigara tellendirmesi dolayısı ile yardımcısı olduğunu sandığımız ustaya döndü:

–       Sahipsiz bulunca direklere askeriye el koymuş olmasın Şefik?

–       “Sus ulan!” dedi Bakkal Şaban amca Hanifi’ye.  Gulver de neresiymiş?  Tom Misik kim? Saçma sapan konuşma!

–       Valla billa doğru diyom Şaban emmi, bak gel gösterem istersen.

Herkes tek sıra önde,   Cinikle ben kafilenin en arkasında, ağaçların arasında yürüye yürüye Kulver’e geldik.  Manzara karşısında herkes apışıp kalmıştı!  Bu kadar direk buraya kadar nasıl taşınmış ve nasıl böyle muntazam bir şekilde dizilerek dört duvarlı küçük bir kale haline getirilmişti? 

Zimmetindeki direklerin ortaya çıkması üzerine rahatlamış olan ustabaşı:

–       Sana şeker sucuğu alacam lan ufaklık, peki bu Tom Misik dediğin kim?”   

Bizim orada olduğumuzu çoktan fark etmiş olan Hanifi:

–       İşte bu!  diye beni gösterdi.

–       Niye?  Tek ben miyim lan? diyerek suçumu bastırırcasına yürüdüm üzerine.

Şu işe bakındı ya!  Kan kardeşimin kardeşi, dolayısı ile benim kardeşim, bana ihanet ediyordu!  Kızmıştım bu kalleşliğe.

–       Sensin, ya başka kim?  dedi. Bi tek senin dabancan Tom Mikis dabancası gibi de ondan!

 

Biraz soruşturmadan sonra bu işin bir ekip işi olduğu anlaşıldı ve bireysel suçlamalardan ve de dayak faslından kurtulduk.  Bir saat kadar önce yüzü sapsarı olan ustabaşının yanaklarına nihayet kan gelmişti  ve etrafa gülücükler dağıtıyor, ceza almamıza bizzat kendisi engel olmaya çalışıyordu.

–        Tamam, tamam!  dedi.  Biz temel çukurlarını kazacağız.  Direklerin dikileceği zaman bu işe karışan bütün çocuklar direkleri buradan söküp bize getirecekler.  Anlaştık mı?

 

Elindeyse “anlaşmadık” de!

 

Çetenin yarısı kaytardığı için kabak biz elebaşıların başına patladı.  Su toplayan avuçlarımızda nasırlar oluştu.  Yorgunluktan kolumuzu kaldıramadık günler boyu.  Sonunda tüm direkler dikildi dikilmesine de…. telefon tellerinin çekilmesi gerçekten iki yıl sonraya kaldı!  

 

Kırsalda araba kullanırken hala tek tük ağaçtan telefon direkleri gördüğüm oluyor ve o an yanımda kim olursa olsun, gayri ihtiyari, bir elimi tabanca yaparak direğe nişan alıyorum ve var gücümle ateş ediyorum:

“Paat!  —–zıppp—- !”

04.02.2015

Adil Karcı 

tommiks 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s