ADİL KARCI’DAN “YEDİNCİ ZEYTİN”

 

YEDİNCİ ZEYTİN

ZEYTIN

Garsonun getirdiği tabaktaki siyah zeytinleri üçüncü sayışıydı Ali’nin; …yirmi üç, yirmi dört ve de yirmibeş!  Onları önce gözleri ile saymış, sonra çatal ile beşer beşer guruplamış, şimdi ise  birer birer tabağın diğer yarısına yuvarlayarak tekrar saymıştı.   Evet, tastamam yirmibeş zeytin vardı tabakta.  Bu bir tesadüf olamazdı.  Kendisi zeytin sayımı ile meşgulken garsonun getirmiş olduğu çayın farkına bile varmadı, yıllar öncesine daldı gitti.

On-onbir yaşlarındayken, annesi, babası ve kardeş ile Ankara’nın kenar mahallelerinin birisinde oturuyorlardı.   Evin tek odasını ana-babası kullanırken, bir köşesi mutfağa dönüştürülmüş minyatür salonda ise kendisi ve kendisinden dört yaş küçük kardeşi Cumali oyun oynar, ders çalışır ve akşam orta yere serilen yer yatağında yatarlardı.  Mutfak olarak ayrılan köşe, tezgah üzerine yerleştirilmiş bir lavabo ve duvara çakılmış dört raflı bir tahta kaplıktan ibaretti.  Tezgahın bulaşık yıkanmayan sağ tarafında birkaç tane cam kavanoz dizili olurdu.  En baştakinin içerisinde pırıl pırıl parlayan siyah zeytinler vardı her zaman ve kavanozdaki zeytin miktarı yarıya düşmeden kavanoz mutlaka tekrar tepeleme doldurulurdu.  Çok severdi siyah zeytini, hele ki yanında mis gibi maya kokan  sıcak bir somun ekmek ve de bol şekerli bir çay olursa!  Yattığı yerden görülebilen kavanozları ve gece lambasının ışığında parıldayan zeytinleri uzun uzun seyreden Ali bir an önce sabah olmasını dileyerek uykuya dalardı birçok gece.

Kahvaltı kokusu diye bir şey var mıdır?  Evet, vardır!  Hele o soğuk kış günlerinde yakılan kömür sobasının üzerinde demlenen çay da oldu mu, o peynirin, o zeytinin, o ekmeğin kokusunu duymamak mümkün mü ki?

O yıl okullar açılmadan bir hafta kadar önce, inşaatta çalışan babası ikinci kattan aşağıya düşmüş, iki kaburgası ile sol bacağını kırmış, yerinden kalkamaz hale gelmişti.  Önceleri  babasını her gün evde görmekten mutlu bile olan Ali, durumun vahametini zeytin kavanozunun sonuna kadar boşaldığı halde tekrar doldurulmadığını  fark ettiğinde anlayacaktı.  Hiç gelirleri kalmamıştı.  Elinden biraz terzilik gelen annesi daha önce  komşulara yaptığı bedava dikiş işlerinden, utana-sıkıla da olsa, para almaya başlamıştı.  Daha önceleri babası tarafından yapılan bakkal alışverişi de Ali’ye kalmıştı artık.  Her sabah annesi eline beş lira verip bakkala gönderiyor, bir liralık zeytin, iki liralık peynir ve iki ekmek aldırıyordu.  Artan para da Ali’nin okul harçlığı oluyordu.  On dakikalık bu bakkal alışverişinde dönene kadar annesi yere koyduğu hamur açma tahtasının üzerine  eski  bir beyaz pikeden keserek yaptığı örtüyü seriyor, dört küçük servis tabağı ile ince belli bardaklara doldurduğu ikisi açık, ikisi koyu dört çayı sofraya dizmiş oluyordu.  Kahve tabağına konulan altı adet kesme şeker ise sadece çocuklar içindi artık.  Bağdaş kurarak etrafına oturdukları o yoksul kahvaltı sofrasından, yiyeceklere olmasa da, sevgiye doyarak kalkıyorlardı her sabah.

Bakkal Hüsnü amcanın leblebi külahına koyarak tarttığı zeytinler her defasında ya yirmidört ya da yirmi beş adet çıkardı. Vücudundaki kırık kemiklerden dolayı zar zor sofraya oturan babası zeytinleri altışar altışar paylaştırır, yirmibeş tane olduğu günler ise, fazla olan bir zeytini, çok sevdiğini bildiği için, Ali’nin tabağına koyardı.  Bir zamanlar bol bol yiyebildikleri zeytini artık sayı ile yemek durumundaydılar, çaresiz.  Paylaştırılan peynirin miktarı Ali’yi pek ilgilendirmezdi ama paylaştırma sonunda artmasını umduğu  o bir adet fazla zeytini her defasında heyecanla beklerdi.

“Beğenmediğiniz bir şey mi var?” diye soran garsonun sesi ile kendine geldi Ali.

“Yoo, yo, hayır herşey mükemmel,” diye cevapladı Ali, masaya gelen tabaklardan daha  bir lokma bile almadan, “neden sordunuz?”

“Bilmem, çayınız, yumurtanız… hepsi soğudu… henüz hiçbirşey yemediniz de…”

Kendisi  Ankara Gazi Üniversitesinden inşaat mühendisi olarak mezun olduktan sonra, artık iyice yaşlanan anne ve babası Antalya’daki Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanan kardeşi Cumali’nin peşine takılmış, Antalya’nın nispeten ucuz semtlerinden birisi olan Kepez’de iki odalı küçük bir daire kiralamış ve oraya yerleşmişlerdi.  Ali ise Ankara’daki bir mühendislik şirketinde iş bulmuş, kısa zamanda terfi ederek umduğundan biraz daha fazla para kazanmaya başlamıştı. Kaburgaları iyileştikten sonra inşaat bekçiliği yapan babası, terzilik yaparak kendisine destek olan karısının yardımı ile iki oğlunu da okutmuş, yıllar öncesi hayal ettiği gibi, birisinin mühendis, diğerinin doktor olmasını sağlamıştı.  Aslında büyük oğlu doktor olsun istemişti, tersi olmuştu,  ama olsundu, doktor olup babasına bakmadıysa da mühendis olmuş bakıyordu babasına Ali, hem de sadece babasına değil hepsine.  Her vesile ile “Allah herkese Ali gibi hayırlı evlat versin, o olmasa şimdiye nefesimiz tükenir, Cumali’yi okutmaya devam edemezdik” diyordu kahve arkadaşlarına.

Gerçekten de Ali hem ana-babasına, hem de halen talebe olan kardeşine çok destek oluyordu.   Çalışkanlığı, başarısı ve kibarlığı dolayısı ile kendisini çok seven başmühendis Cemil Bey, ana-babasını ziyaret etmesi için bu bayram ona bir hafta izin vermiş, bununla da kalmamış, şirket arabalarından birisini alarak gitmesini, uzunca bir süredir görmediği yakınlarını gezdirip iyi zaman geçirmesini söylemişti.  Bayramdan iki gün önce sevinçle yola çıkan Ali,  o sabah yapmayı unuttuğu kahvaltısı için Antalya’ya ikiyüz kilometre kala bir dağ lokantasında durmuş, lokanta sahibinin öve öve bitiremediği özel köy kahvaltısını ısmarlamış ama tabaktaki yirmibeş zeytini görünce açlığını unutup eskilere dalıp gitmişti.

“Yirmi beş adet zeytin ha? Yine yirmibeş!” dedi kendi kendine konuşarak,  “Bunda mutlaka bir hayır var!”

Ne de sevinecekti annesi kendisini görünce?  Hala sol bacağı aksayan babası onu bağrına basacak ve eskiden olduğu gibi “Alim! Oğlum!” diyecekti.  Ya kardeşi Cumali?  Kucaklayıp havaya kaldırmaya çalışacaktı abisini, küçükken denediği güç gösterisinde yaptığı gibi, ama bu defa sonsuz bir sevgiyle…  Bir de sürprizi vardı Ali’nin onlara; çalıştığı şirkette genel müdür sekreteri olan  sevgilisi Serpil’in resmi vardı iç cebinde.  Hani “Oğlum, helal süt emmiş bir kız bulup da evlensen ya artık!” deyip dururdu ya anası?  İşte bulmuştu o kızı.   Aslında bu bayram ziyaretinin asıl sebebi de buydu.  Fotoğrafını göstererek onlardan onay aldıktan sonra bir gün Serpil’i de alıp gelecekti yanlarına.  Beğenmemeleri mümkün değildi gerçi de, ya “olmaz” derlerse ne yapacaktı!  Bir tarafta peri kızı gibi sevgilisi, hatta sözlüsü, diğer tarafta canı gibi sevdiği ailesi…  “Yok, yok..” diye geçirdi içinden, “Serpil’i beğenmemek ne kelime, bayılacaklar, bayılacaklar!” Ve bir an kara bulut gibi içini kaplayan sıkıntıdan kurtardı kendisini böylece.  Bekleye  bekleye iyice soğumuş olan tereyağlı yumurta ile başladığı kahvaltısını alelacele bitirdi ama zeytinlere dokunmaya eli varmadı bir türlü, kıyamamıştı yirmibeş sayısının sihrini bozmaya.    Kimsenin kendisini izlemediğinden emin olduğu bir an lokantanın reklamı için masaya konulmuş olan broşürden bir sayfa yırttı, leblebi külahı şeklinde kıvırdı ve zeytinleri bu külaha boşaltıp ağız tarafını büzdü, ceketinin sağ cebine koydu.  Zeytin tabağı boştu, fakat masada bir tek zeytin çekirdeği bile yoktu!  Garson bu tuhaf duruma mutlaka şaşacaktı ama “Aman boşver, zeytinleri yeyip çekirdeklerini ağaçların altına attım sanır olsa olsa.” dedi kendi kendine.

Kontak anahtarını çevirirken içinin o çocuksu heyecanla dolduğunu hissetti.   Kalbi neredeyse gıdığının altına kadar çıkmış ve sanki orada atıyordu.  İçi içine sığmıyordu.  Yarın sabah kahvaltıda bu yirmibeş adet zeytini bakalım babası nasıl pay edecekti bu defa?  Yedinci zeytin yine kendisinin mi olacaktı acaba?

Adil Karcı – 16.07.2015

(Ramazan Bayramı arefesi)ZEYTIN2

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s