ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “AÇ TAVUK”

1

Neredeyse fısıltı denilebilecek kadar kısık bir sesle ve yere bakarak;

–       Lütfiye, diye kısa bir cevap verdi, kendisine adını soran patronun karısına  ve  uzanıp dallardaki taze fasulyeleri toplamaya devam etti.

Civardaki sera üreticileri arasında en büyüklerden birisi olarak adı geçen patronu Şefik bey üç adam boyu yükseklikteki plastik seralarda sırıklara ve tavana bağlı iplere sarılmış, küçük birer ağacı andıran bitkilerde  taze fasulye yetiştirerek baba mesleğini devam ettiren babacan bir adamdı.  Fasulyelerin toplanma zamanı geldiğinde çok sayıda işçiye ihtiyaç olur,  civar köylerdeki kadın ya da erkek çavuşlar aracılığı ile  çoğunluğu kadınlardan oluşan  ameleler getirtilirdi.   Burdur’un Karamanlı,Tefenni ve Kemer ilçelerinde açık tarlada ve kapalı seralarda tarım yapıldığı için, oradaki işletmelerin işçi ihtiyacı hiç bitmezdi ve bu nedenle de çalışmak isteyen herkese hergün iş vardı.  Üstelik sonbaharda elma hasadı da başladı mı işçi ihtiyacı yörede tavan yapar, işçi ücretleri neredeyse ikiye katlanırdı.

Lütfiye bu işletmede fasulye toplamaya beşinci defadır geliyordu.  Devamlı kocası ile gezen patronun karısını bir kere uzaktan görmüştü ve yakından görebileceğini, hatta sesini duyabileceğini hiç beklemiyordu.  Boyalı olup olmadığı belli olmayan kısa sarı saçları, başındaki beyaz şapkası, beyaz deri ceketi, krem rengi deri çizmeleri, gül kurusu ruj sürülmüş dudakları ve etrafına kalem çekilmiş yemyeşil gözleri ile bir moda mecmuasından çıkıp gelmiş gibi görünen, ve de ileri yaşına göre çok güzel denilebilecek, o minyon tipli kadın şimdi bir kol mesafesi kadar yakınında kendisi ile konuşmaktaydı.

 –       Maşallah ne kadar güzel bir kızsın sen!  dedi Sermin hanım sevecen bir ses tonu ile, kimin kızısın?

 Kadının bakışlarından tedirgin olduğundan dolayı kızaran yanakları ile bir kat daha güzel görünen Lütfiye, günde yüz kere “dalga geçmek, çene çalmak yok!” diye bağıran Ümmühan çavuştan zılgıt yeme korkusu ile yine işine devam ederek, ama bu defa biraz daha yüksek sesle;

 –       Garaların Memet derler bubama…Yüsgek goyden.. dedi.

“Aslında Zındık Memet diye de çığırırlar bubamı” diye ilave etmek istedi ama diyemedi.  Zaten deseydi ne olacaktı ki?  Öyle dese bile, hiç o köye gitmeyen bu kadın yine de tanımazdı ki babasını.

Patron Şefik bey ve eşi Sermin hanım İstanbul’da üniversite yıllarında tanışmış, arkadaş olmuş ve sonunda evlenmişler.  Ama kaderin cilvesi ya; hiç çocukları olmamış. Şefik bey kardeşinin ve ablasının çocukları ile ilgilenip onlarla zaman geçirebildiğinden dolayı kendi çocuğunun olmamasını fazla dert etmemiş ama bu durum Sermin hanımın zaman zaman duyduğu mutsuzluğun yegane sebebi olmuş.

Beyaz  porselen tabak ortasına konmuş nazar boncuğu gibi parlayan mavi gözlü, sadece bir perçemi görünen altın sarısı saçlı, boyasız olduğu halde kiraz kırmızısı dudaklı, Amasya elması gibi al yanaklı güzel Lüfiyeden   gözlerini ayırmadan bakan Sermin hanımın bir an içi cızz etti. Ne var kendisinin de böyle bir kızı olsaydı!  Olsa mutlaka Lütfiye kadar güzel olurdu, bundan emindi.  Ya da….keşke bu Lütfiye’ye onbeş-onaltı yıl önce rastlasaydı da ne yapıp edip onu evlatlık edinseydi!

Lütfiye ana babasının ilk kızlarıydı.  Mehmet ve Hacer önce bir oğlan çocukları olsun istemişler ama uzunca bir müddet çocukları olmayınca bunu “Allah’ın gücüne gitti” diye yorumlamışlar ve  pişmanlık duyup “bir çocuğumuz olsun da isterse  çirkin bi kız olsun” diye dua eder olmuşlar.  Sonunda duaları kabul olmuş.  Bunu  da Allah’ın bir lütfu olarak algılayıp doğan kızlarının adını Lütfiye koymuşlar.   Saçsız, kaşsız, bembeyaz bir bebek olarak dünyaya gelen Lütfiye için kimisi çirkin demiş, kimisi peri kızı demiş, kimisi de büyüyünce kapkara olur merak etmeyin demiş.  Ana babasının esmer olmasına rağmen, ipek gibi altın sarısı lüle lüle saçlı, kaşı gözü yapma bebeğe benzeyen Lütfiye büyümüş, serpilmiş ama hep sarışın kalmış.   Lütfiye’den sonra her defasında erkek çocuk olmasını umut eden çiftin üç kızları daha olmuş.  Doğuştan esmer olan bu kızların isimlerini ise (ölmüş olan aile büyüklerinden esinlenerek) Cemile, Sıdıka ve Emine koymuşlar.   Kardeşleri ile bir araya geldiklerinde kara kargalar arasında rengarenk bir muhabbet kuşu gibi görünen Lütfiye son kardeşinin de esmer doğması üzerine annesine kendisinin neden tek sarışın çocuk olduğunu sormuş.  “Seni evlatlık almış idik” diye dalga geçmiş annesi ve “şaka edeyom..şaka, oğlan dayıya gız halaya neyim çekerimiş, sen herhal halan darafına çekmişindir” dediyse duyduğu bu “evlatlık” lafı Lütfiye’nin belleğinde hep bir şüphe olarak kalmış.

Birkaç metre arkasında kendisi gibi fasulye toplamakta olan annesine dönüp bakan Lütfiye ister istemez “geşkem evlatlık olsa idim  amma şu garşımdaki gözel ve zengin gadının evlatlığı olayıdım” diye düşünmekten kendini alamadı ve gayri ihtiyari uzunca bir iç geçirdi, avucu ile tuttuğu fasulyeyi şiddetle çırparak koparttı.

Babası da seracıydı ama adamcağızın topu topu iki dönümlük bir serası vardı, ki o da  Şefik ağanın seralarının yanında tavuk kümesi bile sayılmazdı. Ama ne yapsındı adam, gücü o kadarına yetmişti.  Dönüşümlü olarak kabak, salatalık, biber ve çilek gibi sebze meyve diker, bütün gün serasında çalışırdı.  Hasat günü geldiğinde karısı ve Lütfiye’yi başka işe göndermez,  hep beraber ürünleri hasat ederler, karton veya tahta kasalara dizerlerdi.  Ertesi gün yine karısı ve kızı başka yerde gündelik çalışmaya gider, baba Mehmet ise bir gün önce paketlenen ürünleri dua gücü ile yürüyen emektar kamyonetinin arkasına atar, civar köylerde kurulan pazarlarda satmaya çalışırdı.  Kendi ürünü olmadığı zamanlarda da boş durmaz, Antalya haline kadar gider muz alır, köylere götürüp pazarlar, birkaç kuruş para kazanırdı. Bazen şansı yaver gitmez, kendisi muzları aldıktan sonra başlayan haftalık yağmurlar dolayısı ile köylerde pazarlar kurulamaz ve kamyonentin arkasında beklemekten karararan muzları (artık tiksinecek noktaya gelinceye kadar)  kendileri yerler, kalanını da konu komşuya dağıtırlardı.

Köyün hemen hemen bütün adetlerine, geleneklerine ve göreneklerine gençliğinden beri muhalif olan baba Mehmet’e “Zındık” lakabını takmıştı köylü, zira Cuma’ya gitmeyi önemsememesi bile bu lakabı hak etmesine yetiyordu.  Onu kendileri gibi bir kalıba sokmak için yaptıkları konuşmaların nafile olduğunun farkına varan herkes ona “deli” gözü ile bakar olmuştu ama bir yandan da bu tuhaf adamdan da çekinmiyor değildiler.  Ya eski köye yeni adet getirirse, gençler onun gibi davranırsa, kendi otoriteleri ne olurdu?  Ayrıca, fazla üstüne varmak de biraz cesaret işiydi, deli bu, hepsini baltayla doğrar mı doğrardı yani!  Bu nedenle köyün tek bakkalı olan kayınbabası Müfit ağa ile de arası bozuktu.

Müfit ağa, sadece kendisine “Hacı Müfit Ağa” desinler diye, “hacıya” gitmiş gelmişti.

Mehmet onun hacca inanarak gitmediğinden emindi zira adamın “faizci” olarak namı her yana yayılmıştı ve de üstelik hacı olduktan sonra ne bakkal dükkanını ne de faizciliği bırakmış değildi.  Öyle ya, hacca gidenin bir daha terazi başına bile  geçmemesi gerekirdi.

Karısını ve kızlarını onun evine yollar ama Mehmet’in kendisi hiç gitmezdi.  Zaten sözü edildiğinde kayınbabası da “Bırakın ya o zındık herifi, canı cehenneme” der, görüşmemiş olmaktan memnun olduğunu söylerdi. Babası hacı olduktan sonra, Mehmetin karısı başındaki örütüyü tuhaf bir şekilde bağlar olmuştu. Mehmet birşeyler sezinlemiş ama hesap sormamıştı.   Bir akşam karısı yer sofrasını kaldırıp Lütfiye’yi çay demlesin diye yanlarından uzaklaştırınca, kocasının kızacağını bile bile;

–       Biliyon mu?  dedi ve sustu.

–       Neyi bileecemiş be gadın, söylesene, dedi ve sorgulayan gözlerle karısına baktı Mehmet.

–       Babam…anamınan habar eder imiş.

–       Ne ister imiş?

–       Heç bişi istemez imiş.  Gendisi hacı olduyudu ya…

–       Eee, bana ney onun hacısından, bacısından?

–       Şey derimiş…  bizim Lütfiye var ya?  Goca gız oldu, dışarılarda başını örtsün dorunum artık derimiş.  Çok geciktiler zati, derimiş.  Ele güne garşı bizi daha fazla irezil etmesinler derimiş.

–       Lan garı, sen ne diyon? Annamadım mı sanıyon?  O fayızcı Müfüt Ağa hacıdan geldiğinden belli sen gafanı çarşafa dolanmış su gabaana benzettin, seslenmedik.  Hinci sıra gızlara mı geldi?  Benim gızlarım istediği gibin geyinir, heç gimse garışamaz, o gader.  Bi daha da bu lafı getirme, gider o sülaleni gıyım gıyım ederim!

–       E al gızlarını başına çal emi Zındık Mehmet Ağa!  Hepsini gendine benzedecen sonunda. Köölü bizi yeteri gader defe goydu yetmedi, hinci de…

–       Ney hinci?  Orusbu mu deyecekler, galtak mı deyecekler saçları görününce?  Desinler lan, gendileri orusbu, beyinleri orusbu!  Sor onlara, neneleri de gafalarını böyle mi gapatır ımış? Onlar müslüman deel miymiş, yoksam hepten orusbumuymuşlar?  Nerden, ne zaman çıkmış bu ecat?

İki arada bir derede kalacağını biliyordu Hacer.  Nitekim öyle de oldu; bir yanda babası bir yanda kocası!  Deli kocasını daha fazla dellendirmemek için sustu.  Çayın gelmesini beklemeden gitti yattı.

Ana ve babası arasındaki  münakaşanın nedenini bilemeyen Lütfiye annesi için getirdiği çayı babasının dizinin dibine oturup kendisi içti ve o da sessizce kardeşleri ile beraber yattıkları odanın yolunu tuttu.  Yer yatağında çoktan uyumuş olan kardeşlerinin üzerinden atlayıp yer yer cilası dökülmüş olan elbise dolabının önüne gitti ve gıcırdayan kapaklarını yavaşça açtı.  İş kıyafetini çıkartıp katladı, yerleştirdi.  Soldaki kapağın içindeki aynada uzun uzun kendisini süzdü.  Acaba televizyonda gördüğü modern kadınlar gibi giyinse Mühendis Soner kendisini beğenir miydi?

Soner stajını yeni bitirmiş bir ziraat mühendisiydi.  Babasının bir arkadaşının aracılığı ile patronu Şefik beyin işletmesinde önce staj yapmış sonra çalışmaya başlamıştı.  Zekası ve çalışkanlığı ile kısa zamanda göze giren Soner, saygılı ve terbiyeli davranışlarıyla patronunun karısından da evlat muamelesi görmeye başlamış ve sonuçta işin tek sorumlusu haline gelmişti.  Ne var ki önünde daha askerlik görevi vardı bitirilecek. Olsundu, kısa dönem askerlik bitince işi yine hazır olacaktı, garanti almıştı bu konuda.

Üniversitede kız arkadaşları olmuştu Sonerin ama hiç birisi ile bir gönül bağı olmamıştı, hepsi ile sadece arkadaştı, o kadar.  Güzel bir karısı olsun istiyordu Soner, öyle ki; bakan bir daha dönüp baksın!  Biraz da görgülü ve kültürlü olsundu ki hayatı tam anlamı ile paylaşabilsinlerdi.  Henüz rastlamamıştı öyle bir kıza.   Ama güzellik açısından ilk defa bir kız dikkatini çekmişti; Lütfiye!  Acaba biraz okumuş muydu?  Bir sözlüsü filan var mıydı?  Son zamanlarda onu bayağı düşünür olmuş, Ümmühan bacının gurubu içinde çalışmaya geldiğinde, onu yakından görebilmek için, gerekli gereksiz seraların içerisinde gezer olmuştu.

Seralarda ve açık tarla tarımında çalışan kadınlar-kızlar güneşten veya soğuktan korunmak için başlarını bağlarlar, üstlerine uzun kollu bluz, kazak veya ceket, alta ise dallı güllü şalvar giyerler.  Ayaklarında ise mutlaka kışın yün çorap ve kauçuk çizme, yazın ise  ince siyah çorap ve kısa konçlu siyah  Ermenek lastiği olur.  Yani yüzlerinden başka bir yerlerini görmek mümkün değildir.  Hatta kışın çalışırken bulaşık eldiveni taktıklarından, ellerini bile göremezsiniz.

Fasulye topladığı seranın kapıdan uzak dip köşesinde çalışırken Mühendis Soner ile karşı karşıya geliverdi Lütfiye.

–       Merhaba, adın ne senin?

Bir başka erkek sorsa “Netçen adımı?” diye çemkirmeye hazır olan Lütfiye bu defa gözlerini yerden kaldırmadan;

–       Lütfiye, dedi, kalbi küt küt atarak.

Son zamanlarda Lütfiye de çaktırmadan Soner’i izler olmuştu.  Köydeki erkeklere hiç benzemiyordu.  Her zaman traşlıydı ve tertemiz giyiniyordu.  Bembeyaz dişlerini gösteren gülümsemesi ile ara sıra seyrettiği Türk filimlerindeki artistlere benzetiyordu onu.

Boy aynasında iyice kendisini inceledi Lütfiye.  Mühendis Soner bey belki kendisini beğenirdi ama cahal bir köylü kızını n’etsindi ki?  Sessizce dolap kapaklarını kapattıktan sonra, ışığı söndürdü, yatakta kendisine ayrılan yere süzüldü.  Uyku tutmadı bir türlü.  Fatma Girik’e benzetirlerdi kendisini.  Bir filim aklına geldi.  Zengin bir şehir oğlanının arabası bozuluyor dağlarda. Eşkıya gibi giyinmiş Fatma Girik onu kurtarıyor, hemen o gece orada evleniyorlar.  Arabası tamir olan oğlan sabah şehire gidiyor bir daha da köye gelmiyor.  Kız da silahı alıp şehire oğlanı bulmaya gidiyor.  O ara zengin babacan bir adam konuyu öğreniyor ve kızın oğlandan intikam alabilmesi için  bir plan yapıyor.  Kıza özel öğretmenler tutuyor.  Çeşit çeşit modern giysiler alıyor.  Kızı prenses gibi yaptıktan sonra kendisini cahil ve kaba diye bırakıp gitmiş olan şehirli kocasının karşısına çıkartıyor.  Onu başkası sanan oğlan deli gibi aşık oluyor.  Yine evleniyorlar ama düğün bitip ikisi yalnız kalınca oğlan ne görsün?  Karşısında köylü kıyafeti ile eski karısı!  Ne kadar heyecanlanmış, ne kadar gülmüş ve ne kadar sevmişti o filimi!  Lütfiye ve kız kardeşleri, babaları yasak etmediğinden, hangi filim oynasa filim bitene kadar televizyon izlerlerdi.  Oradan birçok şey öğrenmişti Lütfiye ama bir türlü konuşmasını düzeltememişti.

 –       Okul bitirdin mi hiç?  diye sordu yine Soner.

–       İlgogul üçten dergettim.

–       Baban mı okutmadı seni?

–       Bubama galsa oguturumuş ama anam garşı gelmiş idi.  Gız gısmısı oguyup da nedecek diye tuttururumuş.  Serada iş de var ya gayrı, babam da boşver oguma isderisen dimiş idi.

 “Ah ulan kader” dedi Soner içinden, “yazık olmuş bu kıza be!   Şehirli olsa çoktan ya filim yıldızı ya da manken olurdu şimdiye kadar!”

 –        Kaç yaşındasın Lütfiye?

–        On yedi.

 Sonerin alkol ile arası pek iyi değildi ama o gece birkaç duble atmaya sonsuz bir istek duydu.  Patronuna ait olan arabaların birisine atladı, geç olmadan kasabaya indi bir markete gidip bir ufak rakı, beyaz peynir vs. aldı, lojmanına döndü.  Odasında balkon olmadığı için balkon niyetine kullandığı dama çıktı, hala ufukta kaybolmamış kızıllığı seyre daldı.  Koyu pembeye bulanmış bulutlar ne kadar da Lütfiyenin yanaklarına benziyordu!  Birinci duble henüz bitmişti ki:

–       Olsun be, dedi olsun!  Herşeyin bir çaresi var.  Kız daha onyedisinde.  Nişanlan, askere git.  Altı ay sonra gel, en geç bir yıl sonra da evlen.  Bir iki yıl içinde ne biliyorsan ona da öğret.  Neden olmasın?  Diploması yoksa yok!  Kızın bir yavuklusu yoksa, babası da razı gelirse, bitti bu iş!

 Antalya’daki yazlıklarının balkonunda çaylarını yudumlarken;

–       Bey, bak ne diyorum, dedi Sermin hanım.

–       Söyle bir tanem.

–       Şu bizim Soner, diyorum, ne var Lütfiye ile evlense ya.

–       Lütfiye de kim?

–       Hani o gün serada konuştuğum o güzel köylü kızı var ya? İşte o.

–       Haa, o kız mı?  Evet, Allah için çok güzel kız.  Ama hanım Soner gibi bir mühendisle o amele kız?  Olmaz be hanım, olmaz.

–       Aaa… neden olmazmış hayatım?  Öyle de bir yakışırlar kiii!  Hem benim elime versinler, altı ayda sosyeteyi kıskançlıktan çatlatacak bir dilber haline getiririm o kızı valla.

–       Sana inanıyorum canım, yaparsın yapmasına da… Soner ne der, kız ne der, kızın babası ne der?

–       Sen parayı bastırırsan hepsi evet der, dedi Sermin hanım, yarı şaka yarı ciddi bir eda ile.

–       Öyle deme be hanım, gönül işi bu para ile olmaz. Hem neden parayı ben bastırıyormuşum?  Kabak neden benim başıma patlıyor? Söyle bakalım, dedi  Şefik bey gülerekten.

–       Bu yaştan sonra iki çocuğun olmuş olacak da ondan Şefik Ağa!

 Patron vekili olan Soner, normalde,  çavuşların guruplar halinde minibüslerle getirdikleri işçileri çalışma sırasında öğlene doğru sayardı.  Bu defa Ümmühan çavuşun minibüsü işletmenin giriş kapısında görünür görünmez yerinden fırladı, her zamanki gibi minibüsten önce kendisi inen çavuşa “kaç kişi getirdin?” diye sordu.  Niyeti işçi saymak filan değil, bir an önce Lütfiyeyi görmekti, ama minübüs boşaldı, Lütfiye yoktu.  Şüphe çekmeden nasıl sorsaydı onu acaba?

–       Bakıyorum en iyi işçini getirmemişsin bugün Ümmühan çavuş?

–       Kim ki o?

–       Hani bir kız vardı ya… sarı bir kız?

–       Haa, sen Lütfiyeyi deyon.  Niye bunnar iyi değel mi mehendis oolum?

–       Yok, tabii iyiler de…o hasta filan mı diye merak ettim.

–       İyi iyi… Babasının serasında çilek işi var bögün.

–       Neyse, işçilerimiz hasta filan olmasın da…

 “Allah, allah”, dedi Ümmihan çavuş içinden, “gaç işçi hasta oldu sormadıyıdı da, yeni mi aglına geldi sormak, ne oldu ki hincik?”

Fasulye hasatına yine üç gün ara verildi ki küçük fasulyeler irileşip standart boya ulaşsın.  Hasat günü yine amele minibüsleri bir bir gelmeye başladı seralara.  Soner bu defa utandı, oturduğu yerden kalkmadan gelenlere bakmaya başladı.  Ohh bee..bu defa Lütfiye gelmişti!  Yine bir fırsat yaratıp birkaç soru daha sorabilecekti demek.  Olmalıydı bu iş olmalıydı.  Tedbirli davrandı Soner, Ümmühanın amele gurubuna hiç yaklaşmadı.  Birkaç saat sonra nasıl olsa bir punduna getirip serada bulurdu Lütfiyesini.  Dikkat çememeliydi zira her serada en az on kız çalışırdı.  Ümmühan onları susturmasa çalışırken kızların çeneleri durmaz, şakalaşırlar, dedikodu yaparlar ve hatta, dolan sandıkları dışarıya taşıyan erkekler yokken,  şarkı bile söylerlerdi. Ulu orta Lütfiye ile konuşup ne kendisini  ne de kızı dile düşürmek istemiyordu.

Beklenmedik bir şey oldu; Şefik Bey’in siyah Mercedes arabası belirdi dış kapıda.  Hayırdır inşallah, dedi Soner kendi kendine, bu kadar erken ve habersiz hiç gelmezlerdi.  Ne oldu acaba?  Yerinden fırladı, onları karşıladı.

 –       Kolay gelsin, dedi Şefik bey, hem ona hem de çok eskiden beri tanıdığı bir erkek çavuşa.  Egeli çavuş, patrona olan yakınlığını ispat ederek hem Soner’e hem de diğer çavuşlara hava atmak için yılışık bir şekilde;

–       Goleyse başına gelsin Şefik Ağa!  Nassın bakem? dedi.

–       Sağol, yuvarlanıp gidiyoruz, diye kısa kesti Şefik bey ve Soner’e dönerek;

–       Soner,evladım, arabada Sermin ablanın yaptığı ayran var.  Bir kız çağır bardaklara doldursun da içelim.  Şu ilk serada sarı bir kız vardı, onu çağır, dedi otoriter bir tavırla.

İçinden “körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz, canıma minnet! diye düşünen Soner;

–       Tabi Şefik Bey, derhal! dedi, komutanına tekmil veren bir asker gibi.

 O ana kadar sesi çıkmayan Sermin hanım “Siz işinize bakın, zaten ben o tarafa yürüyeceğim, Lütfiye’yi beraber getiririm dedi. Demek Sermin hanım onun adını da biliyordu.  İyiye işaretti bu ama Soner bu tesadüfün zaten bir tezgah olduğunu nereden bilecekti.

 –       Bak Zındık Mehmet ağa, bubamın ne didiini bi yannı bırak, gonu gomşunun dedigodusu başladı bilem.  Sen daha gızının gafasını gapattırma tamam mı?

–       Yaa avrat!  Gızın zati her yannı hep kapalı deel mi?  Evde açılır garip, daha ne istersiniz be?

–       Gazın ayaa ööle diyel işte!  Püskül püskül saçları sarkmaz mı?  Onu da gapatsa n’olur sankim?  Eyi kim Estanbolda bi asgerlik yapmışın.  Moderin deyi deyi gavura benzedeceen bizi.

Zaten o gün işi ters giden Zındık Memet bu konuda daha fazla bir münakaşa olsun istemiyordu;

–       İyi, taman,  get gendine sor.  Gendi ister ise gapansın.  Ne halınız varsa görün Allaan cahalları! diye bağırdı.

 Soner bu arada işletmenin önündeki dut ağacının altına bir sehpa ve iki tahta sandalye attırmış, kendisi için de boş bir zirai ilaç tenekesini ters çevirerek tabure haline getirmişti.  Arabadan ayran şişelerini Lütfiye’ye veren Sermin hanım az önceki neşeli halinin aksine çok bozuk bir yüz ifadesiyle geldi oturdu.

 –       Ne oldu canım?  Dutun altına oturduk,  dut yemiş bülbüle döndün.

Bilseydik başka yere otururduk.

–       Şaka etme Allahını seversen Şefik Bey, havamda değilim.

 Ayran bardaklarını tepsiye dizip dolduran Lütfiye, kendisini kız istemeye gelen dünürcülere kahve ikram eden müstakbel bir gelinmiş gibi hayal etti bir an.  Allahın  hikmeti olmalıydı bu.  İster misin onu gerçekten evlatlık alsınlar?   İster misin Soner ile evlendirsinler?  Titreyen elleri ile ayranı ikram etti oturanlara ama nedense hepsinin  neşeleri yitmiş ve suratları allak bullak olmuştu.  Bir şey olmuştu ama neydi?

Soner Lütfiyenin her zaman görünen saç perçemlerinin bebek takkesi gibi bir şey ile kapatılmış olduğu fark etmiş  ve  elektriğe çarpılmış gibi olmuştu, zira daha önce böyle bir şey yoktu.  “Her şeyi düzeltebilirim ama bunu yapamam diye geçirdi içinden”.  İnanç meselesiydi bu ve uyuşamayacakları belliydi.

“Ben demiştim olmaz diye, bak oğlan neredee, kız neredee?” diye düşünüyordu Şefik bey.

“Eyvah ki ne eyvah, az daha büyük bir hata yapacaktım!”, diye düşündü Sermin hanım. “Birisi zeytin yağı diğeri ise su imiş meğer, bir türlü karışmazlar ki!”  Yenilmiş bir takımın kaptanı gibi hissetti kendisini.

“Şu anamın lafını dinneyip nerden daktım gafama bu çaputu, diye düşündü Lütfiye,

gaşıntıdan duramıyom.  Ama daktırdılar bi dafa, bubama da desem çıkattırmazlar ki artık! Evlensem, gızım olsa heç mi heç gafasını gapattırmam.  Kellemi gesseler gapattırmam!

 Bardaklardaki ayranın daha yarısını içmeden Şefik Bey ve Sermin Hanım kalktılar,

tek söz etmeden arabalarına doğru yürüdüler…  Güle güle bile diyemedi Soner, ani bir tokat yemiş gibi sersemlemiş, donmuş kalmıştı.  Zaten konuşamazdı ki güle güle desin, yumruk gibi bir şey sanki boğazını tıkamıştı, yutkunamıyordu bile.

“Hayalı bileme gözeldi”, diye düşünüyordu Lütfiye bardakları toplarken, “ağalara

evlatlık olmak…Mehendisinen evlenmek…” 

Yine bir filimde duyduğu sözü gayri ihtiyari sesli sesli tekrarladı;

 “Ac davuk gendini buğda ambarında görürümüş!”

Elindeki tepsiye düşen birkaç damla dikkatini çekti.  Hayret, yağmur da yağmuyordu halbuki!

Adil Karcı

02.04.2017

 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s