ADİL KARCI’DAN BİR HYPERTHYMESİA (HİPERTİMEZİ): “KOCAMIŞ KURTLAR”

Voleybol takımı        

(Üst sıra) : İrfan Atalay, Adil Karcı, Yavuz Altay, Erdoğan Durmaz
(Alt Sıra) : Erkan Vuralhan, Ateş Aykut, Mahmut Arsava, Timur Sümer, Fahrettin Otluoğlu

KOCAMIŞ KURTLAR

Geçen yaz bir gün akşama doğru, Akdeniz sıcağının sahile veda etmekte olduğu saatlerde,  Kızkalesi’ne yakın bir yerdeki yazlık evde gazetleri su gibi içip, çözülmedik bulmaca kalmadığından emin olduktan sonra yapacak iş bulamamış, kıyıda yürüyüşe çıkmıştım.  Güneş etkisini yitirmeye başlamış olsa da, hem güneş geçmesin hem de kelleşen tepemi kapatsın diye,  kafama bir şapka, üzerime bir T-shirt geçirmiş, kısa pantolon ve spor ayakkabı ilavesi ile  mavi ağırlıklı bir  üniformaya dönüşmüş olan bir kıyafetle uygun adım yürüyordum. Komşu sitelerin birisinin önünden geçerken voleybol sahasında yaşları 18-20 civarında olan kızlı-erkekli bir gurubun tartışması dikkatimi çekti.  Gayri ihtiyari durdum. Zira, konu voleybol olunca benim değil akan suların bile durması gerekirdi.  Övünmek gibi olmasın ama (amaan, övünüyor olsam da  ne olur ki yani)  gençlikte az “cizlavet” marka pabuç paralamadık  file önlerinde.

Komşu sitenin voleybol sahası site bahçesinin  önünden geçen  yürüyüş yolunun tam kenarındaydı, öyle ki; elinize bir düdük alıp yolda dursanız herkes sizi oyuna hakemlik yapıyor  zannederdi!  Sahanın bir yarısında iki cici kız ve bir yakışıklı bir oğlan, diğer yarısında ise yine iki güzel kız ve iri yapılı iki oğlan oyuna başlamadan önce tartışıyorlardı.

Kızın birisi bas bas bağırıyordu;

–          Haksızlık bu, siz dört biz üç kişi.  Gofretine bile iddiaya girmem, kaldı ki baklavasına…

Karşı taraftaki sarışın kız da sesini yükseltti;

–          Ama geçen gün dörde dörttük,  siz açık ara sayıyla bizi yenmiştiniz. Biz basketbolcuyuz, siz voleybolcu.   Demek ki bugün üçe dört oynarsak kuvvetler denk olacak.  O gün künefeyi şapır şupur götürdünüz, bugün baklavayı biz yesek kıyamet mi kopar?  Hem bizim yeneceğimiz de daha belli değil ki?

Başka zaman olsa, henüz oyun başlamamış olduğu için,  orada fazla durmaz yoluma devam ederdim ama moda mecmuasındaki resimlere nazire yapmak için giyinmiş gibi görünen tank-top/mini şortlu kızların  ve T-Shirt/bermuda pantolonlu oğlanların modern görüntüleri hoşuma gitmişti.

Ben “İşte gençlik böyle olmalı” diye düşünürken dört oyuncusu tamam olan takımdaki bir kız beni işaret ederek;

–          Tamam be, tamam, siz de dört kişi olun.  Mesela bu amca sizden olsun.  Bana döndü;

–          Amca sen hiç top oynadın mı?

Tartışmanın aniden bana bulaşmasından dolayı afalladım.  “Bana mı sordun kızım?” demek üzereydim ama fark ettim ki etrafta benden başka birisi yok!  Salak zannetmesinler diye bu soruyu sormadım ve;

–          Eh gençken biraz oynamıştım, dedim…

–          Tamam işte, size de dördüncü oyuncu bulundu.

Beni rencide etmemiş olmak için olsa gerek, eksik takımın kaptanı rolündeki oğlan;

–          Amca, kabul edersen, gel sen şu arkada dur, atabiliyorsan servis at, dedi.

Ne yalan söyleyim, böyle bir teklifle karşılaşabilmek için değil dualar etmek, kurbanlar bile kesebilirdim!  “İstemem, yan cebime koy” misali, “bilmem ki, denerim…” dedim, nazlanarak.

En son voleybol oynadığım tarihten bu yana onlarca yıl geçmişti.  Sıçrasam bir karış sıçrayamazdım, yere atlasam bir daha kalkamazdım. Kilo 105, göbek ise benden bir karış ilerde gidiyor!  “Niye kabul ettin be adam?  Yaş 70! Senin nene gerek bu yaştan sonra top oynamak yahu!” şeklinde içimde filizlenmekte olan  pişmanlığı bastırıp kafamdaki şapkayı kenara attım ve girdim sahaya.  Topu bana veren bizim takımdaki oğlan;

–          Amca, servis atmayı biliyorsundur inşallah.  Hadi başla, ama daha ilk atışta servisi kırma ne olursun, diye ikazda bulundu.

Takımımızın ufak tefek kızı dayanamadı;

–          Kırarsa kırar, amma çok konuştunuz be!  Sen onlara bakma amcacım, at hadi.

“At hadi de, nasıl atsam acaba?  Şimdilerde moda olan şekilde mi, yoksa bizim zamanımızdaki basit servis olarak mı atsam?  Yok, madem beni bir şey bilmez sanıyorlar, hem onları şaşırtmamak için hem de işi garantiye almak için, en iyisi ben basit bir servis atayım.   Ama yok, dur hele,  zamanında kendi geliştirdiğim, basit gibi görünen ama profesyonelleri bile avlayan bir servisim var, neden onu denemeyeyim ki!  İyi de, ya elimin ayarı bozulmuşsa, ya da Mr. Murphy devreye girerse?”

–          Hadi amca seni bekliyoruz, gece karanlığına kalmaya niyetimiz yok.,

“Ya herrü ya merrü” diye mırıldanarak hem kendi etrafında fırıl fırıl dönen hem de falsolu giden topla servisi attım.  İstediğim yere atamadıysam da  top fileye değmedi ve topu kendisini Herkül’ün Türkiye temsilcisi zannettiğine emin olduğum vücutçu oğlan karşıladı.  Yumuşacık gelen topu rahatça karşılayacağından ve sonrasında güzel bir smaç vuracağından o kadar emindi ki!  Ama o da ne? Falsolu top eline değer değmez yön değiştirdi ve yana fırladı gitti.  Oğlan bozuldu;

–          Acemi şansı, dedi, amcam artık bu başarısını ömür boyu anlatır.

İkinci servisi de aynı şekilde attım; tabi yine sayı.  Takım arkadaşım olan oğlan ve kızlar beni alkışlıyorlar;

–          Helal sana be amcam!

–          Ne cevher varmış sende be dayıcığım!

Devamlı problem çıkartan sırt ağrımı unutmuş, kalmadı zannetiğim kanımın damarlarımda dolaştığını hissetmenin zevkini yaşıyordum.  Çocuklarımla ve hatta torunlarımla oyunuyor gibi de ısınıvermiştim keratalara.  Kendime olan güvenim de iyice yerine gelmişti bu arada. Eh,  iki de sayı almıştım ya, artık son moda servis atmayı  da denemeliydim, kırılırsa da kırılırdı yani…”

Gerildim gerildim, topu önümde havaya fırlattım ve olduğum yerden var gücümle topa smaç şeklinde vurarak servisi attım.  Doğrusunu söylemem gerekirse,  topun fileyi geçeceğinden bile pek de umudum yoktu.  Ama geçti! Ve de yumuşak bir servis bekleyen  çakma Herkül’ün alnında patladı!  Mermi gibi gelen top hızla ellerinin arasından geçmiş, başına isabet etmişti.  Oğlan sendeleyip sırt üstü yere düştüyse de “yiğitliğe bir şey sürmüş olmamak” adına, takımındaki kızların çığlıkları dinmeden hemen ayağa fırladı.  Sadece;

–          Amma da boş bulundum yaaa…, diyebildi.

Bu kadarını ben de beklemiyordum. İçim bir tuhaf oldu.  Zavallı oğlanı kızların önünde piyastos etmiştim.  Ne yapıyordum ben yahu, neyi ispatlamaya çalışıyordum?  Oyuna buyur ettiler, doğru dürüst oyna işte, güzel vakit geçir be adam!  Yetmez mi?  Üstelik ben hep servisten sayı adığım için ortada oyun diye bir şey de kalmamıştı.  Sayılar 7 – 0 duruma gelmişti ama bizim takımdakilerin ellerine henüz daha bir kere bile top değmemişti!  Ben çalıyor, ben oynuyordum! İş inada binmiş, servislerimi çakma Herkül ille de kendisi karşılamaya çalışıyordu.  Oğlandan seken topu kurtarmak için kendilerini yerden yere atan kızların ve diğer oğlanın çabaları da fayda etmiyordu.  Her defasında değişik bir tarz deniyordum, tabi oğlan da apışıp kalıyordu.  En iyisi bu işi tadında bırakmaktı, öyle de yaptım.

–          Gençler, size teşekkür ederim, bir an gençlik yıllarımı yaşattınız, ama omuzum zaten biraz sakattı, şimdi tam sakat oldu.  Yani, sizi anlayacağınız, pilim bitti!  (Ne zaman geldiklerini fark edemediğim ama şamatayı duydukları için geldikleri belli olan  yirmi-otuz kadar seyirciyi göstererek) Bunların arasından kendinize yeni bir oyuncu bulun.  Size iyi eğlenceler, dedim ve şapkamı kafama geçirip alkışlar arasında yürüyüşüme devam ettim.  Omuzum mu?  Sakatlığı bahane amaçlı söylemiştim ama sonradan fark ettim ki gerçekten sağ kolum kalkmıyordu!

İnsanların her bir omuzunda bir “melaike”nin (meleğin) olduğu rivayet edilir.  (Ki, bunlardan sol omuzda olana “şeytan” da denir).    Bu melekler görünmezlermiş ama sesleri duyulurmuş.  Bir muzaffer komutan edası ile rap-rap yürürken benim omuz melaikelerim  bana hitaben konuşmaya başladılar.

–          İyi ettin valla!  Yok efendim “amca sen hiç top oynadın mı?”, yok efendim “amca inşallah servisi kırmazsın”.   Öyle mi?   Alın size servis!  Ohhh… helal sana be!

–          Hiç de iyi etmedin!   Belli ki karşındaki bu işi senden iyi bilmiyor, bunu fırsat bilip o gencin gururunu mu kırmalıydın?  Ne için yaptın bunu?  Egonu tatmin için mi?  Zamanında aldığın alkışlar yetmedi mi?

–          Boşver sen ona kulak asma!  Az bile yaptın.  Keşke biraz daha oyunda kalıp smaç bile vurup hepsini yere serseydin!  Başta nasıl küçümsediler seni, görmedin mi?

Bu noktada ben de tartışmaya katılmak zorunluluğu hissettim ve teşvikçi sol melaikeye “Yok artık deve!”,  dedim, “sıçrayınca ayağım yerden kesilmiyor, ne smaçından bahsediyorsun sen!  İyi ki oyun sırasında konuşup da beni koşuya koymamışsın!  Biraz daha oynasam kesin madara olurdum. Neyse ki parlamışken kaçtım.”

Melaikelerim biraz daha konuşacaklardı ama ben geçmişteki bir anıya dalınca seslerini kestiler.  Kendi işimi kurduğumda aldığım minicik ilk yazıhanem Adana Büyük Postanesinin bitişiğindeydi.  Aşağı yukarı her firmanın (şimdilerde pek kullanılmayan) bir posta kutusu olurdu postanelerde. Bizim postanenin o bölümünde çalışan güler yüzlü, ufak tefek bir adamcağız vardı.  Eminim ki yaşı benim yaşımının iki katından fazlaydı ama minyon olduğu için yaşını hiç göstermiyordu.  Postayı almaya uğradığımda onunla selamlaşır, kısaca hal-hatır ederdik. Bir gün öğlen paydosunda elinde bir demet zarf  ile kapımı çaldı, yazıhaneme girdi.  “İki gündür postaya bakmadınız, zarflar epey birikti, ben getireyim dedim, aralarında önemli bir şey olabilir.” diyerek elindekileri masama bıraktı.  Buyur ettim, çekine çekine, kibarca karşıma oturdu.  Yemeğini yemiş olduğunu öğrenince çay ısmarladım.  Kısa bir sohbet sonrası konu Türk Müziğinden açıldı.  Tam da ben o günlerde ud çalmayı öğreniyordum.  Borumu mu; bir ay gibi uzun(!) bir zaman ders almıştım ve artık  makamlar konusunda allame olmuştum! 

Eh, elime de fırsat  geçmişti ya,  çalışanlarım ile aramızda “Küçük Adam” lakabını takmış olduğumuz  konuğuma  ders vermem gerekiyordu!  Adamcağıza ne söylesem “Evet”, “Haklısınız” gibi kısa cevaplar veriyor ve beni saygı ile dinliyordu.  Mesai saati başlangıcı yaklaşınca kalktı, verdiğim bilgiler için teşekkür etti ve gitti.  Az sonra yazıhane komşum muhaseci Mustafa kapımda belirdi.

–          “Ya bizim hoca ne arıyor burada?” dedi daha selam vermeden.

–          “Ne hocası ya?  Kim senin hocan, kimden bahsediyorsun?

–          Şimdi kapıdan çıkan bizim koro şefinden bahsediyorum, bizim dernekte hoca.

–          Ciddi misin?

–          Ne demek ciddi misin?  Adam bestekar, TRT’de çalınan beş-altı şarkısı var yahu!

Hani “başımdan aşağı kaynar sular döküldü” derler ya, işte ilk defa bu tabirin cuk diye oturduğu bir olayla karşı karşıyaydım.  “Baltayı taşa vurdum” mu desem, “Çam devirdim” mi desem? bilemedim.  Yüzümü bir ateş bastı, kuruyan boğazımdan zorlukla çıkan bir sesle;

–          Yaaaa! diyebilmiştim sadece.

–          “Yaaaa” tabi…  Sen çocukları kınıyorsun ama bak zamanında aynı şeyi sen de başkasına yapmışsın işte! Gençleri hoş görmeyi bileceksin!

Benim sağ omuz melaikemdi yine konuşan.  Haklıydı!

Elinde bastonu ile kaldırımda yürüyen bir ihtiyara baktığımızda, eğer geçmişini bilmiyorsak, onun doğduğundan beri böyle olduğunu sanırız.  O hiç çocuk olup bilye oynamamıştır, uçurtma uçurmamıştır, lise çağında kendisini  kızlara beğendirmek için saçına briyantin boca etmemiştir, ihtimal ki yüzme de bilmez, bisiklete de binemez…  mi acaba?  Yoksa, o bunak görünümlü zat gençliğinde pentatlon milli takımının en gözde elemanı mıydı?  O yakışıklı sporcunun etrafında kızlar fır mı dönmüştü ? Yoksa… ünlü bir cerrah olup yüzlerce hayat mı kurtarmıştı?  Uzatın bu listeyi uzatabildiğiniz kadar.

“Kurt kocayınca çakalların maskarası olur” derler. En iyisi mi, gelin hep birlikte benim sağ omuz melaikemin sözünü dinleyelim.  Biz 70’lik gençler, bir ihtiyar görürsek onu küçümsemeyelim ve kesinlikle dalga geçmeye kalkışmayalım.  Onun dökülmüş dişlerine de aldanmayalım. Zira, kocamış da olsa, neticede kurt her yaşta kurttur!   İşin kötüsü; o yine kurt kalır da biz kendimizi çakal seviyesine indirmiş oluruz, maazallah!

Adil Karcı

23.12.2017

Şarlatan’ın dünyası : “Grip aşısı tehlikeli” :)

Prof. Dr. Canan Karatay: Grip aşısı tehlikeli

Hürriyet Haber
18.12.2017 – 14:53 | Son Güncelleme:

Grip aşısının tehlikeli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Canan Karatay, “Aşıların içinde alüminyum var. Alüminyum Alzheimer nedenidir. Aşı vurulmaya gerek yok. Bunun yerine D vitamini kullanımı çok önemlidir” dedi.

Lüleburgaz’da katıldığı bir söyleşide konuşan Prof. Dr. Canan Karatay, “Endüstrinin bize kakaladıklarından uzak durmamız gerekiyor” dedi.

Karatay, sözlerine şöyle devam etti:
””Ben geleneksel ve doğal olanı hatırlatıyorum. Türk mutfağı en sağlıklı mutfak. Derdimiz kilo vermek değil, vücudun sağlıklı olması demektir. Endüstrinin bize kakaladıklarından uzak durmamız gerekiyor. Aile nasıl beslenirse çocuk da öyle beslenir. Babam, annem, aile büyüklerimin hepsi şeker hastasıydı. Annem, babama insülin yapardı. Hayatımdan şekeri o zaman çıkardım.

GRİP AŞISI YAPTIRMAYA GEREK YOK

Aşıların içinde alüminyum var. Alüminyum Alzheimer nedenidir. Aşı vurulmaya gerek yok. Bunun yerine D vitamini kullanımı çok önemlidir. Meyve insülin direncini artırır. Yemeyin çatlamazsınız. Ayçiçek ve mısırözü yağı çiğ olarak tüketilebilir. Sık sık yemek yemek ve deli gibi danalar gibi koşmak da insülin direncini yükseltir. Bize senelerce yumurtanın sarısını yedirmediler. O yüzden hepimiz aptallaştık. Dünyada açlık önlenemedi ama bazı insanların ceplerinin açlığı önlendi.”

“BEN HİÇBİR DİYETİ ÖNERMİYORUM”

‘D vitaminin dışarıdan alınması doğru mudur?’ sorusu üzerine Karatay, “Vitamini dışarıdan almak tamamen ticari. D vitamini köy terayağında ve sakatatlarda da var. Dışarıdan almak yükseltir ama yeterli olmaz. Ben hiç bir diyeti önermiyorum. Vücudumuz bize her şeyi söylüyor. Bel çevreniz biraz genişlemeye başladıysa gizli şekeriniz var. Şeker hastalığı sinsi ve öldürücü bir hastalık ama önlenebilir” cevabını verdi.

Kolesterol konusunda ise Prof. Dr. Karatay, ”Kolesterol en yüksek antioksidandır. Vücutta bir bozukluk olduğu zaman kolesterol vücuttaki yangını söndürmek için yükselir. Kolesterol ilacı kullanmak demek, bu yangını söndürmeye barikat kurmak demektir” dedi.

Kolsuz Agop

KOLSUZ AGOP HAKKIN RAHMETINE KAVUSTU. ISIKLAR ICINDE YATSIN. 13/2/2018 Dr.T.Sumer

Bir efsane: Kolsuz Agop!..(ALINTIDIR T.S.)

1 Eylül 2017

Uzun süredir aramak istiyordum. Zira dilden dile anlatılan, kuş cıvıltılarıyla dolu muayenehanesini kısa bir süre önce, ani bir kararla kapatmıştı. Yaklaşık iki sene önce kendisini ziyarete gittiğimde, ilerleyen yaşına rağmen çok sağlıklı görünüyordu. Acaba neden hastalarına veda etme gereği duymuştu?..
Önceki gün 30 Ağustos Zaferi’ni kutlayan mesajını alınca, zihnimi kurcalayan bu soruya cevap bulabilmek amacıyla hemen aradım. Meğer karaciğerinden rahatsızmış ve dünyaya gözlerini açtığı, bilim insanı olarak da hayatının en güzel yıllarını verdiği Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yatıyormuş.

*  *  *

Hastalarının “Kolsuz Agop” olarak tanıdıkları Prof. Dr. Agop Kotoğyan, 1938 yılında İstanbul’a göç ederek Samatya’ya yerleşen yoksul bir ailenin ilk çocuğuydu. Bu nedenle daha ilkokulda okurken, Samatyalı büyüklerine ait bir gümüş atölyesinde çalışmaya başlamıştı. Sıcak, çok sıcak bir yaz günü, gümüş kalıpları plaka haline getirmek için kullanılan presin silindiri önce iş önlüğünü, ardından da kolunu kapmış, el ve kolu, ta omzuna kadar presin altında ezilerek un ufak olmuştu.
Doğduğu Cerrahpaşa Hastanesi’ne vardığında doktorlar, ‘Bu çocuk yaşamaz’ demişlerdi. Ameliyat sonrası günlerce komada kalmış, tüm ümitlerin söndüğü bir gün, mucizevi biçimde gözlerini açıp, hayata yeniden tutunmuştu. Bu onun Cerrahpaşa’da dünyaya ikinci kez gelişiydi!

*  *  *

Kaza sonrası çevresindekilerin
acıyarak bakmasına çok üzüldüğünden kendi isteğiyle bir yıl süreyle okula gitmedi. Ama ders çalışmaya dışarıdan devam etti. Okulsuz geçen o yıl boyunca hep düşündü ve sonunda tek kollu bedeniyle bir meslek edinebilmek için tek seçeneğin okumak olduğuna karar verdi.

*  *  *

Okul hayatı boyunca, yazları ve hafta sonları çalışmaya devam etti. Tahtakale’de işportacılık, konfeksiyon atölyelerinde işçilik yaptı. Her yıl okul birincisi olup evine takdirlerle döndüğü gibi “bu halinle oynayamazsın” diyenlere inat futbol bile oynadı. Hatta o yılların gözde takımlarından Samatya Gençler Kulübü’nün formasını giymeyi de başardı. Ama hastalık derecesinde Fenerbahçeliydi. Bu sevgiyle kulübün kongre üyesi oldu.

*  *  *

1957’de İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni kazandığında, hayatının en büyük mutluluğunu yaşadı. Doğduğu, kaza sonrasında yeniden hayata döndüğü Cerrahpaşa Hastanesi’nin kapısından içeri girerken “Bir zamanlar bu hastane beni kurtardı. Şimdi can kurtarma nöbetini ben devralıyorum” diye düşünüyordu. Lise gibi, üniversiteden de birincilikle mezun oldu. Ama ne zorluklarla mücadele ederek…
Örneğin kolunu kaybettiği kazadan önce o da çoğumuz gibi sağ elini kullanıyordu. Sol eliyle iş görebilmek için çok uğraştı. Tek eliyle tüplerden şırıngaya ilaç çekip hastaya enjekte edebilmek için, geceler boyu hastanede gönüllü nöbetler tuttu. Evde gittiğinde de portakallara su şırınga ederek bu becerisini pekiştirmeye çalıştı. Dikiş atmayı da evde ne kadar sökük ve yırtık varsa dikerek öğrendi. Böylece iki yıl içinde tek kollu olmanın karşısına çıkardığı tüm engelleri aşmayı başarmıştı.

*  *  *

Profesör olduktan sonra dünyanın birçok ülkesinde dersler, konferanslar verdi, uluslararası tıp dergilerinde 300’ü aşkın makalesi yayımlandı. Ayrıca cilt hastalıkları üzerine çok önemli iki kitap yazdığı gibi, ülkemizde cinsel yollarla bulaşan cilt hastalıklarıyla ilgili kürsüyü ilk kez kuran bilim insanı olarak da tarihe geçti.
Bu arada ABD, Almanya, Fransa ve Kanada başta olmak üzere birçok ülkeden çok cazip teklifler aldı. Ama o bunların hiçbirine itibar etmedi. ‘Ermeni olduğun için dedeni, fukara olduğun için kolunu kaybettiğin o ülkede ne işin var’ diyenlere gülüp geçerken şunları düşündü:
“Evet ülkemde çok acı çektim. Sefaletin dibini gördüm. Doğrudur: Dedemi, çocukluğumu, kolumu kaybettim ama yolumu kaybetmedim! Bu ülkede yaşayan milyonlarca insandan hiçbir zaman farklı biri olmadığımı düşündüm. Bu güzel topraklardaki tüm insanları kardeşlerim olarak benimsedim. Bir ülkeyi sevmek demek, bu topraklarda geçirdiğin güzel ve iyi günleri sevmek demek değildir. İyi günde ve kötü günde burada olmak, vatanın yanında kalmak, hatta vatan uğruna ölmeyi göze almak demektir. ‘Boş başak dik, dolu başak ise eğiktir’ derler. Ben hep eğik gezdim şu dünyada. Kibirden nefret ettim. Burnumun dikine gitmedim, bilginin ve bilimin ipine sarıldım. Çok çalışarak tüm engelleri aştım ve işimi asla şansa bırakmadım…’

*  *  *

Üniversitedeki görevi 41 yıl üç ay sonra emekliliği nedeniyle sona erince, Osmanbey’de kuş cıvıltılarıyla ünlenen muayenehanesinde Türkiye’nin, hatta dünyanın dört bir yanından gelen hastalarına şifa kazandırmaya ve vergi rekortmeni olmaya devam etti.
Ta ki rahatsızlanıp, doğduğu, kolu koptuktan sonra dünyaya yeniden tutunduğu Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılıncaya kadar…
İnanıyorum ki, yetiştirdiği değerli öğrencileri onu üçüncü kez sağlığına kavuşturacaklar…

*  *  *

Bu yazıyı niçin bayram günü kaleme aldığıma gelince;
Agop Hoca, doğduğu Samatya’dan hiç kopmadı. Bayram günleri benim de 17 yıl boyunca severek yaşadığım semte gelir, sokak aralarında çocukluk anılarını ararcasına dolaşırken elini öpen çocuklara, onları sevinçten havalara zıplatacak kadar bayram harçılığı verirdi.
Bu bayram o çocuklar için Agop amcasız geçecek.
Ama inanıyorum ki gelecek bayramda efsane yine geri dönecek.
Hepinize sağlık, huzur ve mutluluk dolu bayramlar diliyorum. Sevgiyle kalın…

KOLSUZ AGOP HAKKIN RAHMETINE KAVUSTU. ISIKLAR ICINDE YATSIN. 13/2/2018 Dr.T.Sumer

Ağır bir spor :) Otomatik vites hastalığı

KÖTÜ TIP

Otomatik vites hastalığı: Venöz tromboemboli

Çağımızın en büyük sorunlarından biri olan hareketsizlik, her yaştan insanı tehdit ediyor. Bu tehdidin, obezite, depresyon, Alzheimer gibi ciddi sorunları tetiklemesinin yanı sıra, yaş ayırt etmeksizin sebep olduğu bir tehlikesi daha var: Kan pıhtılaşmasına bağlı hastalıklar (Venöz tromboembolizm). Ulusal Vasküler ve Endovasküler Cerrahi Derneği Başkanı Prof. Dr. Cengiz Köksal, hastalığın risk faktörleri ile ilgili bilgi verirken, otomatik vitesli araba kullanmanın bile bu hastalıkları tetikleyebileceğini açıkladı. İşte nedeni…

Eser AKGÜL
18:1320 Kasım 2017
Reklamsız, size özel tasarımı ve binlerce özel içeriğiyle Sözcü Plus deneyimini
Otomatik vites hastalığı: Venöz tromboemboli

UVECD (Ulusal Vasküler ve Endovasküler Cerrahi Derneği) tarafından düzenlenen 18. Ulusal Vasküler & Endovasküler Cerrahi Kongresi ve 9. Ulusal Fleboloji Kongresi, bu sene Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde gerçekleştirildi. Kongre kapsamında yapılan basın toplantısında Kongre Başkanı ve UVECD Başkanı Prof. Dr. Cengiz Köksal, Kongre Sekreteri ve UVECD Sekreteri Prof. Dr. H. Tankut Akay, Kongre Bilimsel Program Başkanı Prof. Dr. A. Kürşat Bozkurt konuşmacı olarak katıldı.

1600 katılımcı doktor ve hemşire tarafından takip edilen kongrede, son zamanlarda öne çıkan konular arasında yer alan Derin VenTromboz hastalığı ile ilgili güncel bilgiler paylaşıldı. Yapılan toplantıda, Dünya üzerindeki her 4 ölümden 1’inin nedeni olan kan pıhtılaşmasına bağlı hastalıklar (venöz tromboembolizm) ve komplikasyonlarının, her yıl 3 milyondan fazla hastanın hayatını kaybetmesine neden olduğunu belirtildi.

Görülme sıklığı her geçen gün artmakta olan bu hastalık için en önemli risk faktörlerinden birinin hareketsizlik olduğunu vurgulayan Kongre Başkanı ve UVECD Başkanı Prof. Dr. Cengiz Köksal, Derin VenTromboz hakkında şu bilgileri verdi:

cengiz-koksal

Prof. Dr. Cengiz Köksal uyardı: Otomatik vitesli araba kullanmayın!

“Venöz Tromboemboli, yaşamı tehdit eden, tedavi edilmediğinde başta akciğerler ve kalp olmak üzere tüm organların çalışmasını etkileyen oldukça ciddi ancak önlenebilir bir hastalık olmasına rağmen, hastane ölümlerinin 1. sırasında yer almaktadır. Aslında hastalık bu kadar korkutucuyken korunmak da bir o kadar kolay. ”

OTOMATİK VİTES HASTALIĞI

Hareketin önemini vurgulamak için ilginç bir örnek veren Köksal, otomatik ve düz vitesli araba kullanımı arasındaki farkı şöyle anlattı: Hareket noktasında düz vitesli araba kullananlar daha şanslı diyebiliriz. Yani buna otomatik vites sendromu ismini de verebiliriz. Çünkü düz viteste debriyaja basmak, bacakları ileri geri hareket ettirmek açısından çok faydalı.

ATATÜRK VE BABAM

ATATÜRK VE BABAM

Yıl 1952.  Adana’da ilkokula başladığım yıl.  Okul açılalı henüz iki ay kadar olmuştu ki bir gün öğretmenimiz ertesi sabah 10 Kasım olduğunu, ilk derse girmeyeceğimizi ve bahçede sıra olmamız gerektiğini söyledi bize. Ertesi sabah okula gidince derse girmeyecek olmak birçoğumuzun hoşuna gitmiş, bahçede koşup oynamaya başlamıştık.  Sonradan  öğreneceğim tabirle “ilk dersi kaynatıyorduk”.

Derken başöğretmenimiz Abdullah bey binanın altı-yedi basamaklı girişinin en yükseğine çıktı ve gür sesi ile “hadi herkes sıraya!” diye komut verdi.  Kısa zamanda her öğretmen kendi sınıfını sıraya soktu, sınıfının başında durdu ve bütün okul beklemeye başladık.  Şimdi ne olacaktı?  Bilmiyorduk ve fısıltı ile herkes birbirine birşeyler soruyordu.

–          Ne olacak lan şimdi?

–          Bayraklar niye tepeye kadar çekilmemiş bugün?

–          Örtmen dün 10 Kasım dediydi ya ondan.

–          Atatürk’ün ölüm günü, bilmiyon mu kız?

–          Atatürk yeni mi ölmüş?

Konuştuğum için öğretmenden papara yemeyeceğimi bilsem, bilgiçlik taslayıp “günün mana ve ehemmiyetini” bu cahil arkadaşlarıma anlatacaktım ama korkudan konuşamıyordum. Zira bir yıl öncesi 10 Kasımı yaşamışlığım vardı ve bu konuda birşeyler biliyordum.

Okula başlamadan bir yıl önce, yani 1951 yılında, Kasım ayının  bir sabahı evde alışılmışın dışında birşeyler olduğunu fark ettim.

(Belki ondan önceki  10 Kasımlarda da bu böyleydi ama ben öncesini hatırlamıyorum).

Bedensel olarak çalıştığı için, özel günler hariç,  babam takım elbise filan giymezdi, ama o sabah traş olmuş, ben doğmadan önce yaşadıkları İstanbul’da giydiği birkaç elbisesinden birisi olan İngiliz kumaşı elbisesini giymiş ve de kravat takmıştı.  Annem de siyah döpiyesini giymiş, nadiren giydiği siyah rugan ayakkabılarını siliyordu.  Bir yere mi gidilecekti? Nikah, düğün gibi bir şey mi vardı?  Ben bunları düşünürken birden fabrikaların sirenleri çalmaya başladı.

Annem ve babam ayağa fırladılar, yan yana durup başlarını öne eğdiler.  Babam “hadi oğlum gel sende..” dedi.  Neden-niçin anlamadan ben de onlar gibi yaptım ve uzunca bir zaman evin içinde kımıldamadan durduk.  Hayret, siren sesleri hariç, dışarıdan da hiçbir ses-seda gelmiyordu.   Siren sesleri giderek zayıflayarak sona erince sormadan edemedim:

–          Anne, biz neden ayağa kalkıp sessiz bekledik?  Siz neden böyle giyindiniz?

–          Bugün 10 Kasım, Atatürk’ün ölüm yıldönümü.  Ona saygımızı sunduk!

“Gel buraya, karşıma otur” diyen babam bana dili döndüğünce Atatürk’ü anlattı.

“Babam Atatürk’ü çok yakından görmüş, onunla konuşma şerefine nail olmuş, Atatürk’ün sorduğu sorulara verdiği zekice cevaplar için O’ndan aferin bile almış” diyebilmek isterdim.

Ama hiç öyle olmamış.  Kendisi gibi binlerde erin sıralandığı askeri bir törende O’nu yirmi adım kadar bir mesafeden on-onbeş saniye kadar görebilmiş sadece.  (Ama o “on-onbeş saniye” o kadar uzun bir zaman dilimi olmalıydı ki, yeri geldiğinde babamın bu olayı anlatması saatlerce sürerdi.)

Birçoğunu tam anlamasam bile, babamın Atatürk ile ilgili olarak anlattıklarını pür dikkat dinliyordum ve böylesine büyük bir insanı kaybetmiş olmanın gittikçe artan hüznünü yaşıyordum.  Ben doğmadan çok önceleri ölen dedem Atatürk olabilir miydi acaba?  Zira O’ndan bahsederken babam “hepimizin babası” diye söz ediyordu.

O yıllarda okullarda mikrofon-hoparlör vs. hak getire!  Büyük sınıfların birisinden bir kız basamakları tırmandı, yüzünü bize döndü ve olanca ses gücü ile bir şiir okumaya başladı.

“Uzun uzun kavaklar, dökülüyor yapraklar, ben Ata’ma doymadım, doysun kara topraklar” diyerek  şiiri bitirdiğinde, olayın ne olduğunu bilen bilmeyen bütün okul salya sümük ağlıyorduk. Hele ki kısa zamanda taparcasına sevdiğimiz sevgili öğretmenimizin de ağladığını görünce bastırmaya çalıştığımız hıçkırıklarımızı da koyvermiştik.

Sene 1969, aylardan Haziran.  Yani babamın vefatının bir ay kadar öncesi.  Önce marangozlukta, sonra makine, trafo vs. montajında şef olup yetiştirdiği kalfalar, ustalar toplanıp babamı hasta yatağında ziyaret ediyorlardı.  Kahve-çay ikramı yapılmış, eski günler konuşulmuş, ziyaretçilerden birisinin espirisi neticesinde sıra ölüm bahsine gelmişti.

–          Ustam ya, senin bize öğreteceğin daha nice konular var.  Sakın öleyim filan deme ha!

–          Bak hele bak!  Yani öğreteceği bir şey kalmamış olsa, “ustamız ölsün bana ne mi demek istersin” menfaatçi?

–          Bırakın tartışmayı, ölüm Allah’ın emri, vademiz gelince nasıl olsa gideceğiz  be çocuklar.

–          Valla ustam hepimize ayrı bir sanat öğrettin, kimimize ekmek verdin, kimimizi sen evlendirdin.  Allah gecinden versin ama, senin gideceğin yer Cennet’tir!

–          Belki Cehennem daha eğlencelidir?  Bakarsın ustam oraya gitmek ister?

–          Size bir şey söyleyim mi çocuklar?  Eğer öbür dünya varsa, eğer Cennet-Cehennem varsa, ölünce nereye gideceğim umurumda değil, yeter ki Atatürk’ün gittiği yere gideyim!

Babamın Atatürk ile ilgili son sözleri bu olmuştu.  Bu dünyayı terk ettikten sonra belki de babam öbür dünyada sevgili Atatürk’ünün emir eri olmuştur?  Her ikisinin de ruhu şad olsun!

Adil Karcı

10 Kasım 2017