ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN “AÇ TAVUK”

1

Neredeyse fısıltı denilebilecek kadar kısık bir sesle ve yere bakarak;

–       Lütfiye, diye kısa bir cevap verdi, kendisine adını soran patronun karısına  ve  uzanıp dallardaki taze fasulyeleri toplamaya devam etti.

Civardaki sera üreticileri arasında en büyüklerden birisi olarak adı geçen patronu Şefik bey üç adam boyu yükseklikteki plastik seralarda sırıklara ve tavana bağlı iplere sarılmış, küçük birer ağacı andıran bitkilerde  taze fasulye yetiştirerek baba mesleğini devam ettiren babacan bir adamdı.  Fasulyelerin toplanma zamanı geldiğinde çok sayıda işçiye ihtiyaç olur,  civar köylerdeki kadın ya da erkek çavuşlar aracılığı ile  çoğunluğu kadınlardan oluşan  ameleler getirtilirdi.   Burdur’un Karamanlı,Tefenni ve Kemer ilçelerinde açık tarlada ve kapalı seralarda tarım yapıldığı için, oradaki işletmelerin işçi ihtiyacı hiç bitmezdi ve bu nedenle de çalışmak isteyen herkese hergün iş vardı.  Üstelik sonbaharda elma hasadı da başladı mı işçi ihtiyacı yörede tavan yapar, işçi ücretleri neredeyse ikiye katlanırdı.

Lütfiye bu işletmede fasulye toplamaya beşinci defadır geliyordu.  Devamlı kocası ile gezen patronun karısını bir kere uzaktan görmüştü ve yakından görebileceğini, hatta sesini duyabileceğini hiç beklemiyordu.  Boyalı olup olmadığı belli olmayan kısa sarı saçları, başındaki beyaz şapkası, beyaz deri ceketi, krem rengi deri çizmeleri, gül kurusu ruj sürülmüş dudakları ve etrafına kalem çekilmiş yemyeşil gözleri ile bir moda mecmuasından çıkıp gelmiş gibi görünen, ve de ileri yaşına göre çok güzel denilebilecek, o minyon tipli kadın şimdi bir kol mesafesi kadar yakınında kendisi ile konuşmaktaydı.

 –       Maşallah ne kadar güzel bir kızsın sen!  dedi Sermin hanım sevecen bir ses tonu ile, kimin kızısın?

 Kadının bakışlarından tedirgin olduğundan dolayı kızaran yanakları ile bir kat daha güzel görünen Lütfiye, günde yüz kere “dalga geçmek, çene çalmak yok!” diye bağıran Ümmühan çavuştan zılgıt yeme korkusu ile yine işine devam ederek, ama bu defa biraz daha yüksek sesle;

 –       Garaların Memet derler bubama…Yüsgek goyden.. dedi.

“Aslında Zındık Memet diye de çığırırlar bubamı” diye ilave etmek istedi ama diyemedi.  Zaten deseydi ne olacaktı ki?  Öyle dese bile, hiç o köye gitmeyen bu kadın yine de tanımazdı ki babasını.

Patron Şefik bey ve eşi Sermin hanım İstanbul’da üniversite yıllarında tanışmış, arkadaş olmuş ve sonunda evlenmişler.  Ama kaderin cilvesi ya; hiç çocukları olmamış. Şefik bey kardeşinin ve ablasının çocukları ile ilgilenip onlarla zaman geçirebildiğinden dolayı kendi çocuğunun olmamasını fazla dert etmemiş ama bu durum Sermin hanımın zaman zaman duyduğu mutsuzluğun yegane sebebi olmuş.

Beyaz  porselen tabak ortasına konmuş nazar boncuğu gibi parlayan mavi gözlü, sadece bir perçemi görünen altın sarısı saçlı, boyasız olduğu halde kiraz kırmızısı dudaklı, Amasya elması gibi al yanaklı güzel Lüfiyeden   gözlerini ayırmadan bakan Sermin hanımın bir an içi cızz etti. Ne var kendisinin de böyle bir kızı olsaydı!  Olsa mutlaka Lütfiye kadar güzel olurdu, bundan emindi.  Ya da….keşke bu Lütfiye’ye onbeş-onaltı yıl önce rastlasaydı da ne yapıp edip onu evlatlık edinseydi!

Lütfiye ana babasının ilk kızlarıydı.  Mehmet ve Hacer önce bir oğlan çocukları olsun istemişler ama uzunca bir müddet çocukları olmayınca bunu “Allah’ın gücüne gitti” diye yorumlamışlar ve  pişmanlık duyup “bir çocuğumuz olsun da isterse  çirkin bi kız olsun” diye dua eder olmuşlar.  Sonunda duaları kabul olmuş.  Bunu  da Allah’ın bir lütfu olarak algılayıp doğan kızlarının adını Lütfiye koymuşlar.   Saçsız, kaşsız, bembeyaz bir bebek olarak dünyaya gelen Lütfiye için kimisi çirkin demiş, kimisi peri kızı demiş, kimisi de büyüyünce kapkara olur merak etmeyin demiş.  Ana babasının esmer olmasına rağmen, ipek gibi altın sarısı lüle lüle saçlı, kaşı gözü yapma bebeğe benzeyen Lütfiye büyümüş, serpilmiş ama hep sarışın kalmış.   Lütfiye’den sonra her defasında erkek çocuk olmasını umut eden çiftin üç kızları daha olmuş.  Doğuştan esmer olan bu kızların isimlerini ise (ölmüş olan aile büyüklerinden esinlenerek) Cemile, Sıdıka ve Emine koymuşlar.   Kardeşleri ile bir araya geldiklerinde kara kargalar arasında rengarenk bir muhabbet kuşu gibi görünen Lütfiye son kardeşinin de esmer doğması üzerine annesine kendisinin neden tek sarışın çocuk olduğunu sormuş.  “Seni evlatlık almış idik” diye dalga geçmiş annesi ve “şaka edeyom..şaka, oğlan dayıya gız halaya neyim çekerimiş, sen herhal halan darafına çekmişindir” dediyse duyduğu bu “evlatlık” lafı Lütfiye’nin belleğinde hep bir şüphe olarak kalmış.

Birkaç metre arkasında kendisi gibi fasulye toplamakta olan annesine dönüp bakan Lütfiye ister istemez “geşkem evlatlık olsa idim  amma şu garşımdaki gözel ve zengin gadının evlatlığı olayıdım” diye düşünmekten kendini alamadı ve gayri ihtiyari uzunca bir iç geçirdi, avucu ile tuttuğu fasulyeyi şiddetle çırparak koparttı.

Babası da seracıydı ama adamcağızın topu topu iki dönümlük bir serası vardı, ki o da  Şefik ağanın seralarının yanında tavuk kümesi bile sayılmazdı. Ama ne yapsındı adam, gücü o kadarına yetmişti.  Dönüşümlü olarak kabak, salatalık, biber ve çilek gibi sebze meyve diker, bütün gün serasında çalışırdı.  Hasat günü geldiğinde karısı ve Lütfiye’yi başka işe göndermez,  hep beraber ürünleri hasat ederler, karton veya tahta kasalara dizerlerdi.  Ertesi gün yine karısı ve kızı başka yerde gündelik çalışmaya gider, baba Mehmet ise bir gün önce paketlenen ürünleri dua gücü ile yürüyen emektar kamyonetinin arkasına atar, civar köylerde kurulan pazarlarda satmaya çalışırdı.  Kendi ürünü olmadığı zamanlarda da boş durmaz, Antalya haline kadar gider muz alır, köylere götürüp pazarlar, birkaç kuruş para kazanırdı. Bazen şansı yaver gitmez, kendisi muzları aldıktan sonra başlayan haftalık yağmurlar dolayısı ile köylerde pazarlar kurulamaz ve kamyonentin arkasında beklemekten karararan muzları (artık tiksinecek noktaya gelinceye kadar)  kendileri yerler, kalanını da konu komşuya dağıtırlardı.

Köyün hemen hemen bütün adetlerine, geleneklerine ve göreneklerine gençliğinden beri muhalif olan baba Mehmet’e “Zındık” lakabını takmıştı köylü, zira Cuma’ya gitmeyi önemsememesi bile bu lakabı hak etmesine yetiyordu.  Onu kendileri gibi bir kalıba sokmak için yaptıkları konuşmaların nafile olduğunun farkına varan herkes ona “deli” gözü ile bakar olmuştu ama bir yandan da bu tuhaf adamdan da çekinmiyor değildiler.  Ya eski köye yeni adet getirirse, gençler onun gibi davranırsa, kendi otoriteleri ne olurdu?  Ayrıca, fazla üstüne varmak de biraz cesaret işiydi, deli bu, hepsini baltayla doğrar mı doğrardı yani!  Bu nedenle köyün tek bakkalı olan kayınbabası Müfit ağa ile de arası bozuktu.

Müfit ağa, sadece kendisine “Hacı Müfit Ağa” desinler diye, “hacıya” gitmiş gelmişti.

Mehmet onun hacca inanarak gitmediğinden emindi zira adamın “faizci” olarak namı her yana yayılmıştı ve de üstelik hacı olduktan sonra ne bakkal dükkanını ne de faizciliği bırakmış değildi.  Öyle ya, hacca gidenin bir daha terazi başına bile  geçmemesi gerekirdi.

Karısını ve kızlarını onun evine yollar ama Mehmet’in kendisi hiç gitmezdi.  Zaten sözü edildiğinde kayınbabası da “Bırakın ya o zındık herifi, canı cehenneme” der, görüşmemiş olmaktan memnun olduğunu söylerdi. Babası hacı olduktan sonra, Mehmetin karısı başındaki örütüyü tuhaf bir şekilde bağlar olmuştu. Mehmet birşeyler sezinlemiş ama hesap sormamıştı.   Bir akşam karısı yer sofrasını kaldırıp Lütfiye’yi çay demlesin diye yanlarından uzaklaştırınca, kocasının kızacağını bile bile;

–       Biliyon mu?  dedi ve sustu.

–       Neyi bileecemiş be gadın, söylesene, dedi ve sorgulayan gözlerle karısına baktı Mehmet.

–       Babam…anamınan habar eder imiş.

–       Ne ister imiş?

–       Heç bişi istemez imiş.  Gendisi hacı olduyudu ya…

–       Eee, bana ney onun hacısından, bacısından?

–       Şey derimiş…  bizim Lütfiye var ya?  Goca gız oldu, dışarılarda başını örtsün dorunum artık derimiş.  Çok geciktiler zati, derimiş.  Ele güne garşı bizi daha fazla irezil etmesinler derimiş.

–       Lan garı, sen ne diyon? Annamadım mı sanıyon?  O fayızcı Müfüt Ağa hacıdan geldiğinden belli sen gafanı çarşafa dolanmış su gabaana benzettin, seslenmedik.  Hinci sıra gızlara mı geldi?  Benim gızlarım istediği gibin geyinir, heç gimse garışamaz, o gader.  Bi daha da bu lafı getirme, gider o sülaleni gıyım gıyım ederim!

–       E al gızlarını başına çal emi Zındık Mehmet Ağa!  Hepsini gendine benzedecen sonunda. Köölü bizi yeteri gader defe goydu yetmedi, hinci de…

–       Ney hinci?  Orusbu mu deyecekler, galtak mı deyecekler saçları görününce?  Desinler lan, gendileri orusbu, beyinleri orusbu!  Sor onlara, neneleri de gafalarını böyle mi gapatır ımış? Onlar müslüman deel miymiş, yoksam hepten orusbumuymuşlar?  Nerden, ne zaman çıkmış bu ecat?

İki arada bir derede kalacağını biliyordu Hacer.  Nitekim öyle de oldu; bir yanda babası bir yanda kocası!  Deli kocasını daha fazla dellendirmemek için sustu.  Çayın gelmesini beklemeden gitti yattı.

Ana ve babası arasındaki  münakaşanın nedenini bilemeyen Lütfiye annesi için getirdiği çayı babasının dizinin dibine oturup kendisi içti ve o da sessizce kardeşleri ile beraber yattıkları odanın yolunu tuttu.  Yer yatağında çoktan uyumuş olan kardeşlerinin üzerinden atlayıp yer yer cilası dökülmüş olan elbise dolabının önüne gitti ve gıcırdayan kapaklarını yavaşça açtı.  İş kıyafetini çıkartıp katladı, yerleştirdi.  Soldaki kapağın içindeki aynada uzun uzun kendisini süzdü.  Acaba televizyonda gördüğü modern kadınlar gibi giyinse Mühendis Soner kendisini beğenir miydi?

Soner stajını yeni bitirmiş bir ziraat mühendisiydi.  Babasının bir arkadaşının aracılığı ile patronu Şefik beyin işletmesinde önce staj yapmış sonra çalışmaya başlamıştı.  Zekası ve çalışkanlığı ile kısa zamanda göze giren Soner, saygılı ve terbiyeli davranışlarıyla patronunun karısından da evlat muamelesi görmeye başlamış ve sonuçta işin tek sorumlusu haline gelmişti.  Ne var ki önünde daha askerlik görevi vardı bitirilecek. Olsundu, kısa dönem askerlik bitince işi yine hazır olacaktı, garanti almıştı bu konuda.

Üniversitede kız arkadaşları olmuştu Sonerin ama hiç birisi ile bir gönül bağı olmamıştı, hepsi ile sadece arkadaştı, o kadar.  Güzel bir karısı olsun istiyordu Soner, öyle ki; bakan bir daha dönüp baksın!  Biraz da görgülü ve kültürlü olsundu ki hayatı tam anlamı ile paylaşabilsinlerdi.  Henüz rastlamamıştı öyle bir kıza.   Ama güzellik açısından ilk defa bir kız dikkatini çekmişti; Lütfiye!  Acaba biraz okumuş muydu?  Bir sözlüsü filan var mıydı?  Son zamanlarda onu bayağı düşünür olmuş, Ümmühan bacının gurubu içinde çalışmaya geldiğinde, onu yakından görebilmek için, gerekli gereksiz seraların içerisinde gezer olmuştu.

Seralarda ve açık tarla tarımında çalışan kadınlar-kızlar güneşten veya soğuktan korunmak için başlarını bağlarlar, üstlerine uzun kollu bluz, kazak veya ceket, alta ise dallı güllü şalvar giyerler.  Ayaklarında ise mutlaka kışın yün çorap ve kauçuk çizme, yazın ise  ince siyah çorap ve kısa konçlu siyah  Ermenek lastiği olur.  Yani yüzlerinden başka bir yerlerini görmek mümkün değildir.  Hatta kışın çalışırken bulaşık eldiveni taktıklarından, ellerini bile göremezsiniz.

Fasulye topladığı seranın kapıdan uzak dip köşesinde çalışırken Mühendis Soner ile karşı karşıya geliverdi Lütfiye.

–       Merhaba, adın ne senin?

Bir başka erkek sorsa “Netçen adımı?” diye çemkirmeye hazır olan Lütfiye bu defa gözlerini yerden kaldırmadan;

–       Lütfiye, dedi, kalbi küt küt atarak.

Son zamanlarda Lütfiye de çaktırmadan Soner’i izler olmuştu.  Köydeki erkeklere hiç benzemiyordu.  Her zaman traşlıydı ve tertemiz giyiniyordu.  Bembeyaz dişlerini gösteren gülümsemesi ile ara sıra seyrettiği Türk filimlerindeki artistlere benzetiyordu onu.

Boy aynasında iyice kendisini inceledi Lütfiye.  Mühendis Soner bey belki kendisini beğenirdi ama cahal bir köylü kızını n’etsindi ki?  Sessizce dolap kapaklarını kapattıktan sonra, ışığı söndürdü, yatakta kendisine ayrılan yere süzüldü.  Uyku tutmadı bir türlü.  Fatma Girik’e benzetirlerdi kendisini.  Bir filim aklına geldi.  Zengin bir şehir oğlanının arabası bozuluyor dağlarda. Eşkıya gibi giyinmiş Fatma Girik onu kurtarıyor, hemen o gece orada evleniyorlar.  Arabası tamir olan oğlan sabah şehire gidiyor bir daha da köye gelmiyor.  Kız da silahı alıp şehire oğlanı bulmaya gidiyor.  O ara zengin babacan bir adam konuyu öğreniyor ve kızın oğlandan intikam alabilmesi için  bir plan yapıyor.  Kıza özel öğretmenler tutuyor.  Çeşit çeşit modern giysiler alıyor.  Kızı prenses gibi yaptıktan sonra kendisini cahil ve kaba diye bırakıp gitmiş olan şehirli kocasının karşısına çıkartıyor.  Onu başkası sanan oğlan deli gibi aşık oluyor.  Yine evleniyorlar ama düğün bitip ikisi yalnız kalınca oğlan ne görsün?  Karşısında köylü kıyafeti ile eski karısı!  Ne kadar heyecanlanmış, ne kadar gülmüş ve ne kadar sevmişti o filimi!  Lütfiye ve kız kardeşleri, babaları yasak etmediğinden, hangi filim oynasa filim bitene kadar televizyon izlerlerdi.  Oradan birçok şey öğrenmişti Lütfiye ama bir türlü konuşmasını düzeltememişti.

 –       Okul bitirdin mi hiç?  diye sordu yine Soner.

–       İlgogul üçten dergettim.

–       Baban mı okutmadı seni?

–       Bubama galsa oguturumuş ama anam garşı gelmiş idi.  Gız gısmısı oguyup da nedecek diye tuttururumuş.  Serada iş de var ya gayrı, babam da boşver oguma isderisen dimiş idi.

 “Ah ulan kader” dedi Soner içinden, “yazık olmuş bu kıza be!   Şehirli olsa çoktan ya filim yıldızı ya da manken olurdu şimdiye kadar!”

 –        Kaç yaşındasın Lütfiye?

–        On yedi.

 Sonerin alkol ile arası pek iyi değildi ama o gece birkaç duble atmaya sonsuz bir istek duydu.  Patronuna ait olan arabaların birisine atladı, geç olmadan kasabaya indi bir markete gidip bir ufak rakı, beyaz peynir vs. aldı, lojmanına döndü.  Odasında balkon olmadığı için balkon niyetine kullandığı dama çıktı, hala ufukta kaybolmamış kızıllığı seyre daldı.  Koyu pembeye bulanmış bulutlar ne kadar da Lütfiyenin yanaklarına benziyordu!  Birinci duble henüz bitmişti ki:

–       Olsun be, dedi olsun!  Herşeyin bir çaresi var.  Kız daha onyedisinde.  Nişanlan, askere git.  Altı ay sonra gel, en geç bir yıl sonra da evlen.  Bir iki yıl içinde ne biliyorsan ona da öğret.  Neden olmasın?  Diploması yoksa yok!  Kızın bir yavuklusu yoksa, babası da razı gelirse, bitti bu iş!

 Antalya’daki yazlıklarının balkonunda çaylarını yudumlarken;

–       Bey, bak ne diyorum, dedi Sermin hanım.

–       Söyle bir tanem.

–       Şu bizim Soner, diyorum, ne var Lütfiye ile evlense ya.

–       Lütfiye de kim?

–       Hani o gün serada konuştuğum o güzel köylü kızı var ya? İşte o.

–       Haa, o kız mı?  Evet, Allah için çok güzel kız.  Ama hanım Soner gibi bir mühendisle o amele kız?  Olmaz be hanım, olmaz.

–       Aaa… neden olmazmış hayatım?  Öyle de bir yakışırlar kiii!  Hem benim elime versinler, altı ayda sosyeteyi kıskançlıktan çatlatacak bir dilber haline getiririm o kızı valla.

–       Sana inanıyorum canım, yaparsın yapmasına da… Soner ne der, kız ne der, kızın babası ne der?

–       Sen parayı bastırırsan hepsi evet der, dedi Sermin hanım, yarı şaka yarı ciddi bir eda ile.

–       Öyle deme be hanım, gönül işi bu para ile olmaz. Hem neden parayı ben bastırıyormuşum?  Kabak neden benim başıma patlıyor? Söyle bakalım, dedi  Şefik bey gülerekten.

–       Bu yaştan sonra iki çocuğun olmuş olacak da ondan Şefik Ağa!

 Patron vekili olan Soner, normalde,  çavuşların guruplar halinde minibüslerle getirdikleri işçileri çalışma sırasında öğlene doğru sayardı.  Bu defa Ümmühan çavuşun minibüsü işletmenin giriş kapısında görünür görünmez yerinden fırladı, her zamanki gibi minibüsten önce kendisi inen çavuşa “kaç kişi getirdin?” diye sordu.  Niyeti işçi saymak filan değil, bir an önce Lütfiyeyi görmekti, ama minübüs boşaldı, Lütfiye yoktu.  Şüphe çekmeden nasıl sorsaydı onu acaba?

–       Bakıyorum en iyi işçini getirmemişsin bugün Ümmühan çavuş?

–       Kim ki o?

–       Hani bir kız vardı ya… sarı bir kız?

–       Haa, sen Lütfiyeyi deyon.  Niye bunnar iyi değel mi mehendis oolum?

–       Yok, tabii iyiler de…o hasta filan mı diye merak ettim.

–       İyi iyi… Babasının serasında çilek işi var bögün.

–       Neyse, işçilerimiz hasta filan olmasın da…

 “Allah, allah”, dedi Ümmihan çavuş içinden, “gaç işçi hasta oldu sormadıyıdı da, yeni mi aglına geldi sormak, ne oldu ki hincik?”

Fasulye hasatına yine üç gün ara verildi ki küçük fasulyeler irileşip standart boya ulaşsın.  Hasat günü yine amele minibüsleri bir bir gelmeye başladı seralara.  Soner bu defa utandı, oturduğu yerden kalkmadan gelenlere bakmaya başladı.  Ohh bee..bu defa Lütfiye gelmişti!  Yine bir fırsat yaratıp birkaç soru daha sorabilecekti demek.  Olmalıydı bu iş olmalıydı.  Tedbirli davrandı Soner, Ümmühanın amele gurubuna hiç yaklaşmadı.  Birkaç saat sonra nasıl olsa bir punduna getirip serada bulurdu Lütfiyesini.  Dikkat çememeliydi zira her serada en az on kız çalışırdı.  Ümmühan onları susturmasa çalışırken kızların çeneleri durmaz, şakalaşırlar, dedikodu yaparlar ve hatta, dolan sandıkları dışarıya taşıyan erkekler yokken,  şarkı bile söylerlerdi. Ulu orta Lütfiye ile konuşup ne kendisini  ne de kızı dile düşürmek istemiyordu.

Beklenmedik bir şey oldu; Şefik Bey’in siyah Mercedes arabası belirdi dış kapıda.  Hayırdır inşallah, dedi Soner kendi kendine, bu kadar erken ve habersiz hiç gelmezlerdi.  Ne oldu acaba?  Yerinden fırladı, onları karşıladı.

 –       Kolay gelsin, dedi Şefik bey, hem ona hem de çok eskiden beri tanıdığı bir erkek çavuşa.  Egeli çavuş, patrona olan yakınlığını ispat ederek hem Soner’e hem de diğer çavuşlara hava atmak için yılışık bir şekilde;

–       Goleyse başına gelsin Şefik Ağa!  Nassın bakem? dedi.

–       Sağol, yuvarlanıp gidiyoruz, diye kısa kesti Şefik bey ve Soner’e dönerek;

–       Soner,evladım, arabada Sermin ablanın yaptığı ayran var.  Bir kız çağır bardaklara doldursun da içelim.  Şu ilk serada sarı bir kız vardı, onu çağır, dedi otoriter bir tavırla.

İçinden “körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz, canıma minnet! diye düşünen Soner;

–       Tabi Şefik Bey, derhal! dedi, komutanına tekmil veren bir asker gibi.

 O ana kadar sesi çıkmayan Sermin hanım “Siz işinize bakın, zaten ben o tarafa yürüyeceğim, Lütfiye’yi beraber getiririm dedi. Demek Sermin hanım onun adını da biliyordu.  İyiye işaretti bu ama Soner bu tesadüfün zaten bir tezgah olduğunu nereden bilecekti.

 –       Bak Zındık Mehmet ağa, bubamın ne didiini bi yannı bırak, gonu gomşunun dedigodusu başladı bilem.  Sen daha gızının gafasını gapattırma tamam mı?

–       Yaa avrat!  Gızın zati her yannı hep kapalı deel mi?  Evde açılır garip, daha ne istersiniz be?

–       Gazın ayaa ööle diyel işte!  Püskül püskül saçları sarkmaz mı?  Onu da gapatsa n’olur sankim?  Eyi kim Estanbolda bi asgerlik yapmışın.  Moderin deyi deyi gavura benzedeceen bizi.

Zaten o gün işi ters giden Zındık Memet bu konuda daha fazla bir münakaşa olsun istemiyordu;

–       İyi, taman,  get gendine sor.  Gendi ister ise gapansın.  Ne halınız varsa görün Allaan cahalları! diye bağırdı.

 Soner bu arada işletmenin önündeki dut ağacının altına bir sehpa ve iki tahta sandalye attırmış, kendisi için de boş bir zirai ilaç tenekesini ters çevirerek tabure haline getirmişti.  Arabadan ayran şişelerini Lütfiye’ye veren Sermin hanım az önceki neşeli halinin aksine çok bozuk bir yüz ifadesiyle geldi oturdu.

 –       Ne oldu canım?  Dutun altına oturduk,  dut yemiş bülbüle döndün.

Bilseydik başka yere otururduk.

–       Şaka etme Allahını seversen Şefik Bey, havamda değilim.

 Ayran bardaklarını tepsiye dizip dolduran Lütfiye, kendisini kız istemeye gelen dünürcülere kahve ikram eden müstakbel bir gelinmiş gibi hayal etti bir an.  Allahın  hikmeti olmalıydı bu.  İster misin onu gerçekten evlatlık alsınlar?   İster misin Soner ile evlendirsinler?  Titreyen elleri ile ayranı ikram etti oturanlara ama nedense hepsinin  neşeleri yitmiş ve suratları allak bullak olmuştu.  Bir şey olmuştu ama neydi?

Soner Lütfiyenin her zaman görünen saç perçemlerinin bebek takkesi gibi bir şey ile kapatılmış olduğu fark etmiş  ve  elektriğe çarpılmış gibi olmuştu, zira daha önce böyle bir şey yoktu.  “Her şeyi düzeltebilirim ama bunu yapamam diye geçirdi içinden”.  İnanç meselesiydi bu ve uyuşamayacakları belliydi.

“Ben demiştim olmaz diye, bak oğlan neredee, kız neredee?” diye düşünüyordu Şefik bey.

“Eyvah ki ne eyvah, az daha büyük bir hata yapacaktım!”, diye düşündü Sermin hanım. “Birisi zeytin yağı diğeri ise su imiş meğer, bir türlü karışmazlar ki!”  Yenilmiş bir takımın kaptanı gibi hissetti kendisini.

“Şu anamın lafını dinneyip nerden daktım gafama bu çaputu, diye düşündü Lütfiye,

gaşıntıdan duramıyom.  Ama daktırdılar bi dafa, bubama da desem çıkattırmazlar ki artık! Evlensem, gızım olsa heç mi heç gafasını gapattırmam.  Kellemi gesseler gapattırmam!

 Bardaklardaki ayranın daha yarısını içmeden Şefik Bey ve Sermin Hanım kalktılar,

tek söz etmeden arabalarına doğru yürüdüler…  Güle güle bile diyemedi Soner, ani bir tokat yemiş gibi sersemlemiş, donmuş kalmıştı.  Zaten konuşamazdı ki güle güle desin, yumruk gibi bir şey sanki boğazını tıkamıştı, yutkunamıyordu bile.

“Hayalı bileme gözeldi”, diye düşünüyordu Lütfiye bardakları toplarken, “ağalara

evlatlık olmak…Mehendisinen evlenmek…” 

Yine bir filimde duyduğu sözü gayri ihtiyari sesli sesli tekrarladı;

 “Ac davuk gendini buğda ambarında görürümüş!”

Elindeki tepsiye düşen birkaç damla dikkatini çekti.  Hayret, yağmur da yağmuyordu halbuki!

Adil Karcı

02.04.2017

 

KİM YAPTI : KONTROLLÜ DARBE GİRİŞİMİ

Rıfat Serdaroğlu

KONTROLLÜ DARBE GİRİŞİMİ

Tek başına AKP İktidarı 14’üncü yılını tamamlayıp, 15 yaşına girdi!

Bu sürede FETÖ, en çok Adalet Bakanlığında örgütlendi. Aynı zamanda

HSYK Başkanlığı ve HSYK Başkan Vekilliği görevlerini yapan Adalet

Bakanlarından ve Müsteşarlarından yargılanan, tutuklanan bir kişi bile

yok!

Var mı? Vallahi de billahi de yok!

Kim bunlar?

Bakanlar; Cemil Çiçek (5 yıl), Mehmet Ali Şahin (2 yıl), Sadullah

Ergin (4 yıl), Bekir Bozdağ (3 yıl)

Müsteşarlar; Kenan İpek-Fahri Kasırga- Ahmet Kahraman

Bu 7 (YEDİ) kişi, 2002 yılından bu yana Adalet Bakanlığının tüm

birimlerindeki özellikle HSYK (Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu) ve

Yüksek Yargıdaki yapılanmalardan, atamalardan, usulsüzlüklerden hem

teker-teker hem de müteselsilen sorumludurlar.

Bugünden 1 yıl kadar önce, cep televizyonlu gazeteci Hande Fırat

Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ’a ayrı-ayrı soruyor;

“Sayın Bakan, kamuoyunda yaygın olarak bir kanaat var! Cemaatin

özellikle Yüksek Yargıyı ele geçirdiği, kararların Cemaatin isteğine

göre verildiği söyleniyor! Siz ne diyorsunuz?”

Ergin ve Bozdağ, yaklaşık olarak aynı şekilde yanıt veriyorlar;

“Yok efendim, hiç öyle şey olur mu? Külliyen yalan. Biz, işe almada ve

atamalarda liyakat esasına göre hareket ederiz!”

1 hafta önce, HSYK eski Başkanvekili Ahmet Hamsici’nin ifadesi

yayınlandı. Yüksek Yargıç olan Hamsici şunları söylüyordu;

“Ben, Fethullah Gülen Cemaati mensupları sayesinde altın bir nesil

yetişeceğini düşünmüştüm. Ama 53 yaşına girdikten sonra, altın nesil

değil, katil nesil yetiştirdiklerini gördüm. Pişmanım, beni de

kandırmışlar!”

2011 yılı Danıştay ve Yargıtay seçimlerini anlatan Hamsici;

“Seçim Sonucu Cemaatin daha önce belirlediği 108 adaydan 107’si

Yargıtay üyesi seçildi. Danıştay’da ise adayların tamamı seçildi.

Bakan Sadullah Ergin ve Müsteşar Ahmet Karaman’ın talimatıyla Genel

Sekreter Mehmet Kaya’nın evinde Cemaat elemanları ile beraber adayları

belirledik!”

Vicdan ve akıl sahibi herkes şu soruya cevap vermelidir;

FETÖ’nün, Adalet Bakanlığı-HSYK ve Yüksek Yargısındaki

örgütlenmesinden, Bakanlık Müsteşarlarının- Adalet Bakanlarının-

dönemin Başbakan’ının haberleri ve izinleri olmaması mümkün müdür?

O zaman, sorumlu bu kişiler yargılanmadan, tutuklanan- işinden atılan

100 binden fazla kişi için verilen kararları hangi hukuk ahlakı, hangi

sağlıklı beyin, hangi dürüst vicdan kabul edebilir ki?

Adalet Bakanlığı bünyesinde yapılan FETÖ-AKP organize suç anlaşmasını

Türk Silahlı Kuvvetlerinde, Emniyet Teşkilatında ve MİT’te

yapılmadığını kim iddia edebilir?

Uzun yıllar Türk Devleti adına yurtiçi ve yurtdışında görev yapmış bir

istihbaratçı dostum ziyaretime geldi. İlerde, belgeleriyle kitap

haline getireceği çalışmasından bahsetti. Onun 15 Temmuz Darbe

Girişimi ile ilgili düşüncelerini sordum. Özetle şunları anlattı;

“İstihbarat dünyasında bu olayın adı “Kontrollü Darbe Girişimidir.”

Büyük çaptaki uyuşturucu operasyonlarında, terör örgütlerinin

çökertilmesinde benzeri olaylar yaratılır ve sonuç alınır.

Kitabımda belgeleriyle yazacağım gibi 15 Temmuz, bizzat devleti

yönetenlerin kontrollü olarak götürdükleri, kamuoyuna “Darbe

Yapıyorlar” görüntüsü verilen, gerçekte ise hem kışkırtılıp darbeye

kalkıştırılanların hem de yönetime karşı olanların tamamının

temizlenmesini sağlayan bir operasyondur.”

Abartmıyor musun, 241 kişi ölmedi mi, diye sordum?

O da bana şunları sordu;

– AKP, Cumhuriyet’in değerlerine karşı olduğunu açıkça söyleyen parti değil mi?

-FETÖ ile, menzilimiz, yolumuz (İslam Devleti) aynıdır, demediler mi?

-Darbe girişiminin hemen ertesinde on binlerce insan ya tutuklandı ya

da işten atıldı. Bu kişilerin sadece isimlerini ve ifadelerini yazmak

için aylar gerekir.

Bu durum listelerin yönetimin elinde önceden hazır olduğunun kanıtı değil mi?

-FETÖ’nün ayak takımının temizlendi, tepe noktalara ve örgütün siyasi

ayaklarına dokunuldu mu?

Tekrardan, kardeşim insanlar öldü, değer mi diye sordum!

Güldü ve şunları söyledi;

“Hedefiniz rejim değişikliği, özellikle dine dayalı bir diktatörlük kurmaksa,

200-300 insan ölmüş, kimin umurunda? Humeyni hareketinin, yönetimi ele

geçirirken, rakiplerini yok ederken neler yaptığını, nasıl çakma

darbeler yarattığını iyice araştırın, gerçeği göreceksiniz!

Son olarak şunu söyleyeyim, MİT bu konuda çok etkin rol oynadı!”

Dostumu yurtdışına yolcu ettim ve çok iyi bildiğim bir kuralı bir daha

hatırladım;

Siyasette iki kişinin bildiği sır değildir ve hiçbir şey gizli kalmaz…

Halkın Filozofu Bergamus’a 15 Temmuz’u sordum! Sen ne diyorsun, diye?

“Darbe haberi enişteden, darbeciler listesi yengeden, kahramanlar

yeğenlerden! Böyle darbe mi olur a üstad?

Sağlık ve başarı dileklerimle 21 Kasım 2016

Rifat Serdaroğlu

BeğenDaha

ADİL KARCI’DAN “BAZILARI SICAK SEVER”

ARKADAŞIM ADİL KARCI’DAN
“BAZILARI SICAK SEVER”

Elinde tutmakta olduğu, yaprakları sararmış ve buruş buruş olmuş eski bir derginin iç sayfalarının birisinde gördüğü bir kadının siyah beyaz resmi dikkatini çekmiş, resmin yanındaki yazıyı dudaklarını kıpırdata kıpırdata okumaya çalışıyordu Yaşar.
“Ba-zı-la-rı sı-cak see-verrr”, “so-me li-ke it hot”.
“Güzel bir kadın” dedi içinden, “kimdir ve şimdi nerededir acaba?”
Diğer resimde, pek de kadına benzemeyen, yine aynı güzel sarışın kadının önünde duran ama aksine uzun ve kapalı elbiseler giyinmiş, tuhaf görünümlü iki kişiye de kısaca baktıktan sonra üçüncü resimde onların erkek olduğunu anlayıp kaldığı yerden okumaya devam etti.
“1959, ko-me-di fi-li-mi”! İçinde bir burukluk hissetti. O güzel kadın şimdiye kadar ya çoktan ölmüştür ya da yaşıyorsa iki büklüm nine olmuştur ve de bir kenarda unutulup gitmiştir diye düşündü.
Hayat ne acımazdı be!

Mahallelerdeki çöp konteynerlerinden kağıt ve naylon torba toplayarak geçimini sağlamaya çalışan gençlerden birisiydi Yaşar. Elindeki eski dergiyi ise karıştırmakta olduğu konteynerde bulmuştu. Aslen Niğdeliymişler. Orada geçimini temin etmekte zorlanan dedesi, haftalar süren yolculuktan sonra yaya olarak Torosları aşmış ve “taşı toprağı altın” diye bilinen Çukurova’ya inmiş. Niyeti bir iş bulup sonra ailesinin geri kalanını da Adana’ya getirmekmiş. Gelmesine gelmiş ama anlatıldığı gibi her tarafı altın dolu değilmiş Çukurovanın. Adana’nın güneyindeki Yüreğir ovasında bolca pamuk ekilirmiş o zamanlar. Pamuk tarlalarında çalışan işçiler aşiret halinde Diyarbakır-Mardin-Urfa civarından getirtildikleri için onların aralarında bir yabancı olarak iş bulmak hiç de kolay olmamış. Başka yörelerde “çavuş”, Çukurovada ise “elçi” denilen işçi başına yaptığı yalvarmalar sonucunda, bir pamuk tarlasında rica-minnet bir iş bulmuş. Görevi kadınların topladığı pamukları çuvallara doldurmakmış. İş bulmanın verdiği coşkuyla ve de kendisini elçiye beğendirmek amacı ile herkesten çok gayret sarf edermiş çalışırken. Yemek paydoslarında herkes bir ağacın altına çekilip zeytin-ekmek-domates ve yoğurttan oluşan yemeklerini yerken kendisi traktör römorkunun gölgesinde peynir-ekmek ve civardaki tarlalarda hasat artığı olarak kalan çatlak-çürük karpuzlardan oluşan azığı ile kendisine ziyafet çekermiş Şerif dede. Önceleri herşey iyi gidiyormuş ama ah şu Çukurova’nın sarı sıcağı da olmasaymış!
Niğde’nin soğuk kışlarına, serin yazlarına alışık olanlara haliyle zor gelir sıcakta çalışmak tabii ki.
Nitekim iki hafta kadar sonra bir gün çalışırken başı dönmüş, gözleri kararmış ve olduğu yere yığılıp kalmış. “Beynine güneş geçti” diye hastaneye kaldırmak istemişlerse de, daha onu hastaneye taşıyacak bir araç bulunamadan çoktan ölmüş gitmiş zavallı!

Şerif dedenin ölümünü Adana’daki bir hemşerisi günler sonra haber edebilmiş Niğde’deki yakınlarına ama gelen akrabalar dedenin biriktirdiği altınları değil ancak mezarını bulmuşlar. Zira, tarlada yatıp kalkan Şerif dedenin evi filan da olmadığı için, daha ailesi gelmeden cenazeyi işçiler kaldırmışlar ve adamcağızı yakındaki bir koyun mezarlığına gömmüşler. Niğde’den gelen aile fertleri ise bir daha geri dönmemişler, elçi aracılığı ile patronun verdiği helallik parasıyla civardaki en büyük şehir Adana’nın kenar mahallelerinin birisinde bir gecekondu kiralamışlar ve eskiciliğe başlamışlar.

Hatıralara dalan Yaşar elindeki mecmuaya bir daha baktı, atmaya kıyamadı, isimlerini hiç duymadığı Marilyn Monroe, Tony Curtis ve Jack Lemmon’un resimlerinin bulunduğu sayfayı özenle yırtarak dergiden ayırdı, katladı, arka cebine koydu.

“Lan bu Suriyelilerden de bıktık be!” diye bağırdı, sanki karşısında birisi varmış gibi, “Çöpleri karıştırıyonuz, bari poşetleri gönteynerin içine geri tokun be, ne lan bu?” Belli ki konteynerin gölgesinde oturmak gelmişti içinden ama temiz bir yer bulamamış olmalıydı, o sebeple gıcık olmuştu. Dayanamadı, etrafa saçılmış çöpleri toplayıp söylene şöyle konteynere doldurdu. Kendisi de naylonunu satmak için çöp torbalarını boşaltıyordu ama içindeki çöpleri yola değil yine konteynere döküyordu!

Kendisinden önce o gün o konteynere uğramış olan başka bir toplayıcının naylon torba, karton kutu gibi para edecek şeyleri alıp götürmüş olduğu anlayınca konteyneri daha fazla eşelemedi. Zaten eskilere daldığı andan beri canı bir sigara istemişti. Dersanenin önüne sigara içmeye çıkmış olan iki öğrencinin biraz önce vermiş oldukları ve gömlek cebine özenle koyup sakladığı iki yabancı sigaradan bir tanesini çıkarttı, haftalar önce çöpte bulduğu, içinde yarısından az gazi kalmış olan plastik çakmakla sigarasını yaktı. Az önce temizlediği kaldırıma, konteynerin gölgesinin düştüğü tarafa oturdu, sırtını bahçe duvarına dayadı ve yorgun ayaklarını uzatabildiği kadar uzattı.

Yaşar doğduğunda çelimsiz bir bebekmiş. “Yasamaz, olur” demiş konu komşu. Kulağına ezan okutup adını Yaşar koymuşlar yaşasın diye, yaşamış. Anası, babası ve kız kardeşi ile yuvarlanıp gidiyorlarmış kendisi ilk okulda öğrenciyken. Eskiciliği çoktan bırakan babası Adıyaman’ın ilçe ve köylerinden getirdiği beyaz peynirleri satma işine girişmiş. Hem bakkalara toptan verdiği, hem de mahalle mahalle el arabası ile dolaşarak perakende sattığı peynirler oldukça beğenilmiş. Diğer gecekondu komşularını kıskandıran buz dolaplarını, televizonlarını ve de koltuk kanepe takımlarını o sıralar alabilmişler. “Ben daha kamyon da alaçam, tamamen toptana çalışaçam, paraya para demeyecem, bekleyin görün” diyen babasının maalesef ömrü vefa etmemiş. Güneşin kafaları kelle gibi ütülemekte olduğu bir gün Cuma’dan çıkıp yolu karşıdan karşıya geçerken başı dönüp bir kamyonun altına düşmüş. “Baba oldu” diye haber gelmiş eve. Olayın ciddiyetini kavrayamayan Yaşar arkadaşlarının serinlemek için girdiği kanalete ayaklarını sarkıtmış, kötü haberi duyduğu halde elindeki macun şekeri bitene kadar yerinden kalkmamış.
Ağıtlarla geçen bir geceden sonra, ertesi gün öğlen namazı bitince, yine sarı sıcağın altında terleye terleye gömmüşler babasını.

Annesinin okumasını istemesine rağmen, zaten hiç sevemediği okulu bırakmış Yaşar. Evlere temizliğe giderek geçimlerini sağlamaya çalışan annesi onu bir kaynakçı ustasının yanına çırak vermiş önce. Elektrik kaynağı yaparken çok parlak ışık çıkartan elektrodun (kaynak çubuğunun) ucuna gözlüksüz olarak (ustasının tabiri ile “öküz gibi”) bakarken geçici olarak görme yetişini kaybetmiş. Neyse ki haftalar sonra gözleri normale dönmüş. Kaynak yapmanın inceliklerini orada öğrenip tam kalfa olacak ve hatırı sayılır bir haftalık alacakken ustası dükkanı kapatmak zorunda kalmış. Ustanın ifadesine göre eski işler yokmuş ve zarar ediyormuş artık. Zar zor kaynakçı olarak bir iş bulmuş bir atölyede. Sahibi elektrik mühendisi olan, elektrik panoları imal eden bir firmaymış bu. Elektrik işlerinden de biraz anlar olmuş ama bu defa da patron sıcaktan kaçıp yaylaya giderken trafik kazası geçirmiş ve böylece atölye kapanmış. Saygı duyduğu ve sevdiği mühendis patronunu da yine sarı sıcağın beyinlere işlediği bir yaz günü toprağa vermişler. Zaten askerlik çağı geldiğinden dolayı yeni bir iş aramaya gerek duymamış, gidip şubeye “teslim” olmuş. Burdur’a Er Eğitim Tugayı’na postalamışlar onu. Kendisini askere uğurlamaya gelen ve askerlik tecrübesi olan mahalle erkeklerinin akıl verdikleri gibi davranmış. Daha ilk gün “mesleğin ne?” diye sormuş komutan, o da kendisine ezberletildiği şekilde, ve de bağıra bağıra, “Gaynakçılıııık ve elettirikçiliiik…Emret Komutanıııımmm!” diye karşılık vermiş. “Sen kademeye, yallah” demiş komutan,”tamirhanede ustaya ihtiyaç var.” Hakikaten rahat etmiş askerlikte, eski ustalarından öğrendiği pratik ölçme-biçme ve hesaplama teknikleri saygınlık kazandırmış kendisine.

Askerlik bitiminde iş bulamamış. Mahalle arkadaşlarının yapmakta olduğu gibi kağıt toplayıcılığına başlamış o da. Bu arada kız kardeşine bir talip çıkmış, kısa zamanda evlendirmişler ve kızı Mersin’e gelin vermişler. Yapmakta olduğu işten birkaç kuruş kazanmaya başlayınca Yaşar annesinin artık temizlik işine gitmemesini ve evde dinlenmesini istemiş. Ama anadir bu, “Daha seni everemedik oğlum, Yaşarım, biraz daha işe gidem de seni baş-göz edek” demiş kendisine. Öyle ya, kendisi de Yaşarı’ın annesi gibi dul olan komşu Hayriye teyzenin kızı Gülcan ne olacak? Sözlü gibi bir durum var arada ve kız tarafı bir hareket beklemekte. “Tamam ana”, demiş hem kızarak hem de için için sevinerek, “ben evlenince sana iyi bakarık, hemi rahat eden hemi de namazını niyazını gacirman bundan kelli”.

Bunları düşünürken Yaşar’ın önünden hoparlöründen kulakları sağır edercesine bir oyun havası fışkıran minibüs geçti. Uykudan aniden uyanıp yataktan fırlamış gibi korku ile kendine geldi. Yine birileri seçim için yaygara kopartıyor olmalıydı ama neyin seçimiydi bu? Daha geçenlerde birkaç seçim olmamış mıydı? Aklı ermiyordu Yaşar’ın bu işlere. Ateşi yana yana filtreye dayanmış sigarasından son bir nefes daha çekti. Sigarayı kaldırım taşına bastırıp söndürürken ister istemez düşündü; acaba okusaydı kendisi de minibüsün üstünde kocaman fotoğrafı olan adam gibi bir devlet adamı olabilir miydi ya da zengin? Kaçmış bir fırsata hayıflanmaya başlarken toparlandı ve “Yök beee, dedi sesli sesli “onların babaları-dedeleri okumuşturlar ya da zengindirler bidayetinden, benimkiler gibi bir sarı sıcağa dayanamayacak kadar zayıf herifler değillerdir ki! Hem bana ne bu seçimden meçimden yaaa… kim isterse seçilsin, kime ilazımsa da onnar getsin seçsin!”

Kalktı sağına soluna pat pat vurarak pantolonunu çırptı, sanki daha önce temizmiş de oturunca tozlanmışmış gibi. Güneş daha da fazla yakıyordu sanki bugün. “Yine yaz geliyor, yine pişeceez” diye düşündü, “sarı sıcaklar gelecek yakında…”

Gayri ihtiyari eli arka cebine gitti, katladığı dergi sayfasını açıp baktı, bu defa daha hızlı okudu; “Bazıları sıcak sever.”

“Ben o bazılarından deelim tamam mı? Sıcaada heç sevmiyom! Başımıza ne geldiyse bu sıcaklardan geldi!” dedi nefret dolu bir haykırışla.
Biraz önce itina ile katlayıp cebine koymuş olduğu sayfayı bu defa avucunda hışımla buruşturup çöp konteynerine fırlattı.
“Gaçmalı” dedi “gaçmalı, bu diyardan tümden gaçmalı! Ne seçimi biter ne sıcağı biter, gaçmalııı!”

Adil Karcı
30.03.2017

MILANKOVITCH CYCLES AND GLACIATION

Milankovitch Cycles and Glaciation

The episodic nature of the Earth’s glacial and interglacial periods within the present Ice Age (the last couple of million years) have been caused primarily by cyclical changes in the Earth’s circumnavigation of the Sun. Variations in the Earth’s eccentricity, axial tilt, and precession comprise the three dominant cycles, collectively known as the Milankovitch Cycles for Milutin Milankovitch, the Serbian astronomer and mathematician who is generally credited with calculating their magnitude. Taken in unison, variations in these three cycles creates alterations in the seasonality of solar radiation reaching the Earth’s surface. These times of increased or decreased solar radiation directly influence the Earth’s climate system, thus impacting the advance and retreat of Earth’s glaciers.

It is of primary importance to explain that climate change, and subsequent periods of glaciation, resulting from the following three variables is not due to the total amount of solar energy reaching Earth. The three Milankovitch Cycles impact the seasonality and location of solar energy around the Earth, thus impacting contrasts between the seasons.

Eccentricity

The first of the three Milankovitch Cycles is the Earth’s eccentricity. Eccentricity is, simply, the shape of the Earth’s orbit around the Sun. This constantly fluctuating, orbital shape ranges between more and less elliptical (0 to 5% ellipticity) on a cycle of about 100,000 years. These oscillations, from more elliptic to less elliptic, are of prime importance to glaciation in that it alters the distance from the Earth to the Sun, thus changing the distance the Sun’s short wave radiation must travel to reach Earth, subsequently reducing or increasing the amount of radiation received at the Earth’s surface in different seasons.

Today a difference of only about 3 percent occurs between aphelion (farthest point) and perihelion (closest point). This 3 percent difference in distance means that Earth experiences a 6 percent increase in received solar energy in January than in July. This 6 percent range of variability is not always the case, however. When the Earth’s orbit is most elliptical the amount of solar energy received at the perihelion would be in the range of 20 to 30 percent more than at aphelion. Most certainly these continually altering amounts of received solar energy around the globe result in prominent changes in the Earth’s climate and glacial regimes. At present the orbital eccentricity is nearly at the minimum of its cycle.

Axial Tilt

Axial tilt, the second of the three Milankovitch Cycles, is the inclination of the Earth’s axis in relation to its plane of orbit around the Sun. Oscillations in the degree of Earth’s axial tilt occur on a periodicity of 41,000 years from 21.5 to 24.5 degrees.

Today the Earth’s axial tilt is about 23.5 degrees, which largely accounts for our seasons. Because of the periodic variations of this angle the severity of the Earth’s seasons changes. With less axial tilt the Sun’s solar radiation is more evenly distributed between winter and summer. However, less tilt also increases the difference in radiation receipts between the equatorial and polar regions.

One hypothesis for Earth’s reaction to a smaller degree of axial tilt is that it would promote the growth of ice sheets. This response would be due to a warmer winter, in which warmer air would be able to hold more moisture, and subsequently produce a greater amount of snowfall. In addition, summer temperatures would be cooler, resulting in less melting of the winter’s accumulation. At present, axial tilt is in the middle of its range.

Precession

The third and final of the Milankovitch Cycles is Earth’s precession. Precession is the Earth’s slow wobble as it spins on axis. This wobbling of the Earth on its axis can be likened to a top running down, and beginning to wobble back and forth on its axis. The precession of Earth wobbles from pointing at Polaris (North Star) to pointing at the star Vega. When this shift to the axis pointing at Vega occurs, Vega would then be considered the North Star. This top-like wobble, or precession, has a periodicity of 23,000 years.

Due to this wobble a climatically significant alteration must take place. When the axis is tilted towards Vega the positions of the Northern Hemisphere winter and summer solstices will coincide with the aphelion and perihelion, respectively. This means that the Northern Hemisphere will experience winter when the Earth is furthest from the Sun and summer when the Earth is closest to the Sun. This coincidence will result in greater seasonal contrasts. At present, the Earth is at perihelion very close to the winter solstice.