
KORONALI


AT MAMASI
Nusreddin Hoca komşularından ödünç bir kazan almış. Ertesi gün kazanı geri götürmüş ve “Müjdeler olsun komşular” demiş, “kazanınız doğurdu. Nur topu gibi bir tencereniz oldu.” deyip kazanla birlikte bir de küçük tencere vermiş komşusuna. Komşusu sevinip, “ Hoca da iyice bunadı, kih kih kih !” yapıp kazanı ve tencereyi almış. Birkaç gün sonra Hoca kazanı yine ödünç almak isteyince, komşusu sevinçle vermiş kazanı. Aradan bir hafta geçip de kazan geri gelmeyince, hocanın evine gidip kazanını istemiş. Hoca kederle, “Başınız sağ olsun komşum” demiş, “Sizin kazan sizlere ömür”. “Aman hoca” demiş komşusu, “kazan hiç ölür mü ?” . “İlâhi be komşu” demiş hoca, “Uzun boylu adam korona için para lâzım, üstelik kanal da yapacağız, ahacık şu İBAN’lara para yatırın” deyince hemen inanıp koşup para yatırıyorsunuz da, kazanın öldüğüne neden inanmıyorsunuz ki ? ..hayret bir şeysiniz billâ”.
Akşamın nilgünü (laciverdi) göğümüze çökerken, gül cemâlinizi batı yönüne çevirin ve tek taş pırlanta misâli parıldayan Venüs gezegenini (Çulpan) doya doya izleyin. Gece göğümüzün en parlağı ay dede, ikincisi ise Çulpan’dır ; söylemedi demeyin.
Samur sana çul pana Çekinme açul pana Akşam vakti gelince Pakacağuz Çulpan’a

Aşağıdaki yazıyı 26 Ağustos 2013 tarihinde yayınlamışız. Korona salgını nedeniylere doktorlara yapılan saldırıya ara verildiğini duyunca yeniden yayınlayalım dedik.
“Doktor efendi dönemi bitti”Dünyada ilk kalp naklini gerçekleştiren Dr.Christian Barnard’ın asistanlığını yapmış olan Topkapı Hastanesi Başhekimi kalp cerrahı Doç. Dr. Edip Kürklü, 5 Haziran 1988’de gazinocu ve Diyarbakırspor Başkanı Mehmet Yaşar Şerbetçi’nin açık kalp ameliyatını yapmış, ancak hasta ameliyattan bir hafta sonra “uyuşturucu kullandığını gizlediği için anestezi komplikasyonu sonucu” hayatını kaybetmişti. Doç. Dr. Edip Kürklü, 21 Temmuz 1988’de Mehmet Yaşar Şerbetçi’nin kayınbiraderi Mustafa Turgut tarafından arabasının içinde kurşunlanarak öldürüldü..
Dr. Cengiz Çetin yirmi üç yaşındaydı.Sualtı Hekimliği’nde asistanlığabaşladığının yirminci günü, vurgun yiyen iki dalgıcın tedavisi için basınç odasına girdi. İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki İkinci Harb-iUmumîden kalma alet patladı… 27 Temmuz 1998 günü hayatını kaybetti.
Dr. Göksel Kalaycı altmış altı yaşındaydı. Önce genel cerrahi, sonragöğüs cerrahisi ihtisası yapmış, profesör olmuştu. Ameliyat ettiğihastası “Ben ölürsem sen de öleceksin” diye tehdit etti. Hastanınyakını tarafından, yıllarını verdiği İstanbul Tıp Fakültesi’nin bahçesinde vuruldu…11 Kasım 2005 günü hayatını kaybetti…
Dr. Ali Menekşe elli bir yaşındaydı. Giresun Göğüs HastalıklarıHastanesi’nde göğüs hastalıkları uzmanıydı. Bir çocuğunu doğumda, onaltı yaşındaki kızını da Ankara yolunda geçirdiği trafik kazasında kaybetmişti.15 Ocak 2008’de, elli birinci doğum gününde, hastası tarafından vuruldu…14 Şubat 2008 günü hayatını kaybetti.
Dr. Ersin Aslan otuz yaşındaydı. (1982 yılının 14 Mart günü, Tıp Bayramı’nda doğmuştu.) Gaziantep Devlet Hastanesi’nde göğüs cerrahisi uzmanı olarak çalışıyordu. Ameliyatını bitirip servise çıktı…Daha önce ameliyat ettiği hastanın ölümünü MERSİN nüfus sistemine bildirdiği için, hastanın yediyüz liralık emekli aylığıni usulsüzce almaya devam etmek isteyen on yedi yaşındaki torunu tarafından döner bıçağıyla bıçaklandı…Can çekişirken katili başında bekleyip odasına kimseyi sokmadı ve kan kaybından ölmesini sağladı…Gaziantep’te çok sevilen bu değerli cerrah 17 Nisan 2012 günü hayatını kaybetti…
Dr. Mustafa Bilgiç yirmi altı yaşındaydı. Samsun’da On Dokuz Mayıs Üniversitesi’nde acil tıp asistanıydı. Karısı da aynı tıp fakültesinde çocuk ihtisası yapıyordu.Tedavi ettiği Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastasının iğnesi eline battı… 21 Eylül 2012 günü hayatını kaybetti…
Kenan Evren askeri cuntanın başıydı…“Mecburi hizmete gelen doktorları ağaca bağlayın, kaçmasınlar.” dedi. Askerden fazla para alıyorlar diyerek sağlık personel yasasını iptalederek tüm sağlık çalışanlarını 657 sayılı yasaya tabi kıldı.. O günkü parayla 90 bin lira maaş alan bir pratisyen hekim 18 bin lira maaş almaya başladı.. (Bir teğmen maaşı 35 bin lira idi..)
İmren Aykut Çalışma Bakanı’ ydı…Doktor maaşlarının 400 dolar civarına inmesi karşısında “Ne verirseniz verin bu doktorların gözü doymaz.” dedi.
Tansu Çiller Dışişleri Bakanı’ydı…Hariciye Vekaleti’yle hariciye koğuşunu karıştırdı, hastanelere “Balyoz Harekâtı” düzenledi. (Balyoz Davası hakimlerinin gözünden kaçtı, ceza almadı.)
Dr.Yıldırım Aktuna Sağlık Bakanı’ydı…Habersiz gittiği bir hastanede hafta sonu makamında bulamadığı başhekimin kapısını kırdırttı.
Doç. Dr. Osman Durmuş Sağlık Bakanı’ydı…Fuzuli yere yakıyor diyebaşhekimin ellerini kalorifer peteğinde kızarttı…
Sağlık Bakanı Prof.Dr.Recep Akdağ “Doktorların eli hastaların cebinde.” dedi.Yetmedi…Üstüne bi de “Paracı doktorlar gürültü yapıyor.” diye ilave etti… Sağlıkta Dönüşüm adı altında tüm doktorları ve sağlık çalışanlarını “sağlık kölesi” haline dönüştürdü..
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Ben doktora iğne yaptırmam, doktorlar adamı felç ederler alimallah.” dedi. Yetmedi…Üstüne bi de “Doktor efendi dönemi bitti.” diye ilave etti…Noktayı koydu..Türk Tabipler Birliği başkanı, sınıf arkadaşımız rahmetli Dr. Füsun Tekeşin Sayek, Tayyip beye iğne yapmayı teklif etmişti.
Evet ey Türk Milleti, ey vatandaş ! Doktor efendi dönemi bitti!..
Temelimiz’in yüreğine bir çarpıntı musallat olunca, hemen bir yürek doktoruna gidip “Doktorcum, ne zaman bir güzel kadın görsem yüreğimi bir hoplama bir titreme almakta ki o kadar olur” demiş. Doktordur, hâliyle katiyyen muayene bile etmeden hemen emar, kardiogram, tomografi, ultrason, akciğer filmi, eforlu test, anjiogram, kan ve idrar tahlili yaptırıp, Temel’e “Sende kulakçık titremesi (“Atrial fibrilasyon”) nâm bir illet var” demiş. Temel’dir, “Allâma şükürler olsun ki Korona değilmiş..lâkin netsek acep bu hızlı kalp atmesıniıdurdursak doktor hanım ?” demesiyle, doktordur, “ Merak etme sen Temelciğim,demiş. Bakarız.. kalbinin böyle hızlı atmaması lazım”.Bunu duymasıyla Temelimiz, başlamış şehrin herbir eczanesinde at maması aramaya. Sonunda güçlükle bir eczanede birkaç kutu at maması bulmuş. At mamasını yiyip bitiren temel yine eczaneye bir dönmüş ki, eczacı “At maması bitti “ demiş.
Meğerse Korona salgını yüzünden, at mamasının ithali yasaklanasıymış. Temelimiz, telâş yapıp hemen yürek doktoruna varmış. “Böyleyken böyle doktorcum” demiş, “at maması bitmiş”Doktordur kederle bakmış Temel’e; “Hayret be Temelcim” demiş, “bit memesi lâzım”
Gözleriniz hep yükseklerde olsun, Dr. Timur Sümer
Bu yıl “BAHAR ILIMI” (“SPRING EQUINOX”) İstanbulumuz’da 20 Mart Salı günü sabah saat 06:45’de idrâk edilecektir; kutlu olsun.
İnsanlığın gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden Hz. Karacoğlan’ı yavaş yavaş sindire sindire okuyun :
“Değirmenden geldim beygirim yüklü
Şu kızı görenin del’olur aklı
On beş yaşında kırk beş belikli
Bir kız bana emmi dedi neyleyim”
Nusreddin hocanın evine bir kez daha hırsız girmiş. Yatağını, yorganını, üç kuruş paracıklarını, kredi kartlarını, seccadesini, kavuğunu, alıp gitmişler. Hocadır, “Ahh..vah !.” diye” döğünürken komşular yetişmiş : “Aman hocam” demiş birisi, “insan kapıya bir köpek bağlamaz mı ?” Diğeri, ” Bir alarm sistemi kurdurmaz mı ?” Bir diğeri, “Hocam, bakan oğlu misali evinde, altı yedi tanecik de olsa, kasa bulundursaydın ya ?” “Hadi olmadı sağlam birkaç ayakkabı kutusu da mı bulamadın ?”
diye akıl verirlerken, “Bâri polise haber verelim..” demiş ötekisi.
“Hadiyin ordan lan bre komşular” demiş hoca. “Anladık.. yine, hâliyle, hırsızın hiçbir kabahati yok…kabahat yine ..lâkin yakalansalar ne fayda ?.. Hırsızı salıvermelerinden geçtim, bizi içeri alırlar diye telâş etmekteyim.”
“Birem birem toplayayım odunu
Bilem dedim bilemedim adını
Albistan yanaklı Türkmen kadını
Bir kız bana emmi dedi neyleyim”
Çok değil bir milyar yıl kadar önce, sevgili dünyamız güneşimizin çevresini tavâfa başladıktan az bir sonra, uzaklardan gelen koca bir kaya kitlesinin dünyamıza küttedenek çarpmasıyla kopan parçadan ay dedemiz oluşmuş, çarpmanın etkisiyle önce şallak mallak olan dünyamız, daha sonra da ay dedemiz sayesinde dikelmiş, dikelme ekseni ise 23 derece kaykılıvermiş idi. Bu kaykılma sonucu ise mevsimler oluşmuş, sevgili dünyamızı da börtü böcek sarıvemiş idi. İzleyen milyonlarca yıl içinde ise, ay dedemiz dünyamızın etrafında fır dolanaraktan onu topaç misali dikelterek takla makla olmasını engellemiş, sonraki zamanda ise gel-gite (med ve cezir) yol açıp dünyamızı şenlendirmiş idi.

Bu eksen kaykılması yüzünden, her 20-21 Mart dolayında ekvator halkamız (ekvatorun oluşturduğu halka) güneşin yörüngesinin halkasıyla hırp diye çakıştığından, bu durum “İLKBAHAR ILIMI” ya da “vernar equinox” tesmiye edilip (isimlendirilip) , ve güya, gece ile gündüz birbirine eşit olduğundan “NEVRUZ” geldi hoş geldi diyerekten bayram etmekteyiz.
Şimdilerde ise, devâsa ateşler yakıp, ele güne hoşgörü ibreti olsun murâdi ile, büyük elçileri ve dahî politikacıları ateş üzre hoplatıp, tabançalarımızla (avuçlarımızla) şıpıdık çalıp alkışlayaraktan, resimlerini gazetelere basmayı iş edinmişizdir.
“Bizim ilde urum olur uç olur
Sızılaşır bozkurtları aç olur
Bir yiğide emmi demek güç olur
Bir kız bana emmi dedi neyleyim”
İmdii.. ve de lâkin:

Yıllar önce aklı sivri bazı bilim adamları, “Acep günebakanlar güneşi ne kadar izlerler” merâki ile günebakan çiçeklerini güney kutbunda dikmişlerdi de, zavallım günebekanlar güneşe bakaraktan döne döne boyunlarını yeni yunmuş çamaşır misâli burup, hepten telef olmuşlar idi.
“Karac’oğlan der ki n’olup n’olayım
Akan sularınan ben de geleyim
Sakal seni makkabınan yolayım
Bir kız bana emmi dedi neyleyim”
Köyün birine bir gün uzun boylu, seyrek bıyıklı, reis tavırlı bir adam gelmiş. Köylüler etrafına toplaşmışlar.
Uzun adam, “Eyy köylü milletiii !..” demiş “Ben sizin peygamberinizim..!”
“Hâşâ” demiş köylüler, inanmıyoruz sana, sen töbe peygamber neyim değilsin.”
Uzun adam karşıdaki duvarı göstermiş, “Şu duvarı konuşturursam inanır mısınız peygamber olduğuma ?”
“İnanırız demiş” köylüler. “Hele bir duvar konuşsun, senin peygamber olduğuna billâh inanırız”
“Eyy duvaar !” demiş uzun adam. “Konuuş !!.. Konuş ve benim peygamber olduğumu söyle bu köylü milletine ! ”
Duvar ossaat dile gelmiş:
“Eyy köylü milletiii ! Bu adama sakın ola inanmayın..o peygamber değildiir..bu adam sahtekârın biridiir ! ”
Dünyamızın aydınlık parçası ile karanlık parçasını ayıran çizgiye “ara çizgi” ya da “Terminatör” denir. Dünyamıza uzaydan baktığınızda gördüğünüz gece ile gündüzün ayrıldığı çizgidir bu. Yirmi Mart’ta bu “ara çizgi” hem kuzey hem güney kutbunun üzerinden aynı anda geçer.
Lâkin atmosferimizin güneş ışığını kırması (“refraction”) nedeniyle hem kuzey hem de güney kutbunda 20 Mart’ta güneşimiz 24 saat süreyle durmadan ufuk çizgisinde 360 derece dönerek pırıldar, ve iki kutupta da 24 saat boyunca gece asla olabilemez.
Akıllara ziyan bilgiler bunlar kıymet bilene.

Bahar ılımında (ve de hatta güz ılımında) sevgili güneşimiz tam DOĞUDAN DOĞAR ve TAM BATIDAN BATAR. Yılın diğer günlerinde SEVGİLİ GÜNEŞİMİZ ASLA tam doğudan doğup tam batıdan batmaz.
Pusulalarınızı akord etmeniz için bulunmaz bir fırsattır bahar ılımı.
Bu bir gerçek olaydır, uyduruyorsam nâmerdim : Adamın biri AKEPE mitinginde avazı çıktığı kadar “İbnee!!” diye bağırıp fikrini belirtmiş. Adamcağızı ossaat derdest edip başçalana hakâretten hâkimin karşısına çıkarmışlar.
“Ne var bunda hakâret olacak hâkim bey ?” demiş. “Ben de eşcinselim ve bana ‘ibne’ denilmesine de hiç kızmam”.
Deveye sormuşlar “boynun niye eğri ?”
“Ne eğrisi lan !” demiş “hepsi montaj”.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun
FPT Prof. Dr.Timur Sumer


KİBRİT ÇÖPÜ
Bastonu ile yerdeki kümelenmiş ayçiçeği kabuklarını karıştırmakla meşgul olan Mesut Dede başını kaldırdı, cevap bekleyen delikanlıya ve yanındaki güzel kıza gözlük camlarının üstünden baktı ve;
Önceleri “Kibritçi Mesut” olarak bilinen Mesut Kibritçioğlu seksen yaşını devirdikten ve saç-sakalı bembeyaz olduktan sonra herkes tarafından Mesut Dede olarak anılır olmuştu.
İlkokul sınıflarının duvarına sıralanmış resimlerde gördüğümüz İlkbahar-Yaz-Sonbahar-Kış tasvirleri Adana’daki okullar için yapılmamıştır. Zira Adana’da yağmur yağarsa kıştır, güneş açarsa yazdır. Ne ilki ile, ne de sonu ile bahar denilen mevsim hiç gelmez bu şehire! İşte kış ortasında yine güneş açmış, Adana’ya yine günübirlik yaz gelmiş ve bu Cumartesi gününde mangalını kapan baraj kıyısındaki mesire yerine akın etmişti. Mesut Dede de bu ılık havadan faydalanıp su kenarındaki kaldırımda yürüyüşe çıkmış, nefesi daralınca da boş bir banka oturmuştu.
Soner (artık şimdilerde adı sadece türkülerde kalan yoğurdu ile meşhur) Mersin’in Silifke ilçesindendi. Çukurova Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Makine Mühendisliği bölümü son sınıf talebesiydi. Yıllar önce Adana’ya gelip yerleşmiş olan amcasının evinde kalıyordu. Kısmetse bu yıl okulu bitirecek, evlerinde kaldığı süre boyunca kendisine bir kere bile surat asmamış olan amcasını, yengesini ve iki yeğenini bırakıp başka bir şehre gidecekti.
Aynı üniversitenin Yabancı Diller Fakültesi İngilizce Öğretmenliği bölümünün üçüncü sınıfında okuyan Sermin ise Niğdeliydi. Üniversite kampüsündeki kız yurdunda kalıyordu. Bir arkadaş gurubunda bir yıl önce tanıştığı Soner ile ilk defa yalnız başlarına gezmeye çıkmışlardı. O güne kadar kimseye yüz vermeyen Sermin “olur” demişti Soner’in ıkına-sıkına ve utanarak yaptığı beraber gezme teklifine. Zaten, yakışıklılığından daha çok oğlanın bu ağır başlılığı ve utangaçlığı hoşuna gidiyordu.
Otobüsten inip kıyıya doğru yürürken “çekirdek çinter miyiz?” diye sormuş ve Serminin onayını aldıktan sonra yol kenarındaki çerezciden kabak çekirdeği alıp devamlı sırtında taşıdığı çantasına atmıştı Soner. Banka oturur oturmaz çantadaki çekirdek torbasını el yordamı ile ararken kendi kendine konuşan Mesut Dedenin sesine kulak verdi;
Çantadan çıkartmakta olduğu çekirdek torbasını tutan elini sanki elektrik çarpmıştı Sonerin. Ucundan tuttuğu çekirdek torbasını eli yanmışçasına bırakmasıyla çantanın fermuarını tekrar çekmesi bir oldu. Suçüstü yakalanan yaramaz bir çocuğun savunmaya geçmesi gibi hemen söze girdi;
Daha elini bile tutmaya cesaret edemediği kız arkadaşının kulağına eğilip “gerçi ben kabukları yere atmayacaktım ama çekirdeğimizi görse bu amca yine de bizi döverdi valla” dedi, Gülüştüler. Kestane rengi parlak saçlarıyla, pembe yanaklarıyla, yaratılıştan rujlu gibi görünen kiraz kırmızısı dudaklarıyla aktrislere taş çıkartacak güzelliğe sahip olan Sermin bembeyaz dişlerini göstererek güldüğünde bin kere daha güzel oluyordu. Henüz ona bir türlü açılamamıştı ama her gece rüyasında görecek kadar bu kıza aşık olmuştu Soner!
Yaşlı adam aldığı kutuyu açtı, içine kibrit çöpünü yerleştirdi ve kutuyu itina ile ceketinin sağ yan cebine koydu.
Kış günü olmasına rağmen, içinde aynı kumaştan yeleği olan krem rengi bir elbise, beyaz gömlek ve beyaz fötr şapka giyinmiş olan ve de düzgün kesilmiş beyaz kısa sakalı ile bir din adamını andıran Mesut Dede,

Bankın sağ kenarında oturan Sermin sol elini ortada oturan Sonerin omzuna atarak Mesut Dede’ye doğru eğilip bakınca Soner kızın bu hikayeyi dinlemek istediğini anlamıştı. Sermin’in kolunu omzuna atması üzerine oğlanın ruhu bedeninden ayrılmış, baraj suyunun üzerinde dans etmeye başlamıştı. İşte aylardır hayal ettiği ve neredeyse her gece rüyasını gördüğü an bu andı! İhtiyar sabaha kadar konuşsa, bu pozisyonda onu gözünü kırpmadan hatta nefes almadan dinleyebilirdi.
“Sen ne soyadı isten?” Korkar köölü, gonuşamaz ki! “Tamam”, derimiş mamur “senin soyadın Sessiz olsun”, seniyinki Ahraz olsun! Bubam sırada bekleriken arkasında duran gan gardaşı “Lan Bekir” demiş, “Sen kirbitçisin, seninki Kirbitçioğulları ossun, ben de semerciyim, Semercioğulları ossun”.
“Niye ki ‘oğulları’?” deyin sormuş bubam. “Lan o vakıt gocaman sülale gibi anlaşılır, azametli, heybetli bir soyadı olur oolum!” der imiş gan gardaşı.
Neyse efendime sööleyem, hee, sıra bizim bubaya gelinci mamur sormadan bubam atılmış “beniyinki Kirbitçioğulları olsun mamur beg”. Adam sormuş; “Senin babayın gaç oğlu var?” “Benden başga yoktur” demiş bubam. “Lan” demiş mamur “o vakıt neden ‘oğulları’ deyin çoğaltıyon? Sadece ‘oğlu’ desek neyine yitmez?” İşte odur budur bizim soyadı olmuş sana Kirbitçioğlu.
(“Yavuklun” kelimesini duyunca içi pırpır etti Sonerin. Bu ihtiyara rastlamak tesadüf olamazdı. Allah önlerine çıkartmıştı onu, kesin! Resmen sevgili durumuna gelmiş gibiydiler Serminle, hem de hiçbir gayret sarfetmeden. Ama, Mesut Dedenin sevdiği kızın Serminden güzel olduğunu söylemesi pek hoşuna gitmemişti Sonerin. Neyse, boşvermeliydi, konuşuyordu işte ihtiyar!”
O vakıtlar artık herkeste ucuz muhtar çakmakları, zenginlerde de İbelolar, Ronsonlar moda olmuş idi. Kirbit işi bitmişti ama bubam tükandan eksik etmez idi. Bir goşu daldım tükkana, onluk paketiynen gaptım kirbiti dikildim önüne. “Parasını al” dedi, “Gattiyen olmaz” didim. Anasına annatmış. Gadın zati bilirimiş benim vurgunluğumu. “Olmaz böyle” demiş gızına, “seni istiyorsa asgerliini bitirsin gelsin anasıynan bubasıynan istesinler”. Duyuncu bubam heç gızmadı. “Gadın haklı oğul” didi, “asgere git gel, gızı sana alak”.
O ana kadar hiç konuşmayan, sadece dinleyen Sermin;
Elini çoktan Sonerin omzundan çekmiş olan Sermin bu defa bedeni ile Sonere yaslanmış durumda, heyecanla;
Şimdi biraz oolanda galıyom, biraz gızda eyleşiyom. İkisinin de evleri buraya çok yakın. Saolsunlar, gelin de insan gızı çıktı, damat da insan evladı. Allah razı olsun hepisinden. Ay geçmez ki beni Gülnihalın mezarına götürmesinler.
Mesut Dede karbeyazı mendilini çıkartıp gözlerini silerken, gayri ihtiyari Sonere sarılan Sermin’in göz yaşları da delikanlının dizlerine düşmeye başlamıştı. Sevinsin miydi, üzülsün müydü bilemiyordu Soner. Bir yandan güzel bir aşk hikayesinin hüzünlü sonu, diğer yandan sevgilisinin samimi yakınlığı!
sağlıcakla galın, dedi ve arkasını dönüp kısa adımlarla yürümeye başladı.
Daha on adım atmamıştı ki durdu, döndü, “Gelin hele, yanıma gelin” dedi.
Soner de Sermin de tereddüt etmeden fırlayıp ihtiyarın karşısına dikildiler. Mesut Dede elini cebine daldırdı, içinde bir adet kibrit çöpü olan kutuyu Sonere uzattı.
“Al oğul bu senin, yakan mı yaktırın mı artık o senin bileceen iş” dedi ve yine arkasını dönüp yürümeye başladı.
Soner heykel olmuştu sanki; resmen taş kesilmişti. Ne yapacağını bilemeden ihtiyarı izledi gözleriyle. Nice sonra kendine geldi, gözlerinin içine bakmakta olan bir çift nemli gözün içerisindeki dünyada kayboldu. Uzandı, Serminin elini tuttu, kibrit kutusunu kızın avucuna koydu ve titrek bir sesle “Sermin, düğümüzde bu kibritle gaz lambasını yakacak mısın?” diye sordu. Serminin yüzünde utangaç bir gülümseme belirdi.
“Pavlike” kelimesine güldüler uzunca.
Soner, bu defa hiç duraksamadan, kolunu Sermin’in omzuna doladı, yıllar sonra her ikisinin de “mutluluk adımları” diye nitelendirecekleri yavaş adımlarla çantayı bıraktıkları yere doğru yürüdüler.
Adil Karcı
06.02.2020

Adana baraj yolu

Otellerin çok dolu olduğu mübarek bir bayram gecesi, Temelimiz’e otelde kalan son odayı teklif etmişler idi. “Yalnız bir sakınca var” demişti resepsiyondaki görevli, “Bu odayı başka bir adamla paylaşmanız gerekiyor. Lâkin bu adam öyle bir horlamakta ki, dün gece ahâli FETO yine kalkışma yapıyor sandı.” Temelimiz’dir, “No prablım” anlamına “Sıkıntı yok” deyip odaya girmesiyle bakmış koca bir âdem avazı çıktığı kadar öyle bir horlamakta ki, savaş tankları kaç para. Temelimiz’dir, uyuyan âdeme usulca yakınlaşıp yanağına okkalı bir öpücük yapıştırmasıyla, âdem oğlu hop diye oturup koca bir, “N’oluyoz yâv !” nârasi atıp gözlerini korkudan falcı taşı misali açmış idi. Temelimiz ise cilveli bir lisân ile, “Canım benim..yakışıklı yiğidiiim !..” diyerekten gözlerini süzmesiyle, garip âdemin korkudan dalağı ağzına gelmiş, zavallı sabaha kadar uyanık kalıp, “Taa fecre kadar” Temelimiz’in mışıltısını dinlemiş idi. Gözleriniz hep yükseklerde olsun. FTP Timur






You must be logged in to post a comment.