“TEKSAS” MI DEDİNİZ?

“TEKSAS” MI DEDİNİZ?

Unknown-1

Akşam yemeği sonrası elimde keyif çayım, ayağımı uzatmış televizyonda seyredecek bir şeyler arıyorum.  Hangi kanalı açsam ismi “kara” ile başlayan bir dizi (ya da onlardan  bir tanesinin fragmanı) çıkıyor karşıma.    “Çıt!” Karagül. “Pıt!” Kara Sevda, “Tık!” Kara Ekmek.  “Çat!” Kara Bela!  Kara’lardan kurtulmaktan tam ümidimi kesmişken “kara”sız bir şeye rastlıyorum ekranda ama onun da adı “Acı Aşk”!  “Eh, ülkenin içinde bulunduğu bu durumda diziler pembe, aşklar da tatlı olacak değil ya” diyorum içimden ve yüz bilmem kaçıncı defa seyrettiğim Kemal Sunal filmlerinden her hangi birisine rastlamak ümidi ile geziniyorum kanallarda; bir nebze olsun gülümseyebilmek adına.   

 kara-para-ask_1

Hadi “kara” isimli olmalarına katlandık diyelim de,  her nedense bu dizilerdeki bütün olaylar tek bir aile içerisinde ve genellikle aynı mekanda geçiyor.  Kimsenin bir gün çalıştığını görmesek de, tüm ailenin ortak olduğu (ama ne iş yaptığı bilinmeyen) bir şirketleri oluyor mutlaka.  Havuzlu villalar, özel şöförlü lüks otomobiller ve de mini etekli, önünde küçücük beyaz önlük takılı, başında beyaz keple gezinen hizmetçi kızlar…  İyi has da, bu kadar lüks ve refah içerisindeki insancıklar nedense hiç alçak sesle konuşamıyorlar ve de hiç  gülmüyorlar!   Devamlı bağırtı-çağırtı, sürekli gözyaşı…  Ama bu tür dizilerin iyi bir tarafı da yok değil hani. O da, birkaç hafta seyretmeseniz bile,  pek bir şey kaçırmıyor olmanız.  Zira iki kişinin aynı kelimeler ve cümlelerden oluşan kısa bir konuşması bile en az birkaç ay sürüyor.

Unknown-2 Bu arada anlayamadığım bir şey daha var; herkes silahlı!  Herkes her fırsatta birbirinin kafasına bir tabanca dayıyor.  Küçücük bir münakaşa mı oldu?  Hop!  Eller bele gidiyor ve daha önce var olduğu hiç belli olmayan kocaman tabancalar çıkıyor ortaya.  Sanırsınız ki herkes Zati Sungur!  Tabi, tabi, kadınlar da dahil buna.

 images

Rastgele tıklayıp o an seyretmekte olduğum bir dizide millet yine silahlara sarılınca,  “biraz geç oldu ama bunları seyretmektense kahveye gidip arkadaşlarla biraz geyik muhabbeti yapsam daha iyi olurdu” diye düşünüyorum ve biraz sonra kendimi kahveden içeriye girerken buluyorum. Selam faslından sonra bana da masada yer açıyorlar, bir çay ısmarlıyorlar, oturuyorum.  Dördüncü tur “Eee, daha daha nasılsın?” faslı da bittikten sonra, Cambaz Hüsnü benim gelmemle kesilmiş olan konuşmasına kaldığı yerden devam ediyor:

 

“Hee, ne diyodum?   Bizim avrat, diyodum.  Müsrifin teki birader.  Lan bir haftada dört carcur (şarjör) mermi harcanır mı lan?  Yok karşıkı Huriye cadısı bizim balkona en az yüz kurşun sıkmışmış da, yok karşılık vermezse olmazmış da, falan filan.  Allah canımı alsın gösterişten başka bi şey deel!  Bizim balkona baktım, sen de on, ben deyim onbeş kurşun deliği var hepsi hepsi.  Sen kalk elli altı tane saydır karşı balkona!  Bu fişekleri yoldan beleş mi topluyok lan?”

 superthumb

Tam o sırada kahveye işportacı Fırıldak Nejat girmez mi?  Tezgahına sıraladığı boy boy mermi kutularını göstere göstere, sırıtkan bir ifadeyle konuşmaya başladı;

“Selam abiler, dayılar ve de amcalar!  Çekirdek isteyen varsa verelim.   Taze geldi”.

 

“Yedi atmışbeşin kutusu kaça lan Neco?” dedi kambur Selim, “Benim avrat ısmarladıydı da.”

“Senin için özel birşeyler yaparız emmim be, kaç kutu lazım?”

 Unknown

Nejat’ı görünce yüzü ekşimtırak olan Kel Eşref dayanamadı “Almayın ha bu adi heriften, hepten sahte lan bunun sattıkları.  Fişeklerin barutundan çalmışlar; çekirdek namluda tıkanıp kalıyor.  Çin malı mıdır nedir?”

“Ayıp ettin be Eşref dayı.  Gel bak, hepsi resmen ithal malı. Sen benim mermilere kusur bulana kadar, Nuh Nebi’den kalma çakaralmazında hata ara.”

 

Çayım bitmişti ve bu mermi muhabettiden de sıkılmıştım artık. Kalktım eve yollandım.

 

Kapıyı açan karım manalı manalı baktı.  Dayanamadım, “Ne var hatun ne bakıyorsun yüzüme öyle?” diye sordum.  “Yine elin boş geldin de…” dedi ve arkasını dönüp mutfağa doğru yürüdü.  “Dur hele yahu, ne getirecektim ki eve?” diye seslendim arkasından.  Durdu, döndü,  iki elini beline dayadı ve;

“Kaç kere söyleyecem?  Evde ilaç için bir tane bile mermi kalmadı, hani beş-on kutu getirecektin?” 

 “Yahu unutmadım, hatta bu akşam Nejat’tan alacaktım, arkadaşlar ‘sahtedir’ dediler, vazgeçtim.  Yarın gider adı sanı belli bir dükkandan alırım.”  

Yemek masasının üzerine abanıp ders çalışma pozisyonuna girmiş oğlum atıldı;

Unknown-3

“Baba yaa… Bugün örtmen benim tabancamı gördü, ‘babana söyle sana doğru dürüst bir şey alsın’ dedi.  Artık altı-otuzbeşi kadınlar bile küçük diye kullanmıyorlarmış.  Hatta yedi-altmışbeş bile birkaç yıl sonra tarih olacak diyorlar.

“Biraz daha bekle oğlum, sendeki sıfırı (6.35 cal.) kız kardeşine veririz, sana da en kıralından bir dokuz milimetrelik CZ alırız”. 

 “Yaa baba yaaa, almışken bir simit ya da gılok alsan ya, Çek malını ne yapayım?

“Simit de nereden çıktı lan, ne alaka şimdi?”  

“Sen de nerelerde kalmışsın baba ya?  Smith Wesson yani…  Ya da Glock, ya da daha güzel bi  şey, ne biliiim işte… Hem kendine de son model bi tane alsan iyi olur artık ha.”

Hatun lafa karıştı;

“Baba oğul alın bakalım yeni yeni şeyleri, ama hep de kendinize alın!  Şurada sizin için saçını süpürge etmiş kadına bir günden bir güne ‘artık fabrikası bile kapanmış, ikinci elden alınma 7.65 Llama’yı çöpe at, bak sana ne hediye aldık’ deyip güzel bir tabanca mı getirdiniz?”

“Haklısın da hanım, az daha idare et, valla aklımda, alacam sana güzel bir şey, söz.”

“İdare et, idare et…de ne zamana kadar?   Dün gece halamın kızının kınasında iki şarjör boşalttım, kimsenin umuru bile olmadı.  Ben sıktım ben dinledim.  Elin kadınları 14’lüyü öttürdü müydü tüm karşı mahalle dinliyor valla!  Hem bana bak, o kızın düğünü de yarın ha.  En az dört kutu mermi bana sıkmalık, dört kutu da geline takılık olarak lazım, bunu da unuttum demeyesin sakın, seni eve almam valla!”

“Yahu hanım, hani yarım ya da çeyrek altın takacaktın.  Bu mermi ayağı de neyin nesi?”

“Ohooo.. senin dünyadan haberin yok be.  Takı olarak altın demode oldu çoktan.  Şimdi gelinin bir yakını torba tutuyor, sen de mermileri atıyorsun içine.  Altını kim ne yapsın ki artık?  Hem altın gibi onun da sınıfları var.  Mesela bir kutu dokuz milimetrelik mermi bir tüm altın gibi sayılıyor.  Yedi-altmışbeş, yarım altın, altı-otuzbeş çeyrek altın gibi rağbet görüyor.”

 

Bu duyduklarım beni çıldırtmaya yetmişti.  “Tamam lan tamam, ne istiyorsanız alacam, ceketimi bile satıp evdeki tüm tabancaları yenileceyeceğim, hatta hafta sonları zevki için bir de taramalı alacam, oldu mu?!” diye bağırdım.

 

“Baba, üşüyeceksin, kalk yatağına git istersen” diyen kızımın sesi ile kendime geldim.  Meğer 

televizyonun karşısında sızmış kalmışım!”  

“Baba, bu arada,  demin ‘alacam, alacam’ diye sayıklıyordun.  Rüya mı görüyordun?  Neydi o alacağın?”  

“Boşver kızım, rüya işte…boşveeerr…” dedim.

Dedim demesin de rüyayı anımsayıca aniden ürperdim, zira “Abdala malum olurmuş” derler.  

Gelecekte, filmlerde gördüğümüz vahşi batı Teksas’ındaki gibi bir yaşam mı bekliyor bizi yoksa?

Neyse, neyse… müsterih olun; ben “aptal” olabilirim ama “abdal”  olabileceğimi hiç sanmıyorum.  Yok canım malum falan olmamıştır, yok, hayır, hayır, olmamıştır, olmamıştır!

Bu nedenle rahat olun!

Olabilirseniz, tabi.

2 

Adil Karcı

27 Aralık 2015

 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s