ADİL KARCI’DAN “3378″

 

payphone1

 

3378
 
İlkokul üçüncü sınıftayız.  Öğretmenimiz Muzaffer hanım, kızlar önde erkekler arkada olacak şekilde,  tüm sınıfı üçerli sıraya sokmuş bizi postaneye götürüyor.  Her ne kadar arada bir “sırayı bozmayın” diye bağırıyorsa da sıranın bozulmasını aslında pek önemsemiyor olmalı ki durup bize bakmıyor bile, zira o zamanlar Adana caddelerinde motorlu taşıta rastlamak şimdilerde yolda uzay mekiğine rastlamak gibi nadirattan bir olaydı. Yani, fazla bir tehlike ihtimali yoktu ki, niye baksındı? 
 
Neredeyse yarım saat süren bir yürüyüş sonrası koca bir binanın önüne geliyoruz. (O bina artık “eski postane” ya da “büyük postane” olarak anılmakta olup halen görevine devam etmekte).  “Burada bekleyin ve sakın sıradan dışarıya çıkmayın” diye bizi tembihleyen öğretmenimiz binanın önündeki kocaman kapıdan girip kayboluyor.
 
Dakikaların ne kadar sürdüğünü o yaşta bilemediğimizden, bir ölçü olarak diyelim ki iki şarkı uzunluğu kadar bekledikten sonra, öğretmenimiz yanında zebellah gibi bir adamla dışarıya çıkıp yanımıza geliyor.  Çiçek  hastalığı sonucu oluşan çopurlukların  yüzüne korkunç bir hava vermiş olduğu uzun boylu, parlak siyah saçlı, zeytin tanesi gibi siyah gözleri çukura kaçmış adam elinden geldiğince sevecen bir tavır takınarak “Merhaba çocuklar, postanemize hoş geldiniz” diyor.  Adamın korkunç görüntüsünden dolayı sus pus olmuş bizler, yılların verdiği alışkanlıkla (ve de kendimizi canavar görüntülü adama beğendirebilmek için abartıya kaçarak) avazımız çıktığı kadar, hep bir ağızdan “Saaaaoooolllll” diye bağırıyoruz.
 bgVdRm
ADANA’DA BİR KÖRESE (FAYTON)
Bu kadar büyük bir binaya ilk defa giriyor olmanın heyecanı ile  içerde sessiz sedasız yürümeye başlıyoruz.  Önce pul satılan gişenin önünde duruyoruz.  Adam bize mektup ile ilgili birşeyler anlatıyor, kimimiz onu dinliyoruz, kimimiz de ilk defa gördüğümüz tavan vantiratörünün dönüşünü aval aval seyrediyoruz.  Oradan oraya adım adım yürütüyorlar bizi, korkunç adam bir pencerenin önünde durup “Burada koli alınır ve gönderilir” diyor, “Koli de ne ki?” diye soran gözlerle birbirimize bakıyoruz ama cesaret edip ne o adama ne de öğretmenimize kolinin ne olduğunu soramıyoruz, üstelik Muzaffer öğretmenin devamlı “Anladınız mı?  Soracağınız bir şey var mı çocuklar?” demesine karşın!
 
Siyah elbise, beyaz gömlek ve kırmızı kravatına rağmen bize hala ilkel bir yaratık gibi görünen adamın basbariton sesi ile “İşte bu da telefon!”  diye ünnemesi bizi kendimize getiriyor ve ilk defa anlatılanları can kulağı ile dinlemeye başlıyoruz. Zira, telefon denen cihazı duymuşuz, merak ediyoruz ama daha hiçbirimiz yakından görmemişiz!
Duvara monte edilmiş simsiyah kocaman bir kutunun üstündeki kömür ütüsünün sapını andıran şeyi eline alan adam “Bu ahize” diyor “işte burasını kulağınıza dayayıp dinleyeceksiniz, buraya da konuşacaksınız”.  Daha sonra cebinden sarı bir para çıkartıyor, bir yarıktan içeriye atıyor, üzerinde rakam bulunan  delikli bir çemberi çeviriyor ve “Alooo Hafize hanım ben Yusuf, ilkokul talebelerine telefonu tanıtmak için sizi arıyorum, lütfen onlarla birkaç kelime konuşurmusun?” diyor ve siyah kablosunu sallaya sallaya elindeki ütü sapı gibi şeyi en önde duran Lütfiye arkadaşımıza uzatıyor.  Kız ne yapacağını kestiremiyor; uzatılan ahizeyi eline mi alsa, yoksa adamın elindeyken mi dinlese, bir türlü karar veremiyor.  Neyse ki öğretmenimiz araya giriyor ve ahizeyi adamın elinden alıp Lütfiyenin kulağına dayıyor.  Telefonun öbür ucundaki kadın “Adın ne?” diye sormuş olmalı ki doğduğuna pişman bir vaziyetteki Lütfiye (belki de en önde durduğundan dolayı kaderine lanet ederek) kısık bir sesle ancak “Lütfiye.” diyebiliyor ve sonra da, sanki karşısındaki kadın kendisini görüyormuş gibi, ha bire sessizce “evet” manasına kafasını sallıyor. Ses olarak hiç çıt yok kızda!  Erkek olduğumuzdan dolayı sıranın arkasına atılmış olan biz oğlan gurubu, konuşma sırasının bize gelmeyeceğinden emin olarak, gülüşüyoruz ve Lütfiyenin bu hali ile dalga geçmeye başlıyoruz:  “Lan aşı vurulurken bile bu kadar korkmamıştı, ne var bunda korkacak, ben olsam şarkı bile söylerim be!”  Aslında durum: “Nah söylersiniz!”di.  Çünkü öğretmen ahizeyi Lütfiyenin yanağından uzaklaştırıp ikinci bir kurban bulmak için etrafına bakınırken biz erkeklerin boyları hemen bir karış kısalıvermişti, hedef küçültmüştük!  
 
O an her ne kadar cesaret gösterip öne fırlamasam da telefonla konuşmak için içimde şiddetli bir istek beliriyor.  Mutlaka denemeliyim ama etrafta benimle dalga geçecek birisi olmadığında!  Derken öğretmenimiz bizim adımıza soruyor: “Peki Yusuf bey, çocuklar da buraya gelip telefon kullanabilirler mi?”  “Elbette” diyor bizim canavar, “ama yaramazlık edip telefonu kurcalamak için değil gerçekten konuşmak için geldiklerinde.”
 
Birkaç gün sonra, kahvaltı ederken,  babamın İstanbul’daki dayıma yazdığı mektubu postaya vermeye derhal gönüllü oluyorum.  “Baba, öğretmen bizi postaneye götürüp öğretti.  Pul alıp yapıştırmayı da biliyorum, hatta koli penceresini bile biliyorum. Hem öğretmen dedi ki, bundan sonra postaneye gitmeyi, mektup atmayı öğrenin dedi!”  “Bunu öğretmen mi söyledi?” diye soruyor annem dudak bükerek”.  “Söylemiştir hanım” diye destek geliyor babamdan “hayata hazırlıyor çocukları kadıncağız, ne yani yol iz bilmez mi büyüyecek bunlar?”  “Al şu bir lirayı” diyor babam, “bu gün bu  mektubu sen at bakalım.”
 
Babam işe gittikten sonra mektubu alıp evden fırlıyorum ve “Giderken sakın kaldırımdan inme!” diye arkamdan uyaran anneme cevap bile vermeden koşuyorum.  Telefon kullanmayı denemem için bu kadar kısa zamanda fırsat çıkmış olmasından ve üstelik de postaneye izinli gidebileceğimden dolayı o kadar heyecanla koşuyorum ki… yani postane yerine İstanbul’a koşsam mektubu dayıma posta teşkilatından daha çabuk ulaştırabilirim, o kadar hızlı yani…
 
“Mektup…” diyorum, “pul…” diyorum nefes nefese, kalın siyah çerçeveli gözlüğünün arkasından bana kızgın gözlerle baktığını sandığım memura.  Hayret!  Gayet yumuşak bir sesle soruyor adam: “Şehir içi mi, şehir dışı mı evladım?”  Hadi gel de bunun cevabını ver bakalım.  Eh, canavar adam konuyu anlatırken dinlemezsen böyle olur işte!  Korka korka “Babam bu mektubu dayıma gönderiyor” diyorum.  Adam mektubu alıyor “Haa, şehir dışıymış” diyor, bana bir pul veriyor ve uzattığım paranın üstünü de avucuma sayıyor.  Bolca yaladıktan sonra pulu öğretilen yere yapıştırıp zarfı adama veriyorum.  “Oraya atacaksın” diye kapının hemen yanındaki mavi sandığı gösteriyor.  Gidip mektubu yarıktan içeriye atıyor ve (artık kendisi ile tanışık olmanın verdiği cesaretle) geri dönüp aynı memura “Şeyy,” diyorum “bir de telefon edecektim”.
 warcalls
“Jeton” denildiğini sonradan öğreneceğim” iki tarafı oluklu para benzeri şeyle tanışıyorum.  “Yirmibeş kuruş” diyor adam, şehir içi değil mi?  Şehir dışı ise yazdırıp beklemen lazım”.  Artık “iç” ve “dış”ın ne manaya geldiğini öğrenmiş olmanın çokbilmişliği ile “Şehir içi” deyip parayı veriyor, jetonu alıyor ve korka korka telefonların olduğu bölmeye geçiyorum.  Ohh, neyse ki telefonların civarında benden başka kimse yok.  Biraz da zorlukla uzanarak ahizeyi kaldırıyorum, kulağıma dayıyorum… bir vınlama sesi.  Ardınan da ilk gelişte öğretilen şekilde (ki önce canavarın attığını para zannetmiş olduğum) jetonu, delikten içeriye atıp, yine dikkatle izleyip öğrendiğim şekilde, 3378 rakamlarını çeviriyorum.
 
3378 annemin uzaktan akrabası olan rahmetlik Necip Tiryakioğlu’nun ev telefonuydu.  Aslen İstanbullu olan Necip bey Almanya’da yüksek tahsil yapmış bir makine mühendisiydi ve o zamanlar Adana’da az sayıda olan  tekstil fabrikalarından birisinin hem başmühendisi hem de ortağı idi.  İşi icabı, Necip Bey amcam  o devrin Adanasında evine  telefon alan nadir kişilerden birisiydi. Eşi Neriman hanım teyzem ise yakışıklı Necip amcama uygun çok güzel bir öğretmen hanımdı.   Her hafta sonu beraber olduğumuz iki de çocukları vardı.  Benden bir yaş küçük oğlu Ahmet benim gerçek kardeşim gibiydi, ondan iki yaş büyük olan Nur ise benim de ablamdı, o kadar yakındık yani.  
 
Telefondaki vınlama sesi değişip uzun ve kesik kesik ötmelere dönüşüyor.  “Şimdi Ahmet açacak telefonu, beni tanıdın mı? Hadi söyle bakalım! diye şaşırtacağım onu” gibi planlar yapıyorum kafamda,  sanki her telefona evde Ahmet cevap veriyormuş gibi.  Telefonun diğer ucundan “Aloooo, kimi aradınız?” diye bir kız sesi geliyor.  Olsa olsa Nur abladır bu, ama nutkum tutuluyor o an!.  “Benim Nur abla, ben Adil, Ahmet’e bir şey soracaktım” diyorum, diyorum ama sadece içimden diyebiliyorum bunu!  Kendimi zorluyorum, yok, nafile, sesim çıkmıyor!  Üstelik “Ne soracaksın?” dese verecek cevabım da hazır değil!  Yüzümü bir ateş basıyor, ellerim titremeye başlıyor ve hemen ahizeyi yerine koyup kaçarcasına çıkıyorum postaneden.
 l0Qd3g
(SEYHAN)
Telefonla ikinci defa tanışmamı ise hiç hatırlamıyorum.  Sanırım yıllar sonra yaygınlaşıp artık bizim eve de gelen telefon sonrası elime ahize alma cesaretini gösterebilmiş olmalıyım.
 
Yukarıda anlattığım hatıram birkaç gün önce aldığım yeni cep telefonumdaki (birçoğunu hiç kullanmayacağım) fonksiyonların girdabında boğuşurken  film şeridi gibi geçivermişti gözümün önünden.  “Pelinsu” dedim yan koltukta oturan sekiz yaşındaki torunuma, “ekranda bir yazı çıktı ‘şekil çizerek giriş şifresi oluşturun’ yazıyor, nedir bu?”
 
Elindeki  tablette Pony resimleri çizmekte olan ve üç yaşından beri ailedeki çeşitli marka ve modeldeki cep telefonlarının girdisini çıktısını hepimizden daha iyi bilen cingöz kız, yaptığı işten kafasını kaldırmadan: “Boşver şekilli şifreyi büyükbaba, parmak izi ile giriş daha kolay, yeni telefonunda o özellik var, istersen hemen sana ayarlayayım.” demez mi?  
 
Dünyaya erken mi gelmişiz ne?
 
Adil Karcı
09.01.2016
 10614314

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s