ADİL KARCI’DAN “DOKTORUN TELESKOPU”

DOKTORUN TELESKOPU

 TELESKOP

Yetmişine merdiven dayamış, ama o merdivene çıkmamak için var güçleri ile direnmekte olan, biz kolej arkadaşları tarafından “Müneccim-i Ekber”lik payesine layık görülmüş bir arkadaşımız var.  Doktor olan bu arkadaşımızın aslında müneccimlikle falan hiçbir alakası yoktur. Astronomi konusunda  zır cahil olanlarımızı aydınlatabilmek amacı ile zaman zaman Ülker yıldız kümesinde yer alan “Yedi Kandilli Süreyya”ya “Yedi Kız Kardeşler” de denildiği gibi, çıplak gözle görülebilecek gezegenlerin nasıl net görülebileceği vesaire gibi bilgiler verir,  ne olduğunu pek çözemediğimiz siyah zemin üzerine rengarenk pırıltılar serpiştirilmiş gökyüzü fotoğrafları gönderir, “Galaksi”yi bir telefon modeline verilen isimden öte bilmeyen bizlere “Andromeda”nın, Orion’un ne olduklarını açıklamaya çalışır durur.  Kısacası, kehanette filan bulunmaz ama yine de bazı “mülevves” arkadaşlarımız tarafından biteviye  “Müneccim-i Ekber” tabiri ile iğnelenir.   

 TELESKOP 2

Rivayet olunur ki bu arkadaşımızın gökyüzünü inceleme merakı “Asuman” nedeni ile başlamıştır.  Asuman???   Arkadaşımızın onbeş yaşında olduğu yıl, İzmir’den gelip yüz adım kadar uzaklıktaki bir eve kiracı olarak yerleşen komşunun, kendisinden birkaç yaş büyük olan kızlarının adıdır Asuman.  O devirde evler bahçeli olduğundan ve arada başka ev de bulunmadığından, arkadaşımın karşı pencerede arz-ı endam eyleyen bu sarışın dilberi fark etmesi uzun sürmez.  Asuman ailenin tek çocuğudur. Bu genç kızın en büyük merakı ise, ana-babasının kendisini evde bırakıp sinemaya, gezmeye, komşu ziyaretine filan gittiği gecelerde, annesinin elbiseleri ile kendi kendine defile düzenleyerek vakit geçirmesidir.  Her neden ise, odasının pencere perdelerini de hep açık unutarak(!) yapar bu defileleri.  Kızın bu hatası(!) arkadaşımız tarafından da fark edilir edilmesine de “Hey, kapat şu perdelerini, göz zevkimi bozuyorsun! ” diye bağıracak hali yok ya!   Üstelik, bu defileleri izlemesi zamanla alışkanlık haline de gelir o zamanki kolej talebesi müstakbel hekimimizin.  Gelir gelmesine de, o zamanlar Tarsus’ta nadir rastlanan bir ten rengine sahip o cins-i latifi yüz adım öteden izlemek tatmin etmez olur onu.  Zira, hayaller de kurulmaya başlanmıştır artık.  Farz-ı mahal, ertesi gün Asuman ile yolda karşılaşmıştır.  

 

“Bi dakka bakar mısınız hanımefendi?” der.

“Buyurun ne istediniz?  Tanışıyor muyuz?”

“Ben şu karşıdaki  evde oturan komşunuzum.  Asiviral’iniz var mı? 

“Asiviral mi?  O da ne ki?

“Dudaklarınız için uçuk ilacı!”

“Ne alaka?”

“Az önce ‘Ne istediniz?’ diye sordunuz ya…  Ne istediğimi söylersem uçuk ilacına ihtiyacınız olabilir diye yani…”

Jupiter_50_kurus 

Yok, yok olmadı.  Böyle bir cıvık espri belki de çok güzel sonlanacak olan bir aşk romanını başlamadan bitirir.  O halde en iyisi muhavereye şöyle başlamalı :

 

“Tesadüfen sizi elbise denerken gördüm. Diğer renkleri de güzel taşıyorsunuz ama turkuaz rengi size çok yakışıyor,  güzelliğinize güzellik katıyor!”

“Ay gerçekten mi?  Teşekkür ederim!  Ama nasıl görebildiniz ki?”

 

Neymiş?   Demek ki daha yakından görmek gerekiyormuş!  E, nasıl becerecek bu işi?  Her defile gecesi kızın penceresinin önüne demir atmak suretiyle değil  herhalde.  Neyse, aradığı çare önüne çıkıverir bir gün.  Kalem almak için uğradığı Seher Kırtasiye’nin  sahibi beysbol sopası boyutlarında beyaz bir teleskop getirtmiş, vitrine koydurmuştur.  (Bakın, Tarsus’ta okuyup da “Seher Kırtasiye ve Selçuk Togo Abi’yi tanımıyorum” demeyin, sizi bu ülkeden sürerler haa..!)  Her ne kadar asumanı izlemeye yetersiz olsa da, Asuman’ı izlemeye yeterli olabilecek olan bu teleskop arkadaşımızın sahip olmak istediği tek nesne haline dönüşüverir o anda.  Öyle ki, kalem almak için girdiği dükkandan kalem yerine raptiye alır  ve sınava ödünç kalemle girmek zorunda kalır!  Ama olsun, teleskopun fiyatını öğrenmiştir ya!  Fakat önemli bir mesele çıkmıştır karşısına şimdi;  o teleskopu almak için bir yıllık harçlığı bile kafi gelmemektedir!  Neyse, günlerden bir gün cesaret edip Selçuk Abi ile pazarlığa oturur ve ilk taksitini hemen ödemek suretiyle yirmi ay taksitle aldığı o teleskopu götürür odasının “defile penceresi”ne kurar.  (Bu günlerde yüzlerce aya kadar uzatılan taksitli alışveriş sisteminin ülkemizde bu olaydan sonra başladığına inanılmaktadır).

 erdil yasaroglu

Neyse,  zor da olsa akşam olur nihayet.  Ama gel gör ki o gece defile yoktur!  Yine de müceddet aletinin ucunu perde aralığından çıkartıp Asuman’ın odasını hedefler.  Teleskop umduğundan daha güçlüdür, öyle ki, kızın masasının üzerindeki pelüş kediciğin bıyıklarını bile saymak mümkündür artık.  Sevincinden yüreği çiftetelli oynamaya başlar. Artık Asuman’ın defilesini yakından izleyebilecektir ve bir gün karşılaşırsa ona neyin yakışıp neyin yakışmadığı konusunda ahkam kesebilecektir.  Belki bu sayede ünlü bir modacı bile olacaktır gelecekte.  Niçin olmasındır yani?

 

Defile ancak üç gün sonra, yani gelen ilk Cumartesinin gecesi başlayabilmiştir.  Tabii ki kızın perdeleri her zamanki gibi sonuna kadar açıktır, da,  arkadaşımız (uzayıp kısalan aletinin fark edilmemesi için) kendi perdesini biraz kapatmıştır.  (Lan ne zevzeksiniz be? Yahu şimdilerde ilkel sayılan o aletin iç içe giren boğumlarını ileri geri iterek, yani  “teleskopun boyunu” uzatıp kısaltarak,  net görünüm sağlamak gerekirdi o zamanlar.  Ne fesat adamlarsınız be?  “Alet” dediysek, “teleskop” yani…)

 

Kız önce sarı bir elbise ile görünür pencere önünde.  Göğsündeki küçük lale figürü bile seçilebilmektedir artık.  Ne de yakışmıştır  haspaya!  Bizimkinin  “Lan Asuman da amma asumanmış yani haaa…” diye içi cızlarken kız, bir başkası ile değiştirebilmek için, üzerindeki elbisenin  omuz askılarını aniden aşağı indirmez mi?  

 

Üryan geldim gene üryan giderim

Ölmemeğe elde fermanım mı var?

Azrail gelmiş de can talep eyler

Benim can vermeye dermanım mı var?

 FAIL

Her ne kadar anadan üryan olarak tezahür etmemiş olsa da, kızın iç çamaşırlı hali arkadaşımızın içini gıcıklamaya yetmiştir.  Artık renge, desene, elbise şekline filan boş vermiştir moda uzmanımız.  Varsa yoksa elbise değiştirme sahneleridir seyredilmesi elzem olan!

 

Eee, bizimkisi  Türk filmi ya…   Oda kapısının dışında ayak sesleri duyan arkadaşım, daha ilk işinde “Cürmü meşhut” yakalanmamak için,  aletinin ucunu hemen aşağıdaki Asuman’dan yukarıdaki asumana çevirip “Gök yüzündeee yalnız gezeeen yıldızlaaarrr….” diye bir şarkı ünneme başlar ve güya yıldızları temaşa eder. 

Çat kapı pederi içeridedir.

 

“Ne o, sesin sedan çıkmadı bu akşam?  Ne halt etmektesin?”

Arkadaşım nutku tutuk bir vaziyette, omuzlar yukarıda boyun içeri kaçık bir pozisyonda, masum masum, bir eliyle teleskopu diğer eliyle gök yüzünü işaret eder.

“Yıldızlar sesten ürker diye mi korkuyorsun?  Konuşsana oğlum!” diye gürler babası,

 “hem sen bunu nereden buldun, söyle bakalım?”

“Taksit… harçlık… astronomi dersi… Selçuk Abi…kem… küm….”

“Peki bu cihaz bulutların ötesini de gösteriyor mu?”

“Yoo…”

“Ulan o zaman bu bulutlu havada hangi yıldıza bakıyorsun sen?”

Havanın açık mı kapalı mı olduğunun farkında bile olmayan, aklı sadece aletine temerküz etmiş olan hazırcevap arkadaşım:

“Zaten ben de bulutların açılmasını bekliyordum.” der ama  zılgıtı da yer:

“Allahıma saabiriiiynnn…  Biz ‘izan’ dedik, bu oğlan ‘uzan’ anlamış meğer!

 Boy uzamış da, akıl Allah bilir nerede?”   

 

O anda kız defileyi bitirip odasının ışığını söndürmüştür ve,  zamanlama tesadüfen denk düştüğünden, baba  Asuman’ı fark edememiş, bizim esas oğlan da böylece  yırtmıştır “dikizci” damgasını yemekten.  Amma velakin, biraz sonra bulutlar gerçekten açılmaz mı?   Ucu gök yüzüne dikili duran teleskoptan son bir defa bakan arkadaşım da ay dedeyi ilk defa o gece yakından görmez mi?ay dede

 

Gözümüzün hep yükseklerde olmasını  dileyen bu arkadaşımız, bu olaydan sonra artık gerçekten ulvi hislerle, o meçhul ve gizemli aleme dalmış gitmiştir.  Üstelik Asuman’ı seyrederken, o gece baba korkusu ile ön ucunu alelacele yukarıdaki asumana çevirmiş olduğu o “emektar alet”inin de bu güne kadar hiç yere bakmadığı sanılmaktadır.  

 

Dirilirler dirilirler gelirler                                                                            

Huzur-u mahşerde divan dururlar

Harami var diye korku verirler

Benim ipek yüklü kervanım mı var ?

(Karacaoğlan)

Adil Karcı – 05 Aralık 2014ngc-4565 marke

 MICHIGAN’DAN NGC 4565

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s