Dr. Salih R. Yurtbaşı’dan NASIL BEŞİKTAŞLI OLDUM

SALIH
NASIL BEŞİKTAŞLI OLDUM
 
      İnsanın bazen kendini çok mutlu hissedip derin bir “oh” çekmesi gibi güzel şey var mıdır.  Geçen hafta Beşiktaş’ ın şampiyonluğunu matematiksel olarak ilan etmesinden sonra tıpkı benim yaptığım gibi.   O ne keyifti o.    Bu “oh” un devamında da kırmızı şarap dolu bir kadehi “şerefine Beşiktaş’ ım” diye havaya kaldırıp ailemin kutlamalarını kabul etmekte cabasıydı o hazzın.   Ya Ayhan’ ın bir haftadır kesmediğim sert sakalımla (aklımca totem yapıyordum) kaplanmış yüzümde öpecek yer araması, çocuklarında “oley” bağırışmalarıyla ortalığı inletmelerine ne demeli.   Sevincimizin ayinsel bir neşeye dönüştüğü evredeydik o anlarda.    Kedimiz Turti (turta) bile aşırı neşeyi farketmiş koltuktan koltuğa sıçrayıp duruyor ve o ünlü sırt kamburlaştırma hareketlerini yapıyordu bize bakarak. Derken günler öncesinden aldığım kocaman siyah- beyaz bayrağı evin hangi penceresine asacağımız konusu ortaya atıldı. Balkona asamıyoruz çünkü önündeki çam ağaçları bayrağın caddeden görülmesini engelleyecek.  Uygun gördüğümüz bir pencereye bayrağı sıkıca bağlarken uzaklardan klakson sesleri gelmeye başlamıştı bile.  Bir an sokağa çıkıp konvoya katılsam mı diye düşünüyordum ki Ayhan “aklından bile geçirme” dedi. Yıllar önce yine böyle bir gecede coşkuyla arabamı sürdüğüm o konvoyda stop lambalarımı haşat eden arkadaki sürücünün dangalaklığını anımsattı bana.
 
       Ortalık sakinleşip herkes odasına yollanırken ben suratımda gururlu bir ifadeyle boş salonda gülümsüyordum.  Gülümsemem normaldi çünkü tuttuğu takımın şampiyon olması her babanın gururudur. Kendine gel oğlum, kime bu afralar tafralar derken birden buğulu camların arkasındaki günlerime döndüğümü farkettim.  Zaman tünelinden geçiyordum. Belleğimde doğup büyüdüğüm Bakırköyün 1957-58 leri canlandı. Ortaokul  1 veya 2 lerdeydim.   Kızlarla göz göze gelmenin ya da akşamları “istop” oynarken bir kızın eline kazara değmenin bile flört sayıldığı günlerdeydim.
 
       O günlerde İstanbul’ un her semtinde namlı kabadayılar vardı.   Büyük abilerimizden hep duyuyorduk, Kumkapı’ lı Osman, Tophane’ li  Selim diye.   Eh bizim sokağın da bir kabadayısı neden olmasın diyorduk.    Vardı tabii:  Yaşar Abi. 

Kabadayı dediysem de hemen yeraltı dünyasının kirli işler çeviren bir kimsesi anlaşılmasın. Yaşar Abi, sokağımızın temiz kalpli, iyiliksever, orada yaşayan Rum, Ermeni, Türk kimseyi ayırt etmeksizin herkese saygıyla yaklaşan ama gerektiğinde de racon kesen bir delikanlısıydı.  Uzun boylu çam yarması gibi bir adamdı.  Ailesi Balkan kökenliydi.  Bayramlarda evlerine el öpmeye gittiğimizde annesi Dürubanım Teyze (Durube) bize elleriyle yaptığı o nefis Boşnak böreğinden ikram ederdi.
 
Biz yeni yetmeler, Yaşar Abi’ nin etrafına nasıl kol kanat gerdiğini farkeder ona saygı ve sevgi duyardık. İşi taksi şoförlüğüydü. Her sabah o 1940 lardan kalma açık mavi renkteki kallavi DeSoto’ suna  atlar,  Eminönü, Karaköy, Aksaray gibi yerlerde dolaşır, ekmek parasını çıkarırdı.   Yaşar abi top oynamayı da çok severdi. Bizlerle bazı günler tarihi Taş Mektebin önündeki arsada, her tarafı yırtık pırtık o futbol topunun peşinden koşar dururdu. Solak olduğum için de frikikleri bana attırır, “haydi bakalım dörtgöz salla şurdan bir tane falsolu” diye beni özendirirdi. Yaşar abi sıkı bir Beşiktaşlıydı. 
 
        O zamanlar günümüzde olduğu gibi öyle delicesine takım tutmak, fanatiklik yapmak yoktu.   Laf olsun diye bazen radyodan Sulhi Garan’ ın anlattığı maçları dinler sonra kim yenerse yensin unutur giderdik.   Mahallelinin çoğu Fenerbahçe’ liydi.  Kimiyse hiçbir takımı tutmazdı. Ben de hep adını duyduğumuz Lefter ve Can Bartu’ dan dolayı Fener’ e sempati duyardım. 
 
         Sonbahar aylarındaydık. O akşamı hiç unutmuyorum. Yaşar Abi işinden dönmüştü. Bizim evin karşı köşesindeki  taa  Abdulhamit zamanından kalma -Behramağa- ilkokulunun duvarının dibine sandalyesini atmış bir kaç arkadaşıyla sohbet ediyordu. Bizi görünce seslendi.  “Çocuklar Pazar günü Beşiktaş-Fener maçı var, isterseniz sizi de götüreyim” dedi.  İstemez olur muyduk. Bu bizim için bulunmaz nimetti.  O hep namını duyduğumuz Lefter’ i, Baba Recep’ i (Adanır)  B. Ahmet’ i, Can Bartu’ yu, Varol’ u, Şeref Has’ ı görebilecektik.   Yaşar abi  “yalnız bir şartım var” dedi.
“Bildiğim kadarıyla takım tutmuyorsunuz. Erkek adam takım tutmaz mı ulan” diye bir de bağırdı. “O gün hangi takım galip gelirse o takımın taraftarı olacaksınız, tamam mı işte o kadar” diye de ekledi.  Biraz bakıştık.  Ben “neden olmasın” dedim. Eninde sonunda bir takım tutacağımıza göre o da o güne kısmet olacaktı. Yaşar abi dudağındaki bitmek üzere olan sigara ile yeni bir tanesini yaktı.  Sigarasından nefes çektikçe acı duyuyor gibiydi.  Acaba böyle bir öneri yapmakla doğru mu yapıyorum dercesine düşünceli bir hale bürünmüştü.
     
         Sokağın yeni yetmeleri;  Lâtif,  Tuna (Cebeci)  Orhan (Nalcıoğlu,)  Harutyan,  Aleko,  Hakkı (Altıntop) ve ben iple çektiğimiz pazar günü Yaşar abi’ nin cüssesine uygun koca arabasına balık istifi dolduk.  Hepimiz çok zayıftık, çırpı gibiydik. O bakımdan DeSoto’ ya sığmamız zor olmadı. İlk defa gördüğüm Mithatpaşa stadı (o zamanlar İnönü adı verilmemişti) tıklım tıklım dolu tribünleriyle beni oldukça etkilemişti.  Deniz tarafındaki tribünde yerimizi aldıktan sonra fırtına gibi hızlı geçen bir maçın sonunda hangi klubün taraftarı olacağımız kararsızlığını arkada bırakmıştık. Fener maçı 3-1 kazanmıştı.  BJK den Nazmi son dakikada bir gol atmıştı ama bu bir işe yaramamıştı. Fenerbahçe, ben dahil 7 tane nurtopu gibi taraftar kazanmıştı.   
 
          “Biz Fener’ li oluyoruz Yaşar Abi, tamam mı” dedik. O ise “siz bilirsiniz, istiyorsanız olun” diye yanıtladı ama sesinin tonlaması ve mimikleri bunu kolay kolay kabullenemeyeceğini açıklıyordu. Çok üzülmüştü.  Aslında bir kumar oynamış sokağın çocuklarını BJK’li yapmak istemişti.  Ama kumarı tutmamış tuttuğu takıma taraftar kazandırayım derken tam tersi olmuş ve bu gerçek başına bir kâbus gibi çökmüştü.  Arabaya binerken Yaşar abi’ nin gözlerinin kızarmış olduğunu gördüm. Koca adam neredeyse ağlıyacaktı.  Ben de çok duygulandım. Yaşar Abi’ yi üzmeye hakkımız yoktu. Duygu sarkacının ucundaki en ağır duygu kıpırdanışım kararımı verdirdi. “Şakaydı Yaşar abi, ben artık Beşiktaşlıyım” dedim.  Neden, diye sordu. “Forması çok güzel” dedim.  Uzun siyah beyaz çubuklu forması gerçekten de çok güzeldi.  
    
Dr. Salih R. Yurtbaşı
(25.05.2016  İstanbul)
 
(Beşiktaş Kongre Üyesi  Sicil no: 13228)

 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s