ADİL KARCI’DAN “BAZILARI SICAK SEVER”

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN
“BAZILARI SICAK SEVER”

Elinde tutmakta olduğu, yaprakları sararmış ve buruş buruş olmuş eski bir derginin iç sayfalarının birisinde gördüğü bir kadının siyah beyaz resmi dikkatini çekmiş, resmin yanındaki yazıyı dudaklarını kıpırdata kıpırdata okumaya çalışıyordu Yaşar.
“Ba-zı-la-rı sı-cak see-verrr”, “so-me li-ke it hot”.
“Güzel bir kadın” dedi içinden, “kimdir ve şimdi nerededir acaba?”
Diğer resimde, pek de kadına benzemeyen, yine aynı güzel sarışın kadının önünde duran ama aksine uzun ve kapalı elbiseler giyinmiş, tuhaf görünümlü iki kişiye de kısaca baktıktan sonra üçüncü resimde onların erkek olduğunu anlayıp kaldığı yerden okumaya devam etti.
“1959, ko-me-di fi-li-mi”! İçinde bir burukluk hissetti. O güzel kadın şimdiye kadar ya çoktan ölmüştür ya da yaşıyorsa iki büklüm nine olmuştur ve de bir kenarda unutulup gitmiştir diye düşündü.
Hayat ne acımazdı be!

Mahallelerdeki çöp konteynerlerinden kağıt ve naylon torba toplayarak geçimini sağlamaya çalışan gençlerden birisiydi Yaşar. Elindeki eski dergiyi ise karıştırmakta olduğu konteynerde bulmuştu. Aslen Niğdeliymişler. Orada geçimini temin etmekte zorlanan dedesi, haftalar süren yolculuktan sonra yaya olarak Torosları aşmış ve “taşı toprağı altın” diye bilinen Çukurova’ya inmiş. Niyeti bir iş bulup sonra ailesinin geri kalanını da Adana’ya getirmekmiş. Gelmesine gelmiş ama anlatıldığı gibi her tarafı altın dolu değilmiş Çukurovanın. Adana’nın güneyindeki Yüreğir ovasında bolca pamuk ekilirmiş o zamanlar. Pamuk tarlalarında çalışan işçiler aşiret halinde Diyarbakır-Mardin-Urfa civarından getirtildikleri için onların aralarında bir yabancı olarak iş bulmak hiç de kolay olmamış. Başka yörelerde “çavuş”, Çukurovada ise “elçi” denilen işçi başına yaptığı yalvarmalar sonucunda, bir pamuk tarlasında rica-minnet bir iş bulmuş. Görevi kadınların topladığı pamukları çuvallara doldurmakmış. İş bulmanın verdiği coşkuyla ve de kendisini elçiye beğendirmek amacı ile herkesten çok gayret sarf edermiş çalışırken. Yemek paydoslarında herkes bir ağacın altına çekilip zeytin-ekmek-domates ve yoğurttan oluşan yemeklerini yerken kendisi traktör römorkunun gölgesinde peynir-ekmek ve civardaki tarlalarda hasat artığı olarak kalan çatlak-çürük karpuzlardan oluşan azığı ile kendisine ziyafet çekermiş Şerif dede. Önceleri herşey iyi gidiyormuş ama ah şu Çukurova’nın sarı sıcağı da olmasaymış!
Niğde’nin soğuk kışlarına, serin yazlarına alışık olanlara haliyle zor gelir sıcakta çalışmak tabii ki.
Nitekim iki hafta kadar sonra bir gün çalışırken başı dönmüş, gözleri kararmış ve olduğu yere yığılıp kalmış. “Beynine güneş geçti” diye hastaneye kaldırmak istemişlerse de, daha onu hastaneye taşıyacak bir araç bulunamadan çoktan ölmüş gitmiş zavallı!

Şerif dedenin ölümünü Adana’daki bir hemşerisi günler sonra haber edebilmiş Niğde’deki yakınlarına ama gelen akrabalar dedenin biriktirdiği altınları değil ancak mezarını bulmuşlar. Zira, tarlada yatıp kalkan Şerif dedenin evi filan da olmadığı için, daha ailesi gelmeden cenazeyi işçiler kaldırmışlar ve adamcağızı yakındaki bir koyun mezarlığına gömmüşler. Niğde’den gelen aile fertleri ise bir daha geri dönmemişler, elçi aracılığı ile patronun verdiği helallik parasıyla civardaki en büyük şehir Adana’nın kenar mahallelerinin birisinde bir gecekondu kiralamışlar ve eskiciliğe başlamışlar.

Hatıralara dalan Yaşar elindeki mecmuaya bir daha baktı, atmaya kıyamadı, isimlerini hiç duymadığı Marilyn Monroe, Tony Curtis ve Jack Lemmon’un resimlerinin bulunduğu sayfayı özenle yırtarak dergiden ayırdı, katladı, arka cebine koydu.

“Lan bu Suriyelilerden de bıktık be!” diye bağırdı, sanki karşısında birisi varmış gibi, “Çöpleri karıştırıyonuz, bari poşetleri gönteynerin içine geri tokun be, ne lan bu?” Belli ki konteynerin gölgesinde oturmak gelmişti içinden ama temiz bir yer bulamamış olmalıydı, o sebeple gıcık olmuştu. Dayanamadı, etrafa saçılmış çöpleri toplayıp söylene şöyle konteynere doldurdu. Kendisi de naylonunu satmak için çöp torbalarını boşaltıyordu ama içindeki çöpleri yola değil yine konteynere döküyordu!

Kendisinden önce o gün o konteynere uğramış olan başka bir toplayıcının naylon torba, karton kutu gibi para edecek şeyleri alıp götürmüş olduğu anlayınca konteyneri daha fazla eşelemedi. Zaten eskilere daldığı andan beri canı bir sigara istemişti. Dersanenin önüne sigara içmeye çıkmış olan iki öğrencinin biraz önce vermiş oldukları ve gömlek cebine özenle koyup sakladığı iki yabancı sigaradan bir tanesini çıkarttı, haftalar önce çöpte bulduğu, içinde yarısından az gazi kalmış olan plastik çakmakla sigarasını yaktı. Az önce temizlediği kaldırıma, konteynerin gölgesinin düştüğü tarafa oturdu, sırtını bahçe duvarına dayadı ve yorgun ayaklarını uzatabildiği kadar uzattı.

Yaşar doğduğunda çelimsiz bir bebekmiş. “Yasamaz, olur” demiş konu komşu. Kulağına ezan okutup adını Yaşar koymuşlar yaşasın diye, yaşamış. Anası, babası ve kız kardeşi ile yuvarlanıp gidiyorlarmış kendisi ilk okulda öğrenciyken. Eskiciliği çoktan bırakan babası Adıyaman’ın ilçe ve köylerinden getirdiği beyaz peynirleri satma işine girişmiş. Hem bakkalara toptan verdiği, hem de mahalle mahalle el arabası ile dolaşarak perakende sattığı peynirler oldukça beğenilmiş. Diğer gecekondu komşularını kıskandıran buz dolaplarını, televizonlarını ve de koltuk kanepe takımlarını o sıralar alabilmişler. “Ben daha kamyon da alaçam, tamamen toptana çalışaçam, paraya para demeyecem, bekleyin görün” diyen babasının maalesef ömrü vefa etmemiş. Güneşin kafaları kelle gibi ütülemekte olduğu bir gün Cuma’dan çıkıp yolu karşıdan karşıya geçerken başı dönüp bir kamyonun altına düşmüş. “Baba oldu” diye haber gelmiş eve. Olayın ciddiyetini kavrayamayan Yaşar arkadaşlarının serinlemek için girdiği kanalete ayaklarını sarkıtmış, kötü haberi duyduğu halde elindeki macun şekeri bitene kadar yerinden kalkmamış.
Ağıtlarla geçen bir geceden sonra, ertesi gün öğlen namazı bitince, yine sarı sıcağın altında terleye terleye gömmüşler babasını.

Annesinin okumasını istemesine rağmen, zaten hiç sevemediği okulu bırakmış Yaşar. Evlere temizliğe giderek geçimlerini sağlamaya çalışan annesi onu bir kaynakçı ustasının yanına çırak vermiş önce. Elektrik kaynağı yaparken çok parlak ışık çıkartan elektrodun (kaynak çubuğunun) ucuna gözlüksüz olarak (ustasının tabiri ile “öküz gibi”) bakarken geçici olarak görme yetişini kaybetmiş. Neyse ki haftalar sonra gözleri normale dönmüş. Kaynak yapmanın inceliklerini orada öğrenip tam kalfa olacak ve hatırı sayılır bir haftalık alacakken ustası dükkanı kapatmak zorunda kalmış. Ustanın ifadesine göre eski işler yokmuş ve zarar ediyormuş artık. Zar zor kaynakçı olarak bir iş bulmuş bir atölyede. Sahibi elektrik mühendisi olan, elektrik panoları imal eden bir firmaymış bu. Elektrik işlerinden de biraz anlar olmuş ama bu defa da patron sıcaktan kaçıp yaylaya giderken trafik kazası geçirmiş ve böylece atölye kapanmış. Saygı duyduğu ve sevdiği mühendis patronunu da yine sarı sıcağın beyinlere işlediği bir yaz günü toprağa vermişler. Zaten askerlik çağı geldiğinden dolayı yeni bir iş aramaya gerek duymamış, gidip şubeye “teslim” olmuş. Burdur’a Er Eğitim Tugayı’na postalamışlar onu. Kendisini askere uğurlamaya gelen ve askerlik tecrübesi olan mahalle erkeklerinin akıl verdikleri gibi davranmış. Daha ilk gün “mesleğin ne?” diye sormuş komutan, o da kendisine ezberletildiği şekilde, ve de bağıra bağıra, “Gaynakçılıııık ve elettirikçiliiik…Emret Komutanıııımmm!” diye karşılık vermiş. “Sen kademeye, yallah” demiş komutan,”tamirhanede ustaya ihtiyaç var.” Hakikaten rahat etmiş askerlikte, eski ustalarından öğrendiği pratik ölçme-biçme ve hesaplama teknikleri saygınlık kazandırmış kendisine.

Askerlik bitiminde iş bulamamış. Mahalle arkadaşlarının yapmakta olduğu gibi kağıt toplayıcılığına başlamış o da. Bu arada kız kardeşine bir talip çıkmış, kısa zamanda evlendirmişler ve kızı Mersin’e gelin vermişler. Yapmakta olduğu işten birkaç kuruş kazanmaya başlayınca Yaşar annesinin artık temizlik işine gitmemesini ve evde dinlenmesini istemiş. Ama anadir bu, “Daha seni everemedik oğlum, Yaşarım, biraz daha işe gidem de seni baş-göz edek” demiş kendisine. Öyle ya, kendisi de Yaşarı’ın annesi gibi dul olan komşu Hayriye teyzenin kızı Gülcan ne olacak? Sözlü gibi bir durum var arada ve kız tarafı bir hareket beklemekte. “Tamam ana”, demiş hem kızarak hem de için için sevinerek, “ben evlenince sana iyi bakarık, hemi rahat eden hemi de namazını niyazını gacirman bundan kelli”.

Bunları düşünürken Yaşar’ın önünden hoparlöründen kulakları sağır edercesine bir oyun havası fışkıran minibüs geçti. Uykudan aniden uyanıp yataktan fırlamış gibi korku ile kendine geldi. Yine birileri seçim için yaygara kopartıyor olmalıydı ama neyin seçimiydi bu? Daha geçenlerde birkaç seçim olmamış mıydı? Aklı ermiyordu Yaşar’ın bu işlere. Ateşi yana yana filtreye dayanmış sigarasından son bir nefes daha çekti. Sigarayı kaldırım taşına bastırıp söndürürken ister istemez düşündü; acaba okusaydı kendisi de minibüsün üstünde kocaman fotoğrafı olan adam gibi bir devlet adamı olabilir miydi ya da zengin? Kaçmış bir fırsata hayıflanmaya başlarken toparlandı ve “Yök beee, dedi sesli sesli “onların babaları-dedeleri okumuşturlar ya da zengindirler bidayetinden, benimkiler gibi bir sarı sıcağa dayanamayacak kadar zayıf herifler değillerdir ki! Hem bana ne bu seçimden meçimden yaaa… kim isterse seçilsin, kime ilazımsa da onnar getsin seçsin!”

Kalktı sağına soluna pat pat vurarak pantolonunu çırptı, sanki daha önce temizmiş de oturunca tozlanmışmış gibi. Güneş daha da fazla yakıyordu sanki bugün. “Yine yaz geliyor, yine pişeceez” diye düşündü, “sarı sıcaklar gelecek yakında…”

Gayri ihtiyari eli arka cebine gitti, katladığı dergi sayfasını açıp baktı, bu defa daha hızlı okudu; “Bazıları sıcak sever.”

“Ben o bazılarından deelim tamam mı? Sıcaada heç sevmiyom! Başımıza ne geldiyse bu sıcaklardan geldi!” dedi nefret dolu bir haykırışla.
Biraz önce itina ile katlayıp cebine koymuş olduğu sayfayı bu defa avucunda hışımla buruşturup çöp konteynerine fırlattı.
“Gaçmalı” dedi “gaçmalı, bu diyardan tümden gaçmalı! Ne seçimi biter ne sıcağı biter, gaçmalııı!”

Adil Karcı
30.03.2017

MILANKOVITCH CYCLES AND GLACIATION

Milankovitch Cycles and Glaciation

The episodic nature of the Earth’s glacial and interglacial periods within the present Ice Age (the last couple of million years) have been caused primarily by cyclical changes in the Earth’s circumnavigation of the Sun. Variations in the Earth’s eccentricity, axial tilt, and precession comprise the three dominant cycles, collectively known as the Milankovitch Cycles for Milutin Milankovitch, the Serbian astronomer and mathematician who is generally credited with calculating their magnitude. Taken in unison, variations in these three cycles creates alterations in the seasonality of solar radiation reaching the Earth’s surface. These times of increased or decreased solar radiation directly influence the Earth’s climate system, thus impacting the advance and retreat of Earth’s glaciers.

It is of primary importance to explain that climate change, and subsequent periods of glaciation, resulting from the following three variables is not due to the total amount of solar energy reaching Earth. The three Milankovitch Cycles impact the seasonality and location of solar energy around the Earth, thus impacting contrasts between the seasons.

Eccentricity

The first of the three Milankovitch Cycles is the Earth’s eccentricity. Eccentricity is, simply, the shape of the Earth’s orbit around the Sun. This constantly fluctuating, orbital shape ranges between more and less elliptical (0 to 5% ellipticity) on a cycle of about 100,000 years. These oscillations, from more elliptic to less elliptic, are of prime importance to glaciation in that it alters the distance from the Earth to the Sun, thus changing the distance the Sun’s short wave radiation must travel to reach Earth, subsequently reducing or increasing the amount of radiation received at the Earth’s surface in different seasons.

Today a difference of only about 3 percent occurs between aphelion (farthest point) and perihelion (closest point). This 3 percent difference in distance means that Earth experiences a 6 percent increase in received solar energy in January than in July. This 6 percent range of variability is not always the case, however. When the Earth’s orbit is most elliptical the amount of solar energy received at the perihelion would be in the range of 20 to 30 percent more than at aphelion. Most certainly these continually altering amounts of received solar energy around the globe result in prominent changes in the Earth’s climate and glacial regimes. At present the orbital eccentricity is nearly at the minimum of its cycle.

Axial Tilt

Axial tilt, the second of the three Milankovitch Cycles, is the inclination of the Earth’s axis in relation to its plane of orbit around the Sun. Oscillations in the degree of Earth’s axial tilt occur on a periodicity of 41,000 years from 21.5 to 24.5 degrees.

Today the Earth’s axial tilt is about 23.5 degrees, which largely accounts for our seasons. Because of the periodic variations of this angle the severity of the Earth’s seasons changes. With less axial tilt the Sun’s solar radiation is more evenly distributed between winter and summer. However, less tilt also increases the difference in radiation receipts between the equatorial and polar regions.

One hypothesis for Earth’s reaction to a smaller degree of axial tilt is that it would promote the growth of ice sheets. This response would be due to a warmer winter, in which warmer air would be able to hold more moisture, and subsequently produce a greater amount of snowfall. In addition, summer temperatures would be cooler, resulting in less melting of the winter’s accumulation. At present, axial tilt is in the middle of its range.

Precession

The third and final of the Milankovitch Cycles is Earth’s precession. Precession is the Earth’s slow wobble as it spins on axis. This wobbling of the Earth on its axis can be likened to a top running down, and beginning to wobble back and forth on its axis. The precession of Earth wobbles from pointing at Polaris (North Star) to pointing at the star Vega. When this shift to the axis pointing at Vega occurs, Vega would then be considered the North Star. This top-like wobble, or precession, has a periodicity of 23,000 years.

Due to this wobble a climatically significant alteration must take place. When the axis is tilted towards Vega the positions of the Northern Hemisphere winter and summer solstices will coincide with the aphelion and perihelion, respectively. This means that the Northern Hemisphere will experience winter when the Earth is furthest from the Sun and summer when the Earth is closest to the Sun. This coincidence will result in greater seasonal contrasts. At present, the Earth is at perihelion very close to the winter solstice.

KİM YAPTI : HAYDİ HAYIRLI İŞLER

HAYDİ HAYIRLI İŞLER
Geliştirici: Rifat Serdaroglu
“Siyasette hiçbir sır ilelebet gizli kalmaz” sözünün halk dilindeki söylenişi şudur; “Gizli-gizli tenhalarda sevişen, aşikâr olarak doğurur!”
20-21-22 Eylül 2016 tarihlerinde “Darbe Var Darbecik Var” başlıklı üç yazı yayınlamıştım. Daha sonra 21. Kasım 2016 tarihinde “Kontrollü Darbe Girişimi” başlıklı bir yazı daha yazdım.
Bunları yazmaktaki amacım 15 Temmuz Darbe Girişiminin bize anlatıldığı gibi olmadığını, bazı olayların yerine oturmadığını, bu işte büyük bir “Yamuk” olduğunu anlatabilmek idi…
Bu görüşüm, Ulusal Basında yazan çok az sayıdaki yazarlar tarafından da desteklenmişti.
İlk kez Uluslararası bir yayın kuruluşu, 15 Temmuz’un bir darbe olmadığını yazdı!
AldriMer.no adlı dergide yayınlanan bir yazıda, NATO yetkilileri düzenli olarak kullandıkları bir danışma kuruluşuna 15 Temmuz’u araştırma konusunda görev verirler!
Bu araştırma raporu, NATO yetkililerinde, NATO üyesi ülkelerde, NATO İstihbarat Füzyon Merkezinde (NIFCA) mevcuttur. Yani tüm NATO ülkeleri bu raporu biliyor, ama bir tek biz bilmiyoruz!
Bu raporu Türk Kamuoyuna açıklamak, varsa itirazlarını yanlışlarını anlatmak, TC. Hükümetinin birinci görevidir. NATO doğruyu mu söylüyor, yoksa bizim koç gibi 15 Temmuzumuzu kıskandığı için
iftira mı atıyor? Bunun açıklığa kavuşması lazımdır.
Raporda öz olarak, Erdoğan’ın hazırlıklara 1 yıl önceden başladığı, kendisine muhalif olanların listelerini çok önceden hazırladığı, FETÖ’nün darbe girişiminde bulunmasına, kontrol altında bilerek izin verildiği, bu sebepten 15 Temmuz’un hemen ertesi günlerinde on binlerce kişinin tutuklandığı ve işten atıldığı anlatılmaktadır…
Biz, Türkiye’de yapılmış tüm darbelerin mağduru bir aileyiz.
Bu yüzden “Darbe” nasıl olur, “Darbecik veya Çakma Darbe” nasıl olur iyi biliriz.
Baştan beri 15 Temmuz’un Şahan Özbakar’ın Recep İvedik filmi gibi olduğunu söyledik durduk.
Darbe girişimini eniştesinden öğrenen bir Cumhurbaşkanı!
Darbeyi bastıracaklarına, düğünde halay çeken Kuvvet Komutanları!
Darbe girişimi günü bir odaya kapanıp, saatlerce başbaşa kalan ve telaştan Cumhurbaşkanını ve Başbakan’ı aramayı unutan Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı!
Hande’nin cep telefonundan konuşan ve halkı sokağa çağıran ama kendisi sokağa çıkmayan bir Cumhurbaşkanı!
Saatlerce tünelde saklanıp, telefonla darbecileri korkutmaya çalışan bir adet seçilmemiş Başbakan!
Kimden emir aldığı bilinmeyen ve halkın üzerine ateş açan sapık askerler!
Emir Subayları tarafından yere yatırılıp kafalarına basılan Orgeneraller!
Şeytanî bir plan uğruna, sokağa çıkartılıp yaşamlarını kaybeden zavallı insanlar!
Üzerinden 6,5 ay geçmesine rağmen hala lider kadrosu belli olmayan sözüm ona bir darbe!
Halkın filozofu Bergamus’a “Sence 15 Temmuz bir darbe mi” diye sordum!
“Eğer bu darbe ise, ben de filozof değil astronotum” dedi…
“Su akar darbe olursa Hulusi bakar ve Öcalan’ın hısım derecesinde yakını olan Fidan” bu yüzden mi TBMM ye gidip hesap vermekten kaçtılar? TBMM’ye hesap vermeye gitmeyen bu ikili, koşa-koşa İslamcı yazar Nuri Pakdil’i ziyaret edip, önünde el pençe durdular!
Nuri Pakdil; “1923 tamamıyla bir yabancılaştırma, değerlerimizden kopma dönemidir. 1923’ten 1950’ye kadarki dönem çok haşin bir şekilde yaşandı. ‘Allah’ demenin bile yasak olduğu bir dönemdi” diye yalan söylebilen biridir! Hulusi Akar’a da böyle bir dostluk yakışır! Nasılsa Cübbeli ile tokalaşmıştı! Sırada Menzilciler ve Hizbullah var!
Kim nereye kaçarsa kaçsın, nerede isterse saklansın, 15 Temmuz bir kumpas ise, Türk Milleti olarak bunun hesabını mutlaka soracağız…
İlk hesap sorulacak 3 Devlet Memuru;
Genelkurmay Başkanı-MİT Müsteşarı-Emniyet Genel Müdürüdür.
Bunlara emir veren siyasetçiler az sonra…
Sağlık ve başarı dileklerimle 31 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu
Rifat Serdaroglu | 31 Ocak 2017, 4:32 am

URL: http://wp.me/p3DAx3-lw