ADİL KARCI’DAN “İPEK BÖCEĞİ”

İPEK BÖCEĞİ

maxresdefault

“Lan!  Defolun gidin burdan!” diye bağırdı Cadaloz Güllü, “Başlarım şimdi sizin ipeğinize de böceğinize de…Kafam şişti kafaaamm!”

 

Kankardeşim Salih, kardeşi Kıvırcık Hanifi, Malak Macit ve ben, mahallelinin “Cadaloz” lakabını takmış olduğu Güllü Nene’nin evinin tam karşısındaki dut ağacına çıkmış, ipek böceklerimiz için dut yaprağı kopartıyorduk.

 DUT AGACI

“Ne baarıyon bee!” dedi Salih, “Bizi bakkala yollayıp ekmek, yoğurt aldırırken iyiydi ama…” 

 

Güllü Nene, oğlu ve gelini ile birlikte, beş-altı yıl önce İstanbul’dan Adana’ya göç eden Çalgıcı Ali efendinin ekibi ile gelmiş ve bizim mahallenin arka taraflarına yerleşmişlerdi.  Birbirine bitişik olarak yolun kenarına dizilmiş on kadar evde yaşayan bu insanlar geçimlerini düğünlerde çalgıcılık yaparak, çiçek satarak sağlıyorlardı. Birbirinin kopyası olan evleri “koyun ayağı” tabir edilen türde, duvarları kargı kamışı üzerine sıvanan çamurla yapılmış (ama bembeyaz badana boyalı) bir oturma odası ve bir de banyo-tuvalet-mutfak  görevi yapan eklentiden oluşmaktaydı.  Oturma odasının tabanı yerden beş altı karış yükseklikte olur ve tahtadan yapılırdı.  Yanyana dizilmiş tahta masaları iyice bitiştirerek onlarla bir odayı doldurduğunuzu düşünün… işte aynen öyle.  Dış kapıdan girer girmez dört-beş tahta basamakla odanın içine girilmezdi,  “odaya çıkılırdı”.  Kapının yanında ise mutlaka yola bakan bir pencere bulunurdu.  Odanın tabanının yerden yüksekte olmasına rağmen, oldukça geniş olan bu pencere dışardan bakıldığında kapınının üst hizasını geçmezdi.  Yani, odanın içerisinde yere bağdaş kurup otursanız  (hatta hatta uzanıp yatsanız)  yoldan gelip geçeni omuz hizalarından  seyredebilirdiniz.  Yaz aylarında bu pencerelerde sadece elde örülmüş beyaz veya krem renkli perdeler asılı olur, kış aylarında ise devamlı kapalı duran camlara  ilaveten geceleri dıştaki tahta kepenkler de sıkı sıkıya kapatılırdı.  Yoldan geçen seyyar satıcılarla yapılan alışverişin çoğu bu pencerelerden yapılır, nadiren kapıya çıkılırdı.  Eh, haliyle, işi gücü olmayan kadınların çoğu da ömürünü bu pencerelerin önünde geçirir, gelen geçen tanıdıklarını durdurur onlarla sohbet ederler, dedikodu yaparlardı.

 

İşte Güllü Nene de o pencere müdavimlerinden birisiydi.  Hele ki oğlu ve gelini bir yıl kadar önce İstanbul’a geri dönünce, yaşlı kadın pencerenin bir parçası gibi olmuştu.  Kaç yaşında olduğunu bilen yoktu.  Çok yaşlı görünümüne rağmen belki 60  yaşında bile olmayabilirdi, zira o zamanlar zor şartlarda yaşayan, iyi beslenemeyen, tedavi edilemeyen insanlar çabuk çökerlerdi.  Bugün ülkemizde 75 civarında olan yaş ortalamasının o yıllarda 55 olduğu göz önüne alınırsa, bugün yaşamış olsa genç sayılabilecek olan Güllü Nene, 1950’li yıllarda gayet tabii yaşlı sayılırdı.  Hele ki o devirde “yaş altmış iş bitmiş” ya da “kırkından sonra azanı teneşir paklar” gibi deyişler yaygın olarak kullanılırken…

 

Yedi-on yaş gurubundaki biz çocuklar, tabiri caiz ise,  “bir deri bir kemik” kalmış olan Güllü Nene’den çekinirdik. Hatta çekinmek bir yana, dudakları içeriye kaçmış ağzını açtığında görünen sararmış iki kocaman dişinden, kemikli ellerinden, eğri tırnaklarından, çukura kaçmış gözlerinden ve hırıltılı çıkan sesinden dolayı ondan resmen korkardık!  Hiç kimseye adı ile hitap etmeyen bu kadın, hem yaşlılığın sebep olduğu sinir bozukluğundan hem de evdeki yalnızlığının verdiği karamsarlıktan olsa gerek, son zamanlarda çok küfürbaz birisi olmuş çıkmıştı.  Önceleri bu davranışını yadırgayan mahalleli, yavaş yavaş bu duruma alışmış, ona karşı daha hoşgörülü ve umursamaz olmuş ve onu “mahallenin delisi” tahtına layık görmüşlerdi. 

Birşeye ihtiyacı olduğunda bile insanlara

 “kız, o…nun çıkardığı, bak bana…”,

“sarı kaltak, gel buraya!” 

“hani evimi süpürmeye gelecektin Naciye’nin piçi!” gibi hitaplarda bulunurdu.  

Evde tek başına  yaşamaya  başladıktan sonra (bazıları uzaktan akrabası olan) komşuları yardımcı oluyorlardı ona.  Korkmama rağmen, için için tarifi zor bir acıma hissi duyardım bu kadını gördüğümde.  Hiç kimseden bedava bir şey istemeyen bu mağrur kadın ne yerdi, ne içerdi acaba? İyi bir iş teklifi gelmesi üzerine Istanbul’a giden oğlunun bir akraba aracılığı ile annesine düzenli olarak  para gönderdiğini tesadüfen öğrendiğimde içimde bir rahatlama hissetmiştim.

 

Birgün arkadaşlarımla dut ağacının altında oynarken duydum.  Sıra sıra evlerden birisinde oturan Hayriye hanım bir yandan sakız çiğniyor bir yandan da bitişik komşusu Mari’ye laf sokuşturuyordu.  

“Ben bunu bilir bunu söylerim, ep (hep) de söylemişimdir;  bu Asan (Hasan) ayırlı (hayırlı) bir oğlandır.  Anacığına (er) her ay sipali (para) gönderir.  Gelini de bir melektir valla!  Güllü karısı şanslıdır anam, şanslı! Senin oğlan nerede ne yapar Mari?  Size yollar  iç (hiç) sipali?”

 

Mari teyze Artin amcanın karısıydı ve bu çalgıcı gurubu ile birlikte göç etmişlerdi Adana’ya.  Artin amca müzik aletleri tamir eder, akort eder ve hatta imal ederdi.  Seçkin ailelerin evlerindeki piyanoların bakım, tamir ve akordunu da yaptığı için iyi para kazanıyor olarak bilinirdi.   İstanbulda bir arastadaki dededen kalma küçük dükkanlarını oğullarına bırakıp gelmişlerdi buraya.  

Mari teyze artık dayanamış olmalı ki;

“Ka zo sen ne söylersin?  Sen değilsin Hasan için “hayırsız evlat” diyen?  Sen değilsin “böyle gelin düşman başına” diyen? Ne oldu da şimdi över durusun?

Bozulan Hayriye hanım lafı uzatmamak için: 

“E söylemişsem ne olmuştur?  Kızmışım o an söylemişim, aman sende beee..” deyip geçiştirmişti ummadığı bu tepkiyi.

 

Her sene Nisan-Mayıs aylarında ipek böceği beslemeyi adet edinmiştik.  Nereden nasıl buluyor idiysek, bir kapaklı karton ayakkabı kutusu bulurduk ve tanesi bilmem kaç kuruştan küçücük ipek böceği larvaları satın alırdık.  Dut ağacının pırıl pırıl parlayan yapraklarını toplar bu böceklere sunardık.  Onların bitmez tükenmez bir iştahla dut yapraklarını traşlayarak yemelerini seyretmeye doyamazdık.  En güzel yapraklar ise Cadaloz Güllünün evinin karşısındaki dut ağacında olurdu.

IPEK BPCEGI copy

 

Penceresine en yakında duran Kıvırcık Hanifi’ye

 “Lan çocuk! Al şu parayı, git bana yoğurt al.” dedi Güllü Nene.  

Hanifi’nin abisi Salih bağırdı:

“Gidemez o!  Daha küçücük çocuk, görmüyon mu?”  

“O gidemezse sen git pezevengin oğlu” diye çıkıştı Güllü.  

“Gitmiyom be, var mı bi diyeceen!”  

Baston niyetine kullandığı kargı kamışından yapılmış değneğini pencerenin demirlerinden dışarıya çıkartıp sallayan Güllü açtı ağzını yumdu gözünü; 

“Bak gelir senin kemiklerini kırarım dümbük!”.

“Hee,” dedi Salih “sen önce bir  ayağa kalk da görelim hele!” 

Bana dönen Salih,

 “Hem sen biliyon mu, bu cadının bir inneli fıçısı varmış, ufak çocukları içine atıp kanını çıkartıp içermiş!” dedi.  

İftira da olsa bu duyduğum olayı gözlerimde canlandırıp ürperdim.  Bu kadını pek sevmememe, hatta ondan korkmama rağmen, yine de onun bu çaresizliği içimi burkmuştu.  Akşam üzeri olduğu için komşu çalgıcı erkekler düğünlere dağılmış, kadınlar ise çiçek satmak için işe çıkmışlardı ve etrafta ona yardımcı olabilecek hiç kimse yoktu.  Korka korka penceresine doğru birkaç adım attım ve bende var olduğuna kendim bile inanamadığım bir cesaretle,

 “Ben alırım!” dedim.  Tartışma şak diye kesildi.  

Güllü Nenenin elini bu kadar yakından ilk defa görüyordum.  Titreyen parmaklarında tutuğu sarı yirmibeş kuruşu uzattı ve “Bir çanak!” dedi sadece. 

Çalı çırpı gibi görünen, üzerinde buruş buruş deriden başka bir şey olmayan parmakları ve  üstünde ağ şeklini almış elektrik kabloları gibi görünen mavi damarlı  eli beni biraz daha korkutmuştu, ama yapacak bir şey yoktu. Bu cadaloz kadından laf işitmemek için yaya onbeş dakika kadar uzaktaki bakkala koşa koşa gittim, yine koşarak dönüp yirmi kuruşa aldığım yoğurdu ve beş kuruş para üstünü pencereden uzattım.  

“Aferin lan sana! İyi çocukmuşsun, dut ağacına her gün gel, sana kızmam” dedi.  Kadının Türkçesi’nin diğer komşularına göre çok daha düzgün olduğunu o an fark ettim.  Sanki onlardan birisi değildi bu kadın.

 

O olaydan sonra  arkadaşlarım o dut ağacına gidemiyor, kendi böcekleri için bütün yaprakları benim toplamamı bekliyorlar ya da kaliteli olmayan ağaçlardan yaprak koparmaya mecbur oluyorlardı.  Bir gün oradaki sıra sıra evlerin en başındakinin önünde gölgeye oturmuş kutularımızdaki böcekleri karşılaştırıyoruz. 

 “Lan bak, bak, şu yaprağın altındaki parmak kadar olmuş!” 

 “Bendekiler niye kıllik (küçük)  kaldı be?” 

“Olum sen kart yaprak veriyon böcüklere, ince yaprak ver de gör bak nasıl şişiyorlar.”  Bir türlü büyümeyen böceklerinin “kıllik” kalmasının sebebini Cadaloz Güllünün ağacından yaprak toplayamamaya bağlayan Salih:

 “Lan bi daha yoğurt isterse ben gidecem, içine zehir katıp getirecem ki bu cadı ölsün” diye bağırdı.

“Hani sende zehir mi var?” dedim gülerek.  

“Var, hem de nasıl var!” dedi Salih, ciddi ciddi. Parmağıyla birkaç karış boyundaki kama yapraklı bir bitkiyi göstererek “Babam öğrettiydi, bak şu portakal bahçesinin kenarındaki Yılan Yataklarını görüyon mu?  İşte onun kökünden bir süt akar kestin miydi,  ki bir damlası adamın iflahını kesermiş Allama!

 

“Vay vaaayy.. Gadını öldüreceeniz demek ki?” diyen bir ses gürledi tepemizden.  Meğerse duvarına yaslanıp oturduğumuz  evin genç kızı Münevver abla altında durduğumuz pencereden bizi dinlermiş! 

“Gatil mi olacaanız lan bu yaşta?  Hem de bi dut yapraa için ha?”

Salih söylediğine, biz dinlediğimize pişman… kaltık gittik.

 

Yine yaprak toplamaya gittiğim bir gün Cadaloz Güllü ilk defa pencerede yoktu ve akşamdan kapattığı tahta kepenkler hala kapalı duruyordu.  Arkadaşlara haber verdim, hep beraber ağaca çıkıp  bol bol ve seçe seçe yaprak topladık.  Onların böcekleri de bayram edecekti o gün.   Ertesi gün Güllü’yü yine göremeyince işkillenmeye başladık.  

“Lan”, dedi Malak Macit, “bu avrat içerde ölmüş mölmüş olmasın sakın?”  

“Abooo, hee lan!” dedi Salih korkuyla karışık, “Ölmüşse benden bilirler Allama!  Münevver abla herkese söyler zehirlediğimi!” 

 “Niye lan” dedi Macit, “sen yoğurduna zehir koydun mu ki?” 

 “Yok lan” dedi Salih, “evinin yanından bile geçmedim o günden sonra, amma Münevver abla duyduğunu yaymıştır herkese!”

 

Hep beraber Güllü Nene’nin evine koştuk, heyecanla kapıyı çalmaya başladık.  Bağırsa, çağırsa, küfür etse ve hatta dövse razıydık, yeter ki kapıyı açsındı ya da içeriden seslensindi.  Ama, ses seda yok!  Tamam, kadın ölmüştü ve suç bizim üzerimize kalacaktı!  Ucundan kıyısından hepimiz suçluyduk işte.  Hepsi Salih’in boşboğazlığı idi ama birbirimizi suçlayacak, konuşacak, bağıracak dermanımız kalmamıştı ve kapının önünde öylece dikilip duruyorduk.  Yanımıza kadar gelen Hayriye teyzeyi fark bile edememiştik;

 “Ne istersiniz lan şoparlar o Cadolozdan?”  İrkildik, aha yakalanmıştık!  Bizde ses kalmış mıydı ki çıksın?

“Evde yok, üç ay daha gelmez, oğlu Asan götürmüştür onu Istambola, avalar orada soğusun buraa gelir geri.”

Önce duyduklarımıza inanamadık, sonra sevinçten göz yaşları dökmeye başladık, çığlık çığlığa koşmaya başladık sağa sola.  Arkamızdan  şaşkın şaşkın bakan kadın:

“Lan bi dut yaprağını toplamak için mi sevinir bu şoparlar bu kadar be?” diye söyleniyordu. 

Cinayet suçlamasından kurtulduğumuzu nereden bilecekti ki?

 

Okulların açılma zamanına yakın oğlu Cadaloz Güllüyü yine getirdi evine bıraktı.  Dut yaprağı faslı çoktan bitimişti ama biz kadını bir sevmiş bir sevmiştik ki sormayın!  Hergün en az birimiz bir kere uğrayıp kadına bir ihtiyacı olup olmadığını soruyorduk.  Üstelik, kadını hiç tanımayan annelerimizden bir kap sulu yemek veya çorba  alıp ona götürüyorduk ara sıra.  Cadaloz Güllü artık “Güllü Teyze” olmuştu bizim için.  Bunu hak etmek için yaptığı ise sadece ölmemekti!   Ama Güllü teyzemiz bir önceki yıla göre daha da çökmüş görünüyordu.  Yerinden kalkmakta zorlandığı için, birşeyler götürdüğümüzde veya boş tabakları geri alırken artık korkmadan evinin içerisine kadar girebiliyorduk.  Lokum bile ikram eder olmuştu bize.  Bazen bizi karşısına alır, pek anlamadığımız konulardan da dem vurarak, ucundan kıyısından hayat hikayesini anlatırdı, biz de can kulağı ile dinlerdik, ya da dinler görünürdük çünkü konuşmalarını dinlememiz onu mutlu ediyordu.  İyice alışmıştık birbirimize.  Hayret, geçen seneki o ceberrut kadın gitmiş, yerine bir melaike gelmişti sanki!  Artık  kimseye kızmıyor, bağırmıyor ve küfür etmiyordu!

 

O zamanlar üç sömestr olan okul döneminin birincisi bitmiş kış tatiline girmiştik.   O yaşlarımızda revaçta olan çelik çomak oyununun mevsimi gelmişti ama evlerimiz ana caddede olduğu için oynayacak yerimiz yoktu.  Kuru ağaç dallarından kesip yaptığımız çeşitli boylardaki “çellik”lerimizi alıp mahallenin arkasındaki boş bir arsaya doğru yürüyorduk ki Güllü Teyze’nin evinin önde ağlaşan birkaç kadın dikkatimizi çekti. CELIK COMAK

 “Ne var, ne oldu?” diye sordum elindeki mendille göz yaşını silmeye çalışan adını bilmediğim ama göz aşinası olduğum kadına.  

“Öldü!” dedi.  “Güllü Nene öldü!”

Elimdeki çelik çomaklar  yerlere saçıldı.  Arkadaşlara döndüm:  

“Ölmüş” dedim “bu defa gerçekten ölmüş!”  

Sürü psikolojisi derler ya, ağlayan kadınların yanında biz de başladık salya sümük ağlamaya!  Nice sonra eve döndük.  Annelerimiz kavga edip dayak yedik zannettiler kıpkırmızı gözlerimizi görünce.  Hıçkırarak anlattık, “Güllü Teyzemiz ölmüş!” dedik.

 

İstanbul’a haber salmışlar, ertesi gün öğlene doğru bir tanecik oğlu, Hasanı geldi cenazeye.   Oradan buradan toplanan yirmi kadar sandalye getirip dizdiler evin önüne.  Erkekler ön sıralara, başlarını örtmüş kadınlar ise arkaya oturdular.  İlk defa bir cenaze merasimine gelen biz çocuklar da en arkada yere bağdaş kurup oturduk.  Giyimi diğerlerinden farklı bir adam geldi, anlamadığımız dualar okudu, herkes elini açıp birşeyler söyledi ve ellerini yüzlerine sürdüler, biz de ne gördüysek taklit ettik.  Emindik, Güllü Teyzemiz bizi görüyordu şimdi ve “Ne hayırlı çocuklarmış bunlar, aferin size” diyordu.  Biraz sonra “ölü kamyonu” geldi.  Evin içinden yeşil bir sanduka çıkartıp kamyonun arkasına yüklettiler.  Sekiz-on erkek, bir o kadar da kadın, ana yolda bekleyen boş belediye otobüsüne kadar yayan yürüdüler, bindiler, önde ölü kamyonu arkasında otobüs gözden kayboldular.

 

O günden sonra hiç birimiz Güllü Teyzenin evinin civarına bile uğramadık, kendimize yeni oyun yerleri bulduk.  Hatta o yıldan sonra ipek böceği de beslemedik artık.  Zira o dut ağacına çıktığımızda “Defolun gidin!” ya da “Lan çocuk, git bana yoğurt al!” diyecek bir “Cadaloz”un sesini duyamayacağımız gerçeğini hiç birimiz kaldıramazdık.

 

Adil Karcı

20.08.2016

 IMG_0949

SREBRENITSA’DA KATLIAM

“ULUSAL HABER”DEN ALINTIDIR

Srebrenitsa’da Katliam ve Soykırım Türkiye

Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL ile Başbakan Tansu ÇİLLER’in gözünün içine baka baka “Türklerden İntikam” çığlıkları atılarak yapıldı.

SREBRENİTSA SOYKIRIMI 21’İNCİ YILINDA!..
Srebrenitsa soykırımı 21’inci yılında anılıyor. Yakınlarını kaybedenler yıllar geçmesine rağmen acılarının hala taze olduğunu söylüyor.
Avrupa’da, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından en büyük insanlık trajedisi olarak kabul edilen ve 8 binden fazla Boşnak Müslüman’ın katledildiği Srebrenitsa’daki soykırımın izleri, aradan geçen 21 yıla rağmen hala belirgin. 21 yıl geçmesine rağmen toplu mezarlardan hala kemikler çıkarılıyor. 2016’da bulunan insan kemikleri yapılan DNA testlerinden sonra 127 kişiye ait olduğu belirlendi. Kimlik tespiti yapılan cenazeler bugün Potoçari Anıt Mezarlığı’nda toprağa verilecek. 127 kişinin ardından kimliği belirlenen soykırım kurbanlarının sayısı 6 bin 504’e yükseldi. Yakınlarının kemiklerinin içinde olduğu tabutlara sarılan aileler acıyı ilk günkü tazeliğiyle yeniden yaşadı.1
PEKİ SREBRENİTSA’DA NELER YAŞANDI?
“Çocukları Küçük Kurşunla Öldürürler Değil mi Anne!..”

Fikret Bila bir  köşe yazısında şu şekilde bahsetmiştir: ”Sırbistan sınırına 10km uzaklıkta Boşnak şehri Srebrenica’da yaşayan, adını bilmediğim bir çocuk sormuş bu soruyu annesine. Ardından da, ne yazık ki, 11 Temmuz 1995 tarihinde yapılan katliamda henüz 4 yaşındayken öldürülmüş.”Bir çocuk tarafından söylenmiş bu söz bu lanet katliamın acısının boyutunu ortaya çıkarıyor değil mi? 14 YAŞ ÜSTÜ 8372 BOSNA’LI ERKEK ORMANDA TOPLU OLARAK KATLEDİLDİ Birleşmiş Milletler’in güvenli bölge ilan ettiği Srebrenitsa’yı 11 Temmuz 1995’te işgal eden savaş dönemindeki Bosnalı Sırpların askeri lideri Ratko Mladiç komutasındaki birlikler, BM bünyesinde görev yapan Hollandalı birliklere sığınan 14 yaş üstü Boşnak erkekleri, götürdükleri ormanlık alanlarda katlederek Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşadığı en büyük soykırımı gerçekleştirmişti. (Son yılların TÜRK DÜŞMANLIĞI kaynaklı ve ÖÇ ALMA; İNTİKAM VE KATLİAM dayanaklı kalkışması esnasında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı: (1993 – 2000) Süleyman DEMİREL., Başbakanı ise: (25 Haziran 1993 – 06 Mart 1996) Tansu ÇİLLER’dir. Bütün çağrılara, bildirim ve yalvarmalara rağmen Süleyman Demirel ve Tansu Çiller ilgisiz, duyarsız ve kayıtsız kaldılar. Oysa BM nezdinde veya doğrudan bir müdahale ile bu soykırım def edilebilirdi…)Toplam 8372 Boşnak erkeğin katledildiği Srebrenitsa’nın acısı aradan 20 yıl geçmesine rağmen dinmedi
SREBRENİTSA’NIN ACISI ARADAN 20 YIL GEÇMESİNE RAĞMEN DİNMEDİ

2
II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı Srebrenitsa Katliamı, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olarak kayıtlara geçti. 11 Temmuz 1995 günü General Ratko Mladic komutasındaki Sırplar Birleşmiş Milletler’in koruması altındaki kente hiç zorlanmadan girdi. Sırplar, genç yaşlı demeden Boşnak erkekleri yollarda, dağlarda vahşice öldürdü. Sırp askerler cesetlerin kimlikleri tespit edilmesin diye cesetleri parçalayarak toplu mezarlara gömdü. Hayvanların parçaladığı insan vücudundan organlar ormanın her yerine dağılmıştı Bosnalı fotoğrafçı Tarık Samarah Srebrenitsa Katliamı’nda yaşananları fotoğraflarla tekrar insanlığa hatırlatıyor:“1992-1995 savaşını kuşatma altındaki Saraybosna’da geçirdikten sonra Bosna’nın doğusuna gittim. Saraybosna’da her gün masum sivillerin öldürülmesine tanık olsam da, doğu Bosna dağlarında beni bekleyen görüntülere kesinlikle hazırlıklı değildim.” Tarık Samarah, katliamın diğer insanlara anlatılması gerektiğinin farkına varır: “Hayvanların parçaladığı insan vücudundan organlar ormanın her yerine dağılmıştı. O anda sadece gözlemci olmamam gerektiğini zira böyle bir katliama şahit bir kişinin bilgili ve sorumlu tanık olması gerektiğini anladım.”
4
YORUM VE KATKI: 
Ölenler öldü gitti,
Geriye; Sevenlerinin her gün tuttukları yas;
Dünya’ya  yılda bir yarım yamalak hatırlamak;
İnsanlığa da 4 yaşında ölümle kucaklaşan bir yavrunun ölmeden önce annesine sorduğu insan olanların yüreğini parçalaması ve her an hatırlanması gereken şu sözleri kaldı:
“Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi Anne?”
Can alanların, can yakanların; kişisel hırsları uğruna ölümlere sebep olanların; olanlara  üzülmeyenlerin; ders almayanların topunun hak ettikleri sonu bu dünya da yaşamaları dileğiyle.. (Aydoğan Kekevi 12.Temmuz.2016)
***
KATLİAMA GÖZ YUMAN HOLLANDALI ASKERLERE ÖDÜL
(ANKA; 05 Aralık 2006)
Bosna Savaşı’nın en kanlı olayı olan Srebrenica’da 8 bin Boşnak’ın katledilmesine göz yuman Hollandalı askerler(müdahale ederek bu alçaklığı bir şekilde durdurmaları, önlemeleri veya berhava etmeleri mümkün iken; Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER (16 Mayıs 2000 – 28 Ağustos 2007) ve Başbakan Recep Tayip ERDOĞAN (14 Mart 2003 – 28 Ağustos 2014) bu vahşet, alçaklık ve Vandallık karşısında sessiz, ilgisiz ve kayıtsız kadılar.,) ödüllendirildi. Sivil halkı korumakla görevlendirilen ancak 8 bin sivilin öldürüldüğü olaylara karşı herhangi bir eylemde bulunmayan Hollandalı askerlere “hizmetlerinden” dolayı devlet nişanı verildi. Hollandalı askerlerin ödül töreninde bir konuşma yapan Hollanda Savunma Bakanı Henk Kamp, Hollandalı askerleri suçlamanın doğru olmadığını savundu. Kamp, Hollandalı askerlerin hem yeterince silâh ve ekipmandan yoksun hem de yetkilerinin yetersiz olduğunu öne sürdü.
NE OLMUŞTU
Srebrenica, Yugoslavya’nın dağılışı sırasında başlayan ve üç yıl süren Bosna Savaşı sırasında Birleşmiş Milletler tarafından “Güvenli Bölge” ilan edilmişti. Bunun üzerine binlerce sivil Boşnak BM tarafından korunmak üzere yanlarındaki az sayıdaki silahı da teslim ederek Hollandalı askerlerin kontrolündeki akü fabrikası bölgesine sığınmıştı. Ancak Sırp Komutan Ratko Mladiç’in emrindeki askerler Srebrenica bölgesini kuşatıp Hollandalı askerlerden BM’ye sığınan sivilleri Sırp askerlerine teslim etmelerini istemişti. Hollandalı askerlerin Boşnakları teslim etmesi üzerine erkeklerle kadınları ayıran Sırp birlikleri 8 bin Boşnak sivili katletmişti.
MLADİÇ HOLLANDALI KOMUTANLA DALGA GEÇMİŞTİ

Kuşatma sırasında Mladiç ile Hollandalı komutan arasında yaşanan konuşmanın görüntüleri daha sonra başka Boşnak televizyonları olmak üzere pek çok ülkede yayınlanmıştı. Görüntülerde Mladiç’in, sigara ikram ettiği Hollandalı komutan sigara ikramı karşısında duraksayınca Sırp generalin Hollandalı karşıtıyla, “Korkma bu içtiğin son sigara olmayacak” şeklinde dalga geçtiği görülüyordu. Bir başka sahnede de Mladiç, askerine kendi dilinde bir şeyler söyleyen Hollandalı komutanı azarlayarak, “Burada iki resmi dil var, Sırpça ve İngilizce. Başka bir dilde konuşamazsın” diyordu. Aynı görüntülerde Hollandalı bir askerin, “Ben bağımsız bir Sırp televizyon kanalından geliyorum, burada neler oluyor” diye sorarak kendisine mikrofon uzatan kameramana, “Burada nelerin olduğunu biliyorsun” şeklinde cevap vermesi dikkat çekmişti. Srebrenica soykırımının yaşanmasının 6 yıl ardında, Hollanda Hükümeti, soykırımda kendilerinin de sorumluluğu olduğunu kabul ederek 2001 yılında istifa etmişti. Sırp Komutan Ratko Mladiç ve Bosnalı Sırp yönetici Radovan Karadziç, Srebrenica soykırımda savaş suçu işledikleri gerekçesiyle halen Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi tarafından aranıyor.

TÜRKİYE’DEKİ BALKAN GÖÇMENLERİ DE TEPKİLİ
Hollanda’nın Srebenica’da görev yapan askerlerini ödüllendirmesi Türkiye’de de, halk arasında tepki çekti. Türkiye’deki Balkan Göçmenleri, internet ve e-mail listeleri üzerinde başlattıkları kampanyalarla bütün üyelerini Hollanda’yı protesto etmeye çağırdı.5

 

ÜTÜLESEYDUN DA

Fadime kızını evermiş, düğünden sonra bir hafta geçmiş ses yok Ula ha punların sesi soluğu çıkmıy, Pen puğun bi dolanacağum demiş; yeni evlilerin kapısını çalmış… Kızı kapıyı açmış ki ne görsün kadın, kızı çırılçıplak:
-Uyyyy ha pu nedur uşağum? Ayuptur da!
Kızı: Aaaa ne kadar geri kafalışın anne, bu aşk elbisesi…
Kadın tobe tobe diye içeri seğirtecek olmuş bakmış damat geliyor:
-Ooo anne hoş geldin?
Kadın yüzünü gözünü nereye kaçıracağını bilmiyor, çünkü damat da anadan uryan..
-Pu ne rezulluk diyecek olmuş,
Damat hemen: ‘Aaaa ne kadar geri kafalışın anne bu aşk elbisesi’ demiş.
Çaresiz Fadime bir koşuda almış soluğu evde.
Almış Fadime’yi bir düşünce.
Acaba demiş, gerçekten ben geri kafalı mıyım?
Sonra yatmış aklına.
Üstünde basında ne varsa soyunup dokunmuş.
Başlamış evde çıplak dolaşmaya.
Akşamüstü kapı çalınmış, Fadime, bakmış ki camdan Temel, saçını başını düzeltmiş, açmış kapıyı.
Fadime’yi bu halde gören Temel’in gözler yerinden fırlamış:
Ula ne dur bu, gafayı mı yedun da?
-Hih demiş Fadime Temele, ‘ne gadar geri gafalusun, ha bu aşk elbisesidur da’
Temel şaşkın cevaplamış:’Ula karu, Ütüleseydun bari da..’

THE PERILS OF BEING YOUR OWN DOCTOR

THIS AMAZINGLY BEAUTIFUL WRITING BY DR. MERT EROGUL, THE SON OF MY DEAR FRIEND DR. MELIH & ILKAY EROGUL IS A MUST READ.
I  ENJOYED TREMENDOUSLY AND LEARNED AGAIN, FROM MY YOUNG FRIEND MERT.

The perils of being your own doctor

When an experienced physician became convinced he had ALS, none of the specialists he consulted could persuade him he was perfectly healthy

by 

Thursday 4 August 2016 01.00 EDT

 In the summer of my 44th year, when everyone did the ice bucket challenge for ALS, when friends and strangers and celebrities soaked themselves with iced water to “raise awareness” on my Facebook feed, I did not participate. I took note of these social media affirmations with some interest, but I was never tagged by my friends to participate in the awareness raising. I thought about doing the ice bucket challenge on my own, but I got caught up in the specific detail of whether a middle-aged man should have his shirt on or off during an internet display of virtue. And so nothing happened.

You never plan for a serious medical problem in your life, it intrudes, testing the boundaries of your constructed reality. Things had been going well enough for me. I was married with two young children and I liked the work I was doing. If I was stressed and sleepless and maybe a bit overwhelmed by new fatherhood, it was still a very happy time. I was working in an academic emergency department and teaching a course to medical students about the soft skills of being a doctor: how to talk to patients, how to understand their experience, how to make sick people feel better. It had occurred to me that to be a healthy person teaching students about illness might be a provocation of fate.

I ended up in a neurologist’s office the next week sitting on an examination table in a hospital gown. Dr K came in and introduced herself. She had been recommended by a mutual colleague as someone who was clinically sound but also “just gets it”. This much was immediately clear; she was warm and attentive and present. I felt self-conscious and exposed in the gown, powerless, vulnerable, all those things I teach medical students, but at least I was taking mental notes for my course. It is hard to be a patient, I had told them, yet this fact is famously hidden from the daily experience of the medical professional. When the tables are turned, you discover how unequal the relationship is, how completely dependent you are on another individual’s goodwill. Check. But being a doctor-patient involves making a preliminary choice: should you reveal that you’re a doctor? I typically do not, at least not at first. I want to get a measure of my physician when they’re not on their best behaviour. I also know from practising medicine that anything that makes the doctor self-conscious or trips up their routine can affect their judgment and decision-making. The physician might, in their awkwardness or self-regard, take a shortcut or over-think the problem at hand.

That said, sitting across from her I realised that I was worried. Suddenly I clung to whatever advantage I could: “I’m a doctor!” I blurted. As I told her my symptoms, the numbness and weakness that I had, the clumsiness and dropped microphone, I watched her expression carefully. She nodded and said it could be a disc, just as I had suspected. “But as you know,” she said, “any space-occupying lesion in the spine or brain can also cause these symptoms.” This was a way of saying “tumour” without using the word. I nodded, mentally picturing a tumour in my spine. “And we also have to consider things like MS. Or ALS,” she said, and then she looked away for a moment before glancing back to register my reaction, which was a welling sense of foreboding, of tumbling, of skidding down an embankment. “OK, yes,” I said pleasantly, “I hadn’t thought about that one.” Her office scheduled an MRI for me later in the week.

The abstraction – the intellectual understanding of disease – is a position of relative safety. The very real concern for one’s own existential continuity is a different situation entirely; it is real, it is physical and, in my case, felt in the throat and chest.

Our occupational disability as doctors is the awareness of the unlimited ways in which things can go wrong in the body and how lives can be ruined in a moment. We study disease in medical school and manage most of the time to keep the knowledge at a distance. But when it’s our turn to be ill, our medical training can be a kind of inconvenient asset. Combined with a proclivity to connect the dots, the resulting suspicions can keep you up at night. It’s common for medical students to experience spasms of hypochondria during their training. This hypochondria is a kind of paranoia, a tendency to see patterns when they don’t exist. But I had never been a hypochondriac. And here was an experienced neurologist, a certifiable objective opinion telling me that there was something here.


The next few weeks were hard. I waited nervously for my MRI and more than once invoked my doctor’s privilege: to skip the waiting list and get my results right away, to get a copy of the studies burned on a disk before I left the radiology suite, to text my neurologist on her personal cellphone for the final readings. I was working in the emergency department the evening after my MRI, seeing patients with the desperate complicity of a dying man tending to other dying men. Intermittently I would look up the dismal survival statistics of various spinal and intracranial tumours and then go back to my sad work.

When Dr K’s personal cell number flashed on my phone, I excused myself from patient care mid-sentence and walked out to the waiting room where I could get better reception. She had looked over the studies and spoken with the radiologist. Everything was normal. I did a fist pump as patients in the waiting room looked on. It was the elation of the near-death experience, of return to life! I came back to the ER with good cheer, full of hope for my patients as well, and that night I went to dinner with friends and slapped everyone on the back like I had won the lottery. When I saw my neurologist in her office the next week for the victory lap celebration she said, “Well, I guess we should get that EMG now.” Oh right. The MRI had only ruled out a tumour. I had forgotten about ALS.

An EMG or electromyogram is a specialised test used to diagnose motor neuron diseases such as ALS. But why did she suggest it the way she did? Was the initial concern about tumours just a feint where ALS had been her real concern all along? What was she really thinking? The full force of my analytic mind was employed in the service of generating worry, but not for want of evidence.

I was working in the emergency department, seeing patients with the complicity of a dying man tending to other dying men

ALS – amyotrophic lateral sclerosis, more commonly known in the UK as motor neurone disease – has been thrown into the spotlight because of the highly successful ice bucket challenge, but for many years it was known in the US as Lou Gehrig’s disease in memory of the New York Yankee first baseman whose career was marked by record-breaking endurance. He played over 2,000 games in a row without a day off until the middle of the 1938 season when he began to tire and lose his coordination, no longer hitting with any power, sometimes falling down when circling the bases. He was diagnosed at the Mayo Clinic at the age of 36 and he died less than two years later. Charles Mingus also died of ALS, as did Dmitri Shostakovich. A few years ago the historian Tony Judt died after a brave and stoic fight. I had wondered to myself at the time if I could be as brave as Judt. Probably not, I had concluded. But was it courage? Or some particular relationship to life, of being so enmeshed in it and caring so much about it that each remaining moment was a gift? Judt had his writing to finish. And I? Nothing quite so grand, but I had my family and two kids to raise. Suddenly I became aware my lack of any grand plan, my aimless floating through life.

In time, ALS destroys the neurons controlling muscle movement, leading to complete loss of strength and the ability to control one’s limbs and trunk and face, and finally the muscles of breathing. The cause is unknown, there no cure, there is no decent treatment and it is fatal within a few years – often much sooner. Perhaps most awful is that as victims are progressively disabled, unable to speak or swallow or move, their cognition is maintained. They must endure the burden of progressive disability and then the dying process as mute witnesses, without the grace of dementia that marks most other deaths. The affliction forces an existential confrontation for which nobody can be prepared. In any hierarchy of terrible diseases, ALS ranks near the very top.

Dr K referred me to see Dr M, an ALS specialist at Beth Israel hospital who would do the needle EMG, which, as it turns out, is an uncomfortable test. But first Olga, the Russian technician, did a nerve conduction study. She put electrodes on my skin near major nerves to test the speed at which they conveyed impulses. My muscles twitched rhythmically without my consent and I glanced at the computer screen that was running something like a seismograph. I had no idea whether what it showed was good or bad. Olga chattered good-humouredly about her husband and grandchildren in Brighton Beach as I fidgeted in pain. When she was done, she left and told me to wait there for the doctor.

I didn’t even bother to sit up. I lay on the table and stared at the ceiling until the smiling Dr M entered. An Irishman with a strong brogue and a warm and disarming manner, he put his hand on my shoulder and made a comment about my choice of underwear before cutting to the medical interview. Not exactly textbook, but I liked him. I explained my worries about ALS and told him why Dr K had sent me and he seemed unimpressed. “You’re not that interesting,” he said to me. His dismissiveness was reassuring, but then I imagined this was part of his routine to put me at ease. As my brain careened between extremes of fate, Dr M and I talked politics and he started to put small needles into my leg.

He drew blood but did the examination without gloves, a gesture that in my shaky state I found vaguely consoling. I suppose that with my mortality nakedly exposed, this small intimacy felt like a comfort, an encounter without barriers. Later I would see him from the waiting room giving a long hug to a patient. He must have done this many times, breaking the news to someone about their fate. He finished the procedure and with a deep breath, absent-mindedly swabbed the small areas of bleeding on my skin and told me to meet him in his office. He stood abruptly and left. I found some plasters in the drawer and put them on the puncture points that were still oozing blood. I felt that everything in my life up to now had led to this point. I got dressed slowly.

In his office, I scanned the diplomas and photos on the walls while he typed, looking at his kids and smiling wife and wondering how much of his work permeated his home life. He was frowning at something on his computer. Then he looked up said, “There’s nothing wrong with you. The test was completely normal.” I smiled inadvertently and felt warm inside. Waters rushed into a parched riverbed. Eagles soared over valleys. Are you sure, I asked? Yeah, he said, brusquely. Do you have any more questions? I didn’t. I thanked him, this magnificent man, and stood up and walked out of his office and out of the building and on to the street of the wonderful living city. I called my wife to tell her the good news and on the way home I splurged on an expensive woven wool hat and smiled at all the New Yorkers in the subway.

In the week that followed, I woke up early and happily performed all the mundane tasks of my life. I went cheerfully to work. But physically, I didn’t feel back to normal. My symptoms hadn’t improved, I just felt better about them. In time, I returned to the internet in an effort to understand what might be happening. I knew that people make mistakes in medicine, and wondered if he could have missed something.


You can find whatever opinion you want on the internet, and I did. A woman on a discussion board related the story of her husband, who was convinced something was wrong: he was feeling weaker and weaker, but his EMG was normal. Six months later he had another EMG and their suspicions were finally confirmed – he had ALS. Of course, the EMG, like any test, is operator-dependent and potentially fallible. The medical literature supports EMG sensitivities of only 60-70% for motor neurone disease. Dr M hadn’t mentioned this possibility, that one EMG might not be enough. But then he was experienced with these things and he was only telling me what I needed to know. If I had a normal EMG but I might go on to develop ALS, then why tell me that now? What would be gained by subjecting me to six months or more of worry. Better that I enjoy my last few healthy months. And if I were smart, I wouldn’t ask too many questions myself. A diagnosis is a curse. And so I decided I would live with the ambiguity in a kind of modified denial. I would not seek out more tests or opinions but rather wait for the disease to reveal itself – or hopefully not. At least this way, there was a chance I didn’t have ALS. Throughout that dark winter, I lived aboard that tiny raft of hope.

By the middle of February, I had started to get muscle twitches, another of the cardinal features of ALS. They started in my hand. A muscle would begin twitching for a few minutes and then stop. And then it might start somewhere else. Sometimes two muscles would be twitching at once. They would start without warning, tic tic tic, like someone tapping me on the shoulder to remind me I was going to die. Then would come a wave of fear, drawing back a curtain to reveal the mortal reality that I had successfully hidden from myself. I hid the fasciculations from my wife, but she figured something was wrong and I finally had to tell her. She thought I was being ridiculous, and I had to convince her to be worried. I showed her the twitches and then she did become worried. Then I had to convince her not to worry. I comforted her. I joked about it. But I felt lousy and weaker as the winter wore on.

Meanwhile, my life was a gif loop of diapers and sleepless nights. My daughter, who was less than a year old, would wake up at three and start yelling. An astonishing man-like sound issued from her throat and grew in intensity until I got up and came to her crib and put my hand on her back for eight minutes. She would fall back asleep but then I would be wide awake, sitting in hallway in the dark, blinking in the glare of my phone as I read about ALS at three in the morning.

Nothing had prepared me to confront my death. Despite having taught medical students about it and worked with dying patients, despite having read about it and done meditation and silent retreats, I quickly realised that I was lost. I was inadequate to the experience. I had not done any of the kind of spiritual work that would be required to forestall the panic and dread of facing my mortality. I didn’t even know what that kind of work would look like. Leaving my children without a father was the worst of it. In my dreams they wandered through empty streets calling for me. I thought of Michael Keaton in My Life, making home movies to leave something behind for his newborn. I thought I should do this too, with my iPhone. But what to say to a four year old? Or to a 14-year-old? And how might I devise a system to deliver the content at set intervals?

I imagined an exercise where students would be told they have cancer and left to pick up the pieces of their lives.

By the end of winter, I became accustomed to a novel feeling: living without hope. It was a physical sensation, a heaviness that presented itself shortly after waking in the morning and interwove itself into my daily activities. I went to work with my cloudy disposition but had no appetite for much else. The only thing that gave me some pleasure was buying electronic things on Amazon. The house was littered with motion operated LED lights, Bluetooth speakers, USB battery chargers, and other electronic detritus. In the medical school, I was tasked with writing the death and dying curriculum for first-year students. It was a cruel coincidence, as ALS is the exemplary case typically used in medical schools to teach issues around death and dying. My research on the topic required reading cases of patients grappling with weighty decisions as they died slowly of the disease, their spouses wringing their hands. I wasn’t sure I could trust myself to calibrate the mood and hit the right note in the lecture; the trick was to include just enough grey realism for their level of development, tempered with some uplifting words to buoy them and give them purpose in their introduction to clinical mortality. It was work that had to be done but it gave me no pleasure.

At the same time, I was testing first-year students on the physical examination. I sat in a cold room watching them examine each other, each one reassuring the other after every step as we had taught them: “great, your lungs sound fine”, “your heart is totally normal!” Strung one after the other for hours, the performance seemed a celebration of their youthful immunity from harm and disease, their separation from the world of real patients and actual sickness. How absurd it all was, what a charade. And what a disservice to their real education. I imagined an exercise where students would be told they have cancer and left for a semester to pick up the pieces of their lives. It was only with my patients that I could escape from my predicament for a little bit. It felt good to care about them and try to put them at ease. My own proximity to death made me more present in their suffering. And whenever I came home to my two-year-old son running to hug me and tell me about whatever charming trifles had made an impression on him that day, I tried to be cheerful for his sake.

Illustration by Stephan Schmitz

 Illustration by Stephan Schmitz

One week, on two separate occasions at the hospital cafeteria, I bought a drink and something from the salad bar and the total came to $6.66. The cashier looked at me warily and my rational mind decided to take a break. I started doing everything in sevens as I had read that seven is a lucky number. Seven brushes of the teeth, seven chews of the burger. At the same time, I couldn’t help but wonder whether I had brought this illness on myself. Whether I had eaten too many microwavable burritos, or taken the wrong vitamins, if somewhere I had made a mistake, had become a person I was not supposed to be, whether I was paying some existential price for shirking my responsibility to some other life that I didn’t pursue. I looked for meaning in my symptoms. I tried to read my disease as a sign. And all the while, I was bargaining with fate.

One night after a few drinks, I donated $777.77 to the ALS foundation. I kicked myself for having forgotten to do the ice bucket challenge and promised to attend to that as soon as the weather got better. I promised I would have more fun, I would take a larger perspective, I wouldn’t get enraged at how people drive in Brooklyn. I promised to live more bravely. To whom was I promising these things? At a friend’s festive dinner, I was seated across from a woman from Shanghai. We talked about superstition and my fixation on the number seven—it was part of my way of opening a door, if only she were to ask one more question then I could tell her about the ALS which I desperately wanted to do. Instead, she laughed and said seven is very unlucky number in Chinese mythology, a number associated with death. I felt like throwing up. I couldn’t even manage a smile.


By the spring I had lost 5kg. My left arm and leg felt like jelly most of the time and fasciculations travelled over my body throughout the day. Sensory symptoms are not common in ALS, but can be found early in the disease. I still wasn’t certain that I had the disease, but in my mind I was just waiting for it to get worse before I completely gave up hope. The inconceivable, irreducible, bewildering fact of my mortality was like some grotesque object that looked different from every angle, a concept that resisted incorporation into my understanding. It kept occurring to me how surreal it is that this is how it all turns out: this the resolution to the to the varied plot lines of my life. This is the punchline. I was not fun to be around. My wife was supportive and she was patient, but also gently pointed out the possibility that this whole thing could be all in my mind. Was there any objective evidence that I had the disease? Did I have any objective weakness? The answer was no and no. I carried my kids up the stairs, I could do 50 push-ups. Had the studies all been normal? Yes, they had. She convinced me to get out of my psychic echo chamber, to stop being my own doctor, as it were, and to go back to the neurologist.

A week later, I sat in the examining room again, dressed in the insubstantial paper gown waiting for Dr K to walk in. I had decided to apply for life insurance and planned to ask as a favour that she minimise her concerns about ALS in the medical record. When she entered the room and asked how I was, I became overcome with emotion. I kept my composure with some effort and said that I didn’t like the direction things were going and I was afraid I would have to make some serious choices soon. She looked at me quizzically and then when she got the point of what I was saying, she told me that I should see a psychiatrist. “That’s all right,” I said, taking a deep breath. “I’m coping all right. I’m certainly not going to take any antidepressant. I’ve been… ”

She held up a hand to stop me. It was her opinion, she said, that my symptoms were not an organic illness. They were an expression of some inner psychic distress. It was all in my head, in other words. I blinked. This was welcome news, yes it was. In my own clinical practice, I often believe this of patients, and on rare occasions I’ve suggested this sort of thing directly to them, but it’s a tricky business. Many patients would take it as an insult. I, on the other hand, was delighted by the possibility. Certainly, the thought had occurred to me as well, but to hear her say it was better. But the solution felt too facile. Psychosomatic disorder should have been the diagnosis of exclusion, after having ruled out more serious things. I had never had psychosomatic symptoms before. In fact, while medical students are thought to be prone to hypochondria, practising doctors tend not to be. They are often notoriously dismissive of their symptoms, either because of fatalism or awareness of the limitations of medicine.

“Are you sure?” I asked. She examined me and pointed out I had no muscle wasting. My reflexes were normal and my strength was fine. She couldn’t elicit any fasciculations and she reminded me that all my studies had been normal. The lab tests and MRIs and EMG had shown nothing. I really don’t think you have ALS, she said. Two neurologists have told you this now, and still you’re not convinced. Maybe you need to change some things about your life. “Yeah I’m sure I do,” I said, “but could it be early ALS?”

She paused. “I don’t think so,” she managed. But it was clear that she couldn’t give me a definitive no and I was going to be miserable until I knew for sure. We both agreed that it could be time that I see the ALS specialist. And this is how I was referred to Dr HM at Columbia.

I was familiar with Dr HM because I had searched online for ALS specialists in New York. I had read his scientific articles on PubMed and looked at his photos on Google Images and had developed a deep admiration and gratitude for him based solely on projection. He was a distinguished-looking Japanese man whose image conveyed competence. I was eager to meet him for a third opinion because in one of his papers he had detailed a list of agents that may possibly slow the disease down. At the very least, I thought, he could tell me how to buy some more time.

What I was hoping for most of all was a diagnosis of benign fasciculation disorder, a poorly understood phenomenon of muscle twitching that appears to be more common in medical students and physicians. One author had coined the term Fasic – Fasciculation and Anxiety Syndrome in Clinicians. In his paper, he presented a case series of 20 consecutive doctors who presented with fasciculations over the course of a few years. Being doctors, and being familiar with ALS, they sought medical attention. A third of them were practicing neurologists. The majority of them left with a diagnosis of benign fasciculation syndrome. In other words, it was a thing: doctors who think they have ALS, but who actually have Fasic. But I kept getting stuck on doctor number 20 described in the paper, a neurologist who developed ALS and died.

On a gusty and drizzly day, I sat in Dr HM’s waiting room scanning the other patients for signs of motor neurone disease. A small neatly dressed Japanese man appeared in the doorway, looked at me and said my name. Dr HM emanated a benign and kindly paternal presence and immediately commanded my trust. I followed him into his large, not particularly modern, not particularly neat office and sat across from him. He took out a single sheet of paper and a pen and asked me to tell him my story. As I talked, he politely interjected questions and urged me to continue, all the while writing on that single white sheet of paper. When I was done, he looked up with raised eyebrows and said, “Is that all?” I felt embarrassed and had the urge to make something up. But if he was unimpressed, certainly this was a good sign. Then he led me to the table and did an exceedingly thorough examination. Everything about him was careful and measured and calming and I took note for my own practice – should I survive this ordeal.

After the examination, I sat across from him as he slowly scribbled notes in his deliberate way. He looked up and took off his glasses and said, “You’ve been to two doctors now who told you that you don’t have ALS. So it will be hard for me to convince you that you don’t have it, but I will tell you that I have seen many patients with isolated fasciculations without any muscle weakness or objective signs and none of them have developed ALS.” He paused. “This is over many years. None of them.” I nodded. “In fact,” he continued, “I myself have had fasciculations for 20 years. I’ve thought I had ALS many times, but I have never developed it either,” he said grinning. This self-disclosure was an unexpected gift. I nodded, involuntarily and continuously and let the generosity of this great and learned man fill me up like oxygen.

“So I don’t have ALS?” I asked. “I really don’t think so,” he managed. I stopped nodding. And as if reading my mind, he suggested that if I had any further doubts, that I should get one more EMG, and that if that were normal, then I should forget about ALS.


Idid get that second EMG from Dr M and it was normal. He confirmed a diagnosis of benign fasciculation disorder, mostly because we couldn’t think of whatever else this could be. I told Dr M that I had developed a profound respect and admiration for the people who were working to find a cure for ALS. I had thought so many times of the families who loyally took care of their loved ones and the patients who bravely faced the unfaceable. I had donated money to the organisation, I had liked it on my Facebook page, I had considered going to some of their events. He shook his head and said that I should just forget about ALS. “Erase it from your memory and from your life,” he said. His view was that the more I dwelled on this diagnosis, the more claim it had over me and the more I would keep manifesting symptoms.

My symptoms are essentially gone now, though occasionally I feel something in my leg that will remind me of that dark time. In my memory, I was circled by a shark that ultimately lost interest and swam away. In the spring I decided to change jobs after 15 years at the same place. I took a long break. I started to lift weights. Some turning point occurred that I still don’t have the perspective to understand. I was initiated, as people my age often are, into an awareness of the fragility of our being. I realise too that my adventure was a rehearsal for something else, the reality behind the curtain of youth that older people politely keep to themselves. Yet I have no interest in dwelling in the shadow of death’s certainty. As the psychiatrist Irvin Yalom has written, living in proximity to death is like looking directly at the sun. In the absence of strong faith, it takes a special kind of spiritual evolution to face it with equanimity. I don’t have that so I continue to live as before, with the adolescent’s illusion of eternal life. This is not to say that nothing has changed. I have seen that life is dear and it is on loan to us. And so everything just feels more precious.

Dr. Mert Erogul

 

KANSER HASTALIK DEĞİL! (KÖTÜ TIP)

06 Ekim 2015 Salı 15:14

KANSER HASTALIK DEĞİL!

KANSER O KADAR YAYGINLAŞTI Kİ ARTIK GENÇ YAŞLI DEMEDEN HERKESİ
YAKALIYOR. BU PAYLAŞIMI LÜTFEN SAYFAMDAKİ HERKES PAYLASSIN. BELKİ BİR YARDIMIMIZ OLUR. SONUÇTA, BİR ZARARI YOK, DENEMEKTE FAYDA VAR…
Bu yazılar çok müthiş, birçok “gizli dünya yönetenlerini” rahatsız ediyor… O kadar ki, örneğin “World Without Cancer”, yani “Kansersiz Dünya” isimli kitap, halen (Türkçe dahil) birçok dile çevrilmedi!..
Yani şunu bilin ki, KANSER diye bir hastalık yok!

Kanser, sadece vitamin B17 eksikliği!
Başka bir şey değil!
Kemoterapi, ameliyat veya değişik ağır haplar almanıza gerek yok!..
Düşünün bir zamanlar denizciler, çok sayıda niçin öldüler?
İSKORBÜT denilen hastalığa yakalanıyorlardı…
Çok sayıda insan öldü…
Ve bazıları da bundan çok büyük PARA ve gelir elde etti!..
Sonra ne buldular?..
Meğer İskorbüt sadece vitamin C eksikliği imiş!
Yani hastalık bile değil!
KANSER de öyle!
KANSER SANAYİSİ var artık!..
KANSER den milyar milyar milyar kere milyar PARA kazananlar var!
Bu konu çok uzun. Çok derin!..
KANSER SANAYİSİNIN kökü, ta ikinci dünya savaşına kadar dayanıyor!…
Ne dolaplar dönüyor…
SİZ İNANMAYIN!
Her gün sadece 15-20 kayısı çekirdeği yemeniz yeterli!
Kanser olmuşsanız, önce KANSERIN ne olduğunu ANLAMAYA çalısın!
KORKMAYIN
Sakin KEMOTERAPİ filan yaptırmayın
ARAŞTIRIN önce…
Biz bu siteyi bazı “sözde doktorların sayfasına gönderdik, facebook’ ta, 5 dakika bile geçmeden “yorumsuz” olarak sildiler!…
SİZ bu kitabın TÜRKÇEYE ÇEVRİLMESİ için DUA edin.
ÇOK ÇOK ÖNEMLİ bir eser bu!
Tekrar edelim,
Günümüzde İskorbüt den ölen var mi artık?
YOK!…
Çaresi biliniyor…
Peki KANSER?
SANAYİ haline gelmiş!
Ancak, çaresi çoktan bulundu.
VİTAMİN B 17 eksikliği!
Hepsi bu!
Buğday çimi ekin… Buğday şırası için.
Kanseri engelleyen besinlerin başında atalarımızın Orta Asya`da içtikleri Buğday şırası geliyor. Klasik tedavi yöntemlerini reddeden tüm doktorların ortak iddiası, buğday çimi yenilmesi ve buğday şırası içilmesi…

Pakistan`daki Hunzakut Prensliğinde kanserden ölüm yok. Ayrıca Hunzakutlular, acı badem ve kayısı çekirdeğini yiyorlar ve kansere yakalanmıyorlar.
Türkiye`de acı badem ve kayısı tüketilen bölgelerde kanser vakalarının azlığı dikkat çekiyor.
Ödemiş`le Salihli arasında, binbir efsaneye konu olmuş Bozdağ`ın eteklerinde cennet gölcük kıyısında kanseri yenen, bu zaferi kazandıktan sonra mücadelesi herkese örnek olsun diyerek bir de kitap yazan Doktor İlhami Güneral ile sohbetimiz sürüyor.

 

Önemli olan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesidir.
Bağışıklık sistemini güçlendirmek çok da zor bir şey değildir.
Buğday müthiş bir kanser ilacıdır. Buğday şırası kanseri önler ve bu önemli bir bitkisel tedavi aracıdır. Buğday çimi, bol klorofil maddesi dışında 100 kadar vitamin, mineral ve besin maddesi içerir. Taze olarak kullanılan Buğday çiminde, aynı ağırlıktaki portakaldan 60 kez daha fazla C vitamini ve aynı ağırlıktaki ıspanaktan 8 kat fazla demir bulunmaktadır.
Buğdayın bir başka özelliği ise kandaki toksinleri nötralize eden maddeler içermesidir.
Sıvı oksijenle dopdolu olan buğday çimi doğanın en güçlü anti kanseri olan `laetril` içermektedir.
Izgara etler ve füme besinlerin kanserojen maddeler taşıdığı kanıtlanmıştır. (Japon Bilim Adamı Nagivara)
Japon Bilim Adamı Nagivara, taze buğday çiminde bu maddeyi etkisiz hale
getiren enzimler ve amino asitler bulmuştur.
– Buğday çimini evde üretebilir miyiz?
– Evde de üretilebilir, küçük bir saksıda bile üretilebilir ve olduğu gibi yenebilir, evde üretemeyenlere tavsiyemiz ise buğday şırası üretmeleri…
– Buğday şırasını herkes üretebilir mi?
– Evet herkes üretebilir.
İsterseniz tarif edelim.
Bir bardak aşurelik buğday, önce tertemiz yıkanarak bir litrelik cam kavanoza konur. Üzerine 3 bardak su -klorlu olmamak şartıyla- ilave edilir.
Kavanozun ağzı bir tülbentle kapatılarak serin bir yerde 24 saat bekletilir.
Bu ilk su kullanılmaz, dökülür.
Kavanoza yeniden 3 bardak su ilave edilir.
24 saat bekletildikten sonra oluşan yarı gazozlu su içilmek üzere bir kaba aktarılır.
Böylece bir bardak aşurelik buğdaydan kış aylarında günde 5 kez, yazın
ise günde 3 kez şıra alınır. Buğday şırasının lezzeti bazılarına itici gelebilir. O takdirde her şıra bardağına bir C vitamini tableti eklenirse, nefis bir içecek ortaya çıkar.
– Az önce sözünü ettiğimiz `laetril` buğday çiminden başka nelerde bulunur? Çünkü anlaşılıyor ki, `laetril` kanserin tedavisinde en etkin maddelerden biri… Elmanın çekirdeğini de yiyin!
– Evet, Türkiye`de en kolay laetril`e ulaşabileceğimiz yer acı badem ve kayısı çekirdeğidir.
Ayrıca laetril elma çekirdeğinde de vardır. Elmanın çekirdeği yenilirse çok da iyi olur.

Amerika`daki ilaç sanayinin maşaları bu `laetril` adlı ilacı yasaklatmayı başarmışlardır ama Meksika`da satılan `laetril` bu ülkeden alınıp kaçak olarak ABD`ye sokulmaktadır.
Laetril, vitamin ve minerallerle verildiğinde çok daha iyi sonuçlar alınmaktadır. `Kanserin Ölümü` adlı kitabında Manner, laetril ile yüzde 90 başarı kazandığını söylemişti.
– Acı badem ve kayısı çekirdeği de laetril içeriyor öyle mi?
– Evet öyle. Türkiye`de acı badem ve kayısı çekirdeğinin sıkça tüketildiği yerlerde resmi bir istatistik yok ama kanser vakalarının az olduğuna inanılıyor. Resmi istatistik yapılan bir ülke var…
Pakistan`a komşu küçük bir prenslik olan Hunzakut`ta şimdiye kadar hiç kanser olayına rastlanmadı.
Hanzakut`un özelliği temel besinleri kayısı ve kayısı çekirdeği…
– Dünyada bugün kullanılmakta olan kemoterapi ve radyoterapi bağışıklık
sistemini bozduğunu iddia ediyorsunuz alternatif tedavilerin bir sıralamasını yapsak en öne hangisini koyarsınız?
– Önceliği bağışıklık sistemini güçlendiren tedavilere veririm, daha sonra biyolojik tedaviler ve bitkisel tedaviler gelir.
Bağışıklık sistemi konusunda Alman Doktor Issel`in tüm beden tedavisi bugün bu ülkedeki 60/70 klinikte başarı ile uygulanmaktadır

Paris Merovingians facebook hesabı

%d bloggers like this: