LA BOHEM AT MET HD

The Met Live in HD Series continues with Puccini’s beloved ‘La Boheme’


April 5, 2014

A last minute cast change in today’s matinee broadcast of Puccini’s “La Boheme” took audiences by surprise. Latvian soprano, Kristine Opolais, who has starred as numerous Puccini heroines at the Metropolitan Opera, made her house debut of the role Mimi, graciously stepping in for Anita Hartig. Even having starred in the demanding title role of “Madama Butterfly” less than 24 hours prior, Opolais sounded at the top of her game and, alongside Vittorio Grigolo’s Rodolfo, swept the audience off their feet.

Stefano Ranzani plunged right into Puccini’s colorful score and led a steady and charismatic rendition. The opening scene, like so many others in this opera, has a conversational feel and relies heavily on the liveliness of the cast. Fortunately, today’s performance was teeming with fresh energy. Massimo Cavalletti, in the role of Marcello, and Grigolo (both native Italian speakers) highlighted the libretto’s wit, while Oren Gradus, in the role of Colline, and Patrick Carfizzi, in the role of Schaunard, instilled the amicable atmosphere with their good-natured banter.

The back-to-back audience favorites, “Che Gelida Manina” and “Mi Chiamano Mimi,” were show-stopping to say the least. Grigolo not only looked the part of the romantic young poet, but, more importantly, sang the part with conviction and fervor. His voice rang ardently, but what made his vocal performance particularly thrilling was the power and yearning in his delicate pianos.

Opolais was equally nuanced. In her Act I aria, her shimmering tone blossomed in the climactic line “il primo bacio dell’aprile è mio” and her touching characterization gained dimension as the opera progressed. Seeing as Opolais had only a few hours to prepare for the role, her stage instinct and the chemistry she shared with her colleagues was truly outstanding. Physically, she inhabited the feeble character and, like Grigolo, completed the portrayal with depictive vocal inflections. Her daring decrescendos communicated Mimi’s frailty and tugged at the audience’s heartstrings more effectively than even the best physical portrayal could have.

The opera’s only other female character, Musetta, is the antithesis of Mimi’s modest, delicate character. Musetta, sung by Susanna Phillips, made a fittingly grand entrance amid the bustling streets of Paris in Act II. Franco Zeffirelli’s notoriously extravagant set for Act II features over 100 supernumeraries, at least as many choristers, the majority of the cast, and even a horse-drawn carriage (on which Musetta is drawn in). Most of the cast is swallowed by commotion, but Phillips maintained a magnetic presence throughout the chaotic act. In Musetta’s famous “Quando M’en Vo,” Phillips demonstrated both her vocal dexterity and bewitching lyricism.

“La Boheme” is, without question, one of the world’s most beloved operas, but it takes more than a cast of great singers to realize the opera’s full dramatic potential and the Met succeeded in bringing together an extraordinary cast of singing actors for this run. The coordination and chemistry between the cast members was superb and the audience’s attention never flagged.

After all these years, the charm of Zeffirelli’s 1981 production has not worn out its welcome. The painstakingly detailed sets and costumes continue to win applause at the start of each act and provide an engrossing setting for the audience members to lose themselves in.

 

KEKEME KAZLAR

canada-goose-close-attack-c0162a-paul-lyndon-phillips

Güya hayvanlarda kekemelik olmazmış. Zooloji hocası mı demişti, psikiatristlerden biri mi ?  Lâf ola..
Geçen yıl arka bahçemde iki kazın saldırısına uğramıştım. “Hasss !..hasss!..hasss..!” diye sesler çıkarıp üzerime yürümüşlerdi de bir türlü
“Hastir”  lâfını çıkartamamışlardı.
TS
KAZ

 

__._,_.___

HÜSEYİN’LE NELER KONUŞTUK ?

GORUSME 

HÜSEYİN’LE NELER KONUŞTUK

Seyretti havâ üzre denir taht-i Süleyman,
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde.
Ziya Paşa

Nusreddin hoca komşusundan ödünç aldığı kazanı geri verirken bir de tencere armağan edince komşusu, “aman hoca bu tencere benim değildir” demesiyle, hocadır, “müjdeler olsun be komşu.. senin kazan bendeyken nur topu gibi bir tencere doğuruverdi, güle güle kullanasın” demiş idi.

Devrisi gün hoca yine komşusundan kazanını ödünç istedikte, komşudur, “acep bir tencere daha alır mıyız ?” diye efkar yürütüp kazanını sevinçle ödünç vermiş idi.
Lakin aradan günler haftalar geçip de hoca kazanı geri getirmeyince komşudur işgillenip hocanın kapusunu çalmış, lakin hocadır, “vah ki komşucuğum hemi de ne eyvah..maalesef sizin kazan sizlere ömür..“ demesiyle komşunun anında lehçesi bozulup cemali kızarmış, “sen ne dersin bre hoca, kazan hiç ölür mü !!?” demesiyle de hocadır, “ bre komşu..’sıfırlamalar montaj, ayakkabı kutuları komplo, villalar, vakıflar, gemicikler uydurma’ dediler hepiniz inandınız da kazanın öldüğüne mi inanmıyorsunuz…taaccüp ettim billahi..” diyesi varmış.

Adam yine adamdır, olmaz ise bir pulu,
Eşek yine eşektir, atlastan olsa çulu.
Lâedrî

EŞEK

ESEK

GÖRÜŞME :

“Başkan Hüseyin, ‘İlle de görüşelim’ diye ısrar edince, eşek değiliz ya, birkaç dakikamızı verelim bari dedik. Bir acı kahvesini içelim derken, zaman kuş misali, 1 saat 25 dakika 18 saniye görüşmüşüz.”

Eylesen tutiyi talimi edayi kelimat,
Sözü insan olur ama özü insan olmaz.
Fuzuli

” İŞİD meselesini sorup “Allah aşkına yardım edin..” diye yalvarınca cevabı yapıştırdım: “Bu İŞİD yabancımız mı yahu ?..Biz insanlığımızı yapıp onlara kamyonlar dolusu ‘insanı yardım’ gönderdik. Yaralı mücahitlerine de bakıyoruz daha ne yardımı yapalım ?’ deyince apışıp kaldı.”

Nadan ile sohbet etmek güçtür bilene,
Çünkü nadan ne gelirse söyler diline.
Lâedrî

“Bu Hüseyin aslında çok saftır; ‘Onlara yardım ettiniz madem, bize de edin’ demez mi ?.., ‘Onlara ederiz tabii..haliyle onlar da bizim başkonsolosumuzu, ailesini ve de tüm başkonsolosluk çalışanlarını ve de korumalarını fedakarca misafir ediyorlar. Para bile almıyorlar bu hizmetleri için. Sizden böyle bir iyilik mi gördük şimdiye kadar ?’ deyince mosmor oldu.”

Güden çoban sürüyü döndürünce ters yöne,
Geçmez mi sürüdeki topal koyun en öne.
Lâedrî

“Hüseyin tuhaf adam; bu sefer de Gaza konusunu açtı. Biz neden güya ‘Hamas’a tezahürat yapıyormuşuz ?’.. Fe’subhanallaaah !..Fena sinirlenmeye başladım. Hatta kızgınlığımdan asabım bozuldu. ‘Bu İsrail denen ülkede, milyonlarca, af buyurun, Yahudi yaşıyor. Bunların yaptıklarını neden görmüyorsunuz ? Bu, çok affedersiniz Yahudiler, Amerika’yı ellerine geçirmişler. Asıl sizin Hamas’ı tutmanız gerekir” deyince ‘yok yaa..töbe bilmiyordum billa’ya yattı.

Bed asla necabet mi verir hiç üniforma
Zerdüz palan ursan da eşek yine eşektir.
Ziya Paşa

“Bilahare, Ukrayna konusunda da yardım dilenince sinirden billahi bir tarafım seyirdi. ‘Ukrayna kolay’ dedim, ‘siz de şu paralel yapıcı hocayı derdest edip bize verin, gerisine karışmayın’ dedim.’Yok yapamayız’ dedi..bak yediği naneye. ‘Bu hukuki bir sorun..hoca hakkında resmen bir suç duyurusu da yok’ diye gevelemye başlayınca..’Ne hukuku yaav..sen ne biçim seçimle gelmiş başkansın..’At içeri hakimleri de savcıları da..’ dememle.., bu aklına hiç gelmemiş olacak ki mahsunlaşıverdi ; pek acıdım haline. Allah vermiye..bu ne biçim başkanlık yaav..?”

Arif isen bir gül yeter kokmağa,
Cahil isen gir bahçeye, yıkmağa.
Lâedrî

Lafı döndürüp döndürüp İŞİD’a getiriyor..töbe töbee. Bari alttan alıp dostluk yaklaşımında bulunayım dedim. Cim başkanı olduk ya..artık pek öyle bağırmıyorum olana olmayana. Eskiden, hep sinirliydim. Kendi osuruğuma tekme atar dururdum.. Şimdi ‘ustalık devri bitti ya..abooovv hastalık devri mi başladı ne ? ”

Kabiliyet dâd-i Hak’tır her kula olmaz nasip,
Şad hezâr terbiye etsen bî-edep olmaz edîp.
Lâedrî

“Bak Hüseyinciğim” dedim, “senin şimdiki beyaz sarayda iki yıllık kiracılığın kaldı ? Sonra bir tekme dehleyecekler. Gel sana benimki gibi ak bir saray yaptıralım. Adını da “Vayt Palas” koyarız. Sen masrafa hiç karışma” deyince gülmeye başladı. “Gülersin dii miii ?.. tabii gülersin haspaam..bak Huseyinciğim, sen şu Pensilvanya’daki hocayı derdest edip bana ver, sana uçak bilem alırım” deyince gevşeyiverdi.

Milyonla çalan mesned-i izzette şerefaz,
Birkaç kuruşu mürtekibin cây’i kürektir.
Ziya Paşa

“Aklından ‘yahu yaptırmazlar yıkmaya neyim kalkarlar..’ diye geçirdiğini ‘şıp’ diye anladım. ‘Sen astığı astık kestiği kestik başkan değil misin yahu ?.. ne dimek şimdicik bu ?..’ sıkıyorsa gelin yıkın !! ’ dersin olur biter deyince epey rahatladı.
“Ah be Hüseyinciğim, gel sen şu hocayı bi yol bana gönderiver, dile benden ne dilersen. Bak sana sevabıma daha ne akıllar veririm de sayemde başkanlık öğrenirsin.”

Âdem odur ki adını alemde andıra,
Alemde ad kalır âdem gelir gider.
Ziya Paşa

ATMA

Her şahs-ı harimi Hakk’a merhem mi sanırsın,
Her taç giyen çulsuzu Edhem mi sanırsın.
Ziya Paşa

Sekiz Ekim’de ay tutulacaktır. Heyhat, Türkiyemiz’den görülemiyecek olan bu tutulmayı en iyi izleme saati Sabah 04:00-05:30 arasındadır.
Fakirden söylemesi.
Gözleriniz hep yükseklerde olsun,

FPT Timur Sümer

Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) sözcüsü Caitlin Hayden tarafından 5 Eylül 2014’te açıklanan resmî basın bildirisi :

“Başkan [Obama] ile Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan bugün, iki liderin NATO Zirvesi münasebetiyle bulundukları Newport, Galler’de buluşmuşlardır. İki lider; İŞİD’e ve Irak ile Suriye’deki şiddetli aşırılıklara karşı en iyi nasıl işbirliği yapılacağı, ve savaş alanına giriş-çıkış yapan yabancı savaşçılara karşı güçlendirilmiş tedbirler uygulama konularını görüşmüşlerdir. İki lider; Ukrayna ve Libya’daki çatışmaları bitirmeye yönelik etkili baskı ve diplomasiye duyulan acil ihtiyacı konuşmuşlardır. Başkan [Obama] ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ayrıca, hoşgörülü ve kapsayıcı toplumlar kurma ve antisemitizm afetiyle mücadele etmenin önemini görüşmüşlerdir.”

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “REYHAN”

Adil’den bir Hyperthymesia

REYHAN  

Hani avucunu kepçe gibi yapar da baş aşağı çevirip çocuk başı okşarsın ya, işte aynen öyle sağ avucumu  yumup oturduğum masanın kenarında duran, antik Yunan desenleriyle süslenmiş, alt yarısı mavi sırla kaplı toprak saksıdaki  reyhanın yaprakları üzerinde gezdirerek  biraz koku topladım ve daha sonra avucumu burnuma kapatıp uzun uzun soludum.  Çocukluğumdan beri severdim reyhan kokusunu.

–       Vay, dediğim saksıdaki reyhana, bugün muhteşemsiniz Reyhan Hanım!

–       …….

–       Ne o, iltifatımı beğenmediniz mi?  Yoksa size Reyhan değil de Fesleğen,  ya da Sinekkanadı diye mi hitap etmeliydim?

 

Bu bitkiye verilen birleşik isimleri kafamda ayrıştırmaya çalıştım.  Reyhan, yani “rey” ve “han”.  Ne alaka?  Ya Fesleğen’e ne demeli?  “Fes” ve “leğen”?   “Fes şeklinde bir leğen” demek istememişti herhalde bu ismi koyanlar.  Kulağa hoş gelmese de, en alakalı isim Sinekkanadı olabilirdi, zira bitkinin yaprakları sinek kanadını andırıyordu biraz.  Merak bu ya, üstelik teknoloji de avucumuzda, emrimize amade ya artık, cep telefonundan internete girdim, araştırdım.   Evet, bu üç isim de aynı bitkiye aitti ama Reyhan Arapça kökenliydi, “güzel rızık” manasınaydı. Fesleğen ise Yunanca kökenli olup “kraliyet” anlamına geliyordu.  Çeşni katmak üzere kuru veya taze olarak yemeklere konulan bu bitki meğer nice hastalıklara da iyi geliyormuş!   Öğrenmiş oldum.  Kapattım elimdeki telefonu ve döndüm Reyhan Hanım’a:

 

–       Bak gördün mü?  Sana “Reyhan” dedik, “Hanım” dedik, tenezzül buyurup  cevap vermedin!  Tabii, burnun büyüdü de ondan!  Şimdi cicili-bicili özel saksıya dikilmişsin ve her gün sulanıp okşanıyorsun.  Unuttun o zeytin yağı tenekelerine dikilip de haftalarca suyu zor bulduğun günleri değil mi?  Yaprakların toz topraktan görünmezdi be!  Ne idiğü belirsiz bir bitki olarak ya bir bahçe kenarında, ya  bir kerpiç evin kuytusunda kurur giderdin ve adın da “sinekkanadı” olmaktan öteye geçemezdi.  Hani var ya, o eski Türk filimlerinde… hani fakir bir temizlikçi kız bir gün keşfedilip meşhur bir şarkıcı olur da sonra öz babasını tanımazdan gelir ya?  İşte sen de aynen öyle olmuşsun.!

 Reyhan Hanım dayanamadı, patladı:

 –       Deli misin, mecnun musun, nesin?  Kes sesini de git artık başımdan be!  Koklama ayağına yatıp  saçımı-başımı darmadağın ettiğin yetmezmiş gibi…!

 Evet, ben gerçekten deli  olmalıydım aslında, Reyhan Hanım haklıydı.   Öyle ya, oturmuş telepati yolu ile bir çiçekle konuşmaya çalışıyordum! Ama dur hele, niye deli olaydım yahu?  Bak, sonunda konuşmuştu işte benimle!

 Konuşmacı olarak davet edildiğim bir tarım sempozyumuna katılmak üzere Adana’dan Antalya’ya gitmem gerekiyordu.  Bu  iki şehir arasındaki kıyı kasabalarında işim icabı görüşmem gereken kişiler olduğundan, araba ile yola çıkmış, her zaman olduğu gibi Alanya’da bir akşamlık  mola vermiştim.  Kaldığım otel şehir merkezinden Alanya kalesine çıkan yol üzerinde, marinaya hakim bir yamaçtaydı.  Otelin önündeki dar yolun deniz tarafında ise, sahilden bir apartman boyu kadar yüksekte, falez üzerine kurulmuş birkaç lokanta vardı.

 Alanya’yı daha önce gezmiş olduğumdan ve orada yapılacak bir işim de olmadığı için, güneşin henüz batmakta olduğu akşamın ilk saatlerinde bu lokantalardan birisinin yazlık bölümüne girdim,  oturdum.  Gün batımını seyretmek, hatta sarıdan bakıra dönen renklerle gökyüzünde oluşan o muhteşem tablonun fotoğrafını çekmek isterdim ama bu mümkün değildi, zira kalenin doğu yamacındaydım ve güneş çoktan bu tarafı terk etmiş, tepenin diğer yanında Akdeniz’in ılık sularında akşam banyosunu alıyordu.   Lokantanın ilk müşterisiydim.  O kadar erken gitmiş olmalıyım ki, daha garsonlar bile yoktu ortalıkta.  Eh ne yapalım, biz de oturmuş yanımızdaki Reyan Hanımla  yarenlik ediyorduk işte!

 –       Hoş geldiniz efendim!

 Bu ses Reyhan Hanım’ın az önce beynimde çınlayan cıvıltılı sesi değildi. Kafamı çevirip baktım,   siyah pantolonlu, yaz günü olmasına rağmen, uzun kollu beyaz bir gömlek giyinmiş ve de mor papyon takmış tıknaz bir garson, elinde sararmış bir sipariş bloknotu  ve  yarısı kırık bir kalemle başıma dikilmiş duruyor,  gözleri ile gülümseyerek benden cevap bekliyordu.

 –       Hoş bulduk, dedim.  Ana yemek için   vakit erken, benim adetimdir, meyve ve rakı ile başlarım.  Mevsim meyvelerinden bir tabak,  bir de ufak getirir misin?.

 Tertemiz olduğu besbelli olan beyaz masa örtüsünün  üzerine baş aşağı  olarak sıralanmış ayaklı bardaklardan birisini alıp düzgün şekilde oturttu,  yakınındaki buz dolabından çıkarttığı dışı terlemiş cam sürahiden  buz gibi bir su doldurdu ve “Hay hay efendim, meyvenizi ve rakınızı hemen getiriyorum , buz da istersiniz değil mi?” diyerek gözden kayboldu.  Yine kalmıştık Reyhan Hanımla baş başa!  Ama artık ne ben konuşuyordum ne de o cevap veriyordu,  zira  zorla başlattığım  muhabbetimiz garson tarafından katledilmişti bir kere!

 Kıyıya bağlı teknelere ve onların önleri boyunca gezinti yapan insanlara bakarak vakit geçirmeye çalışıyordum.  Gezinti teknelerinin kıyıya bağlı olduğu her demir halkanın yanında küçük bir masa vardı.   Masaların  arkasındaki çığırtkanlar önlerinden gelip geçenlere tekne turunun rotasını anlatıyor, broşür veriyor ve ertesi gün için müşteri toplamaya çalışıyorlardı. Uzakta oldukları için ne konuştuklarını  duyamıyordum ama, daha fazla yolcu alabilmek amacı ile,   kalkışını  en az yarım saat geciktireceklerinden şüphem olmayan tekneleri için “bizim teknede rötar olmaz, yarın sabah tam 10:00’da hareket”  diyerek müstakbel yolcularına güvence vermekle meşguldüler, eminim.

 Rakıdan aldığım ilk yudumun damarlarımda dolaşmaya başladığını hissettiğimde,  karşımdaki deniz manzarasının güzelliği, yüzümü serin serin okşamaya başlayan esinti  ve  Reyhan Hanım’ın ıtırlı kokusu  birlik olmuşlar, üzerimdeki yol yorgunluğunu alıp götürmüşlerdi. Ben “daha birkaç saat kimse gelmez buraya” diye düşünürken, koca lokantada başka bir yer yokmuş gibi, tam sağımdaki masaya tombul sayılabilecek, lacivert takımlı gençten birisi geldi oturdu.  Vakit öldürmem gerek ya, Reyhan Hanım da benimle artık konuşmuyor ya, göz ucu ile  incelemeye koyuldum yeni müşteriyi.

 Ellili yaşlara henüz ulaşmamış gibiydi.   Uzunca kesilmiş düz, uzun kahverengi saçlarını savura savura sağa-sola dönüyor, mavi mi yeşil mi olduğu belli olmayan gözleri ile kendisi ile ilgilenecek bir garson arıyordu.  Mesleği ile ilgili tahmin yürütmeye çalıştım ve, beraberinde getirdiği deri evrak çantası nedeni ile, avukat olduğuna karar verdim.  Medeni cesaretim biraz saha fazla olsaydı, bu adamı masama davet edip onunla tanışır, sohbet edebilirdim. Nice sonra gelen garsona bira ve çerez ısmarladı.  “İyi ki de tanışıp masama davet filan etmemişim, rakı içen bir adamın bu güzel manzaraya karşı oturup bira içen bir çaylak ile ne işi olabilir ki?  Müşterek hiçbir yanımız yoktur mutlaka!”  diye düşünerek paylaşmaktan vaz geçtiğim kendi yalnızlığıma çekildim.

 Ondan tarafa bakmamaya gayret ediyordum ama bu  adamdaki görünmez  tuhaflık dönüp dönüp dikkatimi yine ona yöneltiyordu.  Garsonun getirdiği soğuk biradan uzun bir yudum aldıktan sonra gömleğinin yakasını gevşetti, bayrak kırmızısı kravatını koparırcasına çıkarttı ve katlamadan ceketinin sol cebine tıkıştırdı.   Kravatın kalın ucu yarım karış kadar cepten dışarıda kalmıştı ve  tıpkı dilini çıkartmış bir zenci gibi bana sırıtıyordu.  Ne yazık ki hoşuma giden bu görüntüyü uzunca seyretme şansım olmadı, zira ikinci yudumdan sonra adam ceketini çıkartıp yanındaki sandalyeye astı.  Üçüncü yudumundan sonra da uzun kollu beyaz gömleğinin kollarını sıvadı.  Alkol alkoldür kardeşim, birada  az miktarda olan alkol  bile adamın baharını başına böyle vurdurur işte!

 Kıyıda dolaşan turistlere pamuk şekeri, balon, buzlu badem satarak geçimini temin etmeye çalışan insancıkları ve bu satıcıların peşinden ayrılmayan yerli malı çocukları seyretmeye dalmıştım ki sağdaki  masadan “yok yaaa, yeter yaaa!” diye bir ses geldi.  Önce başka birisi telefonla konuşuyor sandım.  Dönüp baktım, bizim tombul elindeki kalemi masaya vuruyor ve yüksek sesle kendi kendine söyleniyordu!  “Yeter lan yeter, bu son artık, oynamıyorum lan!”

 “Eh, normal, beni de bir akıllı bulmaz ki zaten!” diye içimden geçirirken, kendisine baktığımı fark etmiş  olacak ki, bana döndü ve:

 –       Haksız mıyım Allaanı seversen abi ya?   Bu naleti kaç yıldır oynarım, yahu altıdan vaz geçtik bir defa beş biliyim bari be, yok, yok, yok!  Bir kere dört bildim, sekiz on kerede de üç…. hepsi o kadar.    Buna yatırdığım parayı biriktirsem, Allaama kör bakiim, şimdiye sıfır araba almıştım! Oynamıycam artık.  Bitti!  Bi daha şu kuponları elime alırsam elim kırılsın!  Yetti be!

 Dikkat ettim, önünde bir tomar şans oyunları kuponu duruyordu.  Ne zaman çıkartmış masaya koymuş?, Ne zaman çekiliş sonuçlarına bakmış? Hiç fark edemedim.  Alkolün artırdığı medeni cesaretimle:

 –       İstersen gel beraber oturalım, hem yalnızlıklarımızı da paylaşırız, dedim.

 Sanki bu daveti bekliyormuş gibi tereddüt etmeden ayağa fırladı, önündeki yarısı boşalmış bira bardağını ve çerez kasesini kaptı, geldi yanıma oturdu.

 –       Abi ciddi söylüyorum, çok param gitti bunlara yaaa.  Bu akşam tööbe ettim, sen de şahitsin, işte  Allah da şahit, oynamıycam artık!

 Şans oyunları beni fazla açmadığından,  konuyu değiştirebilmek amacıyla çeşitli sorular sordum kendisine.  Yanılmışım, avukat değil serbest muhasebeci-mali müşavirmiş.  Her akşam iş dönüşü buradaki lokantaların birisinde mola verip bir iki kadeh atarmış.

 –       Abi hayat başka türlü çekilmiyor be, dedi ve işinden, eşinden dert yanmaya başladı.

–       Mükelleflere laf anlatamıyorsun.  Ay sonunda vergiler, sigortalar yatacak, “sen yatır Muharrem Bey, biz sana sonra öderiz”.  Ulan daha aylık ücretimi tahsil edemiyorum sizden, bir de verginizi ben mi yatıracağım be?  Hayır, bir iki kişi olsa neyse ama hemen hemen hepsi böyle… Evdekine gelince, o da ayrı bir alem.

 Gençlik yıllarında, turist gezdiren bu teknelerde yazları çalışıp okul harçlığı biriktirirmiş.  Teknelerde çalışan Salih adında bir de Diyarbakırlı arkadaşı varmış.  Bu Salih allem etmiş, kallem etmiş İsveçli bir turist kız tavlamış.  Birkaç kelimeden fazla  yabancı lisan bilmediğinden,  ülkesine dönen kızla ondan bundan yardım alarak  yazışmayı sürdürmüş.  Ertesi yaz kız yine Alanya’ya gelmiş ve Salih’le nikahlanmışlar.  Kız yine ülkesine tek dönmüş ama birkaç ay içerisinde vize işlemlerini hallettirip kocası Salih’i yanına aldırmış.

 –       Şimdi iki çocukları var ve mutlular, dedi Muharrem,  hem paraya pula kavuştu hem de o kavruk, gudubet Salih yakışıklı bir adama dönüştü İsveçte, üstüne üstlük  bülbül gibi de İsveççe konuşuyor, iyi mi?

Ahhh, ah, kimseyi takmayıp o oğlanın lafını dinlemeliydim…ahhh!

 Salih’in gidişinin ardından Muharrem de bir Alman turist kız bulmuş, sevgili olmuşlar.  “Altın saçlı, mavi gözlü ilahe” olarak tanımladığı bu kız çok istemiş, çok beklemiş ama bizimki ona bir türlü evlenme teklif edememiş.  Ana, baba, amca, dayı, komşular ne derler sonra?  “Gavur kızından kat’iyen gelin” olmaz demişler ve tutmuşlar  onu  annesinin köyünden bir kızcağızla baş-göz etmişler.  Evlendiği kız iyi huylu birisiymiş ama sadece karı-koca imişler, o kadar.   İnanç farkı,  bilgi farkı, zevk farkı, görüş farkı gibi nedenlerle gerçekten yakın olamamışlar birbirlerine bir türlü.

 –       Ne vardı şimdi şu manzarayı sevdiğim kadınla beraber seyredebilseydim?  Ne vardı şu zıkkımı paylaşıp da şimdi onunla beraber içiyor olsaydık?

–       Getir sen de karını buraya be  Muharrem, alışsın kızcağız.

–       Gelmez abi gelmez, insan içine çıkmaya çekinir, üstelik zinhar ağzına içki de değdirmez, günah ya!  Seyahate çıkalım?  Çıkmaz!  Denize girelim? Girmez!

Ben evde bir bira bile içemiyorum.  Eve içki soksam mutlaka boşanır benden.  Aslında boşanıp boşanmaması umurumda da değil ya, bakma, elini öper bir kız bir oğlan çocuğumuz var, ana-baba ayrı büyümesinler diye…

 Ne demiş şair Ali efendi?

 “Neşve tahsil ettiğin sagar da senden gamlıdır                                                                   Bir dokun bir ah işit kase-i-fağfurdan”.

 

Laflarken,  o ikinci birasını bitirmiş ben de ikinci kadehin dibini görmüştüm.  Sohbet her ikimizi de doyurmuş olmalıydı ki,  ne o ne de ben sıcak yemek ısmarlamadık.

İyice karanlık basmış, sahildeki rengarenk lambaların tümü yanmıştı artık.  Benim gözüm Muharremde,  onunki ise bir aşağı bir yukarı ağır ağır dans eden teknelerdeydi. Bilmem kaç yüzüncü, belki de kaç bininci defa,  “altın saçlı mavi gözlü ilahe”si  Muharrem’i alıp uzaklara götürmüştü yine, besbelli.  Daldığı hülyadan uyanmaya hiç niyeti olmadığını anlayınca dayanamadım:

 –       Kalkalım mı?  dedim.  Benim yarın daha epey yolum var da…

 Uykudan uyandırılan bir çocuğun mahmurluğu ile baktı yüzüme bir an,  ama  sonra aniden canlanıverdi ve telaşla:

–       Abi bi dakka,  şu masadaki kalemi alayım, kalkmadan bana 1’den 49’a kadar altı tane rakam yazdırsana…

 Adil Karcı – 11 Eylül 2014

 

Whatever Happened to Global Warming ?

OPINION

Whatever Happened to Global Warming?

Now come climate scientists’ implausible explanations for why the ‘hiatus’ has passed the 15-year mark.

 By 
MATT RIDLEY
Sept. 4, 2014 7:20 p.m. ET
On Sept. 23 the United Nations will host a party for world leaders in New York to pledge urgent action against climate change. Yet leaders from China, India and Germany have already announced that they won’t attend the summit and others are likely to follow, leaving President Obama looking a bit lonely. Could it be that they no longer regard it as an urgent threat that some time later in this century the air may get a bit warmer?In effect, this is all that’s left of the global-warming emergency the U.N. declared in its first report on the subject in 1990. The U.N. no longer claims that there will be dangerous or rapid climate change in the next two decades. Last September, between the second and final draft of its fifth assessment report, the U.N.’s Intergovernmental Panel on Climate Change quietly downgraded the warming it expected in the 30 years following 1995, to about 0.5 degrees Celsius from 0.7 (or, in Fahrenheit, to about 0.9 degrees, from 1.3).

Even that is likely to be too high. The climate-research establishment has finally admitted openly what skeptic scientists have been saying for nearly a decade: Global warming has stopped since shortly before this century began.

First the climate-research establishment denied that a pause existed, noting that if there was a pause, it would invalidate their theories. Now they say there is a pause (or “hiatus”), but that it doesn’t after all invalidate their theories.

Alas, their explanations have made their predicament worse by implying that man-made climate change is so slow and tentative that it can be easily overwhelmed by natural variation in temperature—a possibility that they had previously all but ruled out.

Getty Images

When the climate scientist and geologist Bob Carter of James Cook University in Australia wrote an article in 2006 saying that there had been no global warming since 1998 according to the most widely used measure of average global air temperatures, there was an outcry. A year later, when David Whitehouse of the Global Warming Policy Foundation in London made the same point, the environmentalist and journalist Mark Lynas said in the New Statesman that Mr. Whitehouse was “wrong, completely wrong,” and was “deliberately, or otherwise, misleading the public.”

We know now that it was Mr. Lynas who was wrong. Two years before Mr. Whitehouse’s article, climate scientists were already admitting inemails among themselves that there had been no warming since the late 1990s. “The scientific community would come down on me in no uncertain terms if I said the world had cooled from 1998,” wrote Phil Jones of the University of East Anglia in Britain in 2005. He went on: “Okay it has but it is only seven years of data and it isn’t statistically significant.”

If the pause lasted 15 years, they conceded, then it would be so significant that it would invalidate the climate-change models upon which policy was being built. A report from the National Oceanic and Atmospheric Administration (NOAA) written in 2008 made this clear: “The simulations rule out (at the 95% level) zero trends for intervals of 15 yr or more.”

Well, the pause has now lasted for 16, 19 or 26 years—depending on whether you choose the surface temperature record or one of two satellite records of the lower atmosphere. That’s according to a new statistical calculation by Ross McKitrick, a professor of economics at the University of Guelph in Canada.

It has been roughly two decades since there was a trend in temperature significantly different from zero. The burst of warming that preceded the millennium lasted about 20 years and was preceded by 30 years of slight cooling after 1940.

This has taken me by surprise. I was among those who thought the pause was a blip. As a “lukewarmer,” I’ve long thought that man-made carbon-dioxide emissions will raise global temperatures, but that this effect will not be amplified much by feedbacks from extra water vapor and clouds, so the world will probably be only a bit more than one degree Celsius warmer in 2100 than today. By contrast, the assumption built into the average climate model is that water-vapor feedback will treble the effect of carbon dioxide.

But now I worry that I am exaggerating, rather than underplaying, the likely warming.

Most science journalists, who are strongly biased in favor of reporting alarming predictions, rather than neutral facts, chose to ignore the pause until very recently, when there were explanations available for it. Nearly 40 different excuses for the pause have been advanced, including Chinese economic growth that supposedly pushed cooling sulfate particles into the air, the removal of ozone-eating chemicals, an excess of volcanic emissions, and a slowdown in magnetic activity in the sun.

The favorite explanation earlier this year was that strong trade winds in the Pacific Ocean had been taking warmth from the air and sequestering it in the ocean. This was based on a few sketchy observations, suggesting a very tiny change in water temperature—a few hundredths of a degree—at depths of up to 200 meters.

Last month two scientists wrote in Science that they had instead found the explanation in natural fluctuations in currents in the Atlantic Ocean. For the last 30 years of the 20th century, Xianyao Chen and Ka-Kit Tung suggested, these currents had been boosting the warming by bringing heat to the surface, then for the past 15 years the currents had been counteracting it by taking heat down deep.

The warming in the last three decades of the 20th century, to quote the news release that accompanied their paper, “was roughly half due to global warming and half to the natural Atlantic Ocean cycle.” In other words, even the modest warming in the 1980s and 1990s—which never achieved the 0.3 degrees Celsius per decade necessary to satisfy the feedback-enhanced models that predict about three degrees of warming by the end of the century—had been exaggerated by natural causes. The man-made warming of the past 20 years has been so feeble that a shifting current in one ocean was enough to wipe it out altogether.

Putting the icing on the cake of good news, Xianyao Chen and Ka-Kit Tung think the Atlantic Ocean may continue to prevent any warming for the next two decades. So in their quest to explain the pause, scientists have made the future sound even less alarming than before. Let’s hope that the United Nations admits as much on day one of its coming jamboree and asks the delegates to pack up, go home and concentrate on more pressing global problems like war, terror, disease, poverty, habitat loss and the 1.3 billion people with no electricity.

Mr. Ridley is the author of “The Rational Optimist” (HarperCollins, 2010) and a member of the British House of Lords.

DENİZ KOKUSU

DENİZ KOKUSU

deniz 

Yirmi yıl kadar önce, çocukluğu oraya yakın bir köyde geçmiş olan bir arkadaşımızın önayak olması sonucu,  on arkadaş bir olup Adana’nın Saimbeyli İlçesine bağlı Ağsu (Aksu)  olarak ün yapmış buz gibi bir su kaynağının hemen yanındaki araziye tek tip evler yaparak küçük bir yayla oluşturmuştuk ve yaylamızın adını da “Aksu Yaylası” koymuştuk.  (Şimdi orası resmen kadastroya kayıtlı Aksu Mahallesi oldu).  Bundan on yıl kadar önce ise orada, sadece erkeklerin katılacağı, bir “hafta sonu bekarlar partisi”  yapmayı planlamıştık.  İlkbaharda açan çiçeklerin resmini çekmeye zamanım olsun diye de ben arkadaşlardan bir gün önce yaylaya gitmiştim ve her zaman uzaktan seyredip merak ettiğim karşı dağın tepesine tırmanmaya karar vermiştim.

 

Sabah erkenden sırtımda çanta, boynumda fotoğraf makinesi,  ayağımda spor ayakkabı  ile düştüm yola.  Yol az eğimli iken önce yürüyüş kolay gelmişti  ama biraz sonra patika  dikleşince  tepeye çıkmanın o kadar da kolay olmadığını anlayacaktım.  Neyse ki  yol boyu görüp resmini çektiğim yaban çiçeklerinin güzelliği bütün  zorluklara değiyordu. Ara sıra mola vermeme rağmen, tepeye yaklaştığımda nefes nefese kalmıştım.  Takip ettiğim patikalar biraz sonra koca bir kayalığın  önünde sona eriyordu ve önümdeki son kayayı aştığımda ise  patikanın devamının olmadığını görüyordum. Haliyle yeni bir yol bulmak gerekiyordu, ki bu da zaman kaybı demekti.  Saatler sonra aşağıya baktığımda, bulunduğum o noktaya kadar nasıl tırmanabildiğime ben de şaştım ve basit bir dikkatsizliğin nelere mal olabileceğini düşünerek ürperdim.  Benden başka bir canlının orada olmadığını sandığım  zirveye sekiz-on adım kadar kalmıştı ki bir meleme duydum.   Keçi sesiydi bu. Son kayayı da aştım ki ne göreyim?  Etrafta onbeş kadar siyah keçi otluyor, boşluğa ayaklarını sallandırmış halde,  uçurumun kenarında da bir çocuk oturmuş elindeki bıçakla bir dal parçasını yontuyordu! Şaşkınlıktan ne söyleyeceğimi bilemeden ve de neredeyse çocuğu azarlarcasına;

 

–       Sen kimsin  ya?  diye bağırdım.  Sanki zirve babamın malıydı.  Aslında bir çocuğun oraya çıkmayı başararak benim tırmanma başarıma gölge düşürmüş olması canımı sıkmış olmalıydı bilinç altımda.

–       Mustaa, dedi, gözlerini yontmakta olduğu dal parçasından ayırmadan.  Orada olmam sanki çok olağan bir şeymiş gibi davranıyordu ve beni hiç önemsememiş görünüyordu.  Halbuki, kendisine doğru tırmanırken, beni devamlı izlemiş olduğundan emindim.

–       Ne yapıyorsun burada? dedim, bu defa sesimin tonunu biraz kısarak.

–       Geçi otladıyom, bi de gendime düdük yapıyom.  Sen ne ediyon?

–       Fotoğraf çekiyorum, çiçek fotoğrafları.

–       Çiçek?  Netcen çiçek fotrafını? 

 

On yaşları civarında gösteriyordu, ama yine de yaşını sordum.

–       Bu baharınan onbir yaşına girdim, dedi.  İlk defa başını kaldırıp bana bakmıştı. 

–       Okula gidiyor musun  Mustafa?

–       He ya, ama bogün Cümertesi ya, okul yok bogün.  Cümertesi inen Bazar günneri geçileri ben yaydırıyom!  

Başlangıçtaki çekingenliği yok olmuş, gözlerime bakarak konuşmaya başlamıştı.  Onun bulunduğu yere  çok uzakta olmayan bir çam ağacının altına oturdum.  Az sonra o da yanıma geldi,  bağdaş kurup oturdu.  Yere koymuş olduğum fotoğraf makinesini gözleri ile inceledi ve   sonra çekine çekine elini makineye değdirerek,

–       Bunuynan mı iresim çekeyon?  dedi.  Belli ki  makineyi merak etmişti.  Makineyi yerden alıp kendisine uzattım, aniden kolunu büküp az önce makineye değen elini yumruk yaparak koltuğunun altına sakladı.  Sanki makineye dokunmakla bir suç işlemişmiş gibi…

–       Al, al, çekinme bak, dedim.  İki elini birden uzattı bu defa ve tereddütle makineyi eline aldı.

–       Ağırımış da ha….  dedi.   Nasıl çekeyon peki?

–       Bak, buradan bakacaksın, bu düğmeye basıp resim çekeceksin.  Hadi benim resmimi çek!   Bir anda gözleri parladı.

–       Olur mu ki?

–       Olur olur ama önce ayağa kalk, birkaç adım geri git, oradan çek.

Aynen öyle yaptı, söylediğim hiçbir şeyi ikiletmeden resmi çekti.  Daha sonra ben de kendisinin birkaç poz resmini çektim.

–       İresimler ne zaman çıkıcı peki?

–       Valla bir iki hafta sonra geldiğimde gösteririm.  Kızılağaçta mı eviniz?

Eliyle vadiyi işaret ederek:

–       Yok, biz Zoplar’da oturuyok.  Hoorda, ahan o koyde.

–       Baban ne iş yapar?

–       Darlada iş dutar, güzünen kesilip gışın ormanda beklemiş ağaçların dallarını keser, orman müdürlüünün gamyonlarına yükledir, para kazanır.  Bi de çalışmadıında bizin baaçedeki ağaçların dibini gazar, zebze neyim eker baaçamıza…

 

Çenesi iyice açılmıştı Mustafanın.  Belli ki yalnızlıktan patlamıştı burada saatlerdir. Bana da iyice ısınmış olmalı ki, el, kol, baş hareketleri  ile konuşuyor da konuşuyordu ve ben sormadan  gardaşını, bacısını, anasını ve dahi ineklerini, köpeklerini uzun uzun anlatıyordu.  Nefeslenmek için sustuğu bir anda;

 

–       Düdük ne oldu Mustafa?  Şimdiye kadar hiç yapmadın mı yoksa?

–       Çoook yaptım.  Ama hiçbiri ötmeyo, ben de hepini başdan yapaayom!

 

Yarım kalmış düdük işini bitirmek için gitti eski yerine oturdu, yere bırakmış olduğu beyaz kemik saplı çakısını eline aldı ve yine aynı dal parçasını yontmaya başladı.   Ayağında Ermenek Lastiği olarak ün yapmış siyah lastik pabuçlar vardı.  Ucuz olmasına rağmen o dağlarda en kullanışlı ve en gözde ayakkabı budur.   Kalınca bir yün çorapla giyildiğinde hem kışın ayakları sıcak tutar hem de karda-buzda katiyen kaymaz.  Mustafa dizleri yamalı kalın bir pantolon giymiş, pantolonunu paçalarını ise el örgüsü beyaz yün çoraplarının içerisine sokmuştu.  Üzerinde ise uzun kollu mavi bir gömlek ve rengarenk yünden örülmüş kısa kollu bir kazak vardı.  Kimine göre zevksizlik, kimine göre renk cümbüşü diye adlandırılabilecek bir giyim tarzı yani.  Ben onun giysilerini inceleyip “hangi açıdan onun birkaç fotoğrafını daha çeksem acaba?” diye düşünürken Mustafa’dan bir bağırtı koptu:

–        Uyyy anaamm!

Dalı ikiye kesebilmek için elindeki bıçağı zorlamış ve kayan bıcak sol işaret parmağını derince kesmişti.  Telaşla ayağa fırladığımı görünce:

 

–       Gorkma, gorkma bi şii deel, hinci ben eyi ederim gendimi, dedi ve ayağa kalkması ile beraber biraz ilerideki bir ağaca doğru koşmaya başlaması bir oldu.   Ben ne olduğunu anlayana kadar da elinde fındık büyüklüğünde birkaç ağaç sakızı topu ile geldi.  Sol elinin baş parmağını  kesilen işaret parmağının üzerine bastırıp akan kanı durdurmuştu ama o elini hiç kullanamaz olmuştu. Etrafına bakındı, arandı, yüzeyleri düzgün iki  tane avuç büyüklüğünde taş aldı yerden ve onlarla birlikte (orada ağaç sakızı denilen) reçineleri de avucuma koyarak;

–       Bunnarı  bu daşların arasında un ufak edebilin mi?  diye sordu.

–       Toz gibi mi yani?

–       He, toz kimi.

 

Yanımda yara bandı getirmemiş olmanın pişmanlığı ile onun her dediğini hemen yapmaya koyuldum ve reçine parçalarını un haline gelene kadar dövdüm.  Bu işlemi sırt çantamdan çıkarttığım bir naylon poşet üzerinde yaptığımdan dolayı,  ezdiğim  reçineler  hiç zayi olmamış, neredeyse yarım avuç kadar ince granül birikmişti.  Mustafa sağ eli ile çimdik çimdik aldığı reçineyi  yaranın üzerine serpiyor, kanla karışıp  eriyen reçine zerrelerinin üzerine sonra  bir kat daha ekeliyordu.  Kanla ıslanan toz reçine sertleşmiş, bir kabuk halinde yaranın etrafını sarmış ve akan kanı durdurmuştu.

 

–       Zebaa gadarı heç bişi galmaz, eyileşir!  dedi ve yine eline çakısını alıp düdük yapma işine devam etmeyi denedi.

Belli ki benim üzülmememi ve kendimi iyi hissetmemi istiyordu.

–       Mustafa be, bırak şu düdük işini artık bugün, ha?  Elini yorma artık, dedim.

Suçluyu bulmanın rahatlığı ile bıçağı yere fırlattı attı.

–       Hep gabahat bu bıçağda!  Ne vakıt zorlasam dönüvereyo!

–        

Bu küçük kazanın sebep olduğu nahoş havayı dağıtmak amacı ile,

–       Büyüyünce ne olmak istiyorsun Mustafa? dedim

–       Vapor sahabı bir gaptan olacın!

–       Niye doktor, mühendis, öğretmen değil de vapur sahibi kaptan olmak istiyorsun?

–       Deniz gogusu için!

–       Anlamadım, deniz kokusu için mi?

–       He ya!  Hüsamettin örtmen anlattıyıdı, dünyanın en gözel gogusu deniz gogusuyumuş.  Gendisi güççükkene Muulada Bozburun deyin bir yerde yaşarımış.  Her yannı suyla gaplıymış, her zebah uyandığında hep deniz gogusunu duyarımış.  Deniz gogusunu bir gogladın mı bir daha levidor (Revidor) golonyasına bile dönüp bakmazımışın!   “Deniz gogusu olmasa ölürüng ben” deridi ve her datil vaktı gider orada galırıdı.

–       Sen hiç deniz görmedin yani?

–       Yok emme, iresmini çok gördüm, hem vaporların bileme…

–       Peki deniz kokar da bu dağlar kokmaz mı yani?

–       Gokmaz oluru mu ki?  Bak geven otu nasıl gokuyo?  Hele şoordaki gekik?  Elle bak nasıl gokar? Dağlar depeler de gözel gokar ama deniz gokusu gadar gözel diyel.

Bir an sustu, önüne baktı ve sonra damdan düşer gibi:

 

–       Sen heç deniz gokusu nedir bilin mi? diye soruverdi.

 

Hiç koklamadığı deniz kokusu buralara kadar gelmiş,  dağ çiçeklerinin ilkbaharda havaya yaydıkları burcu burcu kokuları bile bastırmış ve  Mustafa’nın dünyasını doldurmuştu!  Ne desen boştu artık…

 

Ne olur ne olmaz diye çantamda bulundurduğum büyük bir bisküvi paketini kendisine uzattım ve “sağlıcakla kal Mustaa” diyerek geldiğim yoldan aşağıya dikkatle inmeye başladım.  Kendisine söz vermiştim, ilk gelişimde onu bulacak ve çektiğim resimlerden birer tane verecektim.  Birkaç hafta sonra tekrar yaylaya geldiğimde onun oturduğu köye gittim ama tarif üzerine bulduğum evlerinde hiç kimse yoktu. Büyükçe bir zarfa koymuş olduğum resimleri “Mustafa’ya verilmek üzere”  notu ile kaybolmasın diye köyün bakkalına bıraktım.  Bu olaydan sonra keçi çobanı Mustafa’yı hiç görmedim. Birkaç yıl sonra aynı köy bakkalına uğrayıp kendisini sorduğumda okumak için köyden ayrıldığını,  bir daha da hiç dönmediğini söyledi bana.

 

Siyah-beyaz Türk filmlerinde yılların geçtiğini anlatmak için kendi kendine dökülen takvim yaprakları gibi aylar, yıllar geçmiş, saçlarımıza aklar düşmüş ve bu seneye vasıl olmuştuk. Ya yaşlandıkça yazlar bana daha sıcak gelmeye başlamış olmalıydı  ya da  iklim gerçekten değişmişti ve de bu nedenle Akdeniz kıyılarında yazın yaşamak imkansız hale gelmiş olmalıydı.  Denize girmek filan artık serinlemeye yetmiyordu ve hatta  rüzgarın durduğu saatlerde plaj durmak neredeyse işkence haline dönüşmüştü.  Ama Ege sahilleri böyle değildi, havadaki nem daha azdı ve hiç olmazsa hava geceleri biraz daha serin oluyordu.  Bir akşam dayanamadım,

 

–       Hanım, dedim, ne dersin bir Ege turu yapalım mı?

–       Sen bilirsin.  Ne zaman yola çıkmayı düşünüyorsun?

–       Yarın sabah erkenden!

–       Tamam be!  Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın!  Ben geceden valizleri hazırlarım, sen istersen erkenden yat, yarın araba kullanacaksın.  Peki, ilk hedefimiz neresi olacak?

–       Çökertme!   Biliyorsun, türküsünü her dinlediğimde  hiç görmediğim o yöreye tarifsiz bir özlem duymuşumdur.  Şimdiye kadar gidip görmek nasip olmadı.  Kısmetse yarın oradayız!

 

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, bazen  harita yardımı ile, bazen de sora sora, gün batımında Çökertme köyüne ulaştık.   Yenilenmesi, boyanması henüz bitmiş olan Çökertme Butik Otel’e yoldan telefon açıp  oda ayırtmıştık ama aslında hiç de gerek yokmuş, zira  geldiğimizde odaların yarısından fazlası boştu.  Otel kıyıdan yüz metre kadar gerideydi. Önünden geçen köy yolundan sonra bir otopark, ondan sonra da kıyıda, yine aynı otelin işlettiği, özgün bir lokanta vardı.  Yüzlerce kilometre mesafeyi bir günde katetmiştik.  Böylesine başarılı bir yolculuğun mükafatı ne olabilirdi?  Bir düşünün….Hele ki deniz kıyısında?  Tabii ya,  balık ve rakı!

 

Çökertme küçük bir koydan ibaretti. Burası Bodrum’un doğusunda olup şehirden saatlerce uzaktaydı. Bodrum ve  İzmirden gelen teknelerin demirlemiş olduğu iskeleler kıyıdaki lokantaların içine kadar giriyordu.  Yani otele veya köye gitmek için lokantaların içerisinden geçmek mecburiyetindeydiniz. Yerliden fazla yabancı turist vardı o akşam, ama biz yine de en güzel masayı ele geçirebilmiştik.  Bize arkası dönük olarak kasadaki kişi ile konuşmakta olan garsona sabırsızlıkla “Genç, bakar mısın?” diye seslendim.   Bize dönüp bakmadan “derhal efendim” demesine rağmen kara yağız genç adam oradaki konuşmasına devam etti ve bir türlü masamıza gelmedi.  Ben de,  sinirlerime hakim olabilmek için, defalarca saydığım tepemizde sallanıp duran renkli ampülleri birkaç kez daha saymak zorunda kaldım.

 

Artık garsonun gelmesinden ümidi kesip eşimle sohbete daldığım bir anda yanımda beliren birisi “emredin efendim!” dedi.  Ohh be, bizim garsondu bu… nihayet!

 

Ben “Balık olarak neyiniz var?  Lagos bulunur mu?  Levrek taze mi?” gibi sorular sıralarken yüzüme bakmakta olan genç, kendisini öksüz ve yetim sanan bir çocuğun yıllar sonra gerçek ailesine kavuşması anında yüzünde beliren ağlamaklı-gülmekli yüz ifadesinin tıpkısı ile gözlerini  dikmiş bana bakıyor ve “beni tanısana yaa!” dercesine  sorularımı duymazdan geliyordu.  Ben de susup ona bakmaya başladığımda  kendisini tanıyamadığımı anladı ve;

 

–       Beni çıkartamadın mı?  Ben Mustafa!

–       Hangi Mustafa?

–       Zoplardan…

–       İyi de oğlum Zoplar köyünün yarısının adı Ali, yarısının da Mustafa!  Sen hangi Mustafasın?

Sol elini uzattı, işaret parmağındaki derin yara izini gösterdi. 

Vayyyy be!  Bu bizim keçi çobanı Mustafaydı! 

–       Mustaaaa!  Sen haa?  Oğlum ne biliiim, konuşman o kadar değişmiş ki!  Hem en son gördüğümde küçük bir çocuktun, şimdi kocaman adam olmuşsun!

–       Evet konuşmam değişti, yontulduk bunca zaman içinde.

–       Burada mı çalışıyorsun?  Otur anlat hele.

–       Şimdi oturamam.  Otelde kalıyorsanız iş saatinden sonra otururuz biraz.

–       Tamam o zaman,  önce rakı ve buz getir, meze- balık kararını da sana bırakıyorum!

 

Mustafa bütün hünerini göstererek krallara layık bir sofra donattı bize.  Her birkaç dakikada bir masaya gelip bir isteğimiz olup olmadığını soruyordu.  Garson kıtlığı olan lokantada Mustafa’nın bize olan ilgisinin fazla göze batmaması için bizi bırakmasını,  diğer masaları da ihmal etmemesini istedim ondan. Özellikle de yabancı turistler ülkemizden iyi izlenimlerle ayrılsınlar arzu ediyordum.   İki gözünü sıkıca  yumup açmak  suretiyle anlayışımdan dolayı teşekkür etti bana.   İşinin bitmesi gece saat ikiyi bulmuştu ama ben de bu arada lokantada çökertme türküsünü çalmadığı için önce protesto edip sonra ahbap olduğum işyeri sahibi ile muhabbete dalmış ve bu konuda ondan ilginç şeyler öğrenmiştim.

 

Bir defa buradaki Çökertme köyünün o meşhur türküde adı geçen “Çökertme” ile hiçbir ilgisi yokmuş! Ve bu nedenle de Çökertme türküsünün orada çalınmaması normalmiş.   Asıl Çökertme Bodrum’da olup şimdiki Yalıkavak marinasının olduğu yermiş.  Bitez yalısındaki “yalı” kelmesi  de “sahil” demekmiş, yani bir bina filan yokmuş oralarda!  Üçüncüsü, “Aspat”  bir köy ismi filan değil, bir tepenin adıymış.  Dördüncüsü, Halil Efe aslında Yunan adalarına mal götürüp getiren bir kaçakçıymış ve hatta başka kaçakçıların yolunu kesip haraç alan bir eşkıya imiş!   Ayrıca, sevdiği Gülsüm’ün asıl adı Hafize (Havsa) olup bir aile kızı değil, eşkıyalar tarafından dağa kaldırılan alımlı bir çengiymiş!  Hatta dağa kaldırılmadan önce,  Halil’in en yakın arkadaşı İbraam Çavuşun ikinci karısı olmuşmuş bir müddet.  Bodrum Kaymakamı da bu çengiye ilgi duyduğundan,  işi gücü bırakıp Halilin peşine düşmüşmüş.  Sonuçta bir gece yanlış kıyıya yanaşan Halilin teknesini denizden ve karadan kurşun yağmuruna tutan askerler onu yaralı yakalamışlar, kaymakamlık bahçesinde teşhir ettikten sonra gece gizlice  öldürmüşlermiş. 

 

Adamın anlattıklarına inanmak istemedim, zira onun anlattıkları benim hayal ettiğim Çökertme öyküsüne hiç benzemiyordu ve bayıla bayıla dinlediğim, melodisi ile zeybek oynadığım türküsü de gözümden düşüvermişti!  Ama belki de gerçek buydu.  Her zaman ezilenin yanında olan halk, bir eşkıyayı bile ünlü bir kahramana dönüştürebilirdi,  öldükten sonra  onun abartılmış öyküsünü kuşaktan kuşağa aktararak namını sürmesini sağlayabilirdi.  Duyduğu bu tatsız hikaye eşimin de canını sıkmış olmalı ki, sonunu beklemeden bizden  izin istedi ve otele döndü.

 

Dağarcığındakileri döken patron  masadan tam kalkmıştı ki, işlerini ancak bitirebilmiş olan Mustafa geldi,  karşıma oturdu. “Anlat Mustafa” dedim “ bunca yıl neler yaptın?  

Oldukça düzgün bir Türkçe ile özetledi hikayesini.

 

Köydeki okuldan sonra Adana’daki Otel ve Turizmcilik Meslek Okuluna girmiş, üç yıl sonra turistik tesislerde çalışabilecek  bir eleman olarak mezun olmuş.  Hemen sonra Alanya’ya gidip bir otelde iş bulmuş kendisine.   Hem çalışma saatlerinin çok uzun, hem de yaptığı işin çok yıpratıcı olması nedeni ile fazla dayanamış, işten ayrılıp Antalya’ya geçmiş.  Kısa bir süre sonra  bir lokantada iş bulmuş.  Bir müddet de orada çalışmış ama işyeri el değiştirince, kadrosu ile beraber gelen yeni baş garson eski çalışanların hepsine yol vermiş.   Bu arada biraz İngilizce, biraz Almanca ve biraz da Rusça öğrenmiş. Daha sonra Antalya’nın meşhur Lara semtindeki bir otelde çalışırken, ailesi ile birlikte tatile gelen çok güzel bir Hollanda’lı kızla tanışmış.  Çok sevmişler birbirlerini.  Kızın babası “bu oğlan Hollandaya yerleşebilmek için seninle evlenmek istiyor, bu iş olmaz!” demiş.   Kaç yıldır gidip göremediği ama her hafta telefonla konuştuğu kendi babası da “Evlenecek kız olarak bula bula bu gavur kızını mı buldun?” diye çıkışmış kendisine.  Ayrılmak zorunda kalmış sevgili Lineke’sinden. Kaderine küsüp taa buralara gelmiş ve inzivaya çekilmiş. Gidip ziyaret etmek bir yana, artık köydeki ailesini telefonla bile aramıyormuş.

–       Yani senin anlayacağın;  hem aşkım hem istikbalim yok oldu!  dedi.

–       Peki ya deniz kokusu?  dedim. 

Acı acı güldü,

–       Adanadayken bir gün trenle Mersin’e gittim sadece o deniz kokusu için.  Hem denizi de zaten ilk defa o zaman görecektim.    Ama kısmet…  Öyle bir yağmur indi ki o gün, Mersin sel sele gitti!  Denizi göremeden zor kaçtım Adana’ya geri.  Daha sonraki yıllarda da otellerdeki deterjan ve klor kokusundan, lokantalardaki yanmış yağ ve arap sabunu kokusundan, işyeri çalışanlarının geceleri balık istifi yattığı odalardaki ter kokusundan sıra gelmedi ki Hüsamettin hocanın anlattığı o deniz kokusuna!

 

İçim burkuldu, konuşamadım daha fazla. İkimizden başka kimse kalmamıştı lokantada. Biz de konuşmayı kesince sakin sakin kıyıya vuran dalgaların sesinden başka bir şey duyulmaz olmuştu artık.  Mustafa ise başını önüne eğmiş, sol elinin işaret parmağındaki yara izini okşamaya başlamıştı. Önce tahta masada birkaç yuvarlak koyu leke belirdi.  Sonra yağmur damlası düşüyorcasına arttı beneklerin sayısı.  Omuzları sarsılmaya başladı Mustafa’nın.  Ağlıyordu!  Hem de artık hüngür hüngür! 

–       Mustafa, kendine gel, hiçbir şey üzülmeye değmez!

diyecek oldum, renkli ampullerin menevişlendirdiği gözlerinden hala inmekte olan yaşlarla gözlerime baktı ve parmağını kestiğinde bile ağlamayan o Mustafa,  çocukluktaki şivesi  ile,

 

–       Sen heç dağ gokusu nedir bilin mi? diye hıçkırdı…

 

 

 

Adil Karcı – 04 Eylül 2014

 

ADİL KARCI’DAN “MENDİL”

Adil Karci’dan bir Hyperthymesia

MENDİL

 Sekiz yaşındaydım sanırım,  bir Ramazan ayı daha sona ermiş, o zamanki yaygın adı ile Şeker Bayramı’nı kutluyorduk, ki annemin teşviki ile, samimi olduğumuz komşuların kapısını çalıp el öpüyor, ikram edilen şekerleri ve paraları utana sıkıla kabul ediyordum.  Birkaç kapı tokmakladıktan sonra bayramlaşma görevini kısa kestim ve en son Çalgıcı Ali’nin karısı Hediye teyzenin verdiği kenarı mavi işlemeli mendile baka baka eve döndüm.  Hediye teyze acaba bu mendili bana niye vermişti?  “Al bunu annene götür” filan da dememiş, ikram ettiği rengârenk akide şekerlerinden ısrarla bir avuç verdikten sonra bu mendili de uzatmıştı bana.  “Al burnunu sil” mi demek istemişti?  Ama burnum akmıyordu ki!  Belki de akide şekerlerini yedikten sonra elimi-ağzımı bu mendil ile temizlememi istemişti, olur ya.  Elimdeki mendile aval aval bakmakta olduğumu gören annem;

–        Oooo, mendil de vermiş Hediye Hanım, ha? dedi.

           “Al” diyerek mendili anneme uzatacak oldum,

–       Yoo, dedi o mendil senin.

–       Niye mendil verdi ki o kadın bana?

–       Adettir oğlum, genellikle Şeker Bayramında çocuklara mendil de verilir.

–       Gelen çocuklara sen niçin mendil vermiyorsun o zaman? dedim, gülümsedi,

–       İstanbul’dayken ben de mendil verirdim, oralarda adettir, ama Adana’da şeker ve para veriliyor çocuklara sadece, ilk zamanlar ben de burada mendil dağıtıyordum ama sonra vaz geçtim.  Hediye teyzenler yeni taşındılar İstanbul’dan biliyorsun,  hala orada alıştığı adeti devam ettiriyor ama eminim yakında o da vazgeçer.


Her sabah öğretmenimiz bizi sıraya dizer, iki elimizi birleştirip parmaklarımızı mendilimizin üzerine koymamızı ister ve tırnak muayenesi yapardı. Bu aynı zamanda temiz mendilimizin olup olmadığının da denetimiydi.  Ya mendiller bembeyaz ve ütülü olacak, ya da çat çat diye cetvel vurulan avuçlar kızaracak!  Başka seçenek yok!  İyi de, mendili çocuk yıkayıp ütüleyemeyeceğine göre, yani anne bu görevi yapmamışsa,  dayağı yiyen neden hep çocuk oluyordu ki acaba?  O zamanlar böyle bir soruyu öğretmen denilen ilaheye soramazdık tabii ki.  Evlerinde ütü olmayan arkadaşlar ise mendillerini akşamdan ağır bir eşyanın altında presler, sabaha ütülüymüş gibi itina ile ceplerine yerleştirirlerdi.

 

Önlüklerimizin önünde iki cep olurdu.  Bunlardan birisi mendile ayrılır, diğeri çeşitli amaçlara hizmet ederdi.    Ama Necdet arkadaşımızın her iki cebinde de her zaman pırıl pırıl, bembeyaz ve itina ile ütülenmiş mendilleri bulunurdu.  Lakabı Çifte Mendilli Necdet idi.  Sabah denetimlerinde öğretmenden her zaman “Aferin” alırdı, ki biz çok alışmıştık buna  ve bu nedenle de Necdet ile bu konuda rekabete kalkışanımız hiç olmadı.  Ne var ki, Necdet de bu iki mendili babasının hayrına taşımıyordu.  Her zaman, yani kışın ve yazın, burnu akardı Necdet’in!  Burun, burun değil çeşmeydi mübarek!

 

Aslına annesi çok temiz ve titiz bir kadın olan Lık Lık Mahir mendilini o sabahki denetimden önce kullanıp kirletmek durumunda kalmış ve öğretmene temiz bir mendil gösteremediği için de ilk dayağını yemişti.  Kızarmış avuçlarını ovuştururken dayanmadı ve  Necdet’e “aferin” demekle meşgul olan öğretmenimize,

–       Necdet’in mendillerine bir de son derste bak bakalım, o zaman da aferin verecek misin? demek cüretini gösterdi.

“Eyvahlar olsun” diye düşündük biz çocuklar aynı anda, “Öğretmene isyan bu!  Inınınınnnn…  Şimdi ilahemiz çok kızacak ve bir dayak faslı daha başlayacak!” 

Ama hiç de öyle olmadı.  “Olur, emredersiniz Mahir Bey” dedi  Muzaffer öğretmen, hem de gülümseyerek!


Bu olaydan sonra bizim Necdet,  olası bir son ders denetiminde de temiz mendilleri ile “aferin” alabilmek için,  tedbirli davranarak burnunu mendille silmeyi bıraktı ve önlüğünün kollarını mendil niyetine kullandı günlerce.  Birkaç gün bu böyle devam ettikten sonra, baktı ki son derste mendil denetimi olmuyor, her şey eskiye döndü ve çeşme burnu mendilleri ıslatmaya başladı yine.

Ama bir hafta kadar sonra bir gün son derste öğretmenimiz mendillerimizi çıkartıp  sıranın üzerine koymamızı istedi.   Ceplerimizden çıkartıp alelacele katladığımız mendilleri dizdik sıralara.  Herkesin mendili  sıranın üzerinde ama Necdet’inkiler yok! 

–       Senin mendillerin nerede Necdet?

–       Şeyyy öğretmenim, var ama…

–       E hadi o zaman, çabuk çıkart bakalım.

 

Çaresiz elini cebine daldıran Necdet sırılsıklam ıslak ve buruşuk iki mendil çıkartıp sıranın üzerine koydu.  “Aha” dedi arkamdaki sırada oturan Lık Lık Mahir, “şimdi dayağı yedin Çifte Mendilli Necdet efendi!  Ama hiç de beklediğimiz gibi olmadı.

–       Bakın çocuklar, dedi öğretmenimiz, mendil süs olsun diye taşınmaz, işte bakın arkadaşınız Necdet akşama kadar burnunu mendilleri ile temizlemiş.  Onu örnek alın.  Aferin sana Necdet!

Necdet’in aldığı bu son ders aferini üzerine, bir hafta önce yediği dayağın acısını bir kez daha içinde hisseden Mahir, hırsla önündeki mendili aldı ve sesli sesli  sümkürdü!  Yine isyan, yine protesto ve yine yenilgi…

 

Mendil taşımanın sadece bir Türk adeti olduğunu sanan bizler, mendile “mandilion” diyen Yunanlıların taa Milattan önce 1. yüzyılda burun ve ter silmek için mendil kullandıklarını, Roma ve Bizans’ta tören başlama ve bitiş işaretlerinin mendil ile verildiğini nereden bilebilirdik ki? 

 

Elimde beyaz mendil

Gözlerimde yaşlarım

Derdimi anlatıyor

Beyazlayan saçlarım

 

Kimisi elindeki beyaz mendil ile yaşlanmışlığını dile getirirken kimisi de “Üsküdara gider iken…” bir mendil bulur ve başka bir kap bulamadığı için olsa gerek, bulduğu bu mendile lokum doldurur.

 

İlkokul yıllarında başımıza bela olan mendilin hayatımızda ne kadar önemli bir yer tuttuğunu yıllar geçtikçe anlayacaktık.  Şarkıların, türkülerin neredeyse yarısında mutlaka bir mendil bulunuyordu. 

 

Al mendilim sakla benden yadigar

Bir ucuna işle beni çiz beni

Ve bir kalp oy paramparça oklanmış

Üstüne de kondur beni kaz beni

 

 

Eski İstanbul’da, genellikle  Kağıthaneye gidip seyr-i alem eyleyen dilberler, kendilerine ilgi duyan ve arkaları sıra yürüyen kaytan bıyıklı delikanlıların arasında hoşlarına giden bir tanesi olursa önüne mendil düşürmek sureti ile onu beğendiklerini belli ederlermiş.  Mendili yerden alıp koklayan delikanlının da o anki ruh halini bir düşünün  artık….

“Mendilinizi düşürdünüz küçük hanım, buyurun…” diyerek kıza yaklaşacak, bir sohbet başlatacak, ilk defa yakından görme şansına kavuştuğu ve (ne renk olursa olsun) dünyada bir eşi daha olmadığına yeminler edeceği bir çift gözün içerisinde kaybolacak, yitecek…

 

Gel hakkını helal eyle pembelim

Gökyüzüne açık her iki elim

Benden sana emanettir mendilim

Çevresine vefa diye diz beni

 

Oğlan askere giderken ona verilen en değerli hediye nedir?  Tabii ki yavuklusunun veya nişanlısının kendisine verdiği mendil!  “Gel teskere geeel…” diye iç geçirdiğinde, verilen sigara molasında çektiği ilk nefesten sonra veya gece koğuştaki ranzasına uzandığı ilk anda eli iç cebindeki o kutsal mendile gidecek, sevdiğinin “el işi göz nuru” olarak işlediği şekillerle veya harflere bakacak,  gelecek günlerin hayalini kuracak….

 

Al mendilim katmer katmer iz benden

Elindeyse soğu benden bez benden

Mümkün mü ki ayrıl benden tez benden

Mendilime destan diye yaz beni

 

Mendilsiz çekilen halay tuzsuz yemek gibidir.  Yenir yenmesine de tadı olmaz.  Hem halay başının ekibindekilere yeni bir figüre geçileceğini, bir figürün tekrar edileceğini veya halayın sonlandırılacağını elindeki mendil ile işmar ettiğini biliyor musunuz?  Ben bilmiyordum, yeni öğrendim.

 

Gerektiği yerde mendil bir şapkadır.  Alın elinize büyükçe bir mendil, dört ucuna düğüm atıp ortasını torbalandırın ve geçirin kafanıza.  Bakın bakalım kafanızı güneşten koruyor mu korumuyor mu?  Hele hava çok sıcaksa,  başınızdaki mendili bir de ıslatırsanız, görün bakalım klima neymiş?  Eskiden inşaat amelelerinin boynunda bir tane, başında bir tane olmak üzere en az iki mendilleri olurdu.  Birisi başlarını güneşten korur, diğeri ile de terlerini silerlerdi.

 

Bulunduğunuz ortamda nahoş bir koku mu var, ya da havada toz mu var?  Nefes almak için filtreniz yine mendil!  Ağzınızı-burnunuzu mendil ile kapatmak yeterli.

 

Mendilden paraşüt olur mu demeyin, zira olur, hem de çok güzel  olur.  Yine dört ucuna birer düğüm atın.  Bu düğüm topuzlarına birer ip bağlayın.  İpleri iki karış kadar aşağıda birleştirin ve bu dört ipin ucuna bir ağırlık bağlayın. Tamam.  Şimdi atın mendili havaya, süzülsün paraşütünüz.  Yani oyuncak olmasını da bilir bizim hünerli mendilimiz.

 

Kız ya da oğlan nişanlı, bayramda seyranda karşı tarafa hediye almak gerekir değil mi?  İlk akla gelen mendil-çorap ikilisi…  Zaman içerisinde bu hediye mendiller o kadar çoğalır ki, sadece mendillerden oluşan bir bohça yapmak gerekir bir evde, ya da varsa, özel  bir çekmece icap eder. Zaten hala “çeyiz kesen” ailelerde düğün öncesi ilk alınan şey mendildir.  Çeyizdi, hediyeydi derken biriken bu mendiller gün olur çekmecelere bile sığmayabilir yani.

 

Mendilin asıl kullanım amaçlarının başında gözyaşı silinmesi gelir.  Doğum olur; mendil, ölüm olur; mendil, düğün olur; mendil, acıklı filme gidilir; mendil, mendil, mendil…


Mendilimin yeşili

Ben kaybettim eşimi

Al bu mendil sende kalsın

Sil gözünün yaşını

 

Evden çıkarken babalar mutlaka cebine temiz bir mendil koyar, anneler ise çantalarına bir tanede fazla  alırlardı.  Mendilsiz bir insan düşünülemezdi bile o yıllarda.

 

Bir de ne oyunlar oynatır bu mendil ki sormayın.  Mendil Kapmaca, Aba Alması, Arpa Çarpa ve daha niceleri…  Hünerli isen, mendile koyup bohçaladığın nesneleri kaybetme numarası yaparsın ve adın sihirbaza çıkar…   

 

Gemiye veya trene binmiş sevdiklerinden ayrılıyorsun değil mi? 

Kibar bir kişi isen, elini sallayarak değil mendilini sallayarak veda edersin.

 

Madem küstün dargındın

Neden geldin ağladın

Rıhtımda boynu bükük

Bana mendil salladın

 

Kullanımı çok daha kolay ve  yıkanıp ütülenmesine gerek duyulmayan kağıt mendiller indirdiler bizim güzelim bez mendillerimizi tahtından, geçtiler onun yerine kuruldular.  Öyle bir kurulma ki, bundan sonra bizim bez mendillerimiz zor görürler kaybettikleri o tahtı bir daha.  Geri gelmeyecek olan  o mendilli gençlik günlerimiz için mi, yoksa mutfaktan gelen soğan kokusu nedeni ile mi bilemiyorum ama sanki gözlerim yaşardı gibi şu an be.  Ah elimde bembeyaz bir bez mendil olsaydı da gözyaşlarımı silebilseydim.  Hiç kullanmayacak olsam bile, yarından tezi yok cebime bir mendil koyacağım.  Cep telefonundan daha da ağır olacak değil ya…

 

Adil Karcı – 30 Temmuz 2014

 

ADİL KARCI’DAN “GÜLÇİÇEK”

GÜLÇİÇEK

Sabahları erken kalkan türdenimdir.  O sabah da erken kalkmış, elimde hala dumanı tüten “tarz-ı-hususi” kahvemle bir o balkona, bir diğer balkona çıkıp henüz tam şiddetini toparlayamamış olan  Adana sıcağını soluyarak klimasız ortamda güya temiz hava almaya çalışıyordum.   Elimdeki çay bardağına doldurulmuş Türk kahvesine baktım ve gülümsedim.  Birkaç yıl öncesine kadar,  çay bardağına konan kahveye  ben  de “Tarsusi” derdim,  ama yanlışmış.  “Özel tarzda Türk kahvesi” anlamına, fincan yerine çay bardağı ile ikram edilen kahveye Osmanlıca olarak “tarz-ı-hususi” denilirmiş, ki bu daha mantıklı geldi bana, zira yıllarca ikamet ettiğim Tarsus’ta ne bu tarzda sunulan ve ne de “Tarsusi” diye anılan bir kahveye rastlamamıştım.

Hala tatil ayında olduğumuz için, sokaklarda giden gelen okul servisleri olmadığından, sabahın erken saatlerinde koca mahallede çıt yoktu.   Birkaç serçe ile bol sayıda kumru sokakların ortasında dolaşarak   yiyecek arıyorlar, pilli oyuncaklar gibi bir o tarafa bir bu tarafa dönüp gaga sallıyorlardı.   Yerdeki kuşları seyrederken şöyle bir  gerilere gittim.  Çocukluk yıllarımda her yaştan erkek çocuğunun elinde bir “kuş lastiği” (sapan) bulunurdu.  Vuramasak bile, bir kuş görür görmez “Y” harfi şeklinde kesilmiş dal çatalına bağlı lastiği gerer, gerilen lastik şeridin ortasındaki meşin parçaya yerleştirdiğimiz yaklaşık fındık büyüklüğündeki bir taşı kuşa fırlatırdık.  Bu şekilde devamlı rahatsız edilen kuşlar da haliyle  insanlardan kaçarlardı.  Belki de ilkel bir avlanma içgüdüsü ile yapıyorduk bunu, kim bilir?  Neyse ki son yıllarda çocuklara o kadar çok okul uğraşısı verildi ki, bu tür yararsız aktivitelere zaman bulamaz oldular  ve sapanla kuş avlamak  unutuldu gitti.  Elbette bunun sonucu olarak  da kuşlar artık insanlardan kaçmaz oldular.  İstanbul’da çekilmiş olan eski filmlerde cami önlerinde veya parklarda insanların arasında dolaşan, onların ellerinden yem yiyen güvercinleri zevkle izlerdik.  Şimdilerde buradaki kumrular bize oradaki güvercinleri aratmaz oldular.  Bazen kaldırımda onların üzerlerine basmamak için gayret sarf etmemiz bile gerekebiliyor, o kadar yani.  İşin en güzel yanı da, dünün avcı çocukları bugün artık kuşları rahatsız etmemek için, yolun uzaması pahasına da olsa, rotalarını değiştirir oldular!

Ben balkonda kahvemi yudumlayarak bütün bunları düşünürken elinde uzun saplı bir faraş ve de bir sokak süpürgesi ile orta boylu, zayıf yapılı bir genç belirdi yolun başında.  Giydiği sarı renkli özel yelekten (ve de sırtındaki yazılardan)  belediyenin  temizlik işçisi olduğu anlaşılıyordu.    Bir saat kadar önce belediyeye ait döner fırçalı bir araç sokağı süpürmüş olduğundan,  yollar  hala temiz durumdaydı aslında.  Bezgin bir halde,  kaldırım kenarlarında arta kalan çöpleri bulup süpürmeye çalışan genç adam  bir o yana bir bu yana sallana sallana yol kenarında dizili duran, (kapatıp açması insanımıza zor geldiği için olsa gerek) kapakları devamlı açık bırakılan  üç büyük çöp konteynerinin önünde durdu, eğildi içlerini bir bir inceledi. İlginç bir şey  görmüş olmalı ki, elindeki faraş ve süpürgeyi önünde durduğu apartmanın bahçe duvarına dayadı ve konteynerin birisinin içerisine doğru eğilip yeşil renkli plastik bir top çıkarttı.  Önce bir evirdi çevirdi, inceledi ve sonra onu yere vurdu.  Top patlak değildi ve normal sekiyordu.  Ben de merak ettim, acaba bu sağlam topun çöpte ne işi vardı?  Belki de dersini ihmal eden bir çocuğun annesi kızmış, çocuğu bununla oynamasın ve tüm zamanını derslerine ayırsın diye kaldırıp o topu çöpe atmıştı.  Temizlik işçisi genç bir sağa baktı, bir sola baktı, emin oldu ki kendisini gören, izleyen kimse yok!  Halbuki arkasını dönüp yukarıya baksa beni görecekti ama bakmadı.  Sonra da topu ayağında sektirmeye çalıştı.   Defalarca denemesine rağmen, topu ayağında iki defadan fazla zıplatamamasına hayret ettim. Demek ki otuzuna yakın gösteren bu genç hayatında hiç top oynamamıştı!  Belli ki top oynamak onun içinde bir ukde olarak kalmıştı. Bir beş dakika kadar daha uğraştı, yine olmadı, bir türlü beceremedi.  Artık yorulmuş olmalı ki kaldırımın kenarına oturdu, topu tekrar eline aldı ve Hamlet’in o meşhur “Olmak veya olmamak…” sahnesini anımsatırcasına, dirseği dizine dayalı bir şekilde sol elinde tutmakta olduğu topa dikti gözlerini, uzun uzun baktı durdu.  Allah bilir ne düşünüyordu o an ve acaba ne hikayesi vardı anlatacak bu delikanlının?  “Her insanın hayatı bir roman” derler ya, işte bu genç insanın da mutlaka şimdiden oluşmuş bir romanı olmalıydı.  Tanışmalı ve öğrenmeliydim iç dünyasını.  Ben “Nasıl etsem de konuşsam onunla?” diye düşünürken,  o ayağa kalktı, elindeki topu önünde durmakta olduğu  apartmanın bahçesine fırlattı.  Ya “sonradan alırım” diye düşünmüştü, ya da bir çocuğun bulup oynamasını dilemişti bunu yaparken.  Kısacası,  o topu tekrar çöpe atmaya eli varmamıştı.


Elimdeki kahveyi zaten bitirmiştim, hemen üzerime bir şeyler giyindim ve sokağa indim.  Temizlik görevlisi genç  süpürge makinesinden yerde arta kalan izmarit, sigara jelatini, kağıt parçası gibi küçük çöpleri süpürmek üzere yavaş yavaş yürüyerek sokağın diğer ucuna varmıştı bu arada .  Civarımızdaki sokakların ince temizliğinden kendisi sorumluydu demek ki.  O tarafa yöneldim.  Yanına yaklaştığımda, tesadüfen oradan geçiyormuşum havalarında,

 

  • Kolay gelsin! dedim
  • Sağolasın emmi, dedi
  • Adın ne senin?
  • Hamit.   

Yürüme numarasına son verip önünde durdum.

  • Hamit, kusura bakma ama demin ben balkondaydım ve senin top oynamaya çalıştığını gördüm.   Sen çocukken hiç top oynamadın mı?

 

Yakalanmıştı!  Yere baktı, beyaz yanaklarındaki kılcal damarlar belirginleşti.  Zeytin siyahı gözlerini bakmakta olduğu noktadan ayırmadan,

  • Yok  oynamadım, dedi,  ve zorunluluk hissetmiş olmalı ki, 

“Gavur işi bütün bunnar, bize göre diyel” dediler, kööde heç gimseye oynatmadılar, diye  kızgınlık taşıyan bir açıklama ilave etti.  

Babam bu laflara hep hurafe deridi amma o da köölüden çekindi herhal, o da oynatmadı.

  • Top oynamamış olmak ayıp değil ki, sıkma canını, dedim.  Hamit be, senin öğle paydosun saat kaçta?
  • Oniki bir arası, neye ki?
  • Bak saat onikide burada buluşalım, sana bir yemek ısmarlamak istiyorum, beraber hem yer hem laflarız.  Ben senin amcan sayılırım, utanmayı bırak da kabul et hadi, dedim.
  • Ne disem ki? Olur mu ki emmi?
  • Ne diyeceksin, “tamam” de!
  • Eh madem….

 

En son görüştüğümüz yere saat 12:00 gibi gittiğimde onu yere çömelmiş beklerken buldum.

 

  • Hadi, gidelim mi Hamit?
  • Eyi de emmi, bu züpürgeyi neyim needeceez?   Hem bu gıyafatınan lokantaya…. nasıl olur bilmem valla?
  • Bizim apartman karşıda, kapıcımıza emanet ederiz, hadi kalk.  Yeleğini de çıkartıp orada bırakırsın, olur biter.

 

Buluştuğumuz yerin sadece birkaç yüz metre  uzağında, göl kıyısında, tanınmış bir kebapçıya götürdüm Hamit’i.   Garsonun yemek öncesi getirdiği meze  tabaklarına hemen elini uzatmadı.  Sıcak ekmeğe tereyağı sürdüm, gelen tulum peynirinden elimle bir parça kopartıp ekmeğe sardım.  Hamit kendini rahat hissetsin diye de çatal filan kullanmadan ekmeğimi süzme yoğurda daldırdım yedim.   Nice sonra beni taklit ederek o da aynı şekilde birkaç lokma aldı, ama hala utanıp sıkıldığı belliydi.

 

  • Hamit, kimin kimsen yok mu senin?
  • Var emmi, Saimbeyli’nin  Gızılağaç (Kızılağaç) köyüngde  bir bilader var bizim, bir de anam var burada.  Anamınan galıyom Sofular’da.
  • Baban?  
  • O çoktan mefat etdi.
  • Ne iş yapardı?
  • Çitçilik, amelelik neyim yaparıdı.  Enşaattan düşmüş günlerden bir gün, tam iki hafta hastanide yattı idi.  Beyin ganaması mı neyim olmuşumış, gurtaramadılar, göçtü getti.
  • Abin ne iş yapar?
  • Babadan galma birkaç evlek tarla neyim var kööde, bilader onu eker biçer, zaman zaman bize de bir haçlık verir.  Aslında gendine de yetmez gazandığı ya, amma neyse işte.  Evli, iki de cocuk… Nasıl yettirsin ki?  Herşey ucuzkene babam bile yettirmeyip ameleliğe gider idi şehere, bu gadar bahalı zamanda o nasıl yettirecek ki?   
  • Kim derlerdi babana, tanır mıyım?
  • Sizin kimin beyler nereden danış çıkacak Gızılağaçlı Memet Sütveren ilen?
  • Sülalenin sütçülükle alakası var mıydı, yani soyadına göre…demek istedim?
  • Yok be emmi be!  Bu soyadı yüzünden babamın da benim de  başımıza gelmeyen galmadı zaati!
  • İşbaşı saatine daha epeyce vakit var, yemeği de bitirdik, çay gelir şimdi, hadi anlat sen hele.
  • Zemanında soyadı ganunu çıkmış ımış, kasabıya enip adını yazdırmayana beş lira ceza varımış.  Arkadaşlarıynan dedem doplanıp inerler Saimbeyli’ye, varırlar nüfus dairesine ki soyadı alsınlar.  Dedemin  aklında “Gülçiçek” gibi bir şey varımış soyadı olaraktan.  Memura yarangaçlık olsun deyi de goca bir şişe taze süt götürürmüş heybesinde.  Varıverince memurun önüne, şişeyi çıgartıp masaya goyarımış.  “Gülçiçek isteyom” diyiverecek olmuşumuş amma gonuşamamış, gızgın suratınan oturan memura bi tek laf deyememiş.   Adam birden gülmüşümüş ve önündeki kütük defterine yazıverirmiş “Sütveren” deyi.  Bir ufak kağıda da yazıp dedeming eline dutuşdururumuş bu soyadını.  Heç sesi çıkamamış dedemin, dönmüş köye gelmiş.
  • Eee sonra? 
  • Sonra dedemi asgere almışlar ikinci sefer.  Ehtiyat olaraktan  yani.  Orada bir onbaşı “Lan Sütveren, başka ne vereyon?” deyinci, dedem dellenmiş, goca bir daşı onbaşının gafaya endirmiş.   Bir hafta gatıksız hapis yatmışımış.  Amma eyi de etmiş, bir daha seslenen olmamış, gorkmuşlar belli ki.  Babam da asgerde olsun, enşaatlarda çalışırkene olsun,  gaç defa vuruşmuş bu yüzden.
  • Peki senin başına böyle bir şey geldi mi?
  • Gelmez olur mu ya emmi?  Daha okula yeni gideyorum, benden biraz gaba oğlanlar başladılar demeye “Sütveren ne demek?  İnek demek!”   Bir iki ses etmedim, songra gözüme gestirdiğim bir denesinin burnunun üstüne endirdim zumzugu.  Beklemeyordu demek ki, dört dombalak attı zumzugu yeyinci.  Daha o doparlanamadan atladım çöktüm göösüne, vur Allah vur!  Bir doparlansa o beni döver idi amma heç fırsat vermedim.  Anca bi baktım ööretmen gulaamdan dutar galdırır beni, o da  bana vurur bir gaç tokat.  Olsun, bir daha inek deyemediler bana.  “İnek” gastederek “Sütveren” dediler demesine de soyadımı söyledi deyin de dövemem ki gimseyi?
  • Niye değiştirmediniz soyadınızı sonra?
  • Ne bilem?  Niye, soyadı denişir mi ki?

 

Zor güç büyük oğlunu evlendiren dul kadın, hele de  iki torunu olunca,  bakmış ki köydeki tek göz odalı ev  artık dar geliyor ve herkes bir arada olmuyor, küçük oğlunu yanına alıp  Adana’ya gelmiş.  Önce, kenar mahallelerin birisinde oturan uzaktan bir akrabalarında kalmışlar birkaç gün, daha sonra ahırdan bozma bir ev kiralamışlar ucuza.  Annesi başlamış köy ekmeği yapıp satmaya.  Bu arada da rica-minnet, mesleksiz oğluna  bu temizlik işini bulabilmişler.  Geçinip gidiyorlarmış annesi ile ama artık evlenmek de istiyormuş Hamit.

  • Emmi benim asıl adım Hamdullah.  Hep Hamit deyin çağırıllar beni.  Ben doğuncu Babam dedemin adını vermiş bana, Hamdullah demiş.  Hasta olurumuşum güççüğükene hep.  Hocaya götürüp kitaba baktırırlarmış.  “Bu isim ağır geliyor bu oğlana, bundan sonra Hamit deyin” demişimiş hoca emmi.  Odur budur adım Hamit.   Nüfus kaadım ben beş yaşındaykene çıkmışımış amma babam yine de Hamdullah yazdırırımış, babasının adı yerde galmasın deyi.  

Gülümsedim;

  • Ee Hamdullah?  Var mı bir gelin adayı bari?

Yine sabahki gibi kızardı.  Düşünür gibi biraz duraksadıktan sonra,

  • Var, dedi.  Anam onun anasıynan gonuşmuş.  Onlar da Gozan’ın bir köylüğünden göçmüşler şehere.  Verimkar da olmuşlar gızı amma Gurban Bayramında gelin isteyin derlerimiş.
  • Peki kızın gönlü var mı sende?
  • Bakışıyok ara sıra, var demek herhal!
  • Eeee Hamdullah, hayırlı haberi bize de verirsin zaar!  Elimden geldiğince yardımcı olurum, evimi biliyorsun, ara sıra bir uğra, dedim.  Nikah şahidi lazım olursa bana söyle, tamam mı?

Bu arada gelen ikinci çaylar da bitmişti, kalktık.  Birisi ile dertleşmiş olmanın mutluluğu vardı yüzünde.  Bir müddet sessizce yürüdük.  O anlattıklarını, ben dinlediklerimi hazmetmeye çalışıyorduk sanki.   Bizim apartmanın kapıcısına emaneten bıraktığı  eşyalarını geri alırken:

  • Emmi be, dedi.  Sen bana bi eyilik yapacaasan, şu soyadı nasıl denişir onu bi yol öğren hele.  Benim nikahtan önce sildirek bu soyadını yazdırak yenisini.  Allah nasip eder, benim de bir oğlum olursa, heç olmazsa o dövüşmesin argadaşlarıynan!
  • Ne yazdıracağız ki peki?
  • Gülçiçek!

 

Adil Karcı

Adana, 28 Ağustos 2014 

 

HOW THE WORLD IS BECOMING MORE EQUAL

 

How the World Is Becoming More Equal

Globally, lifespans have never been so long and evenly distributed. Education has had an equalizing effect too. 

 
By 

NICHOLAS EBERSTADT (WSJ)
Aug. 26, 2014 7:29 p.m. ET
Is the human condition becoming more unequal? Many assert it is, but their focus is almost exclusively on economic inequality. This is problematic for two key reasons.First, even in data-rich America, statistics on wealth distribution are at best rudimentary. Measured economic equality differs dramatically depending on whether one looks at income (pre- or post-tax? by the year or over a lifetime?), or at personal consumption, which seems to be distributed much more equally.

More crucially, income is not the only important measure of human well-being and life chances. Consider two global revolutions that are improving the human condition and making it more equal.

The first is how long people live. In 1751, according to the Human Mortality Database, Sweden’s overall life expectancy at birth was barely 38 years. But this was an arithmetic average for a population within which survival prospects were wildly, brutally disparate. Roughly a fifth of all Swedes died in their first year of life; by age 5 only 70 Swedes were still alive of every 100 born. But about half of those who made it to age 5 lived to 60 and beyond.

Getty Images/iStockphoto

This dispersion of lifespans means that the distribution of survival was correspondingly unequal. When measuring disparities in income distribution, economists conventionally use the “Gini coefficient.” This index runs from 0 (perfect equality) to 1.0 (representing perfect inequality when a single person possesses everything). If we use this metric to assess inequality in Sweden’s lifespans in 1751, we get a Gini index of 0.46.

By comparison, the World Bank says the Gini index for income in Mexico in 2010 was 0.47. Lifespans in 18th-century Sweden, in short, were distributed about as unequally as incomes are in Mexico today.

Flash forward to 2011. Sweden’s life expectancy at birth was nearly 82 years. The risk of dying in infancy in Sweden today is about 100 times lower than in 1751—and the risk of dying in early childhood is more than 100-fold lower. Today 90% of Swedes can expect to survive to age 65, and more contemporary Swedes live to 86 than to any other particular age. The estimated Gini index for Sweden’s inequality in age at death has plummeted to 0.08. Lifespans have never been so long—or so equally distributed—as they are now.

The trend in Sweden holds for the rest of the world. In the early 1870s Italy’s life expectancy was under 30 years and the odds of death before age 5 nearly 45%. The estimated Gini index for age at death was 0.56. Today (2009) Italy’s life expectancy at birth is about 82 years, and the Gini index for the distribution of national lifespans is as low as Sweden’s.

And the U.S.? Life expectancy rose from about 61 years in 1933 to about 79 in 2010. Over those same decades the Gini index for lifespan inequality was cut in half—from 0.22 to 0.11. Despite the ethnic, income and other differences that characterize our society, Americans of all backgrounds have never enjoyed such equality in length of life as we know today.

Detailed, reliable, long-term mortality for most of the world is unavailable. However, the broad pattern for every national population is essentially the same: the higher the life expectancy at birth, the lower the inequality in age at death.

Demographers suggest that life expectancy at birth for the world in 1900 was about 30 years. Today, according to the World Health Organization, the U.N. Population Division and the U.S. Census Bureau, it is about 70.

Given the close correspondence between life expectancy and the Gini index for age at death, we can be confident that the world-wide explosion in life expectancy over the past century has been accompanied by a monumental narrowing of world-wide differences in length of life. When a population’s life expectancy rises from 30 to 70, the Gini index drops by almost two-thirds—from well over 0.5 to well under 0.2.

 

This survival revolution—and the narrowing of inequalities in humanity’s life chances—is an epochal advance in the human condition. Since healthy life expectancy seems to track closely with overall life expectancy, a revolutionary reduction in health inequality may also have occurred over the past century. Improvements in global mortality for the poor have contributed to the very “economic inequality” so many now decry. This is another reason such measures can be deceiving.

The spread and distribution of education has had a similar impact. In 1950 roughly half of the world’s adults—and the overwhelming majority of the men and women from low-income regions—had never been exposed to schooling. By 2010 unschooled men and women 15 and older account for a mere one-seventh of the world’s adults, and about one-in-six from developing areas.

Harvard’s Robert Barro and Korea University’s Jong-Wha Lee have reconstructed trends in educational attainment for 146 countries from local census returns and survey results. According to their compendium, mean years of schooling for the world’s adult population rose from three in 1950 to about eight years in 2010. In developing regions it has more than tripled to seven years from two. For more-developed countries, the mean is more than 11.

Using the Barro-Lee numbers, three Moroccan economists (Benaabdelaali Wail, Hanchane Said and Kamal Abdelhak ) have reckoned that the Gini index for adult mean years of schooling world-wide was cut roughly in half between 1950 and 2010, from 0.64 to 0.34. Every region has evidently witnessed progressive reductions in such inequality. For the world’s males and females 15-24 years of age, years of schooling are now more evenly distributed than is income in any country.

Educational quality can still differ sharply within and between countries. And in America, according to estimates by Daniel Bennett of Florida State University, the decline in educational inequality as measured through mean years of schooling may have stalled since the early 1990s. Nevertheless, the human condition—how long people live and how much education they get—has become incontestably better and more equal.

 

Mr. Eberstadt is a resident scholar at the American Enterprise Institute whose books include “Russia’s Peacetime Demographic Crisis” (National Bureau of Asian Research, 2010).

FAZIL SAY’DAN

DR. EYÜP KARAKAŞ’TAN 26 AĞUSTOS

Dr. Eyup Karakaş’tan

 26 Ağustos 2014 Salı
 
CUMHURİYET’İN MÜJDECİSİ 26 AĞUSTOS
 
“Efendiler, bu nutkumla, milli varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan Millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
 
Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen Millî felaketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir..
 
Bu sonucu ‘Türk gençliğine’ emanet ediyorum.
 
Ey Türk gençliği!  Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
 
Atatürk’ün emanet bıraktığı Cumhuriyet, şimdilerde başına “yeni” sözcüğü getirilerek yıkılmak istenen Cumhuriyettir. Bize emanet ettiği vatan, son zamanlarda bölüp parçalamak için İmralı’da hırsızlarla katillerin üzerinde planlar ve pazarlıklar yaptığı vatandır.
 
26 Ağustos 1922 tarihi istiklâle ve cumhuriyete giden yolun en önemli kilometre taşıdır. İşgalci güçlere karşı taarruz, başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle  bu günün sabahı başlamıştır. Mehmetçik  yılmadan, korkmadan, zafere inanarak düşmana saldırmış ve 30 Ağustos zaferinin  müjdesini vermiştir ve Cumhuriyet’in müjdesini vermiştir.
 
Vatanımızı da, devletimizi de, bağımsızlığımızı da, özgürlüğümüzü de kanları ile bu  toprakları sulayan gazilerimize ve şehitlerimize borçluyuz. Onlar bizim Mehmetlerimizdir, Mehmetçiklerimizdir. 
 
Başkumandanından neferine kadar hepsi Mehmetçik olan ordumuza minnettarız. Onların bize emanet ettiği Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyeti’ni hırsızlara, katillere karşı korumak bizim birinci görevimizdir.
Biraz da Büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya kulak verelim ve vatan için, Cumhuriyet için şehit ve gazi olan Mehmetçiklerimizi rahmetle analım.
 Topraktan mı çıktı yarı toprak bir yaratık, 
Gökten mi indi yarı gök bir kartal. 
Bir Memet daha var oldu o sıra, 
Tepenin doruğunda kalpağı al. Bir Memet olduğu besbelli, 
Saçları başakta, gözleri çiçekte. 
Elleri ayakları öylesin kocaman, 
Yüzü altı Memet’in yüzüne öylesin benzemekte. Vardı üç adımda masalcana, 
Ağzı duman tüten makineliye, dev. 
Kabzayı kavrar kavramaz bastı tetiğe 
Fışkırdı namludan sonsuz bir alev. Allah Allah, şaştı bütün dağlar, bütün gök, 
Şaştı dost düşman. 
Bu kimdir, bu kaçıncı Memet’tir, 
Ölülerde dirilerde dondu kan. 

Görsen efsane, görmesen efsane, 
Duysan efsane. 
Uzak mıdır bayraktan düşen, 
Yakın mıdır ne? 

Bir parıltı bir parıltı tarihten,
Tanrıca dik.
Yurdun ulusun kutsal gücü,
Bu yedinci Memet, Memetçik.

ROBERT FIELDS’DEN “ORION”

Astronomy Picture of the Day

Discover the cosmos! Each day a different image or photograph of our fascinating universe is featured, along with a brief explanation written by a professional astronomer.

2014 March 25
See Explanation.  Clicking on the picture will download
 the highest resolution version available.

Orion Nebula in Surrounding Dust 
Image Credit & Copyright: Robert FieldsExplanation: What surrounds a hotbed of star formation? In the case of the Orion Nebula — dust. The entire Orion field, located about 1600 light years away, is inundated with intricate andpicturesque filaments of dust. Opaque to visible light, dust is created in the outer atmosphere of massive cool stars and expelled by a strong outer wind of particles. The Trapezium and other forming star clusters are embedded in the nebula. The intricate filaments of dust surrounding M42 and M43 appear gray in the above image, while central glowing gas is highlighted in brown and blue. Over the next few million years much of Orion’s dust will be slowly destroyed by the very stars now being formed, or dispersed into the Galaxy.