ADİL KARCI’DAN “İPEK BÖCEĞİ”

İPEK BÖCEĞİ

maxresdefault

“Lan!  Defolun gidin burdan!” diye bağırdı Cadaloz Güllü, “Başlarım şimdi sizin ipeğinize de böceğinize de…Kafam şişti kafaaamm!”

 

Kankardeşim Salih, kardeşi Kıvırcık Hanifi, Malak Macit ve ben, mahallelinin “Cadaloz” lakabını takmış olduğu Güllü Nene’nin evinin tam karşısındaki dut ağacına çıkmış, ipek böceklerimiz için dut yaprağı kopartıyorduk.

 DUT AGACI

“Ne baarıyon bee!” dedi Salih, “Bizi bakkala yollayıp ekmek, yoğurt aldırırken iyiydi ama…” 

 

Güllü Nene, oğlu ve gelini ile birlikte, beş-altı yıl önce İstanbul’dan Adana’ya göç eden Çalgıcı Ali efendinin ekibi ile gelmiş ve bizim mahallenin arka taraflarına yerleşmişlerdi.  Birbirine bitişik olarak yolun kenarına dizilmiş on kadar evde yaşayan bu insanlar geçimlerini düğünlerde çalgıcılık yaparak, çiçek satarak sağlıyorlardı. Birbirinin kopyası olan evleri “koyun ayağı” tabir edilen türde, duvarları kargı kamışı üzerine sıvanan çamurla yapılmış (ama bembeyaz badana boyalı) bir oturma odası ve bir de banyo-tuvalet-mutfak  görevi yapan eklentiden oluşmaktaydı.  Oturma odasının tabanı yerden beş altı karış yükseklikte olur ve tahtadan yapılırdı.  Yanyana dizilmiş tahta masaları iyice bitiştirerek onlarla bir odayı doldurduğunuzu düşünün… işte aynen öyle.  Dış kapıdan girer girmez dört-beş tahta basamakla odanın içine girilmezdi,  “odaya çıkılırdı”.  Kapının yanında ise mutlaka yola bakan bir pencere bulunurdu.  Odanın tabanının yerden yüksekte olmasına rağmen, oldukça geniş olan bu pencere dışardan bakıldığında kapınının üst hizasını geçmezdi.  Yani, odanın içerisinde yere bağdaş kurup otursanız  (hatta hatta uzanıp yatsanız)  yoldan gelip geçeni omuz hizalarından  seyredebilirdiniz.  Yaz aylarında bu pencerelerde sadece elde örülmüş beyaz veya krem renkli perdeler asılı olur, kış aylarında ise devamlı kapalı duran camlara  ilaveten geceleri dıştaki tahta kepenkler de sıkı sıkıya kapatılırdı.  Yoldan geçen seyyar satıcılarla yapılan alışverişin çoğu bu pencerelerden yapılır, nadiren kapıya çıkılırdı.  Eh, haliyle, işi gücü olmayan kadınların çoğu da ömürünü bu pencerelerin önünde geçirir, gelen geçen tanıdıklarını durdurur onlarla sohbet ederler, dedikodu yaparlardı.

 

İşte Güllü Nene de o pencere müdavimlerinden birisiydi.  Hele ki oğlu ve gelini bir yıl kadar önce İstanbul’a geri dönünce, yaşlı kadın pencerenin bir parçası gibi olmuştu.  Kaç yaşında olduğunu bilen yoktu.  Çok yaşlı görünümüne rağmen belki 60  yaşında bile olmayabilirdi, zira o zamanlar zor şartlarda yaşayan, iyi beslenemeyen, tedavi edilemeyen insanlar çabuk çökerlerdi.  Bugün ülkemizde 75 civarında olan yaş ortalamasının o yıllarda 55 olduğu göz önüne alınırsa, bugün yaşamış olsa genç sayılabilecek olan Güllü Nene, 1950’li yıllarda gayet tabii yaşlı sayılırdı.  Hele ki o devirde “yaş altmış iş bitmiş” ya da “kırkından sonra azanı teneşir paklar” gibi deyişler yaygın olarak kullanılırken…

 

Yedi-on yaş gurubundaki biz çocuklar, tabiri caiz ise,  “bir deri bir kemik” kalmış olan Güllü Nene’den çekinirdik. Hatta çekinmek bir yana, dudakları içeriye kaçmış ağzını açtığında görünen sararmış iki kocaman dişinden, kemikli ellerinden, eğri tırnaklarından, çukura kaçmış gözlerinden ve hırıltılı çıkan sesinden dolayı ondan resmen korkardık!  Hiç kimseye adı ile hitap etmeyen bu kadın, hem yaşlılığın sebep olduğu sinir bozukluğundan hem de evdeki yalnızlığının verdiği karamsarlıktan olsa gerek, son zamanlarda çok küfürbaz birisi olmuş çıkmıştı.  Önceleri bu davranışını yadırgayan mahalleli, yavaş yavaş bu duruma alışmış, ona karşı daha hoşgörülü ve umursamaz olmuş ve onu “mahallenin delisi” tahtına layık görmüşlerdi. 

Birşeye ihtiyacı olduğunda bile insanlara

 “kız, o…nun çıkardığı, bak bana…”,

“sarı kaltak, gel buraya!” 

“hani evimi süpürmeye gelecektin Naciye’nin piçi!” gibi hitaplarda bulunurdu.  

Evde tek başına  yaşamaya  başladıktan sonra (bazıları uzaktan akrabası olan) komşuları yardımcı oluyorlardı ona.  Korkmama rağmen, için için tarifi zor bir acıma hissi duyardım bu kadını gördüğümde.  Hiç kimseden bedava bir şey istemeyen bu mağrur kadın ne yerdi, ne içerdi acaba? İyi bir iş teklifi gelmesi üzerine Istanbul’a giden oğlunun bir akraba aracılığı ile annesine düzenli olarak  para gönderdiğini tesadüfen öğrendiğimde içimde bir rahatlama hissetmiştim.

 

Birgün arkadaşlarımla dut ağacının altında oynarken duydum.  Sıra sıra evlerden birisinde oturan Hayriye hanım bir yandan sakız çiğniyor bir yandan da bitişik komşusu Mari’ye laf sokuşturuyordu.  

“Ben bunu bilir bunu söylerim, ep (hep) de söylemişimdir;  bu Asan (Hasan) ayırlı (hayırlı) bir oğlandır.  Anacığına (er) her ay sipali (para) gönderir.  Gelini de bir melektir valla!  Güllü karısı şanslıdır anam, şanslı! Senin oğlan nerede ne yapar Mari?  Size yollar  iç (hiç) sipali?”

 

Mari teyze Artin amcanın karısıydı ve bu çalgıcı gurubu ile birlikte göç etmişlerdi Adana’ya.  Artin amca müzik aletleri tamir eder, akort eder ve hatta imal ederdi.  Seçkin ailelerin evlerindeki piyanoların bakım, tamir ve akordunu da yaptığı için iyi para kazanıyor olarak bilinirdi.   İstanbulda bir arastadaki dededen kalma küçük dükkanlarını oğullarına bırakıp gelmişlerdi buraya.  

Mari teyze artık dayanamış olmalı ki;

“Ka zo sen ne söylersin?  Sen değilsin Hasan için “hayırsız evlat” diyen?  Sen değilsin “böyle gelin düşman başına” diyen? Ne oldu da şimdi över durusun?

Bozulan Hayriye hanım lafı uzatmamak için: 

“E söylemişsem ne olmuştur?  Kızmışım o an söylemişim, aman sende beee..” deyip geçiştirmişti ummadığı bu tepkiyi.

 

Her sene Nisan-Mayıs aylarında ipek böceği beslemeyi adet edinmiştik.  Nereden nasıl buluyor idiysek, bir kapaklı karton ayakkabı kutusu bulurduk ve tanesi bilmem kaç kuruştan küçücük ipek böceği larvaları satın alırdık.  Dut ağacının pırıl pırıl parlayan yapraklarını toplar bu böceklere sunardık.  Onların bitmez tükenmez bir iştahla dut yapraklarını traşlayarak yemelerini seyretmeye doyamazdık.  En güzel yapraklar ise Cadaloz Güllünün evinin karşısındaki dut ağacında olurdu.

IPEK BPCEGI copy

 

Penceresine en yakında duran Kıvırcık Hanifi’ye

 “Lan çocuk! Al şu parayı, git bana yoğurt al.” dedi Güllü Nene.  

Hanifi’nin abisi Salih bağırdı:

“Gidemez o!  Daha küçücük çocuk, görmüyon mu?”  

“O gidemezse sen git pezevengin oğlu” diye çıkıştı Güllü.  

“Gitmiyom be, var mı bi diyeceen!”  

Baston niyetine kullandığı kargı kamışından yapılmış değneğini pencerenin demirlerinden dışarıya çıkartıp sallayan Güllü açtı ağzını yumdu gözünü; 

“Bak gelir senin kemiklerini kırarım dümbük!”.

“Hee,” dedi Salih “sen önce bir  ayağa kalk da görelim hele!” 

Bana dönen Salih,

 “Hem sen biliyon mu, bu cadının bir inneli fıçısı varmış, ufak çocukları içine atıp kanını çıkartıp içermiş!” dedi.  

İftira da olsa bu duyduğum olayı gözlerimde canlandırıp ürperdim.  Bu kadını pek sevmememe, hatta ondan korkmama rağmen, yine de onun bu çaresizliği içimi burkmuştu.  Akşam üzeri olduğu için komşu çalgıcı erkekler düğünlere dağılmış, kadınlar ise çiçek satmak için işe çıkmışlardı ve etrafta ona yardımcı olabilecek hiç kimse yoktu.  Korka korka penceresine doğru birkaç adım attım ve bende var olduğuna kendim bile inanamadığım bir cesaretle,

 “Ben alırım!” dedim.  Tartışma şak diye kesildi.  

Güllü Nenenin elini bu kadar yakından ilk defa görüyordum.  Titreyen parmaklarında tutuğu sarı yirmibeş kuruşu uzattı ve “Bir çanak!” dedi sadece. 

Çalı çırpı gibi görünen, üzerinde buruş buruş deriden başka bir şey olmayan parmakları ve  üstünde ağ şeklini almış elektrik kabloları gibi görünen mavi damarlı  eli beni biraz daha korkutmuştu, ama yapacak bir şey yoktu. Bu cadaloz kadından laf işitmemek için yaya onbeş dakika kadar uzaktaki bakkala koşa koşa gittim, yine koşarak dönüp yirmi kuruşa aldığım yoğurdu ve beş kuruş para üstünü pencereden uzattım.  

“Aferin lan sana! İyi çocukmuşsun, dut ağacına her gün gel, sana kızmam” dedi.  Kadının Türkçesi’nin diğer komşularına göre çok daha düzgün olduğunu o an fark ettim.  Sanki onlardan birisi değildi bu kadın.

 

O olaydan sonra  arkadaşlarım o dut ağacına gidemiyor, kendi böcekleri için bütün yaprakları benim toplamamı bekliyorlar ya da kaliteli olmayan ağaçlardan yaprak koparmaya mecbur oluyorlardı.  Bir gün oradaki sıra sıra evlerin en başındakinin önünde gölgeye oturmuş kutularımızdaki böcekleri karşılaştırıyoruz. 

 “Lan bak, bak, şu yaprağın altındaki parmak kadar olmuş!” 

 “Bendekiler niye kıllik (küçük)  kaldı be?” 

“Olum sen kart yaprak veriyon böcüklere, ince yaprak ver de gör bak nasıl şişiyorlar.”  Bir türlü büyümeyen böceklerinin “kıllik” kalmasının sebebini Cadaloz Güllünün ağacından yaprak toplayamamaya bağlayan Salih:

 “Lan bi daha yoğurt isterse ben gidecem, içine zehir katıp getirecem ki bu cadı ölsün” diye bağırdı.

“Hani sende zehir mi var?” dedim gülerek.  

“Var, hem de nasıl var!” dedi Salih, ciddi ciddi. Parmağıyla birkaç karış boyundaki kama yapraklı bir bitkiyi göstererek “Babam öğrettiydi, bak şu portakal bahçesinin kenarındaki Yılan Yataklarını görüyon mu?  İşte onun kökünden bir süt akar kestin miydi,  ki bir damlası adamın iflahını kesermiş Allama!

 

“Vay vaaayy.. Gadını öldüreceeniz demek ki?” diyen bir ses gürledi tepemizden.  Meğerse duvarına yaslanıp oturduğumuz  evin genç kızı Münevver abla altında durduğumuz pencereden bizi dinlermiş! 

“Gatil mi olacaanız lan bu yaşta?  Hem de bi dut yapraa için ha?”

Salih söylediğine, biz dinlediğimize pişman… kaltık gittik.

 

Yine yaprak toplamaya gittiğim bir gün Cadaloz Güllü ilk defa pencerede yoktu ve akşamdan kapattığı tahta kepenkler hala kapalı duruyordu.  Arkadaşlara haber verdim, hep beraber ağaca çıkıp  bol bol ve seçe seçe yaprak topladık.  Onların böcekleri de bayram edecekti o gün.   Ertesi gün Güllü’yü yine göremeyince işkillenmeye başladık.  

“Lan”, dedi Malak Macit, “bu avrat içerde ölmüş mölmüş olmasın sakın?”  

“Abooo, hee lan!” dedi Salih korkuyla karışık, “Ölmüşse benden bilirler Allama!  Münevver abla herkese söyler zehirlediğimi!” 

 “Niye lan” dedi Macit, “sen yoğurduna zehir koydun mu ki?” 

 “Yok lan” dedi Salih, “evinin yanından bile geçmedim o günden sonra, amma Münevver abla duyduğunu yaymıştır herkese!”

 

Hep beraber Güllü Nene’nin evine koştuk, heyecanla kapıyı çalmaya başladık.  Bağırsa, çağırsa, küfür etse ve hatta dövse razıydık, yeter ki kapıyı açsındı ya da içeriden seslensindi.  Ama, ses seda yok!  Tamam, kadın ölmüştü ve suç bizim üzerimize kalacaktı!  Ucundan kıyısından hepimiz suçluyduk işte.  Hepsi Salih’in boşboğazlığı idi ama birbirimizi suçlayacak, konuşacak, bağıracak dermanımız kalmamıştı ve kapının önünde öylece dikilip duruyorduk.  Yanımıza kadar gelen Hayriye teyzeyi fark bile edememiştik;

 “Ne istersiniz lan şoparlar o Cadolozdan?”  İrkildik, aha yakalanmıştık!  Bizde ses kalmış mıydı ki çıksın?

“Evde yok, üç ay daha gelmez, oğlu Asan götürmüştür onu Istambola, avalar orada soğusun buraa gelir geri.”

Önce duyduklarımıza inanamadık, sonra sevinçten göz yaşları dökmeye başladık, çığlık çığlığa koşmaya başladık sağa sola.  Arkamızdan  şaşkın şaşkın bakan kadın:

“Lan bi dut yaprağını toplamak için mi sevinir bu şoparlar bu kadar be?” diye söyleniyordu. 

Cinayet suçlamasından kurtulduğumuzu nereden bilecekti ki?

 

Okulların açılma zamanına yakın oğlu Cadaloz Güllüyü yine getirdi evine bıraktı.  Dut yaprağı faslı çoktan bitimişti ama biz kadını bir sevmiş bir sevmiştik ki sormayın!  Hergün en az birimiz bir kere uğrayıp kadına bir ihtiyacı olup olmadığını soruyorduk.  Üstelik, kadını hiç tanımayan annelerimizden bir kap sulu yemek veya çorba  alıp ona götürüyorduk ara sıra.  Cadaloz Güllü artık “Güllü Teyze” olmuştu bizim için.  Bunu hak etmek için yaptığı ise sadece ölmemekti!   Ama Güllü teyzemiz bir önceki yıla göre daha da çökmüş görünüyordu.  Yerinden kalkmakta zorlandığı için, birşeyler götürdüğümüzde veya boş tabakları geri alırken artık korkmadan evinin içerisine kadar girebiliyorduk.  Lokum bile ikram eder olmuştu bize.  Bazen bizi karşısına alır, pek anlamadığımız konulardan da dem vurarak, ucundan kıyısından hayat hikayesini anlatırdı, biz de can kulağı ile dinlerdik, ya da dinler görünürdük çünkü konuşmalarını dinlememiz onu mutlu ediyordu.  İyice alışmıştık birbirimize.  Hayret, geçen seneki o ceberrut kadın gitmiş, yerine bir melaike gelmişti sanki!  Artık  kimseye kızmıyor, bağırmıyor ve küfür etmiyordu!

 

O zamanlar üç sömestr olan okul döneminin birincisi bitmiş kış tatiline girmiştik.   O yaşlarımızda revaçta olan çelik çomak oyununun mevsimi gelmişti ama evlerimiz ana caddede olduğu için oynayacak yerimiz yoktu.  Kuru ağaç dallarından kesip yaptığımız çeşitli boylardaki “çellik”lerimizi alıp mahallenin arkasındaki boş bir arsaya doğru yürüyorduk ki Güllü Teyze’nin evinin önde ağlaşan birkaç kadın dikkatimizi çekti. CELIK COMAK

 “Ne var, ne oldu?” diye sordum elindeki mendille göz yaşını silmeye çalışan adını bilmediğim ama göz aşinası olduğum kadına.  

“Öldü!” dedi.  “Güllü Nene öldü!”

Elimdeki çelik çomaklar  yerlere saçıldı.  Arkadaşlara döndüm:  

“Ölmüş” dedim “bu defa gerçekten ölmüş!”  

Sürü psikolojisi derler ya, ağlayan kadınların yanında biz de başladık salya sümük ağlamaya!  Nice sonra eve döndük.  Annelerimiz kavga edip dayak yedik zannettiler kıpkırmızı gözlerimizi görünce.  Hıçkırarak anlattık, “Güllü Teyzemiz ölmüş!” dedik.

 

İstanbul’a haber salmışlar, ertesi gün öğlene doğru bir tanecik oğlu, Hasanı geldi cenazeye.   Oradan buradan toplanan yirmi kadar sandalye getirip dizdiler evin önüne.  Erkekler ön sıralara, başlarını örtmüş kadınlar ise arkaya oturdular.  İlk defa bir cenaze merasimine gelen biz çocuklar da en arkada yere bağdaş kurup oturduk.  Giyimi diğerlerinden farklı bir adam geldi, anlamadığımız dualar okudu, herkes elini açıp birşeyler söyledi ve ellerini yüzlerine sürdüler, biz de ne gördüysek taklit ettik.  Emindik, Güllü Teyzemiz bizi görüyordu şimdi ve “Ne hayırlı çocuklarmış bunlar, aferin size” diyordu.  Biraz sonra “ölü kamyonu” geldi.  Evin içinden yeşil bir sanduka çıkartıp kamyonun arkasına yüklettiler.  Sekiz-on erkek, bir o kadar da kadın, ana yolda bekleyen boş belediye otobüsüne kadar yayan yürüdüler, bindiler, önde ölü kamyonu arkasında otobüs gözden kayboldular.

 

O günden sonra hiç birimiz Güllü Teyzenin evinin civarına bile uğramadık, kendimize yeni oyun yerleri bulduk.  Hatta o yıldan sonra ipek böceği de beslemedik artık.  Zira o dut ağacına çıktığımızda “Defolun gidin!” ya da “Lan çocuk, git bana yoğurt al!” diyecek bir “Cadaloz”un sesini duyamayacağımız gerçeğini hiç birimiz kaldıramazdık.

 

Adil Karcı

20.08.2016

 IMG_0949

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s