DR. SALİH YURTBAŞI’DAN “ÖC”

 


salih 
              ÖC
 
 tabanca
 
            (I)
 
            Akşam oluyordu.  Sait;  sabahtan beri tavana çakılı bakmaktan yorulan gözlerini ovuşturdu.  Sonra, gün boyunca hiç kımıldamadan üzerinde yattığı  —ne kadar yıkanırsa yıkansın temizlenemeyeceği belli– pis çarşaflı ve yağlı yorganlı bir yatakta, dirseklerine dayanarak oturmaya çalıştı.  Yatağın boyaları dökülmüş paslı demirleri sağa sola döndükce gıcırdıyordu.  Sırtının, kollarının çok uyuştuğunu farketti. Zorlanarak gövdesini yana kaydırdı ve ayağa kalktı.   Ama ayakları o kadar uyuşmuştu ki ona sanki boşlukta duruyorlar gibi geliyordu.  Acele etmeden başucundaki rustik antika yatak demirine asılı duran gömleğini ve pantolonunu giydi.   Kısa bir süre bekledikten sonra boyasız ayakkabılarını, topuklarına basarak ayaklarına geçirdi.  Koridorun ucundaki  helâya doğru yürüdü.
           ….
          Her köşesi küllükte bekleyen izmarit kadar berbat kokan köhne bir otelde kalıyordu.  Yaşlı bina Dolapdere’ nin doğru dürüst güneş görmeyen, dar ara sokaklarından birisindeydi.  Sıvaları yer yer dökülmüş, pencere doğramaları çürümüş, çatısı su alan harap görüntüsüne karşın;  üzerinde büyük pirinç kolları olan gösterişli ahşap giriş kapısıyla kocamış yapı sanki, ben sizlerin dedelerinizi hatta onların büyük büyük babalarını da bilirim dercesine etrafına öyle bir ululukla öyle bir gururla bakıyordu ki sokakta yaşayan genci yaşlısı herkes bu eski otele saygı göstermekten kaçınamıyorlardı.
         ….
         Girişteki küçük alana 3-4 tane çok eski siyah deri koltuk sıkıştırılmıştı.  Koltukların derileri çatlak ve küçük yırtıklarla doluydu.  Aralarına konmuş ayakları sallanan antika abanoz sehpalarla birlikte burasını iyice daraltıyorlardı.   Sait merdiven kenarında pi-
nekleyen yüzü sivilcelerle dolu yeni yetme resepsiyon görevlisiyle göz göze gelmemeye çalışarak koltukların arasından hızla geçti ve 
kendisini dışarıya attı.
           
adana_ceyhan_misis
….
          Önünde uzanan delik deşik olmuş bozuk yola baktı.  Asfaltı, derisini yeni değiştirmiş, akşam serinliğinde dinlenen gri-boz bir yılana benzetti.  Adana’ da pamuk tarlalarında bunlardan çok görmüştü.  Sonra; cepheleri pembe sarı mor değişik renklere boyalı eski evlerle dolu bir Tarlabaşı yokuşunu tırmanmaya başladı.   Sokaktaki evlerin çoğu birbirlerine karşılıklı çamaşır ipleri uzatmışlardı.  Bu iplere asılı ıslak çamaşırlardan üstüne damlayan sulara aldırmadan yürüdü.  Etrafta oynayan çocuklar sabah akşam yaptıkları gibi kavgaya tutuşmuşlardı bile.  “Erkeksen gel ulan ağzına sıçtığımın orospu çocuğu,” diyene öbürü daha beter küfürler ederek çük yumruklarıyla çullandı.   Yakındaki pencerelerden birisinde beliren kan ter içinde şişman bir kadın “ulan eşşek sıpaları şimdi geliyorum oraya,” diye cırtlak sesiyle bağırdı.  Kadın o kadar terliydi ki kolsuz elbisesinin koltuk altları neredeyse beline kadar ıslaktı.  Adam kadının, dayak yiyen çocuğuna sanki yardım edebilecekmiş gibi camdan sarktığını gördü.  Bir an koca memelerinin ağırlığıyla aşağı düşeceğini sandı.  
Sonra kaldırımların üstüne yer yer dökülmüş çöp yığınlarından gelen ağır kokuya aldırış etmeden yürüdü.  İleride, yarısı yıkılmış dar 
ve uzun bir apartmanın mermer basamaklarına oturmuş, ağzında çubuğu sigarasını tüttüren yaşlı hacanayla ayakta duran geniş omuzlu simsiyah saçlı travestiye baktı.   Aralarında argo sözcüklerle ve ağıza alınmayacak lâflarla şakalaşıyorlardı.
 
          Yokuşu çıkarken bir ara soluk soluğa kaldı.  Yanındaki beton elektrik direğine kolunu uzattı ve sıkıca tutunduğu kısmından güç
alarak yaldır yaldır öksürmeye başladı.  Ciğerlerinde tuhaf hırıltılar hışırtılar oluyordu.   Cezaevi günlerinden, o insanı  insanlığından nefret ettiren kodesten kalıttı bunlar.  O zamanlar her gün dibine kadar emercesine içtiği iki paket sigara şimdi yapacağını yapıyordu.  
Bu arada diğer eliyle ceketinin üzerinden, kemerine takılı sert şişkinliği yokladı.   Bu hareketi sık sık tekrarlardı Sait.  Orada sessiz sedasız duran ama her adım atışında uzun namlusunu kalçasına değdirerek onun arkadaşı olduğunu  anımsatan silahını okşadı.   
Gençlik yaşlarını geride bırakmış iri yapılı hafifçe kambur duran bir adamdı.  Sert, gergin ve ürkütücü bir yüzü vardı.  Gözlerinde 
uzun yıllar hapis yatan insanlara has acı, keder, endişe, hasret, pişmanlık, korku ya da cesaret dolu o oyucu bakışlar görülüyordu.   
Bir kaç dakika sonra öksürüğü ve nefes darlığı azaldı.   Biraz balgam çıkardıktan sonra rahatladı ve yoluna devam etti.
           ….
          Tarlabaşı’ nın hüzünlü akşam sokaklarına dalmış, yorgunluğuna aldırış etmeden içi sızlaya sızlaya yürüyordu.  İstiklal caddesine giden ara sokaklardan birine saptı.  Gençliğinde bazen geldiği bu yerleri iyi tanıyordu.  O günlere göre ne kadar farklı diye düşündü.  Bir zamanların Rum ve Ermeni evleri, onlar tarafından terkedilmelerinin acısıyla tükenmişler ve hiç bitmeyecek yaslarına gömülmüşlerdi.   Her biri uzun emekler verilerek ortaya çıkarılmış oyma taşlı evler artık kirden renksizleşmiş, ferforje demirleri pas-
lanmış kara yazgılarını bekliyorlardı.   Yaşam buralarda çoktan sonlanmıştı ama sağda solda yanan –soluk tabela ışıklarıyla–  bir 
kaç tostçu, işkembe çorbacısı, çiğ köfteci, kebapçı dükkanı; tıpkı ölüm döşeğinde yatan bir hastanın yavaş ve zayıf atan kalp atış-
ları gibi bitişe karşı direniyorlardı.   Kaldırımda çay içen asık suratlı  adamın, bütün gün kağıt ve şişe toplamaktan yorgun düşmüş 
inine dönen gencin ve ağzını burnunu tiner torbasına sokmuş oradan soluyan yeni yetme çocuğun yüzleri kapkaraydı.   Çileli so-
kaklardı buraları.  Her şeyin feri kaçmıştı.  Herkes kederliydi, sevinçsizdi.
            ….
           Ötede, İstiklal caddesine doğru yaklaşınca bir çember gibi dönen yıldızlı ışıklarıyla barlar, kulüpler ve eğlence yerleri görün-
dü.  Kimisinin de ışıkları çevresini hiç umursamadan sönüyor “bana ne sizlerden,” dercesine çevresini uzun bir süre karanlıklar i-
çinde bıraktıktan sonra sihirli bir el değmişcesine tekrar parlayarak yanıyordu.  Gecenin ilk saatleri olmasına rağmen kapılarında insanlar yüksek sesleriyle gülerek toplanmaya başlamışlardı.   Onlar biraz sonra içecekleri içkilerin, dinleyecekleri müziklerin ve sevgilileriyle birlikte olacakları anların hayaliyle, şimdiden yaşamdan alacakları tadı düşünerek keyifleniyorlardı.   
Onunsa bunlarla ilgisi yoktu.  Dünyada eğlenmek sevişmek gibi kavramların olabileceği düşüncesi ona çok uzaktı şu anlarda.   
Onları görmüyordu bile.  Sanki bir duvara bakıyordu yanlarından geçerken.   Önceden mimlediği küçük ve sığ kapılı barın yakı-
nına gelince karşı çaprazındaki metruk binanın ışıksız kapısına doğru yürüdü.  Bir iki adım ötede, tezgahının üstündeki tepsi-
sine doldurduğu midye dolmalarını satmak üzere hazırlık yapan pala bıyıklı esmer adama uyduruk bir selam verdi.  Kapının iyice derinliğine karanlığına çekildi.   Sırtını duvara dayarken avının üzerine atlamak üzere olan bir kedinin sinmesi gibi gövdesini 
kasarak gözlerini değişmeyen bir noktaya dikti.   Az sonra onun geldiğini gördü.  Kanı çekilen vücudu titremeye başlamıştı.  Sağ 
eliyle kalçasının kalın kemerinin altına sıkıştırdığı ruhsatsız 9 mm. lik eski browning tabancasını çıkardı.   Diğer elinin yardımıyla kurşunu namluya sürdü.   Ne yapması gerektiğini nasıl yapılacağını çok iyi biliyordu.   Bu aklına gelince sakinleşti.     Yıllar öncesini düşündü Sait,  o geceyi………….

       
           (II)
         ADANA1
              
             Doğma büyüme Adana’ lıydı.  Fakir bir ailenin tek çocuğuydu.  Kendisinden önce bir yığın kardeşi olmuş ama onlar uzun boylu yaşayamamışlardı.  Çünkü annesi ve babası  Akdeniz kansızlığı hastasıydılar.  Eh durum böyle olunca çocuklarını  da do-
ğuştan kötü bir yazgı bekliyordu.  Talasemi.  Hem de en ağır şekliyle.  Hastanelere gide gele bu sözcüğü öğrenmişti.  Kardeşleri 
doğru dürüst tedavi görememiş, düzenli ilaç kullanamamışlardı.   Kentin yakınlarında babasının yüz dönümlük bir portakal bah-
çesi vardı.   Ama aile kalabalıktı.   Bahçenin kazancı boğazlarına ancak yetiyordu.   Küçüklüğünde bazen bulup buluşturulup 
onlara kan verildiğine tanık olmuştu.  Hatta büyük kardeşinin dalağı alınmıştı.   Ancak hiç birisi iyi sonuç vermemişti.  Hepsi 
ölmüştü.   Annesi ve babası da o yirmilerine geldiğinde ölünce hayatta tek başına kalmıştı.  Ailesinde yalnız kendisinde bu has-
talık ortaya çıkmamıştı.  Güçlü kuvvetli bir kişiydi, tuttuğunu koparırdı.   Bu yaşa kadar günleri, kardeşlerinin hastalıklarına 
ve ölüme karşı verdikleri savaşımı, çektikleri acıları görerek geçtiği için artık yaşamın tatsızlıklarına duyarsız hale gelmişti.
Kendini her türlü sıkıntılı duruma karşı hazırlamıştı.
            Portakal ağaçlarının çiçeklenip burcu burcu kokmaya başladığı aylarda bazı geceler bahçesinin toprağına uzanır o an-
latılamayacak kadar güzel kokular arasında samanyolunu,  yıldızları seyrederdi.   Kayan göktaşlarının bir anda karanlıkla-
ra gömülmesi evrende de herşeyin bir sonu olduğunu düşündürürdü ona.   Orada da her şey tıpkı insanın ölünce karanlık top-
raklara gömülmesi gibiydi.   Evrenin kendisi bir ölüm kalım savaşı içindeydi zaten.   Yıldızlar bile zamanla ölüyordu, insanoğ-
lunun lafı mı olurdu.  “Yaşamak kolay değil elbette,” derdi kendine kendine.   Bunun için çaba göstermeliydi, vücudunu ve 
ruhunu sağlam tutabilmeliydi.   Bu düşünceler onu öyle kolay kolay pes etmeyen, zorluklar karşısında yelkenleri hemen suya 
indirmeyen bir kişi yapmıştı.
             ….
 Adana_kebab
            Askerliğini yapıp yaşadığı yerlere dönünce yalnızlığının canına iyice tak ettirdiğini düşünür olmuştu.  Tek başına yaşa-
mayı artık ürkütücü buluyordu.   Diğer yaşıtları gibi öyle boş boş dolaşmayı, kahve köşelerinde zaman öldürmeyi de sevmezdi.  
Keyfi yerindeyken;  o da ayda birden  fazla değil, siyah Adana şalvarını giyer, beyaz çoraplı ayaklarına yumurta topuklu sivri 
burunlu ayakkabılarını geçirdikten sonra  –serde biraz kabadayılık da vardı–   Kazancılar çarşısına giderdi.   Belli bir saat-
ten sonra bütün sokaklarını kebap kokusu kaplayan bu eski çarşıyı çok severdi. Sağda solda tek tük görülen; bıçak bileyicisi
hediyelik eşya satıcısı, sandıkcı, ayakkabı tamircisi, kalaycı ve çarşıya adını vermiş bakır kazancı dükkanlarının arasında 
bir kaç tur atar, bazen yaşlı bir çınar ağacının altına oturup demli çayını içerdi.   Sonra hava kararmaya yakın, çarşının bir 
şesindeki o alıştığı salaş sokak kebapçısına gider,  dükkanın kaldırıma konmuş kıpırdadıkça her yöne salınan eski hasır 
sandalyelerinden birine yerleşirdi.   Önce, içine kök sarmısak zırhlanmış bir buçuk acılı Adana kebabını sipariş eder, onu bek-
lerken de üzeri pul biberli sumaklı humusuyla, ezme salatasıyla, közde pişmiş soğanlı acı biberli yeşillikle, şalgam suyuyla do-
natılmış engin** masasının hakkını verirdi.    Bu; iki kadeh buzlu  —onun deyişi ile–  arslan sütünü yuvarlamak demekti.   Bir 
iki adım  ötede omuzu peşkirli usta ocakbaşında olur, bol yağlı kebap şişlerini, közlenmiş meşe kömüründe çevirirken ortalı-
ğı inadına inadına dumana boğardı.   Ustanın, yoldan gelen geçenlerin üstünün başının  kebap kokması için özellikle çaba 
gösterdiğine inanırdı Sait.      Adam Sait’ i severdi.  Aralarında iyi bir dostluk oluşmuştu.   Kebabı da bir başka güzeldi.
Bazen yanındaki masada oturan bir çırağın, dudaklarının kenarından sızan kuyruk yağına aldırış etmeden, kebabını zevkle 
yemesini seyreder,  “ustam nerde kaldı benim acılı,”  diye sabırsızlanırdı.    Bir keresinde adamın birinin, ağzındaki tadın ver-
diği keyifle adeta gözlerinin kaydığını görmüş çok gülmüştü.
  SALGAM     
    Rakısını içerken çevresinde oturanlarla selamlaşır, kadehini onların şerefine kaldırırdı.   Hoşlanırdı bu insanlardan
ama onun derdi başkaydı.   Kadın özlemi vardı içinde ne zamandır.   Bir yandan arslan sütünü yudumlar, bir yandan da tüm
benliğine egemen olan şeye, kendisini seven bir kadına sahip olacağı günleri hayal ederdi.   Böylece hoşlanmadığı tekillikten
de kurtulmuş olacaktı.
           Diğer günlerinde babadan kalma bahçesinde portakal ağaçlarının diplerini çapalar, otları temizler ve  köklerin hava-
lanmasını sağlardı. Bazı günlerini de karıkları belleyerek, düzenleyerek geçirirdi.   Zamanı gelince de ürününü sattığında 
ödemek üzere borç harç bulduğu parayla aldığı gübreyi ağaçların diplerine verir onların verimini arttırmaya çalışırdı.   Bah-
çeyi çekip çevirmek kolay değildi.   Ancak dümdüz bir arazide yaz kış yemyeşil yapraklarıyla birer dantel gibi duran portakal 
ağaçlarını çok severdi Sait.   Onlar için çalışmaktan hiç sızlanmaz ve yüksünmezdi.  Yabancılara karşı korunması için çepe-
çevre dikenli tel de koydurmuştu.   Bir de Mardinli bekçisi vardı.  Adam bahçenin uzak köşesindeki derme çatma evde tek 
çocuğu ve karısı le yaşıyordu.    Hem bekçilik yapıyor, hem de bahçe işlerinde  Sait’ e yardım ediyordu.
            Güzel havalarda ağaçların arasından, uzaklardaki Toros dağlarına, onların sonsuzluğa tırmanan tepelerine dalar
giderdi.   Öğle saatlerinde güneşin  “aptal bir kumarbazın parasını har vurup harman savurması gibi”  dağıttığı gür yakıcı 
ışıklarına aldırmaz elleri kolları yüzü kararsa da açıkta dolaşmaktan kaçınmazdı.  Akıp giden beyaz bulut kümelerine  elle-
rini uzatır onları avuçladığını varsayardı.  Böyle anlarda yanında büyük bir coşkuyla, sevdayla sarılabileceği, gözlerinin içinde 
eriyebileceği bir kadınının olmamasına nasıl da yanardı.  Güzellik aramıyordu onda yeter ki kadın kendisini sevsindi.  Salına 
salına yürüsündü önünde.  Ona bakınca gümbür gümbür atan yüreğinin sesini duysundu.   Hepsi buydu
            …..
 
            Sonunda muradına ermişti.  Çok uzaktan akrabası olan bir kadının bulduğu sessiz sedasız, az konuşan az gülen pek 
de zel sayılamayacak bir genç kızla evlenmişti.  Oldukca esmer, simsiyah kıvır kıvır saçları olan zayıf bir kızdı.   Hiç bir özel-
liği olmayan, sokakta her an yüzlercesine rastlanabilen kızlardan biriydi Hacer.  Zaten kendisi de öyle değil miydi ne farkeder-
di.  Nedense ilk gördüğü an da içi ısınmıştı ona.  Aslında onu görüp beğendikten sonra nikâh hazırlıklarına başladığı günlerde
birileri kulağına kızın önceden bir sevgilisi olduğunu sonra da adamın onu terk edip gittiğini fısıldamıştı   Kız çok mutsuzdu ve 
bu yüzden karşısına çıkan ilk erkeğe evet demişti.  Ama o bu sözlere aldırmadı bile.   Geceleri onun koynuna girince her şeyin
hallolacağına inancı sonsuzdu.   Biliyordu, hiçbir kadın kendisini seven erkeğe ilgisiz kalamazdı.
             Düğün desen öyle aman aman eğlenceli, herkesin bol bol yiyip içtiği bir düğün olamazdı tabii.  Portakal bahçesinin ya-
nındaki tek katlı eski evinde yaptı düğününü.  Evin önünde üstü saclarla kapatılmış geniş bir avlu vardı.  İşte orada çok kala-
balık olmayan yalnızca  akrabalarının ve bir kaç arkadaşının katıldığı davullu zurnalı,  arada sırada bir kaç gencin göbek at-
tığı, masrafı az sıradan bir düğün yaptı.
            ….
 (III)
            İlk yıllar çok kötü geçiyor sayılmazdı.  Hacer’ i elinden geldiği kadar mutlu etmeye çalışıyor, kısıtlı olanaklarına rağmen
onun istediği her şeyi aliyordu.   Mesela çok eskiden kalma koltuk takımlarını değiştirmişler, mutfağa da güzel bir fırın almışlar-
dı.  Onunla konuşurken  hep güler yüzlü ve sevecendi.   Bir kızı olduğundaysa sevincinden havalara uçmuştu.   Artık o iki buçuk 
odalı külüstür evi ona sırça köşk gibi geliyordu.  Karısının etrafında dört dönüyordu.  Bazı geceler kadın derin uykudayken o 
uyumaz, onun dağınık siyah saçlarını, yüzündeki bir kaç beni, geceliğinin dekoltesinden görünen sütyensiz gögüslerini seyreder 
ve tanrıya bir karısı olduğu için teşekkür ederdi.   Hacer’ de, evliliklerinin ilk aylarındaki kadar somurtuk durmuyor, Sait’ e 
daha sıcak davranıyordu.   Yine de aralarında adamın anlayamadığı bir soğukluk vardı.   Konuşurken onun kahverengi gözlerine 
bakınca kadının sanki  orada olmadığını, çoktan uzaklara gittiğini görür gibi olmuştu kaç kez.
            ….
 
            O ikinci el otomobili satın almakla ne kadar büyük bir hata yaptığını anladığında iş işten geçmişti.   Oysa bahçesini bir 
bankaya ipotek ederek az kullanılmış bir araba sahibi olduklarında ne kadar da çok sevinmişlerdi.   Ancak bahçenin ürününe 
güvenerek aldıkları borcun taksitlerini öderken hesapta olmayan bir durum ortaya çıkmıştı.   O yılın portakalını satın alan sim-
sar vermesi gereken paranın üzerine yatarak portakallarla birlikte ortadan kaybolmuştu.   Dolandırıcı bir kaç bahçeciyi daha
bu şekilde tokatlayarak kaçmıştı.  Buralarda bazen böyle şeyler olurdu.   Mahsulü daha ağaçların üzerinde çiçek halindeyken 
bağlayan aracı kişi, bir kaç yıl düzgün ödeme yaparak karşısındakinde güven uyandırır ama bir zaman gelir kamyonlara yüklediği portakallarla, parasını yollayacağım deyip sırra kadem basardı.  Tabii ne gelen olurdu, ne giden.   Elinde uyduruk bir 
senet, işte böyle sap gibi ortada kalırdı üretici.
             Diğerlerinin aksine o çok sızlanmadı bu durumdan.   Hayat buydu işte.   Gözünü açmalı işini sağlam tutmalıydı.   Ne
idüğü belirsiz bir kişiye bu kadar güven duyduğu için asıl suçlu kendisiydi.    İnsanoğlu çiğ süt emmişti.   Bugünden yarına ne 
yapacağı belli mi olurdu.   En küçüğünden en büyüğüne bütün canlılar kendi bölgelerini, dişisini, yavrusunu, yiyeceğini korurdu.  
Koca bir arslandan küçücük bir kuşa kadar hepsi her şeylerine ölümüne sahip çıkarlardı.   Doğa böyle buyurmuştu.   Bir yasaydı 
bu.    Oysa kendisi kırallığını koruyamamıştı.  Sıkıntılı günler bekliyordu onları.
              ….           
 
             İstanbul’ da bir tanıdığının aracılığıyla bulduğu iş, borçlarını ödemede ona büyük kolaylık sağlamıştı.   Bir zaman daha
çalışacak ondan sonra evine, çok sevdiği kızı ve karısına kavuşacaktı.   Düze çıkmasına iki-üç ay kalmıştı.  Eh, az buz da yorulmuyordu hani.   Sabahın erkeninde akşam saatlerine kadar, Beyoğlu’ nda yapılan bir otelin şantiyesinde kaynakçı ustası olarak çalışıyordu.   Orta okuldan sonra bir sanatım olsun diye gittiği kaynakçılık kursunun bir gün gelip de kendisine bu kadar fayda sağlayacağını  hiç düşünmemişti.
               ….
               O gün Adana’ dan bir mektubu olduğunu söylediklerinde heyecanlandı.   Öyle ya ne zamandır haber alamadığı karısı düşünmüş yazmıştı.    Fakat eline aldığı zarfın üzerinde gönderici isminin bir başkasına ait olduğunu görünce şaşırdı.   Mektubu yollayan, evlilik hazırlıkları sırasında o kadının kendisine uygun olmadığını söyleyen kişiydi.   Birden çok tedirgin oldu.  “Bu mektupta nereden çıktı şimdi” dedi.   Olumsuz bir haber korkusuyla sırtında soğuk ürpertiler oldu.   Zarfı hızla açarak düzgün olmayan bir yazıyla yazılmış dizeleri okumaya başladı.
                Beyninde öylesine bir uğultu duyumsamaya başladı ki bir an görünmeyen bazı canlıların kafasına her yönden burgular
soktuklarını sandı.   Başını kollarının arasına alarak sıkmaya başladı.  Uzaktan koşarak gelen birisi “neyin var, yüzün kireç kesilmiş” 
dedi.   Sait yere çömelerek sakinleşmeye çalıştı.   İçinde duyduğu nefret, kızgınlık, acı ve utanç duyguları adamı yanıtlamasına engel olmuştu.
                Dehşetle baktığı dizelerde, karısının eski sevgilisinin,  Sait’ in evinin çevresinde bir kaç kez dolaşırken görüldüğü yazılıydı.
Yetmezmiş gibi geçen gece eve bile girmişti.   Gözleri faltaşı gibi açılmış sonsuza bakıyordu Sait.    Kafası işlemiyordu.    “Benim evime hem de çocuğumun ve karımın yaşadığı benim evime,” diye bir kaç kez mırıldandı.   Karım derken bir duraksama olmuştu dudaklarının arasında.     Bakışlarındaki öfke kıvılcımları, karşısındakini yakabilecek kertedeydi.     Ayağa kalktı.   
                Korkunç bir düşünce vardı kafasında.
                 ….
 
**yüksek olmayan, alçak anlamında.  (Çukurova’ da kullanılıyor)

 

            Ev kentin uzağında değildi ama yakınında da sayılmazdı.   Sait’ in çocukluğunda, yalnızca bakımsız bahçeler ve tarlalar-
la dolu olan sapa bir yerdi burası.   Şimdilerdeyse evin çevresinde, yığınla portakal mandalina ağaçları ve bazıları devamlı, bazı-
ları mevsimsel kullanılan  çiftlik evleri görülüyordu.   Ayrıca gecekondu tarzında, —duvarları doğru dürüst sıvanmamış, çatıları 
güzelim doğa görünümünü çirkinleştirmek için elinden geleni yapan bolca demir filizli—  tek ya da iki katlı evler de vardı.   Yolu 
oldukça düzgündü.  Asfalt onun evine bir kaç yüz metre kala bozulup toprak yol haline geliyordu.   O doğduğunda sessiz ve sakin 
duran bu topraklar şimdi bağır çağır oynayan çocukların, havlayan köpeklerin koşuştuğu rültülü bir yerdi artık.   Sait içinse 
değişen bir şey yoktu.     Ailesinden kalan evinin ve bahçesinin, yani varının yoğunun olduğu, anılarının yaşadığı buraları çok 
seviyordu.
             …..
 
            Adam arabasını asfaltın bittiği yere ön tarafı kente bakar şekilde bırakmıştı.  Olura, ‘kaçmam gerekirse kolay olsun’ diye dü-
şünmüştür,  dedi içinden Sait.   Sonra bu durumda böyle bir şey aklına geldiği için kendisine hayret etti.   Günlerdir kafasında dü-şünceden yana tek şey vardı.    O da yaşam görevinin namusunu ve şerefini korumak olduğuydu.  Yasası ise öldürmekti.   Hiç kimse 
onun namusunu ve şerefini lekeleyemezdi.    Bu yörenin Arap kökenli bir çocuğuydu.  Onların törelerinde, geleneklerinde de bu vardı.   
Hem olmasa ne farkederdi.   Böyle bir suçu affedemezdi ki.   Beyni affetse yüreği affetmezdi, yüreği affetse gözleri affetmezdi.   Ona 
her bakışında elleriyle boğmak isteyecekti.    Doğa insanlara bir hayat hakkı vermişti ama bir yığında yasa koymuştu, bunlarla yaşa-
mak zorundaydılar.    Eğer bu yasaların olduğu coğrafyanın sınırları dışına çıkarsan yani karşındaki kişiyi lekelersen,  o kişi bu le-
keyi ömür boyu taşıyacağına temizlerdi.  Yani öldürürdü.
             ….
 
            Toprak yoldan epey içeride olan eve yaklaştı.   Yakınlarda bir iki köpek havladı ama  onun yabancı olmadığını anlamışlar-
dı, sustular.  Su basmanı merdivenlerinden, kenarlarına dizili sardunya saksılarına çarpmamaya çalışarak yukarı çıktı.  Çukuro-
vanın aşırı nemli sıcak rüzgarı esiyordu. Kulağının çok yakınında neredeyse içine girecek şekilde bir sivrisinek vızıldadı.  Saat 
gecenin üçü olmuştur diye düşündü.   Uzaktan vakitsiz öten bir horozun sesi geldi.   Ayaklarında şantiyede çalışırken giydiği eski 
lastik ayakkabılar vardı.   Sessizce ilerledi.  Anahtarını kapının kilidine sokarak yavaşca çevirdi.   Tahmin ettiği gibi demir kapı gıcırdamadan açıldı.  İstanbul’ a gitmeden önce kızı sesten rahatsız olmasın diye bütün kapıları yağlamıştı.   Gözlerinin karanlı-
ğa alışması için bir kaç saniye bekledi.  Kulakları keskindi.  En küçük bir çıtırtı olsa duyardı.  Kendi hızlanmış soluğundan başka 
ses yoktu şu anda.   Dikkatli olmalıyım diye düşündü.   Sağındaki vestiyeri eliyle yoklayarak koridorda yürüdü.   Her şeyin yerini 
biliyordu.  Çocuğun odasının önünden geçti.  Ağlarsa hemen duyulsun diye kapısı açık bırakılmıştı.  Yatak odasının önüne gelince 
aralık  duran kapıyı ayağıyla itti.   Komodinin üstünde içerisini zorlukla aydınlatan küçük bir gece lambası vardı.  Lambanın do-
nuk mavi ışığında onları gördü.  Karısı çıplak kolunu altına soktuğu yastığına doğru kıvrılmıştı.   Yanında; odanın loş ışığında bile 
fırça gibi olduğu belli kısa siyah saçlı, göğsü ve omuzları kıl ormanıyla kaplı iri bir adam yatıyordu.   “Bunun için mi,” diye mırıldandı.   “Bu iğrenç herif için mi.”     
               ….
 
              Sokak kebapçısından aldığı eski tabancayı yukarı doğrulttu ve nefretle baktığı adamın alnına nişan aldı.  Tetik ağır-
laşmıştı.   İnşallah tutukluk yapmaz dedi içinden.    “Aç gözünü pis domuz”  diye bağırdı.  Yataktaki adam fırlarken kurşun sol gözünden girmişti bile.   İri gövdesi devrilerek yere düştü ve sırtüstü hareketsiz kaldı.  Taş zemine çarpan kafasından çıkan ‘dann’ 
sesinin duvarlarda bu kadar yankı yapması Sait’ i şaşırtmıştı.   Ama ona asıl; kırmızı bir kan şeridinin, adamın artık koca 
bir oyuk haline gelmiş olan gözünden değilde o  tarafdaki  burun deliğinden akması tuhaf geldi.   Silahını yavaşca,  inleyerek ken-
disine bakan karısına yöneltti.   O sesleri;  bir kadının erkeğiyle birlikteliğinin doruğunda olduğu sırada çıkardığı seslere benzetti.
 
             Tabancayı hiç acele etmeden suratının tam ortasına doğru tutuyordu.   Günlerdir çektiği o korkunç acının aynısını ona ya-
şatmak istiyordu belki de.   Hacer, yapma demek istercesine bir elini kaldırdı.    Kadının yüzünün ak bir yaşmak gibi beyazlaştığı-
nı gördü ve biraz daha beklerse tetiği çekemeyeceğini anladı.  Yakınlarda bir çocuk yırtınırcasına ağlıyordu.   Bu çocukları neden
bu kadar ağlatırlar ki  diye düşündü ve aynı an da onun kendi kızı olduğu aklına geldi.   Beyni uyuşmaya başlamıştı.    
Kafasında sanki beyin yerine iri bir buz parçası taşıyordu.    Kendisini tutamadı, midesinin boş olmasına karşın öğüre öğüre yatağın üstüne kusmaya başladı.    Kızını düşündü.   “Yavrucak daha meme çocuğu” dedi.    Silahını indirdi.   Elinin sırtıyla dudakla-
rını sildikten sonra kadına tiksintiyle  baktı  ve  fısıldadı;  “Kaltak”  
 
                 Ağır demir kapıyı gürültü olmasına aldırmadan bütün gücüyle çekerek kapattı.   Sokağa indi.   Yakındaki evlerin pen-
cerelerinden usulca kendisine bakanları hiç umursamadı.    Hızla kente doğru yürümeye başladı.   Doğuda gökyüzünde belli belir-
siz bir grilik oluşmaya başlamıştı.
                  ….  …..

 DR. SALİH YURTBAŞI

1024px-Adana_Sailing_Club

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s