ADİL KARCI’DAN “ADANA PORTAKALI”

“Hyperthymesia” TS

ADANA PORTAKALI

portakal

1978 yılının soğuk bir Aralık günü, öğlenden sonra satışların sona erdiği saatlerde, Berlin sebze halinin koridoruna uzunlamasına dizilmiş masaların etrafında oturan yirmi kadar Alman kabzımaldan kendilerine sunmuş olduğum portakallar ile ilgili düşüncelerini duymayı bekliyorum. Eminim; “Aman tanrım bu ne lezzet, bu ne tat, bu ne aroma!” gibi nidalar duyacağım onlardan. Sabırla bekliyorum. Ama, her nedense, beklediğim o memnuniyet ifadesi suratlarında bir türlü belirmiyor ve coşmak, haykırmak bir yana, tek kelime bile etmiyorlar! Kulaktan dolma Almancamın beynimde dans ettirmekte olduğu kelimelerle oluşturduğum soruyu (konuşmaya başlayınca unutmamak ya da yanlış telaffuz etmemek için) birkaç defa içimden tekrarladıktan sonra şirin bir tavır takınıp orta yere soruyorum: “Schmeckt es gut, nicht wahr?” (Tadı iyi değil mi?) Tarihi filmlerde Herkül karakterini canlandıran Steve Reeves’i andıran iri yarı bir tanesi bana doğru dönüp uzun uzun konuşmaya başlıyor. “Evet”, “Güzel” manasına “Ja” ya da “Gut!” gibi kısa bir cevap verse sorun olmayacak da, bende o kadar Almanca yok ki attığı uzun nutkun tamamını anlayabileyim! “Bre adam, hem doğru dürüst Almanca bilmezsin hem de soruyu Almanca sorarsın, ayıkla pirincin taşını şimdi bakalım!” diye içimden kendimi suçlarken yanımda oturan komisyoncum Roger’e dönüp söylenenleri İngilizceye çevirmesini rica ediyorum, sanki o adamın söylediklerinin çoğunu anlayabilirmişim gibi de “Hızlı konuşuyor, bazı kelimeleri kaçırabilirim, o nedenle yani…” bahanesine sığınarak.

İhracatçı olmaya karar verdiğim o yıl, “acaba yurt dışına ne satsam?” diye araştırma yaparken yaş sebze-meyve sektöründeki arkadaşlarımın teşviki ile Berlin hal kompleksinde bir Alman komisyoncu ile anlaşmış, ona Çukurova’da üretilen sebze ve meyveleri Almanya’da yaşayan Akdenizli ve Ortadoğuluların tüketimine sunmak üzere (yeşil biber, patlıcan, kabak, asma yaprağı, yeşil erik vs. gibi ürünleri) hava yolu ile göndermeye başlamıştım. Biraz kazanç elde etmenin yanı sıra, her şeyin ilkini yapmış olma zevkine de nail oluyordum bu arada. Mesela; taa o yıllarda sebze meyve paketlemesi için karton ambalajları bizzat dizayn edip imal ettirmek gibi, yaş sebze meyveyi günlük olarak uçakların bagaj bölümünde, valizlerden arta kalan boşluklara koydurup normal tarifeden daha ucuza hava taşımacılığı sağlamak gibi ilkler yani.

Bir gün yazıhaneme gelen bir arkadaşımın: “Babamın bahçesinde çok güzel Vaşington portakal var, neden onları da göndermiyorsun?” demesi üzerine hemen Berlin’deki komisyoncuma teleks mesajı yazıp bu konudaki fikrini sormuştum. Hava yolu ile portakal göndermenin pahalıya mal olacağını, dolayısı ile kâr etme ihtimalinin zayıf olduğunu, kara yolu nakliyesinin daha uygun olacağını, TIR ile gelecek olan yirmi ton kadar portakalı kısa zamanda satıp bitirme imkânının olmadığını, bu nedenle başka kabzımallarla da anlaşma yapmam gerektiğini ve bu konuda bana yardımcı olabileceğini, bunu sağlamak için de Berlin sebze ve meyve halinde kokteyl düzenleyip diğer kabzımalları davet edebileceğini, kokteyl sırasında Adana portakalının tanıtımını yapabileceğimizi yazmıştı. Heyecanla hemen Seyhan nehri kıyısındaki o bahçeye koşmuş, numune olarak götürmek amacı ile yarım valiz dolduracak kadar portakalı bizzat ellerimle toplamıştım. O yıllarda vize problemi olmadığından dolayı (ve de Türk Hava Yollarına her gün üç yüz kutu kadar mal taşıtıp sürekli para ödediğimden dolayı) ertesi sabah uçağa atlayıp Berlin’e gitmem zor olmadı. O yıllarda Türk Hava Yolları uçaklarının sadece Doğu Berlin’deki Schönefeld hava alanın kullanmaya mecbur olması nedeni ile iki gümrük kapısından geçmem gerekiyordu ve bu zaman kaybı sebebi ile de kokteyle ancak ucu ucuna yetişebilmiştim.

Orange_tree_(chez_fine)

“Meyveler çok güzel, kaliteli ve sulu ama bunu Alman’lara satamayız, çünkü bunlar portakal değil!” demiş meğerse bizim nutukçu Herkül. Diğerlerinin baş sallayarak onun söylediklerini onaylamalarından dolayı da başka birisinin söz alıp bu konuda değişik bir görüş beyan etmeyeceği belli olmuş oldu. “Beyninden vurulmak” deyiminin ne anlama geldiğini ben de on an öğrenmiş oldum tabii ki bu arada! Kulak uğuldaması, göz kararması, baş dönmesi gibi ârazların hepsi bir olmuş üzerime çullanmışken, bastırmayı başaramadığım bir öfke ile, benim kabzımalım olan Roger’e dönüp İngilizce olarak bağırdım “Sor ona o zaman, bu portakal değilse portakal dediği şey nedir?”

Soruyu duyan adam ayağa kalktı, sağa-sola kaykıla kaykıla kendi tezgâhına gitti, yumurtadan biraz irice, sarı renkli bir şeyleri getirdi masanın ortasına koydu. Gidip bir tanesini aldım baktım ki ne göreyim? Hepsi Yafa portakalı müsveddesi! Ki, getirdiklerinin en güzeli bile, (“Jaffa” olarak tescilli olduğundan dolayı bizim Şamuti adını kullanarak satmaya mecbur kaldığımız) yafa portakallarımızın yanından geçemez! Çakma Herkül o arada kabuğunu soymuş olduğu İsrail yafasından bir dilim uzattı bana, ağzıma attım. Aman tanrım! Resmen limon gibi bir şeydi bu yahu! Gayri ihtiyari yüzümü ekşiterek (o hırsla Almancayı iyice sökmüş olmalıyım, ya da kelime yanlışlarını filan artık umursamaz hale gelmiş olmalıyım ki) ona kendi lisanında sordum: “Bu nedir? Portakal dediğin bu mu?”

Daha sonra Roger’in anlattığına göre, yıllar öncesi İsrail’deki resmi pazarlama kuruluşları Almanya’ya sürekli olarak gemiler dolusu bedava yafa portakalı göndermişler ve böylece portakalı pek tanımayan Almanlarda özel bir damak tadı oluşturmuşlar! Bir malı üretmenin değil, onu pazarlayarak paraya çevirmenin daha önemli olduğunu öğrenmem yegâne kârım olmuştu bu çabam sonucunda.

Geçenlerde günlük gazetelerin bir tanesinin Çukurova sayfasında bir haber gözüme takıldı. Adana portakalının satılamadığından, dalında kaldığından ve üreticilerin zarar ettiğinden bahsediyordu. Gayri ihtiyâri acı acı güldüm, yıllar öncesine doğru daldım ve taa 1950’li yıllara kadar gittim.

O yıllarda, Aralık ayından Mayıs ayına kadar okulların önünde yerli portakal satılırdı. Bol çekirdekli olan o portakalları soyup yemek için değil, tepesinden çivi ile delik açıp suyunu emmek için satın alırdık. Okul yolu üzerinde, Feride teyzenin evinin önündeki kaldırımın ortasında cılız bir yerli portakal ağacı vardı. Belediye, bir zamanlar portakal bahçesi olan o semtten yol geçirirken mi, yoksa parselasyon yaparken mi bilinmez, tüm bahçeyi söktürmüş ama yol kenarında kalan bu ağaca dokunmamış olmalıydı. O ağaçta baharda beyaz beyaz çiçekler belirirdi ve biz bir gün bunların meyveye dönüşeceğini, taş atıp o meyveleri düşüreceğimizi, tepelerini delip sularını somuracağımızı hayal ederdik. Heyhat! O meyvelerin sararıp olgunlaşmış halini hiç göremedik, zira daha çiçekken Feride teyze onları toplar ve portakal çiçeği reçeli yapardı. Arta kalan üç-beş çiçek ise meyveye dönüşüp ceviz kadar bile olamadan görünmeyen bazı eller tarafından kopartılır, yok edilirdi. Meyvesini hiç yiyememiş olsak da severdik biz o ağacı. Bir gün okul dönüşünde ağacın ince bir dalının orta yerinden derince çatlayıp yere doğru sarkmış olduğunu gördük, çok üzüldük. Aklı evvel arkadaşlarımdan Çifte Mendilli Necdet çatlak dalı bez ile sararsak daldaki kırığın kaynayacağını söyledi ve en güçlü olanımız Azman Mithat’ın omuzlarına (deve güreşi yapar misali) oturarak yerde bulduğu bir kurdele ile dalı çatlak yerden sardı, kurdelenin sarkan uzun uçlarından da bir fiyonk yapıp bıraktı. Artık her geçişte ağacın altında durup tedavi ettiğimiz dalı inceler olmuştuk ki birkaç gün sonra bir şey dikkatimizi çekti. Ağacın diğer dallarına da “çaput” tabir ettiğimiz rengârenk bez parçaları bağlanmıştı ve de bağlanan çaputların sayısı her geçen gün artıyordu! Biz “ağacı tedavi etmeye amma da meraklı insan varmış” diye düşünürken bir kadın geldi, zorlukla uzanıp dalın bir tanesine bir bez bağladı, ellerini havaya açtı, mırıl mırıl bir şeyler mırıldandı, ellerini yüzüne sürdü ve sonra yürüdü gitti. Biz kadının arkasından aval aval bakarken pencereden bize bakan Feride teyzenin sesi duyuldu: “Ne dikilmiş duruyorsunuz orada lan veletler?” Yakın komşuları olduğu için Feride teyzeden korkmayan Necdet “Bu giden kadın ne yaptı diye merak ettik teyze” dedi. “Oğlum”, dedi Feride teyze, “bu ağaç dilek ağacı oldu artık! Kim ne dilerse oluyormuş. Kızların bahtını bile açıyormuş. Ben de oğlum iş bulsun diye dilemiştim, valla bir hafta sonra çırçır fabrikasına kâtip olarak işe girdi! Ben de bu ağacın hikmetine inanıyorum!”

Meğerse Necdet’in sardığı o kurdele ile başlamış her şey! Kurdeleyi her gören bir çaput bulup bağlar olmuş ağaca! Kendimize mal ettiğimiz o ağaç artık bizim değil ağaçtan medet uman insanların malı olmuştu böylece!

2576652-dilek-agaci

O zamanlardan bu güne kadar köprünün altından çok sular geçti. Modern paketleme tesislerimiz, türlü türlü ambalaj malzemelerimiz, kaliteli meyvelerimiz, TIR filolarımız, soğutuculu gemilerimiz, velhasıl her şeyimiz var artık ve rakip ülkelerden pek de geride değiliz ama yine de hâlâ bir şeyler eksik gibi sanki.

Bunca yıldan sonra bulabileceğimi hiç sanmıyorum, ama keşke o dilek ağacı yaşıyor olsa ve keşke gidip onu bulabilsem ve ben de bir dalına kurdele bağlayıp Adana portakalının bahtını açtırabilsem! Bahtımız mı, yoksa pazarlama yöntemlerimiz mi eksik, onu da henüz çözebilmiş değilim ya, neyse artık…

Adil Karcı
07.03.2015

1746541-dilek-agaci

2 thoughts on “ADİL KARCI’DAN “ADANA PORTAKALI””

  1. MUAMMER ARIKAN muammer.arikan@gmail.com [TAC64] Today at 12:24 PM
    To
    tac64

    Adiyl’im yine eline sağlık. (Sadece bu sene mi bilmiyorum ama) tüm turunçgiller üreticileri bu sene zarara uğradı. Ege bölgesinde de mandalina üreticileri ürünlerinin değerini alamadı. Çocukluğumda benim akrabalarımın 30-40 dönümlük bir portakal/limon bahçesi sayesinde, hem de iki-üç ailenin ağa düzeni ile yaşadığını hatırlarım da!
    Senin de değindiğin gibi ürünün kalitesi kadar, belki daha fazla, akıllı ve etkili pazarlama önemli. Bizim yönetimler kabaca 1960’ların başından beri tarıma üvey evlat muamelesi yaptılar, sanki sanayileşme gayretlerinin olmazsa olmaz şartı tarımı ihmal etmekmiş gibi. Bu sayede işsizliğin önlenmesinin önemli bir aktörü neredeyse öldürüldü, şehirlere akın çok arttı. Üreticilerimiz de devlet desteksiz etkin bir pazarlama stratejisi geliştiremediler.
    Geçen gün bir yerde okudum Türkiye son on yılda yiyecek kalemleri ithalatına tam 140 milyar dolar harcamış! Bir zamanlar kendine yeten 7 ülkeden biri olarak şişinirken ülkenin düştüğü duruma bak. Kendini yenilemeyen tohum sayesinde çiftçi de belini doğrultamıyor. Özal’ın tarım bakanı Hüsnü Doğan’la Nurol’da uzun süre beraber çalıştık, sohbetlerimizde maalesef onun da Türkiye’de tarımı motor sektör olarak görmediğini farkettim.
    Bakalım bu kısır döngüden çıkabilecek miyiz…

    Like

  2. Kimden: Alp Ozdogru
    Gönderme tarihi: ‎7.‎3.‎2015 16:32

    Adil,
    Harika bir öykü. Adana günlerimi anımsattı. Bir zamanlar oralarda “tatlı limon” olurdu. Babam rahmetli arada bir Ankara’ya yollardı. Hala bulunuyor mu, merak ettim.
    Sevgiler,
    Alp

    Like

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s