VAN ÜNİVERSİTESİ NASIL KURULDU (DR. ÖZÇELİK OKAYER’LE SÖYLEŞİ)

Van YYÜ nasıl kuruldu!

Van YüzüncüYıl Üniversitesi (Van YYÜ) kuruluşunun 40. yılını kutluyor. 1982 yılındakurulan üniversitemizin kurulması için Vanlılar yoğun bir mücadele verdi. Bumücadelenin arka planında yaşanalar yazılmadı, pek de bilinmiyor. Üniversitemizinkuruluşunda en büyük pay sahibi Van Üniversitesi Kurma ve Yaşatma Derneği’dir. Dernek Başkanı Dr. Özçelik Okayer, yazılmayanları, konuşulmayanları, ilginç diyalogları,zorlu mücadeleyi, kırgınlıkları, memleketi Van’ı ve yaşamından kesitleri gazeteci İkramKALİ’ye anlattı.

Röportaj İkram KALİ/Van-İstanbul

Üniversite kuruluş mücadelesinden önce ailenizin hikâyesi ile röportajımıza başlamak istiyorum. Ailenizi anlatırmısınız?

Van’ın eski yerli ailelerinden Ulu Camii Baş İmamı büyük dedemden, yani babamın dedesinden dolayı soyadı kanunundan önce bize lakap olarak Mollaoğluları denilmiş. Büyük dedemin 8 oğluvarmış. Büyük dedem bir gün ailesini toplayarak artık Mollalık ile karnınız doymaz, toprağadönün demiş. Böylece o yıllarda köy statüsünde olan bugünkü İskele mahallesini ailemiz yurtedinmiş. Senelerce toprak ekip biçip hayvancılık yapmış babamın dedesi. Büyük dedem İskele koyu zenginlerinden Terzioğluları ailesinin evinde misafirlikte iken vefat etmiş. Rahmetli babam çok küçük yaşta anne ve babasını kaybedince dedesi Hacı Recep Efendi büyütmüş.

Babanız Van’ı, komşuluk ilişkilerini, yaşamından kesitleri sizlere paylaşır mıydı?

Babam Alı Rıza Okayer, 8 çocuk yetiştirmişti. Çocuklarının en kü.ük ferdi benim. Eski silahlar çakmaklı olduğundan babam çevresinde Çakmakçı Rıza Usta diye tanınırdı. Van Kalesi güneyindeki yakılıp yıkılarak harabeye dönen eski Van şehrinde Müslüman ailenin çocuğuolarak Ermeni ustasından silah yapım ve tamiri sanatının yanı sıra Ermeniceyi çok iyi anlayıpkonuşurmuş. Babam bu sanatla çoğunlukla İskele k.yünde Ermenilerin uğraştıklarını, ailemizin Ermenilerle iyi ilişkilerinin bu sayede iyi olduğunu, Ermenilerin kendi sanatlarını geneldeMüslümanlara pek öğretmediklerini anlatırdı. Babamın amcası Yakup Efendi de Ermenilerle Van Gölü’nde ortaklı taşımacılık, balıkçılık yaparak gemi işletirmiş.Babamın anlattığına göre komşuevdeki Ermeni mama annemi sabah kahvaltısına bazen davet edermiş. Babam İskele köyünden Zekâi Dağtekin’in babası Karakelleoğlu Zekeriya Dağtekin ile yakın arkadaşlardı.

Delikanlılık döneminde yakın arkadaşı Şıhkaralı (Gülsünler) Süleyman Solmaz (Süleyman Dayıeski Özel İdare Müdürlüğü Köy Hizmetleri Şefi, folklorcu ve iyi ata binen rahmetli MustafaSolmaz ve Osman Solmaz’ın babaları, Van Orta Ölçekli Sanayi Sitesi Yapı Kooperatifi BaşkanıFahri Solmaz’ın dedesi) ile Ermeni düğününe gitmişler. Ermeni gençler çok şarap içtiklerindensarhoş olup bizim çayırda düşüp uyuya kaldıklarından söz ederdi. Rahmetli AliYarımbatman’nın babası Kazım Usta ile Polatoğlu Sobacı Memiş Usta babamın meslekarkadaşlarıydı. Babam faytonculuk yapan Kâhya Mehmet ile birlikte bir süre faytonculuk dayapmıştı.1915’de Vanlıların büyük çoğunluğu katledildi, hayatta kalanlar ise canlarını kurtarmaküzere Diyarbakır’dan İstanbul’a, Adana’dan Trabzon’a yurdun dört bir yanına göç etmekzorunda kaldı. Sizin aileniz de muhacir olmuşmu?

1915 Ermeni isyanı ve Rus işgalinde Vanlı Müslüman aileler kadın, çocuk, yaşlı canlarınıkurtarmak için aç susuz yollara düşerek muhacir olmuş. Bizler trajik muhacirlik hikâyeleriylebüyüdük. 1915 Ermeni isyanının yıkım ve acı olaylarının yakın tanığı babam, 18 yaşındaymış.

Taşnak çeteleri .ncülüğünde başlayan Ermeni isyanı sırasında babam Ermenice bilmesisayesinde katliamdan kaçmaya muvaffak olmuş, yoksa Ermeni çeteler babamı da öldüreceklermiş. Hâlbuki isyan ve işgal öncesi Ermenilerin Türklerle münasebetleri gayetiyiymiş, hatta dostluk ve komşulukları varmış. İngiliz, Rus ve diğer gü.lerin kışkırtması sonucudevlet kurma hayaline kapılan Ermenilerin ayaklanması ile Van’da acı günler yaşanmış. Babam7 sene meslek öğrenmek için usta yanına giderek kalfa olmuş. Öğrendiği meslek kolunda altınbilezik olduğundan her zaman her yerde ekmeğini kazanmış. Ailemiz Urfa’ya göç etmiş, 8 yıl

Urfa’da, Van’a d.nüşte 1 yıla yakın Diyarbakır da kalmışlar. Ağabeyim Mevlüt Okayer 1919’daDiyarbakır’da muhacir çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Genelde Güney Doğu vilayetlerinde

yaşayanlarda sinek tarafından cilde yerleşen bir parazitin oluşturduğu yaranın izi görülür. Abimin yüzünde Diyarbakırlılara has şark çıbanı denilen bu iz vardı. Bu yara bir anlamda muhacirliğin iziydi.

Benim de ilkokulu okuduğum İn.nü İlkokulu’nda öğretmen olan merhum Mevlüt Okayer Hoca ilgili neler söylemek istersiniz?

Büyük abim Halk Eğitim Müdürü Mevlüt Okayer, iki ablam ilkokul öğretmeni, bir abim lise mezunudur. Abim Van Merkez Orta Okulu ( İn.nü İlkokulu’nun yerinde)’nu bitirdikten sonra 4 yıl Erzurum Darülmuallimin’den (Lise, aynı zamanda bir öğretmen okulu) 1939- 1940 yılında mezun olmuş. Gezici başöğretmen olarak devletin verdiği at ile Van’da köyleri dolaşmış. VanMilli Eğitim Müdürü ile köylerden kız çocuklarını toplayarak okumalarına sağlamış. Daha sonra Başkale’de öğretmenliğe devam etmiş. Prof. Dr. İlhan Atilla Dicle’nin dayısı avukat rahmetli Hüsnü Ayhan’ın Başkale’de öğretmenliğini yapmış. Avukat Hüsnü Bey ile çok güzel bir röportaj yapmıştım. Hüsnü Bey, öğretmeni MevlütHocanın yönlendirici ve destekleyici etkisinden söz ederek eğitim hayatına katkısını anlatmıştı.

Mevlüt Hoca nasıl bir öğretmendi?

Mevlüt Hoca, Hüsnü Bey’in zeki ve çalışkanlığını daha ilkokul çağında keşfederek babası SabriAyhan’ı ikna ve teşvik ederek eğitimine devamını sağlayarak çok başarılı avukat olmasınaneden olmuştu. Ayrıca gezici başöğretmen olarak Şüşanıs ( Kevenli) k.yünden Van MilletvekiliOsman Güla.ar’ın büyük babası Molla Marif’in oğlu Mehmet Güla.ar’ı eğitmen yaptırmıştır. Meşgeldek ( Gölkaşı) k.yünden eğitmen Sait de onun eseridir. Başkale’den sonra Erciş

Çelebibağ ve İskele k.yünde öğretmenliğin ardından 1961 yılında İskele Yatılı Bölge Okulumüdürlüğü yapmıştı. Van Halk Eğitim Müdürlüğü ve emeklilik dönemi onun neşesi, ilgisi kendinevi şahsına münhasır dönemiydi. O dönemlerde Vanlıların lakaplarını içeren folklorik çalışmayürüttü. Mevlüt Abimin büyük oğlu Kurtcebe Okayer, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi mezunuydu. Ankara Emniyet Sarayı’nda apandisitin patlaması sonucu 1979 kaybettik. Bir diğer oğlu Mehmet Kankılıç Okayer, emekli hâkimdir. Kızı Asuman emekli tarih öğretmeni, torunu didoktorudur.

Dr. Özçelik Okayer kimdir? Kendinizden söz eder misiniz?

1944 yıllında Sıhke Caddesi’nde evimizin yakınında bulunan kerpiç iki katlı ( Bugünkü 100. Yıl Pasajı’nın yeri) Van Doğum Evi’nde doğmuşum. Kerpiç bina eşraftan rahmetli Hüsnü Y.rükKonağı’nın ekiydi. İlk, orta ve lise tahsilimi Van’da okudum.1962 yıllında Atatürk Lisesi’nden mezun oldum. İn.nü İlkokulu’nda; Akın Kuralkan, Tümer Okay, Mustafa İlgün, ortaokulda; Galip Duruk, Atatürk Lisesi’nde; Zekâi Taşoğlu, Oktay Türkoğlu, Aydın Perihanoğlu arkadaşlarımdı.

Bitişik komşumuz Burhan Büyükbaş benim gibi doktor, karşı komşumuz akrabam Adal Okay avukat oldu.

Öğrencilik yıllarınızda hayalinizde ne olmak istiyordunuz? Yüksek.ğrenime hangi üniversitede devam ettiniz?

Doktor olmak istiyordum. Kader yolumu Ankara Hacettepe Üniversitesi’nde Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın kurduğu Tıp Merkezi Sağlık Bilimleri Yüksek Okulu Tıbbı Teknoloji bölümüne götürdü. Bu durum beni üzmedi, bilakis yoğun İngilizce öğrenmeme vesile oldu. Aynı okul ertesi sene Tıp Fakültesi oldu. Sınava girerek Tıp tahsiline başladım. Bir sene hazırlıktan sonra 1970 yılında mezun oldum. Aynı yıl haziran ayında sınavı kazanarak iç hastalıkları (dâhiliye) dalında ihtisasımı tamamladım. 1974 Eylül ayında Sağlık Bakanlığına gittim. Zat İşleri Müdürü Kerküklü Hicran G.züm’e dilekçemi verdim. Evladım biraz önce Dr. Mehmet Ali Mızrak’ın tayinini yaptım.

Erciş münhal hemen Erciş’e tayinini yapayım dedi. Ben de Vanlı hemşerilerime hizmet sözümvar. O zaman gider muayenehane açarım dedim. .ünkü Hacettepe de çalıştığım yıllarda yardım isteyen Vanlı hemşehrilerime seve seve rehberlik etmek bana zevk ve mutluluk veriyordu. Van Devlet Hastanesi’nde kadro olmadığından Van Verem Savaş Başkanlığına atamam yapıldı. Vanlı hayırseverlerin başında gelen Ezberciler ailesinin Kazım Karabekir/Maraş Caddesi’nin köşe başında bulunan ( Ezberciler İş Merkezinin yeri) eski kerpiç evinde özel muayenehane açtım.1975 yılında kısa devre yedek subaylık yükümlülüğümü AnkaraEtimesgut Zırhlı Birlikler Okulu’nda yaptım. Van’dan doktor, eczacı ve dış tabibi arkadaşlarla aynı birlikteydik. Eğitim bir ay sürdü. Bir sabah komutan bizi askeri gazinoda toplayarak “Size hastanelerimizde ihtiyacımız var” dedi. Kurada Van’ı çektim. İskele Caddesi üzerinde hizmetveren Van Asker Hastanesi’nde 3 ay kısa dönem Tabip Asteğmen olarak askerlik görevimi tamamlayarak terhis oldum. Askerlikten sonra kadro açılınca 1940’lı yıllarda Ercişlihemşehrimiz Op. Dr. Kemal Tuğcu, sonrasında sırayla Op. Dr. Enver Atmanoğlu, Dr. AhmetUras, Op. Dr. Ertuğrul Yeğınaltay’ın başhekimlik yaptığı Van Devlet Hastanesi’nde uzman hekimolarak göreve başladım.1977 yılında Dr. Ertuğrul Yeğınaltay istifa ederek Adalet Partisi’nden

Van Milletvekili adayı adayı olması üzerine hemşehrilerimin arzusu, rahmetli Ferit Melen’intercihi ile başhekimlik görevine atandım. Mayıs 1979’a kadar bu göreve devam ettim.Mustafa Kemal Atatürk, Modern Van ve Van’da Üniversite Projesi’nin hayata geçirilmesi için talimat veriyor. Atatürk’ün .lümü sonrası proje gerçekleşmiyor maalesef. Proje içi

neler söylemek istersiniz?

Tarihsel, bölgesel ve stratejik konumu nedeniyle Van’a çok özel bir önem veren, genç Türkiye

Cumhuriyeti’nin tüm bölgeleriyle eş zamanlı kalkınmasını isteooyen Ulu Önder Mustafa Kemal

Atatürk’ün Van ile ilgili düşünceleri ve hayali çok farklıydı. Ulu Önder, daha 1927 yıllında

zamanın Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necatı Bey’e gü.lü ve muasır medeniyetlere Türkiye’yiooo

taşıyacak olan üniversitelere yönelik düşüncelerini ve bu bağlamda Van için .ng.rdüğü Modern

Van ve Van’da Üniversite Projesi’ni açıklıyor. Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey’i

incelemeler yapmak üzere Van’a göndererek şu talimatı veriyor:

“ İstanbul Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) halen Avrupa’ya göre bilimsel gerçeklerden

uzak bir medrese kimliği taşımaktadır o nedenle üniversiteye d.nüştürülecek. Ankara’da

bir iki okul üniversiteye d.nüştürülecek. ..üncü üniversite Van G.lü havzasında

ilkokulları, yatılı bölge okulları, lise ve üniversitesi, kültür merkezleri opera, sinema

salonları, tiyatroları ve spor merkezleriyle Van üniversite şehrine d.nüştürülmelidir.

Zaten Van eski kültür merkezimizdi. Bunun için en az 15 yıl bir süreye ihtiyacımız var.

Hazırlıklara başla…” Talimat üzerine Bakan Mustafa Necati Bey, Van’a gelerek yaptığı

incelemeler yapıyor. Üniversite kurulmasının gerekli olduğunu g.rüyor.

Modern Van ve Van’da Üniversite Projesi ile ilgilenen ilk Milli Eğitim Bakanı Mustafa

Necati Bey kimdir?

Mustafa Necati Bey’in babası aslen Malatya Darendeli, annesi Maraş Elbistanlı’dır. Babasının

Kadılık görevi nedeniyle Mustafa Necat Bey İzmir’de dünyaya gelmiş. Lise eğitimi sonrası

Hukuk Mektebini bitirerek, avukat olmuş. İzmir’de millî mücadeleyi başlatan Kuvayı Milliye’ye

katılmış. Mustafa Necati Bey, Van incelemesinden bir yıl sonra 1928 yılında, öğretmen Ferit

Nuri (Kuran) Bey’i Van’a göndererek mevcut ortaokulu liseye d.nüştürerek, kurulması

tasarlanan üniversitenin çekirdeğini oluşturmasını isteyen çalışkan devlet adamıdır.

Van’a gelen öğretmen Ferit Nuri Kuran Bey hakkında bir bilginiz var mı?

Mustafa Necati Bey’in üniversitenin temelini oluşturmak üzere Van’a göndereceği öğretmen

sıradan biri olmamalıydı. Nitekim gönderilecek öğretmen için yarışma açılarak ilan veriliyor.

İlanda birinci olan öğretmene 100 TL mük.fat verileceği belirtiliyor. Katılanlar içinde Kabataş

Lisesi matematik öğretmeni Ferit Nuri Kuran birinci seçiliyor. Ferit Nuri Kuran daha 14 yaşında

Atatürk’ün çini mürekkebiyle portresini çizen, eski yazıyla İstiklal Marşı’nı yazan başarısı ve

vatansever y.nüyle dikkatleri çeken özelliğe sahip öğrencidir. Ferit Nuri Kuran Hocamı Etiler’de

evinde ziyaret ettim, ama elini .ptürtmeyerek, “Otur doktor evladım. Vanlılar hoş gelmişsen,

başım g.züm üstüne gelmişsen derler. Sende hoş gelmişsin başım g.züm üstüne

gelmişsin. Seni ve İzzet Sarımurat’ı alnınızdan öperim. Sizler Mustafa Kemal Atatürk’ün

ruhunu şad ettiniz, onun arzu ettiği üniversitenin kuruluşunu gerçekleştirdiniz.” Dedi.

Atatürk’ün TBMM’de gündeme getirdiği Modern Van ve Van’da Üniversite Projesi

gerçekleşmiş olsaydı bugün Van, nasıl bir şehir g.rünümü kazanırdı?

Van’a çok özel bir önem veren ve Van projesini yakından takip eden Atatürk, 1 Kasım 1937’de,

TBMM açış nutkunda, ‘Doğu Bölgesi için Van G.lü Sahillerinin en güzel bir yerinde

ilkokulu ve nihayet üniversitesi ile modern bir kültür şehri oluşturmak yolunda şimdiden

faaliyete geçilmelidir.’ Talimatı veriyor. Bu kez dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ı

arazi tespiti için Van’a gönderiyor.Atatürk, 1938 yılı kasım başında TBMM açış nutkunda ise,“

İstanbul Üniversitesi’nin geliştirilmesi, Ankara Üniversitesi’nin tamamlanması ve Şark

Üniversitesi’nin yapılan etütlerle tespit edilmiş olan esaslar dairesinde, Van G.lü

civarında kurulması hızla ve önemle devam etmektedir’ diyor. Atatürk, ülkenin gelişip

kalkınmasını Doğu Anadolu Bölgesi ve Van’ın kaderiyle birlikte düşünüyor. Ancak .mrü vefa

etmiyor. Sizin kaleme aldığınız “ Atatürk’ün .lümü Van’ı nasıl etkiledi?” başlıklı makalede

belirttiğiniz gibi Atatürk’ün vefatı ile Modern Van ve Van’da Üniversite Projesi sahipsiz kalıyor.

Proje bir şekilde engellenince Van’ın parlak geleceğinin yolu kesiliyor. Proje gerçekleşmiş

olsaydı her alanda gelişmiş, kalkınmış, bilim, kültür ve sanat kenti Van’dan ve ünü ve başarısı

yurt dışına taşan Vanlı isimlerden söz etmiş olacaktık.

Van’a üniversitesi kurma mücadelesine ne zaman ve nasıl katıldınız?

Eski Van Belediye Başkanı rahmetli Tayyar Dabbağoğlu 1968 yılında Van Üniversitesi

Kurma ve Yaşatma Derneği kurmuştu. Tayyar Bey’in girişimleri sonucu Erzurum Atatürk

Üniversitesi Rekt.rü Kemal Bıyıkoğlu, Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne bağlı Van Fen Edebiyat

Fakültesi kurulması kararı almıştı. Kararı o zaman milletvekilimiz olan, Van’da büyük hizmetleri,

eserleri bulunan rahmetli Ferit Melen kararname ile TBMM’den geçirmişti. 1977 yılı kasım

ayında Van Belediye Başkanı Tayyar Dabbağoğlu talihsiz bir kaza sonucu evinin çatısından

düştü ve uçakla Ankara’ya kaldırıldı. O zaman Van Devlet Hastanesi başhekimiydim. Aynı

uçakla eşi Dr. Süheyla Hanım ile birlikte Ankara’ya g.türdük. Ancak Vanlı hemşehrimiz beyin

cerrahı Prof. Dr. Hızır Alp ve ekibinin tüm müdahalelerine rağmen kurtarılamayarak vefat

etti. Entelektüel kişiliği olan Tayyar Bey, vizyon sahibi, çok cesur, çalışkan, dürüst, hayalleri ve

projeleri olan eşişiz belediye başkanıydı ama erken kaybettik. .lümü Van için çok büyük kayıp

oldu. 1978 Senesi Temmuz ayında Van Belediyesi İktisat Şefi, 2 Nisan kurtuluş günlerinde Van

Valisi Haydar Bey’i at üzerinde temsil eden rahmetli Mustafa Dervişoğlu, çocukluğumdan beni

tanırdı. Steyr marka bisikletini bizim hana bırakır, bende ondan gizli İn.nü İlkokulu bahçesinde

turlardım. Bisiklete sürmeyi düşe kalka öyle öğrendim. Neyse. Mustafa Bey derneğin genel

sekreteri ve muhasebecisiymiş. Bir gün öğleden sonra gelerek dedi ki “Derneğin yıllık

kongresi yapılması gerekiyor, yapılamaması durumunda dernek münfesih olacak. Vali

Bey ile aran iyidir. Derneğin Ziraat Bankası’nda 21 bin lira parası var, konuş genel kurul

yapalım kapanmasını önleyelim.” Sorumluluk almaya hazırım yanıtı vererek mücadeleye

katıldım. Ertesi gün Vali Doğan Pazarcıklı ’ya giderek derneğin durumunu, Van için önemini

anlattım. Vali Bey, ilgi göstererek destek olacağını söyledi. Hemen Nail Başıbüyük’ün sahibi,

Servet Mehterbaşı’nın yazı işleri müdürü olduğu ilkeli ve saygın gazetecilik yapan İkinisan

Gazetesi’nde olağan genel kurul ilanı verdik. 1978’de Van eşrafının katılımıyla genel kurul

yaptık. Rahmetli ağabeyim Öğretmen Mevlüt Okayer, Sanat Okulu Müdürü Vasfi Leventoğlu,

Eczacı Übeydullah Müftüoğlu, Eczacı Aydın Perihan, İş ve İşçi Bulma Kurumu Başkanı Özdemir

Zırhlıoğlu, Diş Tabibi Saadettin Özok, Diş Tabibi Özger Yalım, İş Adamı Oğuz

Hacırüstemoğlu’ndan oluşan yönetim kurulunda başkan seçildim. Özdemir Zırhloğlu’nu

1979’da trafik kazasında kaybettik. Aynı yıl Ubeydullah Arvas İstanbul’a yerleşti. Yönetim

kuruluna banka müdürü Atilla Sönmez, eczacı Ahmet Besalet Bilgin ilave oldu.

Üniversitenin kurulması için ilk olarak nasıl bir adım atınız?

Randevu alarak pazartesi günü Vali Bey’e ziyarete gittim. ‘Sayın valim kâğıt üzerinde Atatürk

Üniversitesi’ne bağlı Fen Edebiyat Fakültesi var ama ortada fakülte, öğrenci ve eğitim

yok. Erzurum Atatürk Üniversitesi Rekt.rü Prof. Dr. Hurşit Ertuğrul’a g.rüşerek

fakültenin açılması için çalışma başlatmasını söyler misiniz’ dedim. Çevresinin

bilgilendirmediği Vali Bey’in bu ayrıntılardan haberi yoktu. Bana ‘Telsiz odasına çık sen

rektörle konuş bu daha münasip olur’ dedi. Çıktım telsizci beni Rektör Hurşit Ertuğrul’a

bağladı. ‘Sayın rekt.rüm Van halkı Fakülte’nin eğitime başlamasını arzu ediyor’ dedim.

Aradan bir süre geçti. 4 aralık 1978’ de Prof. Dr. Ahmet Türker Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı

olarak atandı. Dekan Bey’i ve Edremitli Diş Dr. Seyfettin Baydaş’ı alarak daha önce arkeolog

olarak İstanbul Üniversitesi Van Tarih Araştırma Merkezinde çalışmış, Çavuştepe kazılarında

bulunmuş, babası Van’da Muhasebe Müdürlüğü yapmış olan Trabzon Sürmeneli bir ailenin

çocuğu olan Vali Doğan Pazarcıklı’yı Çimento Fabrikası sosyal tesislerinde düzenlediğimiz

yemeğe davet ettim. Yemekteki sohbetimizde üniversite kurulması için vereceğimiz mücadeleyi

g.rüştük.

Vanlılar arasında toplumsal bilinç ve dayanışma oluşturmak için neler yaptınız? Halka

gittiniz mi?

Vanlılar siyasi nedenlerle üniversite hakkının ellerinden alındığını iyi biliyordu. 1978 ağustos

ayında derneği aldık. Mücadeleye başladığımız günden itibaren yönetim kurulumuzla beraber

kapı kapı gezerek halka gittik. Cumhuriyet Caddesi, çarşı esnafı, sebze hali, kasap esnafı,

toptancı hali esnafı ve kabzımalları ziyaret ettik. Ziyaretlerimizde üniversitenin Van’ın

gelişmesine, aydınlanmasına, geleceğine, insanımıza, gençlere nihayetinde bölgemize

sağlayacağı faydaları anlattık. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Van Projesi’nin hedefi

buydu dedik. Üniversitenin Van Projesi’nin yüksek eğitim kurumu olduğunu söyledik. Bunlarla

yetinmedik. Öğretmenlerimize, eğitim camiamıza, halkın tüm kesimlerine hatta köylere giderek

yurttaşlarımıza üniversite kurulmasıyla ilgili bilgilendirici paylaşımlarda bulunduk. .ünkü

Vanlıların içinde bulunmadığı, desteklemediği bir mücadelenin başarıya ulaşmasının mümkün

olamayacağını biliyorduk.

Üniversite kurulmasını isteyen Vanlılardan beklediğiniz destek geldi mi?

Van halkı bizim samimi çabalarımıza inanarak g.nül ve omuz verdi. Vanlılar üniversite

kurulması için kenetlenerek seslerini yükseltmeye başladı. Birçok konuda Sanat Okulu Müdürü

Vasfi Levendoğlu, Beden Terbiyesi Müdürü ve Kızılay Başkanı Saffet Demiroğlu,

Şengençlerspor Kulübü Başkanı Van Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Başkanı Nevzat

Amiklioğlu, Şoförler ve Otomobilciler Odası ve eski Van Belediye Başkanı Burhanettin Türkoğlu,

TRT Van Radyosu Şefi Celil Akan destek verdi. En büyük katkıyı gideceğimiz adresleri ve etkili

kişileri söyleyen rahmetli ağabeyim emekli öğretmen Mevlüt Okayer sağladı.

ValiDoğan Pazarcıklı’nın desteği devam etti mi?

1979 yılı sonunda eğitim konularında uyumlu olarak çalıştığımız, Van’da Türk Eğitim Derneği

Koleji (TED) açılması konusunda ve üniversite mücadelemize destek veren valimiz Doğan

Pazarcıklı merkeze alındı, Yurdanur Uğur atandı. Dernek olarak ziyaret ettik. Çok sıcak ve

samimi davrandı. Ancak bizi adeta şoke eden, hepimizde hayal kırkılığı yaratarak enerjimizi

düşüren çok ilginç bir ifade kullanarak: “ Kardeşim ne uğraşıyorsunuz, Van’a üniversite

kurulursa anarşi gelir!” dedi. Cumhuriyet valisinden beklenmeyen bu yaklaşım arkadaşlarımız

arasında üzüntü yaratarak canımızı sıktı.

Vali Bey’in olumsuz yaklaşımı üzerine dernek çalışmalarına ara vererek mücadelenizi

noktaladınız mı?

Tabi ki hayır. Aksine daha hırslandık. Vali Bey’in tavrı bizleri etkiledi ama mücadelemizden geri

adım atmadık, inandığımız yoldan geri dönmedik. Bu mücadele Van’ın, Vanlıların onur

meselesidir dedik, çalışmalarımıza devam ettik.

Üniversite kurma mücadelenizde daha sonra nasıl bir gelişme oldu?

Tepebaşı Mahallesi’nde bulunan İn.nü İlkokulu’nun bir kısmı Fen Edebiyat Fakültesi için

dekanlık, Hüsrev Paşa İlkokulu yanında Kebapçı Kemal Karakuş’un bir kaç dairesi dekan ve

genel sekreter lojmanı olarak tahsis edilmişti. 11 eylül günü Van Kalkınma Vakfı Başkanı Prof.

Dr. Ahmet Akyürek Erzurum Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde işi olduğunu ( tohumluk

buğday alacak), bana sende gel yol arkadaşı olursun dedi. Bende çok iyi olur, başta Atatürk

Üniversitesi Rekt.rü Prof. Dr. Hurşit Ertuğrul ve yakın dostum, Van Fen Edebiyat Fakültesi

Sekreteri, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin idari kuruluş, kampüs arazisi istimlak çalışmalarında

büyük emekleri olan Lütfü Sezen’in dayısı Pof. Dr. Zeki Başar Hocamızı g.rüşürüm dedim.

Ayrıca seneye ÖSYM sınavına Van’da ki Fen Edebiyat Fakültesi’ne öğrenci alınması için

istekte bulunurum diye düşündüm. Sabah Van Kalkınma Vakfı’nın Land Rover aracı ile erken

yola çıktık. Erciş yolunda rahmetli Kemal Kurdoğlu’nun petrolünü az geçince durduk. Tarladan

gelen biri bayan iki İngiliz arabaya bindi. Türk.eyi çok güzel konuşuyorlardı. Bu kadar güzel

Türk.eyi nasıl öğrendiniz dedim. Londra’da lisan kursu aldıklarını söylediler. Yaşları 35’i

geçmemiş olan bayan ve erkek İngiliz beni adeta sorgulamaya başladı:

“ Sen Kürt müsün yoksa Türk mü?” Bende “Sizi ne ilgilendirir. Ben Türküm. Bakın biz

İngiltere’ye gelip İrlanda meselesini karıştırdık mı? Sizin amacınız nedir? Bir asır önce

Ermeni komşularımızı kışkırtarak tahrik ettiniz. Hem onların hem de Müslüman ahalinin

geleceğini mahvettiniz. Şimdi farklı bir senaryo uygulama peşinde olduğunuzu biliyoruz.

Ama bu topraklarda böl parçala yönet planınızda, kardeşi kardeşe kırdırma amacınızda

asla başarılı olamayacaksınız. Kürt Türk kardeştir” dedim. İki İngiliz Erciş’te arabadan inip

ayrıldı. Bizde yolumuza devam ederek Erzurum’a vardık. Öğleden sonra üniversiteye gittik önce

Rektör Hurşit Ertuğrul’u ziyaret ettim. 1980-1981 yılı için Van Fen Edebiyat Fakültesi’ne

öğrenci alınacağının s.zünü aldım. Zeki Başar Hocamla dostane g.rüşme yaptım. Ziyaretler

bitmiş Ahmet Akyürek de tohumluk buğday almıştı. 12 eylül günü sabah erken saate Van’a

doğru yola çıktık. Horasan’ı geçtik, iyice karanlık ..ktü. Tahir Dağı sonrası Jandarmalar

durdurdu. Bir tuhaflık vardı ama epey bekletildik. Hiç bir izahat verilmedi. Eleşkirt’i geçtik Ağrı

Hamur Deresi, Tutak, Patnos her yerde bir süre alıkonulduk. Derken Erciş, nihayet Van

Karayolları Bölge Müdürlüğü kavşağında tankları g.rünce Askeri Darbe olduğunu anladık. O

zaman cep telefonu, internet falan yoktu. Gece saat 24’ü geçiyordu. Eve varıp televizyon

açtığımda Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, “İç Hizmet Kanununun verdiği

Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve

komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine

bütünüyle el koymuştur” açıklaması yapıyordu.

Kenan Evren ilk yurt gezisini Van’a düzenlemişti. Evren ile g.rüşerek üniversite talebinizi

iletme olanağı buldunuz mu?

İhtilalin ilk haftasında Kenan Evren ilk yurt içi gezisini Van’a yaptı. Van’a Üniversite Kurma ve

Yaşatma Derneği olarak Vanlıların üniversite isteğini yansıtan bir kaç döviz hazırladık. Kenan

Evren, vilayet .nünde halka seslenirken dernek üyesi arkadaşlarımız dövizleri kaldırarak

Evren’in görmesini sağladılar. Kenan Paşa dövizleri g.rünce umut veren açıklamalar yaptı.

Sesimizi bu şekilde duyurduk.

Evren’in olumlu açıklamaları üzerine umutlandınız mı?

Doğrusu umutlandık. Ama daha sonra Kenan Evren’in talimatı ile yeni üniversiteler kurulması

kararı alındı. Milliyet Gazetesi’nde yer alan haberde YÖK taslağı ile birlikte İstanbul’da Marmara

ve Mimar Sinan, İzmir’de Dokuz Eylül, Antalya’da Akdeniz, Ankara’da Gazi, Eskişehir’de

Anadolu Üniversitesi’ne ilaveten ikinci üniversite olarak Osman Gazi Üniversitesi kurulacağı

belirtildi. Bu üniversiteler arasında Van’ı görmeyince çok üzüldük. Karar Van’da burukluk

yarattı.

Gelişme üzerine nasıl bir yol izlemeye başladınız?

Kenan Paşa’nın Van ve Hakkâri ziyaretinden kısa süre sonra derneğimizin üyesi eczacı

Ubeydullah Arvas arkadaşımdı. Babası Hac farizasını yaparken vefat etti. Bu vesile ile Van

Müftüsü merhum Öner Azmi Sarımurat Bey’in oğlu, Van’ın asil evladı, cennet mekân, ruhu şad

olsun, eski emekli Albay İzzetin Sarımurat’ın eniştesi Şeyh Taha Arvas’ın taziyesi için Van’a

geldi. Taziye Çatak ilçesindeydi. Mahalle arkadaşı ağabeyim Mevlüt Okayer, İzzetin

Sarımurat’ın Kenan Evren ile sınıf arkadaşı ve samimi olduklarını daha önce anlatmıştı. İzzettin

Sarımurat, Zeynel Abidin Hoca’nın biraderi, Dr. Saadetin Sarımurat ve terzi Muhittin

Sarımurat’ın abisiydi. İki kız kardeşlerinden biri Hacı Bilal Güldal, diğeri Hacı Davut Ezberci ile

evliydi. Molla İbrahim Sarımurat’ın da amcasıydı. Taziyede İzzetin Sarımuratoğlu ile sohbet

ederek dernek olarak amacımızın Van’a üniversite kazandırmak olduğunu söyledim. Onun

üniversite konusunda benden daha ateşli, daha istekli ve kararlı olduğunu g.rdüm. İzzettin

Sarımurat, 1928 senesinde Ulu Önder Atatürk’ün direktifleriyle Van’a gelen,1929 ocak ayında

apandisten vefat eden Mustafa Necati Bey’in özel olarak seçerek gönderdiği Kabataş Lisesi fen

dersleri öğretmeni Ferit Nuri Kuran Bey’in talebesiydi. Bana “İşte ev telefonum, ev adresim:

Esentepe Emekli Subay Evleri, Bina 10, No 4 numaralı dairede oturuyorum. Ankara’ya

gelmeye karar verdiğinde beni birkaç gün evvel ara. Söz veriyorum seni Devlet

Başkanımız Kenan Evren Paşaya g.türeceğim. Van’a üniversite kurma

çabanızda yanınızda olacağım, her türlü desteği sağlayacağım. Van için hayati

meseledir” dedi. Bu sözleriyle İzzettin Sarımurat heyecanımıza heyecan, gücümüze gü.

katmıştı. Güzel gelişmeyi dernek yönetim kurulumuzla paylaştım.

İzzettin Sarımurat ile Kenan Evren arasında nasıl bir diyalog vardı?

İzzettin Sarımurat sınıf arkadaşı olması nedeniyle Kenan Evren ile Genel Kurmay Başkanlığı

zamanında ve daha önceleri devamlı diyalogları olmuş. 1938 Harp Okulu Mezunu

olduklarından her yıl mutlaka bir araya gelirlermiş. Bir gün İzzettin Sarımurat, Kenan Evren’i

ziyaret ediyor. G.rüşme sonrası Evren, Kurmay Albay Çevik Bir’i çağırarak ” Çevik, İzzettin

Sarımurat albayım benim çok sevdiğim sınıf arkadaşımdır. Ben olmadığımda bir sorunu,

isteği olursa mutlaka ilgilen ve yerine getir. Ayrıca sağlık sorunu olursa Gülhane

komutanına benim adıma telefon aç”” talimatı veriyor. Bu denli yakınlık vardı.

Üniversitenin kuruluş mücadelesi sürecinde ilginç olaylarla karşılaştınız mı?

Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı tarafından 1981 Anayasası yapıldı.

Referandumdan sonra Kenan Evren 7. Cumhurbaşkanı seçildi. Vanlı hemşehrimiz eski

emniyet müdürlerinden rahmetli Baki Müftüoğlu’nun abisi Avni Müftüoğlu Emniyet Genel

Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığı yapmıştı. Polis Enstitüsü mezunu Hukuk Fakültesi ve

Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmişlerdi, Avni Müftüoğlu Van’dan Danışma Meclisi üyeliğine

seçilmişti. 23 Mart 1981 yılında g.rüştüğümüzde daha Danışma Meclisi oluşmamıştı. 1981 yılı

Atatürk’ün 100. Yılı idi. 1980 – 1981 yılları arasında Van Valisi Nazmi İyibil’di. İl çapında bir

organizasyon komitesi kuruldu. Vali Muavini Selami Bey, İl Kültür Müdiresi Sevil Demirkıran,

Kız Enstitüsü Müdiresi Serpil Çilingiroğlu komitede yer aldı. Başbakan Bülent Ulusu

Hükümetinde aynı zamanda yurt çapında 100.Yıl Kutlama Komitesi Başkanı Devlet Bakanı

Mehmet .zgüneş’ti. Kültür Bakanı Mustafa Cihat Baban’ın müsteşarı emekli Vanlı Korgeneral

Kemal Gökçe paşaydı. Kemal Gökçe Van Ticaret Sanayi Odası Meclis Başkanı, Van’ın k.klü

spor kulüplerinden Şençençlerspor Kulübü Başkanı Nevzat Amiklioğlu’nun dayısıydı. 4 Ocak

pazar günü Van Üniversitesi Kurma ve Yaşatma Derneği Genel Kurulu yapıldı. Vali Nazmi

İyibil, 21. Seyyar Jandarma Tugay Komutanı Tuğgeneral İsmail Selen de genel kurula katıldı.

Açılış konuşmamda Atatürk’ün doğumunun 100. yılında Van üniversitesinin kurulması

gerektiğini dile getirdim. Bu isteğimizi kongre kararına d.nüştürdük. Vali Bey bana Özçelik Bey,

Devlet Başkanı Kenan Evren’e kongrede alınan kararı bir telgrafla bildir dedi. Telgrafı yazıp

PTT’ye gittik. PTT gişesindeki görevli memur telgrafa baktı sonra da olmaz. Bu telgrafı çekme

sorumluluğunu ben alamam, lütfen müdürümüz Hayrettin Alparslan’a gidin dedi. O da

‘Sıkıyönetim tamimi var olmaz’ dedi. Kendisine ‘Bu telgrafta ne var, bir suç unsuru sakınca mı

var? Sen ne biçim Vanlısın’ dedim. Ağabeyim Mevlüt Okayer’in ortaokuldan arkadaşı

olduğundan yumuşadı. Peki, bakalım dedi ve telgraf çekildi.

Kenan Evren’e Vanlıların üniversite isteğini bir dosya ile iletmek için Ankara’ya gitmeyi

düşünmediniz mi?

Gitmek için zamanını kolluyoruz. Biz bu mücadeleyi verirken bir sabah gazetede Gaziantep

Yüzüncü Yıl Üniversitesi istiyor başlıklı bir yazı okudum. Hemen Vali Nazmi İyibil’e gittim. Sayın

Valim, Gaziantep Lobisi daha gü.lüdür fırsat elimizden kaçacak, birlikte Ankara’ya gidelim. Vali

Bey de benim İçişleri Bakanı’ndan izin almam gerekir. Siz sivil ve bağımsızsınız gidin dedi.

Gelişmeler sonrası nasıl bir karar aldınız?

Hemen arkadaşlarla konuşarak ortak karara vardık. 15 Mart 1981 pazar günü için Ankara’ya

gitmek üzere uçak biletlerimizi aldık. Belediye başkanımız derneğinin kurucusu Tayyar

Dabbağoğlu’nun emeklerine, anısına ahde vefa gösterme düşüncesiyle kıymetli eşi, değerli

meslektaşım, Van sevdalısı Dr. Süheyla Dabbağoğlu hanımı davet ederek sizde buyurun

birlikte gidelim dedim. Ancak mazeretinden dolayı gelemedi. Askere askerle yaklaşılır. Bu

doğrultuda dayısına referans mektubu yazar düşüncesiyle Vanlı iş ve spor insanı Nevzat

Amiklioğlu’na giderek ” Abi dayınız Korgeneral Kemal Gökce Paşa’ya bir mektup yazın

bize yardımcı olsun” dedim. Nevzat Abi, lezzetli Van şivesiyle “ Vıle ne mektubu, git

kapısına bir tekme at gir içeri” diyerek bizi esprisiyle rahatlattı. Sonra dayısıyla konuşarak

bize yardımcı olması y.nünde söz aldı.

Kemal Gökçe Paşa kimdir?

Korgeneral Kemal Gökçe Paşa, Cumhuriyet sonrası Van’da ilk eczaneyi açan ( Şifa Eczanesi )

sahibi Şadiye hanımın kardeşidir. Van Hükümet Tabibi Hikmet Bey ile evlenmişti. Önce

Ankara’ya oradan Almanya’ya gitmişler. Kıymetli ve yetenekli aile olan hemşehrilerimiz Kemal,

Suat, Uygur, Atilla İlvan’ın babaları Hamdi Bey eczaneyi yönetmiş.

“Kenan Evren ile seni g.rüştüreceğim” s.zü veren İzzettin Sarımurat ile iletişim

kurabildiniz mi?

Ankara’ya gitmeden önce İzzettin Sarımurat’a telefon açtım. Bir gün sonra İstanbul’dan

Ankara’ya geldi. Pazartesi günü Sıhhiye Ordu Evi’nin .nünde buluştuk. Ankara’ya gelmeden

önce 1928 de Atatürk’ün direktifleriyle Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necatı Bey’in Van’a

gönderdiği Ferit Nuri Kuran’ın yaptığı; arka yüzünde eski yazı ile yazılı İstiklal Marşı, ön

yüzünde Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’nın çini

mürekkebiyle yapılmış resmi ve hocanın bizzat yazarak imzaladığı “Sayın Devlet Başkanı

Kenan Evren’e saygılarımla” imzalı mektubunu yanıma aldım. Resimlere Kızılay Kocabeyoğlu

Pasajından gümüş çerçeve alarak resimleri yerleştirdik. İlk ziyareti Kültür Bakanlığı Müsteşarı

hemşehrimiz Kemal Gökçe Paşa’ya gittik. Sekretere Van’dan heyet olarak geldiğimizi söyledim.

Paşa bizi kabul ederek hemen odasına geçtik. Bizi çok sıcak karşıladı. Ziyaret amacımızı

söyledik. Başta Devlet Başkanı Kenan Evren, Başbakan Bülent Ulusu, Millî Eğitim Bakanı

Emekli Tüm General Hasan Sağlam, Devlet Bakanı 100. Yıl Kutlama Komitesi Başkanı Mehmet

.zgüneş Paşa‘dan randevu istiyoruz. Sizin referansınız ve sekretaryanız ile randevu

talebimizin kabul edileceğine inanıyoruz dedik. İletişimi için telefon numarası istedi. O zaman

cep telefonu, sosyal medya yoktu. Liseden sınıf arkadaşım olan muhasebeci mali müşavir

Vanlı Kemal Kasapoğlu’nun ofisinin telefon numarasını verdim. Kavaklıdere’de kaldığım

kayınpederim vardı ama ev telefonu yoktu. Randevu isteğimizi not aldı. Ziyaretimizden çok

memnun olduğunu söyleyerek bizimle tek tek kucaklaşıp:

” Van’a sahip çıkın orası benim anamın yurdudur. BabamMalazgirtli bir

komutandı. Eczacı Şadiye hanımdan başka iki ablam ve yeğenlerim var” dedi.

Odadan çıktık. Yeri gelmişken şunu bilmenizi isterim; Kemal Gökçe Paşa görevde iken

mimarisiyle ilgi çeken ancak birkaç yıl önce yıkılan Van Müzesi’nin yapımını sağlayan kişidir.

Bunu kimse bilmez. Kendisi hayatta ve diyaloğum var, ara sıra arar hatırını sorarım. Ertesi gün

Kemal Kasapoğlu’nun ofisine geçtik. Bir süre sonra Kemal Gökçe Paşa beni aradı. Devlet

Başkanı Kenan Evren ile g.rüştüğünü “Ben Van’dan gelen heyetin ne istediğini biliyorum.

Mili Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Haydar Saltık Paşaya gitsinler yazılı isteklerini

bıraksınlar” dedi. Randevu için Başbakan Bülent Ulusu da zamanım yok demiş. Milli Eğitim

Bakanı Hasan Sağlam 19 Mart perşembe günü öğleden sonra randevu vermiş. Aynı güne

Devlet Bakanı Mehmet .zgüneş randevu vermiş. Ziyaretler başladık. Ziyaretlerde İzzettin

Sarımurat da bize katlıyordu. Bizde Anıt Kabir de sekreteri olan kurmay albaya isteklerimizi

içeren dilekçemizi verdik. O da alıp sümeninin altına koydu. Hasan Sağlam’a Atatürk’ün Van

G.lü kenarında kurulması için talimat verdiğini, Doğu Üniversitesi kurulması hakkında attığı

adımlardan, bölgenin gelişmesi, kalkınması ve aydınlanmasına sağlayacağı katılardan

bahsettik. Devlet Bakanı Mehmet .zgüneş’e Erzurumlular üniversite hakkımızı gasp ettiler

dedim. Omuzuma vurarak; Kardeşim devlet onların omuzuna taktığı rütbe gibi size de rütbe

takar üzülmeyin dedi. Ferit Melen neden yapmadı dedi. Ben de yapmamış veya yapamamış

olabilir. Siz Atatürk.ü bir hükümetsizin Atamızın yarım kalan Van Projesi gerçekleşirse ruhu şad

edilmiş olur dedim. Bu benim yetkimi aşar diyerek bize Kenan Evren Paşa ile g.rüşmemizi

söyledi.

Van’a büyük hizmetleri olan, eski Van milletvekili, maliye, milli savunma bakanı, eski

Başbakan Ferit Melen’e bu konuyu aktardınız mı?

Rahmetli Ferit Melen Bahçelievler Ayten Sokak No 27’de ( Komşusu İsmet İn.nü ) oturuyordu.

Ferit Melen’i evinde Muzaffer Hacıbekiroğlu ve Saadettin Özok ile birlikte ziyaret ettik. Hasan

Sağlam’ın sözlerini aynen kendisine ilettim. Rahmetli, “Ben hizmet etmekten mutlu olduğum

memleketime üniversite kazandırmayı istemez miydim? 1962’de Konsey üniversite

kurulmasına karşıydı. Üniversite kurulması kararı Evren’in iki dudağı arasındadır. İsterse

kurulur. Mücadelenizde başarılar dilerim” dedi. O tarihlerde Diyarbakır 7. Kolordu Komutanı

Korgenerale Suat İlhan Paşa’ydı. Suat Paşa Ferit Melen ve Van’ın yerli ailelerinden Coşkun

Okuldaş ile teyze çocuklarıydı. Suat İlhan aynı zamanda 1979 yılında Van Seyyar Jandarma

Tugay Komutanı Tuğgeneral Sedat İlhan’ın abisiydi.

Kenan Evren’den randevu talebinize olumlu yanıt gelmeyince Van’a dönme karar mı

aldınız?

Başka gelişmeler olunca Van’a dönme kararı almadık. Ankara’da geniş çevresi olan Şeyh Taha

Arvas’ın kardeşi Tarım Bakanlığı Zirai Donatım Genel Müdürü Emin Garbi Arvas Albay Çevik

Bir’in öz dayısını iyi tanıyordu. İzzettin Sarımurat ile birlikte mektup yazarak Çevik Bir’in

dayısına verdiler. İzzettin Abi mektubun sonunda “ Sayın Devlet Başkanım, size güvenerek

Vanlı hemşehrilerimi peşime takarak Ankara’ya heyet olarak geldik. Sizinle g.rüşmemiz

gerekiyor. Beni hemşehrilerime karşı mahcup etmeyeceğinize inanıyorum” ifadeleri yer

verdi. Çevik Bir’in dayısı mektubu alıyor ancak Çevik Bir evde olmadığından mektubu eşi

Nilgün Hanım’a veriyor.

Günlerdir beklediğiniz randevu talebinize olumlu yanıt nihayet geldi mi?

20 Mart 1981 cuma günü Van Atatürk Lisesi’nden arkadaşım, hemşehrimiz Kemal

Kasapoğlu’na veda ederek Van’a dönmek ve vedalaşmak üzere Kızılay’daki bürosuna gittik.

Telefon çaldı. Arayan subay Kemal Gökçe Paşa’nın benimle g.rüşmek istediğini söyledi.

Telefonu aldım, “Özçelik Bey randevu isteğinize olumlu cevap geldi. 23 Mart Pazartesi

günü saat 11.00’de 4 kişilik Van heyetini Sayın Devlet Başkanımız Genel Kurmay

Başkanlığı’nda kabul edecekler. ” dedi. Ne tesadüf ki o anda Kemal Kasapoğlu’nun

bürosunda olmasak randevudan haberimiz olmayacaktı. .ünkü ne cep telefonu sabit

telefonumuz vardı. Çevik Bir aldığı mektubu yerine ulaştırıyor. Mektubu alan Kenan Evren

tebessüm ederek okuyor: ” Çevik, lebalep doluyum, fakat İzzettin arkadaşım gelmiş.

Pazartesi günü öğleden önce randevu ayarlayın” direktifini veriyor. Randevu talebemiz bu

şekilde kabul ediliyor.

Günlerdir beklediğiniz Kenan Evren’i ziyaretinize dernek yönetiminden kimler katıldı?

Dernek başkanı olarak ben, üyemiz Diş Doktoru Saadettin Özok, Emekli Albay İzzettin

Sarımurat, akrabası Yıldız Sarımurat katıldı. Yıldız Abla, aydın, Atatürk.ü, demokrat hem de

Van kadınını en iyi şekilde temsil edecek özellikleri olan gururumuz duyduğumuz Cumhuriyet

kadını hemşehrimizdi. Kenan Evren’e, bakanlara sunacağımız dosyaların hazırlanarak

tamamlanmasında bize çok yardımcı oldu. Pazartesi günü Yıldız Abla’nın çalıştığı bankada

buluşarak kendisinin makam arabası ile Genel Kurmay Başkanlığına hareket ettik. Nizamiye

kapısında binbaşı tarafından yukarı kata gönderildik. Başyaver ’in odasında solukladık. Yaver

öğretmen albaydı. Tatvan’da bir süre hizmet yapmıştı. (Daha sonraki yıllarda helikopter

kazasında şehit düştüğünü öğrendik.) Saat 11 00 olunca bize karşı kapıyı gösterdi. Dernek

başkanı olarak önce kapıyı ben açtım. Sekretaryadan tekrar geceyim mi diye beklerken Devlet

Başkanı Kenan Evren ile göz göze geldim. Okuma g.zlüklerini takmış, spot ışıkları altında bir

şeyler okuyordu. İçeri girdiğimde kendimi takdim ederek Van Üniversite Kurma Ve Yaşatma

Derneği Başkanı Dr. Özçelik Okayer dedim. Ardımdan içeri giren arkadaşlar kendilerini tanıttı.

En son içeriye sınıf arkadaşı Emekli Topçu Albay İzzettin Sarımurat girdi. Bizi geniş bir salona

aldılar. Ben Devlet Başkanı’nın yanındaki koltuğa, Yıldız Sarımurat yanıma, onun yanına

İzzettin Sarımurat ve onun yanına da Dr. Saadettin Özok oturdu. Bize hoş geldiniz, sınıf

arkadaşına hoş geldin İzzet dedi. Ben “Ulu Önder Atatürk’ün direktifi ve Milli Eğitim Bakanı

Mustafa Necatı Bey’in ileride Van’da üniversite kurulacak siz bunun .ncüsü

olacaksınız” dediği öğretmeninden getirdiği mektup ve 14 yaşındaki yaptığı 1922 de takdim

etmek için g.türdüğü fakat bulamadığı için yavere veremediği resim, arka yüzü eski yazı İstiklâl

Marşı, kapağında ise Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa yazılı Ferit Nuri

Kuran imzalı gümüş çerçeveye koyduğumuz resim ve mektubunu Devlet Başkanı Kenan

Evren’e takdim ettim. Evren Paşa resmi çok ilginç buldu. Yaverinden büyüte. isteyerek tetkik

etti. Çok enteresan dedi. Mektupta Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kurulacak üniversitenin

nüvesini kurmak için Kabataş Lisesi’nden Ferit Nuri Kuran’ın Van’a gönderildiği yazılıydı. Bu

yazı aynı zamanda tarihi bir belge hüviyeti taşıyordu. İçeriye girmeden İzzet Abi konuşmaları

sen yapacaksın. Siz odadan çıkınca ben özel g.rüşüp konuşacağım demişti. Ben de söze

şöyle başladım “Sayın Devlet Başkanım tasarlanmış müstakbel üniversite yasa taslağına

ulaştım. Hoşg.rünüze sığınarak biraz çizmeyi aşacağım, 6 yeni üniversiteyi Batı

illerimizde açıyorsunuz. Bu imkân eşitliğine, fırsat eşitliğine Anayasaya ters düşmez

mi? ” dedim. Gözlerinin bebeği adeta yıldız gibi çaktı ve yüzü bir anda değişti. İzzettin

Sarımurat ile birlikte olmasak çok rahat beni dışarı atardı. Hemen toparladı biz öyle

yapamayacağız dedi. Ayrıca dedim ki “Van üniversitesi bölgenin kalkınmasını,

sosyoekonomik refahı, birlik ve beraberliği sağlayacak; Ulu önderimizin ruhu şad

edilecektir.” Çaylarla birlikte sohbette Van Ön Asya’nın kapısı olduğundan Türk Dünyası

ülkeleri ile ekonomik, sosyal, kültürel ilişkilerimizde k.prü görevi kuracaktır ifadelerini kullandım.

Bize “Hemen olacak diyemem. Konsey arkadaşlarımla konuyu her y.nüyle konuşup size

döneceğim.” Dedi. Teşekkür ederek dışarı çıktık. Arkadaşı olan İzzet Abi ile Evren Paşa baş

başa kaldı.

İzzettin Sarımurat Kenan Evren ile içerde baş başa g.rüştükten sonra odadan çıktığında

ilk s.zü ne oldu?

İzzettin Sarımurat dışarı çıktığında ‘Bu iş oldu’ müjdesini verdi. Daha sonra aralarında geçen

konuşmayı anlattı. İzzettin Sarımurat, Kenan Evren’e “ Sana ne diye hitap edeyim. Sayın

Devlet Başkanım mı, yoksa sınıf arkadaşım Kenan mı diyeyim” diyor. O da ne” ne dersen

de İzzet” diyor. İzzet Abi de, “Bana bak sen Anıtkabir ’de Atatürk’ün Mozolesine çelenk

bırakıp defteri yazarken Atam rahat uyu diyorsun. Peki, sen onun arzu ettiği üniversiteyi

kurdun mu? Hayır. Atatürk nasıl rahat uyusun? Eğer bana üniversite s.zü vermezsen bu

odadan çıkmam” diyerek s.zünü noktalıyor. Evren’in üniversite için en az 50 milyon lazım s.zü

üzerin İzzet Abi, “Nereden bulursan bul” diyor. Evren de “Deli oğlan hiç inatçı huyundan

vazgeçmemişsin” diyerek 40 yıllık iki dost olarak birbirlerine sarılarak “Bu iş tamamdır,

hayırlı olsun” diyerek uğurluyor. Ertesi gün Kenan Evren, kendisine taktim ettiğim dosyayı Milli

Eğitim Bakanı’na göndererek Van Üniversitesi’ni yasaya ilave etmesi için direktif veriyor.

Bu g.rüşmeden fotoğraf var mı?

O günkü tarihi g.rüşmemizi bir fotoğrafla .lümsüzleştiremedik maalesef. Bu da bizim eksiğimiz

oldu.

Üniversite s.zü alarak tarihi başarıya imza attınız. Milli Eğitim Bakanı’na talimat

verilmesinden sonra neler yaşandı.

Yorulduk ama mutluluk ve heyecan içinde Ankara’dan başımız dik, anlımız ak olarak gururla

Van’a d.ndük. Ertesi gün Vali Nazmi İyibil’i ziyaret ettik. Van’ı sevince boğan mutlu haberi

detaylarıyla paylaşarak bilgilendirdik. Aynı hafta Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam’ın Ankara’ya

çağırdığı il müdürleri arasında Vanlı hemşehrimiz İl Milli Eğitim Müdürü Necmettin Çaldağ da

vardı. Toplantıda Bakan Hasan Sağlam müjdeyi orada da veriyor ve Van’da Atatürk’ün doğum

yıld.nümüne denk gelmesi nedeniyle 100. Yıl Üniversitesi ismiyle üniversite kuracağız diyor.

Necmettin Çaldağ da bu haberi bana ulaştırdı. Yasa Y.K’ün kuruluşu ile birlikte çıktı. Yani YÖK

ile Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi aynı yaştadır.

Üniversiteye atanan kurucu rektör beklentileri karşıladı mı?

Kurucu rektör olarak dinamik, genç ve çok faal, idealist birini bekliyorduk. YÖK Başkanı Prof.

Dr. İhsan Doğramacı Hacettepe Tıp Fakültesinden Veteriner Mikrobiyolog Prof. Dr. Hakkı

Autun’u rektör olarak atadı. Ancak bana göre idareyi maslahat kabilinden yetersiz, vizyonsuz

ve heyecanı olmayan bir isim rektör oldu. Atama Vanlıların heyecanı ve beklentilerini

karşılamadığı gibi üniversitenin gelişmesine büyük zaman kaybettirdi.

Rektör Prof. Dr. Hakkı Atun atandığında ilk olarak ne yaptı?

İlk işi üniversite kuruluşunda, kampüs alanının istimlakinde ve idarenin oluşumunda canla başla

çalışan Genel Sekreter Lütfü Sezen’i görevden almak oldu. Ardından Prof. Dr. Nihat Bayşu

geldi. Veteriner kökenliydi daha aktif bir rekt.rdü. Kampusu ziyaretimde diğer üniversitelere

göre kampusun çevre düzenlenmesini yetersiz ve bakımsız olduğunu g.rdüm ve üzüldüm.

Hâlbuki yeşil alan ve peyzaj ile Zeve Yerleşkesi cennet çevrilebilirdi.

Üniversitede akademik, kültürel ve sosyal etkinlikler ne zaman başladı?

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Genel Sekreteri Lütfü Sezen 1982 haziran ayında bana gelerek Prof.

Dr. Zeki Başar dayımdır, Van’a gelmek istiyor. Üniversitede “Tarih Boyunca Ermeniler” konulu

konferans vermek ister, Van’a davet edelim dedi. Vali Behçet Eren’e bahsettim buyursun, bende

ayrıca davet edeyim dedi. 17 Haziran günü Halk Eğitim Merkezi konferans salonunda,

konferans verdi. Konferans öncesi Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi 63 son sınıf

öğrencisi adına Şule Kürk.üoğlu adlı bir öğrenci üniversite sevincimizi paylaşarak şöyle

konuştu:

“57 yıl sonra da olsa Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Van projesi, hayali olan

üniversitesinin gerçekleşmesinden Vanlılar gibi bizlerde çok mutluyuz. Gayret ve emek

sarf ederek amacına başarıyla ulaşan Van Üniversite Kurma ve Yaşatma Derneği

Başkanı Dr. Özçelik Okayer ve dernek yöneticilerini, Vanlıları, emeği geçenleri kutluyor

saygılarımızı sunuyoruz.”

Mutluluk ve heyecan veren gelişmelerde önemli pay sahibi oldunuz. O dönem canınızı

sıkan unutamadığınız bir olay yaşadınız mı?

1982 Ekim ayında Kazım Karabekir/Maraş Caddesinde üniversiteye tahsisi edilen eski Kız

Öğretmen Okulu salonunda yapılan törende önceden hazırlanan senaryo ile konuşturulmadım.

Rektör Prof. Dr. Hakkı Atun kürsüde elleri titreyerek kısa, silik bir konuşma yaptı. Ağlayan

çocuğa meme vermezler Bizlerin ve İzzettin Sarımurat’ın cesur girişimleri olmasaydı üniversite

kurulmamış olacaktı. Rektör Hakkı Atun üniversiteye 7. Cumhur Başkanı Kenan Evren’in

büstünü yaptıracağını söyleyerek bizden yardım istedi. Yaz başıydı, tam o sırada Erzurum

Radyosu Van’da konser vermek istiyor. Vali Behçet Eren yardımcı olmam için bana haber

gönderdi. Biletleri bizzat tek başıma resmi daireler ve halka sattım. Satılan biletlerden

topladığım165 bin lirayı tutanakla rektöre verdim. 1983 haziran ayında Cumhurbaşkanı Kenan

Evren Van’a gelerek üniversiteyi ziyaret etti. Derneğimiz dışlanarak kasten haber

verilmedi! Tatbiki bu tavrı önemsemedik. Memleketimiz için neler yaptığımızı Vanlılar iyi

biliyordu.

Üniversitenin kuruluşu gerçekleştirildikten sonra farklı çalışmalarınız oldu mu?

Hacettepe Üniversitesi’nin kurucusu, bende emeği olan, feyz aldığım Prof. Dr. İhsan Doğramacı

YÖK başkanlığına getirildi. Bende Ankara’ya giderek YÖK Başkanlığında g.rüşerek Tıp

Fakültesinin yöre için çok önemli olduğunu ilettim. Valimiz Nazmi İyibil merkeze alınarak yerine

Mülkiye Müfettişi Behçet Eren atandı. Üniversite kuruluşu sonrası Yüzüncü Yıl Üniversitesi

Vakfı kurma çalışmalarına başladım. Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde tarih profes.rü,

1977 de Kültür Müsteşarı ve Türk Dil Kurumu Başkanlığı yapan hemşehrimiz Prof. Dr.

Şerafettin Turan Mevlüt Ağabeyimin iyi arkadaşıydı. Vakıf kurma konusunda kitap belge

göndererek yardımcı oldu.1984 sonbaharında İstanbul’a göç ettim. Sonra vakıf kurularak ilk

başkanlığını rahmetli iş insanımız hemşehrimiz Enver Perihanoğlu yaptı

Zeve Kampüsü’nde temel atma törenini hatırlıyor musunuz?

1984 yılında Zeve Kampüsü temel törenine Cumhurbaşkanı Kenan Evren katıldı. Aynı yıl ekim

ayında İstanbul Şişli Etfal Hastanesinde Şef Yardımcılığı sınavını kazanarak İstanbul’a gittim.

Ben ayrıldıktan sonra dernek başkanlığına arkadaşlarımız Dr. Ertuğrul Yeğınaltay’ı getirdiler.

Doğup büyüdüğünüz, anılarınızın, arkadaşlarınızın olduğu Van’dan ayrılmak zor olmadı

mı?

Van sevdası kalbimden silinmedi. Ama kendimi yenilemek, atılım yapmak için İstanbul’a gidip

gelip gidiyordum. Bir gün Ankara Hacettepe Tıp Fakültesinden Bülent Ulusu hükümeti Sağlık

Bakanı Necmi Ayanoğlu tarafından İstanbul Şişli Etfal (Hamidiye Etfal) Hastanesi kulak boğaz

kliniğine atanan Doçent Dr. Aras Şevar tarafından 1. Dâhiliye Kliniği şef yardımcılığının

kadrosunun boş olduğu söylendi. Şef Dr. Nadire Güresin Apaydın ile gidip tanıştım. İlk kocası

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Ecvet Güresin imiş. Ecvet Bey, akciğer kanserinden .lünce Dr.

Nurettin Apaydın ile evlenmişti. Nurettin Bey Tepebaşı Mahallesi’nde oturan yerli ailelerden

Mihraplar ailesine mensuptu. Aileden Zıya Apaydın, Hızır Apaydın, Abdülbari Akay, Faik Akay,

Refik Akay amca çocuklarıydı. Fakat bu hemşehrilikden dolayı hiç bir kayırma görmedim. Dr.

Nadire Hanım çok sert, prensip sahibi disiplinli erkek gibi kadındı. Çalışkan, zeki bir kadın olan

Nadire Hanım hiç kimseye taviz vermez, kimse karşısında haddini aşmazdı. Rahmetli Dr.

Nadire Güresin ve 1. Cerrahı Şefi Dr. Nurettin Apaydın ile gayet dostane ilişkilerle ailece

g.rüşmemiz devam etti. 1987 de Dr. Nadire Hanım yaş haddinden emekli oldu. Bakanlık 1984

Mayıs ayında sınavı açtı. Ankara Numune Hastanesinde yayınlarımla beraber lisan ve meslek

sınavından geçtim 5 kışlık jüri beni başarılı buldu, Van’dan İstanbul’a gelmem ekim ayını buldu.

.ünkü bakanlık emrini hemen tebellüğ etmedim.

Size gönderilen bakanlık emrini neden almadınız?

Sağlık Bakanı Nadire Hanım emekli olmadan benim geçeceğim kadroyu Prof. Dr. Aydoğan

Öbeğ’e emekli olmadan tahsis etti. Dr. Kaya Kılıçturgay Uludağ Üniversitesinden Dr. Aydoğan

Öbeğ’in arkadaşıydı. Bir ara eski Van Milletvekili, Devlet Bakanı Av. Salih Yıldız’ın oğlu değerli

hemşehrim Ömer Yıldız Yalım Erez, Tansu Çiller’in zamanında Sağlık Bakanı Dr. Doğan

Baran’ın müsteşarıydı. Bir gün odamda oturuyorum başhekimlik sekreteri beni arayarak

müsteşar bey sızı görmek istiyor dedi. Doğrusu hakkımda bir şikâyet mi var diye düşünerek

makama gittim. Müsteşar Ömer Yıldız Bey koltuğundan kalkarak bana sarıldı. Odada Sağlık

Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Kurumları Genel Müdürü, İstanbul İl Sağlık Müdürü de vardı. Ömer

Yıldız, samimiyeti ve davranışıyla beni onların yanında onurlandırdı. Daha sonra Ankara’ya

bakanlığa çağırdı. Makamında“ Buradaki klinik şefliğine sizi uygun g.rüyorum. Hazırlan o

makam layıksın” dedi. Müracaatımı yaptım. Ama İstanbul Tabip Odası seçiminde siyasi denge

hesapları nedeniyle atamam gerçekleşmedi. Daha sonra aynı hastanede kardiyoloji kliniğinin 3

yıl şefliğine vekâlet ettim.

Kardiyoloji kliğinde ne gibi hizmetleriniz oldu?

Koroner yoğun bakım ünitesini modernize ettirdim. Hemşerimiz gazeteci yazar Fatih Altaylı’nın

amcası iş insanı rahmetli Eyüp Altaylı ve Rötarı Kulübü’nden 9 tane monitör defibratör ve

ayrıca kliniğimize 3 tane modern havalı yatak, başka kurum ve şahıslardan buzdolabı temin

ettim. Diğer eksik ihtiyaçları hayırsever çevrem tarafından karşıladım. 32 yıl hizmet ettim. 2001

yılında emekli oldum. 2019 yılında özel bir hastanede fahri hekim olarak eş dost ve eski

hastalarımın sağlığıyla ilgileniyorum.

İstanbul’da ünlü isimlerden hastanız oldu mu?

Bir gün başhekim beni arayarak, Türk tiyatro ve sinemasının duayenlerinden, çocukluğumda

Gülistan Güzey ile başrolünü oynadığı bir filminin izlediğim, tiyatroda oyununu seyrettiğim

rahmetli Reşit Gürzap’ı diyabet hastası ( şeker) olması nedeniyle gönderdiğini söyledi. Reşit

Gürzap Bey kontrole gelmişti. Çay ikram ederek biz Vanlılar çayı çok severiz dedim. Bana siz

Vanlımınsınız dedi. Evet dedim. Bende aslen Vanlıyım, büyük dedem Padişah Abdülaziz

zamanında Van’dan İstanbul’a gönderilmiş. Kara Reşit Paşa olarak tarihe geçmiştir. Kendisi çok

nüktedan, kültürlü g.rmüş geçirmiş, tevazu sahibi bir insandı. Oğlu sinema, tiyatro, dizi

oyuncusu, yazar ve eğitmen Can Gürzap, gelini Arsen Gürzap’a akşam yemeğinde Levent

Tenis Kulübünde rastladım. Can Gürzap’a siz nerelisiniz diye sordum. Biz Vanlıyız dedi. Reşit

Gürzap hasta hekim ilişkimiz devam etti. Reşit Bey hayattan çok güzel anılarını ve tecrübelerini

aktardı. Bana eski gazeteci Bosfor Turizm ve Çamlıca Gazozları sahibi armatör Kahraman

Sadıkoğlu’nun eniştesi, Van Eğitim G.nüllüler Parkı’nda isimi yaşatılan Feyyaz Tokar da

Vanlıdır dedi. 1984 yılı ekim ayında Şişli Etfal Hastanesi 1. Dahiliye Kliniğinde şef muavini

olarak göreve başlamamdan 6 ay sonra şefim Dr. Nadire Güresin Apaydın’ın önemli bir

operasyon geçirmesinden dolayı kliniğin sorumluğunu üstlendim Hastane Sağlık Bakanlığının

önem verdiği Eğitim Ve Araştırma Hastanesi idi. Burada önemli insanlara ve değişik vatandaş

kitlesine hizmet ve en az 5-6 asistana da eğitim veriyordu. Hacettepe de aldığım çok kuvvetli

ve temel yoğun çalışma tempomla kısa zamanda tanındım. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı

İmren Aykut, SHP Genel Başkanı gazeteci-yazar Altan Öymen, İstanbul MİT Başkanı Nuri

Paşa, BJK Spor Kulübü Başkanı Süleyman Seba gibi önemli kişilere sağlık hizmeti vererek

tanışma mutluluğuna eriştim. Bu arada Van Sanat Okulu kurucu müdürü rahmetli Vasfi

Levendoğlu ağabeyimizi de tedavi etmek meslek hayatımda ayrı bir kıvanç oldu. 1985 yılında

Etiler Nisbetiye Caddesi gibi Flamingo Caddesi olarak da bilinen gözde semtte özel

muayenehane açtım. Semtte o zamanlar sinema, ses sanatçıları ve meşhur müzisyenler

oturuyordu. Bu vesileyle Zeki Müren, Neşe Karaböcek, Esin Afşar, Selçuk Ural, Zerrin Özer,

Yasemin Yalçın, Zeki Alasya, Orhan Gencebay gibi sanatçıların ve ailelerinin sağlık durumlarına

müdahil oldum. Bir gün kliniğime Rahmi Saltık adında bir hasta yattı. Sabah hastaları gezerken

g.züme başucundaki Ruhi Su’nun kasetleri ilişti. Dedim ki Ruhi Su Vanlıdır, benim

hemşehrimdir. 1912 doğumlu Ruhi Su 1914 de muhacerette ailesi Bitlis deresinde para ve altın

için katledilince yalnız kalan kü.ük Ruhi Su yetimhaneye verilmiş. Devlet Ruhi Su’yu okutmiş.

Ruhi Su, Vanlıların 1915’te yoğun göç ettiği Adana’da Öğretmen Okulu’nda öğretmen olan

Van’a gelen Ferit Nuri Kuran’ın talebesi olarak okumuş. Müziğe olan kabiliyeti nedenle

konservatuarda son sınıf talebesi iken komünist damgası nedeniyle okuldan atılan Ruhis Su,

yeteneği nedeniyle bir Türk Mozartı Bethoven olacak iken harcanmış. Ruhi Su rahmetli

olmuştu. Muayeneye gelen hanımı Sıdıka Su ile tanıştık. Çok duygulandı bana bazı kasetlerini

hediye etti. Sonra Eyüp Altaylı ile birlikte buluştuğumuz Bebek Otelinin barını Ruhi Su’nun oğlu

Güng.r Su çalıştırıyordu. Muhteşem bas bariton sesini ve sazını Hacettepe Üniversitesi’nde

öğrenci kantininde dinlemiştim.

İstanbul’da yeni hastalarla karşılaşıp, yeni dostlar edinirken karşınıza nasıl bir yaşam

çıktı?

1984 de İstanbul gibi bir metropole göçemem beni sanat kültür, opera, konserler, resim sergileri

müzeler ile buluşturdu. Pazar günleri Klasik Türk Müziği konserlerine giderdik. Geldiğim yıllarda

Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü hemşehrimiz Sabahattin Türkoğlu’ydu. Daha sonar Yıldız

Sarayı Müdürü olarak görev yaptı. Bu arada benim en büyük kazancım Van’a Atatürk ve

Mustafa Necati Bey tarafından gönderilen Ferit Nuri Kuran’ın kardeşi Sait Kuran tanışmamdı.

Sait Bey, İstanbul Teknik Üniversitesi rekt.rlüğü yapmış, İstanbul Boğaz K.prüsü’nün projesini

yapmış uluslararası inşaat alanının duayenlerindendi. Almanya’da kürsüsü vardı.

Tanıştırıldıktan sonra sağlığını bana emanet etti. 12 yıl ailesinin doktorluğunu yaptım. Eşi Rikkat

Hanımı tanıdım, annesinin büyük dedesi Osman Bey bu günkü Osman Bey Semti onun adını

taşıyordu. Ben de bu vesile ile tarihi içselleştirerek adeta yaşadım. Daha çok tarihi şahsiyetler

karşıma çıktı. Van’dan 1984 İstanbul’a gelişim ve 17 yılımın geçtiği hastanenin aslında bir

tarihçesi vardır. 2. Abdülhamit tarafından 1894 yılında Hamidiye Etfal Hastanesi Abdülhamid’in

kurduğu çocuk hastanesidir. Tıfıl, çocuk demektir çoğulu ise Etal’dir. Şişli Etfal Hastanesi’nde

görev yaparken, yaşadığım güzel anılarım oldu.

Dernek başkanı olarak siz ve dernek yöneticilerinin çabalarıyla kurulan üniversiteyi daha

sonra ziyaret ettiniz mi?

1986 yılında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ni ziyaret ettim. Rektör Prof. Dr. Nihat Bayşu idi.

Tutumu da gayet iyiydi. Daha sonra Prof. Dr. Yücel Aşkın üniversitede reform yapmak üzere

rektör olarak atandı. Aslında Yücel Aşkın Bey vizyon sahibi, çalışkan ve iyi insandı. Ama bazı

çevreler algı operasyonu yaparak çeşitli engellemeler çıkardı. Hatta linç kumanyası yürüttü.

Bu nedenle beklenen reformları tam anlamıyla yapamadı. Yücel Bey’in eşi Oya Hanım eski

Van Belediye Başkanı Ankara’da Gençlik Parkı müteahhidi rahmetli Şaban Boysan’ın öğretmen

olan kızı Nezahat Tokmakcıoğlu ve üst kademe askeri kanattan emekli Kurmay Albay Abdul

Halim Tokmakcıoğlu’un ( D.1 Temmuz 1913 Van) kızlarıdır. Oya Aşkın’ın babası 1936 Berlin

Olimpiyatları Eskrim ( Kılıç) Şampiyonasında yarışmış isimdir.

Üniversitenin 40. yılıyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Üniversitemizin kuruluşu için özveriye mücadele ettik. Mücadelemizi başarıyla sonuçlamdırdık.

Prof. Dr. Cengiz Andiç, Prof. Dr. Hasan Ceylan, Prof. Dr. Peyami Battal rektör olarak

üniversitede görev yaptı. Halen hemşehrimiz olan Prof. Dr. Hamdullah Şevli rekt.rlük

yapmaktadır. Üniversitemizin 40. yılını kutluyorum. Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet

yolunda bilimde yarışan, üreten ve bölgesine aydınlık saçan, başarılı bir üniversite olmasını

temenni ediyorum. Yukarıdaki emeği geçen isimleri saygıyla andım. Üniversite yönetimleri

emek verenlere vefa göstermesi gerekir. Bunu beklemek Vanlıların en doğal hakkıdır. Ancak

üniversitenin tıp fakültesi merkezine siyasi nedenlerle kamu görevini yaparak maaşını alan bir

akademisyenin ismi verilirken emek verenlerin isimlerine yer verilmemesi Van halkına hakarettir.

Bu yaklaşım kabul edilmez. Hiçbir şehir halkı bunu kabul etmez. İkram Bey, Van için duyarlı

olan gazeteci olarak sizin dışınızda hak etmeyen birinin isiminin verilmesine karşı çıkarak

kaldırılmasını isteyen başka bir kişi, meslek odası, STK’nin olmaması da düşündürücüdür.

Bizim kişilerle bir sorunumuz yoktur. İsim verilecekse üniversitenin kuruluşunda emeği ve hakkı

olan Vanlıların öncelikle ismi verilmelidir. Emek verenlerden tek bir kişinin ismini üniversitede

göremezseniz. Bu çok yanlıştır.

Van Üniversite Kurma ve Yaşatma Derneği yöneticilerinden bugün hayatta olan kimler

var?

Van’a üniversite kurulması için mücadele eden derneğimizden geriye ben Dr. Özçelik Okayer,

Diş Tabibi Saadettin Özok, Atilla Sönmez kaldık.

Doğup büyüdüğünüz Van’dan ayrısınız. Neleri unutmuyor ve özlemini duyuyorsunuz?

Çocukluk, gençlik yılarının Van’ını, arkadaşlıkları hiç unutuyorum. Çocukluk yıllarında evimizin

bitişiğinde İn.nü İlkokulu’nun bahçesinde futbol oynar, mahalleler arası futbol müsabakası

yapardık. Yaz aylarında rahmetli abim Mevlüt Okayer’in oğlu ile yazlık Emek, Şehir, Yıldız

sinemalarına gider film izlerdik. Gölde yüzer, bisikletlerimizle gezerdik. Bir yaz günü İskele

Caddesi’nde eski Van Milletvekili Fuat Türkoğlu’nun bahçesinde gösteri yapan cambazı

seyrederken çok güzel kanun çalan Bardakçı k.ylü rahmetli Naif Sargın kavga etmiş ve

çocuğun başını kırmıştı. Kan akışını g.rünce korkup kaçmıştı. Futbola meraklıyım. Siyahbeyaz

Van Gençlik takımını tutardım. Şengençlerspor’dan Coşkun Haydaroğlu, Erekspor’dan

amcam oğlu, rahmetli Güng.ren Sağlık ve rahmetli Oğuz Hacırüstemoğlu, Enver Kaya hayran

olduğum futbolcu abilerimdi. Sağlıklı .mürler dilediğim Şahin Türkmenoğluda çok güzel kanun

çalardı. Bazen Şahin Bey, rahmetli Şereftin Türkmenoğlu, Yener Sofuoğlu ile fasıl yapardık. Naif

Sargın muayenehaneme gelir akşamüstü kanun çalardı. Şahin Türkmenoğlu eski belediye

başkanı Recep Edoş Efendi, rahmetli Mustafa Müftüoğlu tarafından akrabamdır. Kışın Van

oturma gecelerinde ud çalan kıymetli iş insanı Nevzat Soydan ile ailece bir araya gelip Türk

Sanat Müziği ve fasıl yapardık. Dostlukları gü.lü sohbetleri keyifli çok güzel günlerdi. Van’ın

her şeyine özlem duyuyorum.

Söyleyişimizin sonunda unutamadığınız bir anınızı paylaşır mısınız?

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi’nde çalışıyordum. Bir sabah

vizitenden sonra doktor arkadaşlarla birlikte odamızda çay içiyordum. Birden Sağlık Bakan

Vedat Ali Özkan ( Jet Bakan) arkasında Devlet Bakanı Rafet Sezgin, Van Millet Vekili Salih

Yıldız beraberlilerinde Fevzi Kartal, Necip Kartal bir sedyede beyaz .rtüler içinde rahmetli

Kinyas Kartal’ı (Ağa) getirdiler. Van Çaldıran yolunda jeep devrilmiş Kinyas Bey’in kafatasında

çökme kırığı meydana gelmiş. İlk müdahaleyi rotasyonla Afyonkarahisar’dan Van’a atanan Op.

Dr. Necati Dulupcu kafatasında kemik ve beyin arasındaki kanı boşaltarak müdahale etmiş.

Fakat Kinyas Ağa komada getirildi. Beyin Cerrahları yoğun bakıma yatırdı ve bir hafta sonra

şuuru yavaş yavaş yerine geldi. Sık sık yoğun bakım servisine giderek durumunu yakından

takip edip aileyi bilgilendirdim. Daha sonra Kinyas Bey sağlığına kavuşarak taburcu edildi.

Kinyas Bey ağabeyim Mevlüt Okayer’e duyduğu memnuniyeti iletmişti.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin kuruluş mücadelesinin bilinmeyen yönlerini

ayrıntılarıyla paylaştınız. Tarihe not düştüğümüze inandığım önemli röportaj için teşekkür

ederim.

İkram Bey, Van’ın tarihi, kültürü, sporu ve yaşanmışlıklarıyla yakından ilgilenerek araştırmalara

dayalı önemli yazılar yazıyorsunuz. Kamuoyunu doğru bilgilendirme konusunda duyarlıkları

olan gazeteci olarak bu fırsatı bana verdiğiniz için ben de size teşekkür ederim. Tüm Vanlı

hemşehrilerime, dostlarıma, arkadaşlarıma selam ve sevgilerimi gönderiyorum.

ETEM SEVİK bu blog’u önerdi

10 Temmuz ’22 Okunma Sayısı

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Kategori Üniversiteler

Yorum Yaz Gönder Yazdır Hata Bildir

338

Van YYÜ nasıl kuruldu!

Van YüzüncüYıl Üniversitesi (Van YYÜ) kuruluşunun 40. yılını kutluyor. 1982 yılında

kurulan üniversitemizin kurulması için Vanlılar yoğun bir mücadele verdi. Bu

mücadelenin arka planında yaşanalar yazılmadı, pek de bilinmiyor. Üniversitemizin

kuruluşunda en büyük pay sahibi Van Üniversitesi Kurma ve Yaşatma Derneği’dir.

Dernek Başkanı Dr. Özçelik Okayer, yazılmayanları, konuşulmayanları, ilginç diyalogları,

zorlu mücadeleyi, kırgınlıkları, memleketi Van’ı ve yaşamından kesitleri gazeteci İkram

KALİ’ye anlattı.

Röportaj İkram KALİ/Van-İstanbul

Üniversite kuruluş mücadelesinden önce ailenizin hikâyesi ile röportajımıza başlamak

istiyorum. Ailenizi anlatırmısınız?

Van’ın eski yerli ailelerinden Ulu Camii Baş İmamı büyük dedemden, yani babamın dedesinden

dolayı soyadı kanunundan önce bize lakap olarak Mollaoğluları denilmiş. Büyük dedemin 8 oğlu

varmış. Büyük dedem bir gün ailesini toplayarak artık Mollalık ile karnınız doymaz, toprağa

d.nün demiş. Böylece o yıllarda köy statüsünde olan bugünkü İskele mahallesini ailemiz yurt

edinmiş. Senelerce toprak ekip biçip hayvancılık yapmış babamın dedesi. Büyük dedem İskele

k.yü zenginlerinden Terzioğluları ailesinin evinde misafirlikte iken vefat etmiş. Rahmetli babam

çok kü.ük yaşta anne ve babasını kaybedince dedesi Hacı Recep Efendi büyütmüş.

Babanız Van’ı, komşuluk ilişkilerini, yaşamından kesitleri sizlere paylaşır mıydı?

Babam Alı Rıza Okayer, 8 çocuk yetiştirmişti. Çocuklarının en kü.ük ferdi benim. Eski silahlar

çakmaklı olduğundan babam çevresinde Çakmakçı Rıza Usta diye tanınırdı. Van Kalesi

güneyindeki yakılıp yıkılarak harabeye dönen eski Van şehrinde Müslüman ailenin çocuğu

olarak Ermeni ustasından silah yapım ve tamiri sanatının yanı sıra Ermeniceyi çok iyi anlayıp

konuşurmuş. Babam bu sanatla çoğunlukla İskele k.yünde Ermenilerin uğraştıklarını, ailemizin

Ermenilerle iyi ilişkilerinin bu sayede iyi olduğunu, Ermenilerin kendi sanatlarını genelde

Müslümanlara pek öğretmediklerini anlatırdı. Babamın amcası Yakup Efendi de Ermenilerle Van

G.lü’nde ortaklı taşımacılık, balıkçılık yaparak gemi işletirmiş.Babamın anlattığına göre komşu

evdeki Ermeni mama annemi sabah kahvaltısına bazen davet edermiş. Babam İskele

k.yünden Zekâi Dağtekin’in babası Karakelleoğlu Zekeriya Dağtekin ile yakın arkadaşlardı.

Delikanlılık döneminde yakın arkadaşı Şıhkaralı (Gülsünler) Süleyman Solmaz (Süleyman Dayı

eski Özel İdare Müdürlüğü Köy Hizmetleri Şefi, folklorcu ve iyi ata binen rahmetli Mustafa

Solmaz ve Osman Solmaz’ın babaları, Van Orta Ölçekli Sanayi Sitesi Yapı Kooperatifi Başkanı

Fahri Solmaz’ın dedesi) ile Ermeni düğününe gitmişler. Ermeni gençler çok şarap içtiklerinden

sarhoş olup bizim çayırda düşüp uyuya kaldıklarından söz ederdi. Rahmetli Ali

Yarımbatman’nın babası Kazım Usta ile Polatoğlu Sobacı Memiş Usta babamın meslek

arkadaşlarıydı. Babam faytonculuk yapan Kâhya Mehmet ile birlikte bir süre faytonculuk da

yapmıştı.

1915’de Vanlıların büyük çoğunluğu katledildi, hayatta kalanlar ise canlarını kurtarmak

üzere Diyarbakır’dan İstanbul’a, Adana’dan Trabzon’a yurdun dört bir yanına göç etmek

zorunda kaldı. Sizin aileniz de muhacir olmuşmu?

1915 Ermeni isyanı ve Rus işgalinde Vanlı Müslüman aileler kadın, çocuk, yaşlı canlarını

kurtarmak için aç susuz yollara düşerek muhacir olmuş. Bizler trajik muhacirlik hikâyeleriyle

büyüdük. 1915 Ermeni isyanının yıkım ve acı olaylarının yakın tanığı babam, 18 yaşındaymış.

Taşnak çeteleri .ncülüğünde başlayan Ermeni isyanı sırasında babam Ermenice bilmesi

sayesinde katliamdan kaçmaya muvaffak olmuş, yoksa Ermeni çeteler babamı da

.ldüreceklermiş. Hâlbuki isyan ve işgal öncesi Ermenilerin Türklerle münasebetleri gayet

iyiymiş, hatta dostluk ve komşulukları varmış. İngiliz, Rus ve diğer gü.lerin kışkırtması sonucu

devlet kurma hayaline kapılan Ermenilerin ayaklanması ile Van’da acı günler yaşanmış. Babam

7 sene meslek öğrenmek için usta yanına giderek kalfa olmuş. Öğrendiği meslek kolunda altın

bilezik olduğundan her zaman her yerde ekmeğini kazanmış. Ailemiz Urfa’ya göç etmiş, 8 yıl

Urfa’da, Van’a d.nüşte 1 yıla yakın Diyarbakır da kalmışlar. Ağabeyim Mevlüt Okayer 1919’da

Diyarbakır’da muhacir çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Genelde Güney Doğu vilayetlerinde

yaşayanlarda sinek tarafından cilde yerleşen bir parazitin oluşturduğu yaranın izi g.rülür.

Abimin yüzünde Diyarbakırlılara has şark çıbanı denilen bu iz vardı. Bu yara bir anlamda

muhacirliğin iziydi.

Benim de ilkokulu okuduğum İn.nü İlkokulu’nda öğretmen olan merhum Mevlüt Okayer

Hoca ilgili neler söylemek istersiniz?

Büyük abim Halk Eğitim Müdürü Mevlüt Okayer, iki ablam ilkokul öğretmeni, bir abim lise

mezunudur. Abim Van Merkez Orta Okulu ( İn.nü İlkokulu’nun yerinde)’nu bitirdikten sonra 4 yıl

Erzurum Darülmuallimin’den (Lise, aynı zamanda bir öğretmen okulu) 1939- 1940 yılında

mezun olmuş. Gezici başöğretmen olarak devletin verdiği at ile Van’da köyleri dolaşmış. Van

Milli Eğitim Müdürü ile köylerden kız çocuklarını toplayarak okumalarına sağlamış. Daha sonra

Başkale’de öğretmenliğe devam etmiş. Prof. Dr. İlhan Atilla Dicle’nin dayısı avukat rahmetli

Hüsnü Ayhan’ın Başkale’de öğretmenliğini yapmış.

Avukat Hüsnü Bey ile çok güzel bir röportaj yapmıştım. Hüsnü Bey, öğretmeni Mevlüt

Hocanın yönlendirici ve destekleyici etkisinden söz ederek eğitim hayatına katkısını

anlatmıştı. Mevlüt Hoca nasıl bir öğretmendi?

Mevlüt Hoca, Hüsnü Bey’in zeki ve çalışkanlığını daha ilkokul çağında keşfederek babası Sabri

Ayhan’ı ikna ve teşvik ederek eğitimine devamını sağlayarak çok başarılı avukat olmasına

neden olmuştu. Ayrıca gezici başöğretmen olarak Şüşanıs ( Kevenli) k.yünden Van Milletvekili

Osman Güla.ar’ın büyük babası Molla Marif’in oğlu Mehmet Güla.ar’ı eğitmen yaptırmıştır.

Meşgeldek ( Gölkaşı) k.yünden eğitmen Sait de onun eseridir. Başkale’den sonra Erciş

Çelebibağ ve İskele k.yünde öğretmenliğin ardından 1961 yılında İskele Yatılı Bölge Okulu

müdürlüğü yapmıştı. Van Halk Eğitim Müdürlüğü ve emeklilik dönemi onun neşesi, ilgisi kendi

nevi şahsına münhasır dönemiydi. O dönemlerde Vanlıların lakaplarını içeren folklorik çalışma

yürüttü. Mevlüt Abimin büyük oğlu Kurtcebe Okayer, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi

mezunuydu. Ankara Emniyet Sarayı’nda apandisitin patlaması sonucu 1979 kaybettik. Bir diğer

oğlu Mehmet Kankılıç Okayer, emekli hâkimdir. Kızı Asuman emekli tarih öğretmeni, torunu diş

doktorudur.

Dr. Özçelik Okayer kimdir? Kendinizden söz eder misiniz?

1944 yıllında Sıhke Caddesi’nde evimizin yakınında bulunan kerpiç iki katlı ( Bugünkü 100. Yıl

Pasajı’nın yeri) Van Doğum Evi’nde doğmuşum. Kerpiç bina eşraftan rahmetli Hüsnü Y.rük

Konağı’nın ekiydi. İlk, orta ve lise tahsilimi Van’da okudum.1962 yıllında Atatürk Lisesi’nden

mezun oldum. İn.nü İlkokulu’nda; Akın Kuralkan, Tümer Okay, Mustafa İlgün, ortaokulda; Galip

Duruk, Atatürk Lisesi’nde; Zekâi Taşoğlu, Oktay Türkoğlu, Aydın Perihanoğlu arkadaşlarımdı.

Bitişik komşumuz Burhan Büyükbaş benim gibi doktor, karşı komşumuz akrabam Adal Okay

avukata oldu.

Öğrencilik yıllarınızda hayalinizde ne olmak istiyordunuz? Yüksek.ğrenime hangi

üniversitede devam ettiniz?

Doktor olmak istiyordum. Kader yolumu Ankara Hacettepe Üniversitesi’nde Prof. Dr. İhsan

Doğramacı’nın kurduğu Tıp Merkezi Sağlık Bilimleri Yüksek Okulu Tıbbı Teknoloji b.lümüne

g.türdü. Bu durum beni üzmedi, bilakis yoğun İngilizce öğrenmeme vesile oldu. Aynı okul ertesi

sene Tıp Fakültesi oldu. Sınava girerek Tıp tahsiline başladım. Bir sene hazırlıktan sonra 1970

yılında mezun oldum. Aynı yıl haziran ayında sınavı kazanarak iç hastalıkları (dâhiliye) dalında

ihtisasımı tamamladım. 1974 Eylül ayında Sağlık Bakanlığına gittim. Zat İşleri Müdürü Kerküklü

Hicran G.züm’e dilekçemi verdim. Evladım biraz önce Dr. Mehmet Ali Mızrak’ın tayinini yaptım.

Erciş münhal hemen Erciş’e tayinini yapayım dedi. Ben de Vanlı hemşerilerime hizmet s.züm

var. O zaman gider muayenehane açarım dedim. .ünkü Hacettepe de çalıştığım yıllarda

yardım isteyen Vanlı hemşehrilerime seve seve rehberlik etmek bana zevk ve mutluluk

veriyordu. Van Devlet Hastanesi’nde kadro olmadığından Van Verem Savaş Başkanlığına

atamam yapıldı. Vanlı hayırseverlerin başında gelen Ezberciler ailesinin Kazım Karabekir/

Maraş Caddesi’nin köşe başında bulunan ( Ezberciler İş Merkezinin yeri) eski kerpiç evinde

özel muayenehane açtım.1975 yılında kısa devre yedek subaylık yükümlülüğümü Ankara

Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu’nda yaptım. Van’dan doktor, eczacı ve dış tabibi arkadaşlarla

aynı birlikteydik. Eğitim bir ay sürdü. Bir sabah komutan bizi askeri gazinoda toplayarak “Size

hastanelerimizde ihtiyacımız var” dedi. Kurada Van’ı çektim. İskele Caddesi üzerinde hizmet

veren Van Asker Hastanesi’nde 3 ay kısa dönem Tabip Asteğmen olarak askerlik görevimi

tamamlayarak terhis oldum. Askerlikten sonra kadro açılınca 1940’lı yıllarda Ercişli

hemşehrimiz Op. Dr. Kemal Tuğcu, sonrasında sırayla Op. Dr. Enver Atmanoğlu, Dr. Ahmet

Uras, Op. Dr. Ertuğrul Yeğınaltay’ın başhekimlik yaptığı Van Devlet Hastanesi’nde uzman hekim

olarak göreve başladım.1977 yılında Dr. Ertuğrul Yeğınaltay istifa ederek Adalet Partisi’nden

Van Milletvekili adayı adayı olması üzerine hemşehrilerimin arzusu, rahmetli Ferit Melen’in

tercihi ile başhekimlik görevine atandım. Mayıs 1979’a kadar bu göreve devam ettim.

Mustafa Kemal Atatürk, Modern Van ve Van’da Üniversite Projesi’nin hayata geçirilmesi

için talimat veriyor. Atatürk’ün .lümü sonrası proje gerçekleşmiyor maalesef. Proje için

neler söylemek istersiniz?

Tarihsel, bölgesel ve stratejik konumu nedeniyle Van’a çok özel bir önem veren, genç Türkiye

Cumhuriyeti’nin tüm bölgeleriyle eş zamanlı kalkınmasını isteyen Ulu Önder Mustafa Kemal

Atatürk’ün Van ile ilgili düşünceleri ve hayali çok farklıydı. Ulu Önder, daha 1927 yıllında

zamanın Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necatı Bey’e gü.lü ve muasır medeniyetlere Türkiye’yi

taşıyacak olan üniversitelere yönelik düşüncelerini ve bu bağlamda Van için .ng.rdüğü Modern

Van ve Van’da Üniversite Projesi’ni açıklıyor. Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey’i

incelemeler yapmak üzere Van’a göndererek şu talimatı veriyor:

“ İstanbul Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) halen Avrupa’ya göre bilimsel gerçeklerden

uzak bir medrese kimliği taşımaktadır o nedenle üniversiteye d.nüştürülecek. Ankara’da

bir iki okul üniversiteye d.nüştürülecek. ..üncü üniversite Van G.lü havzasında

ilkokulları, yatılı bölge okulları, lise ve üniversitesi, kültür merkezleri opera, sinema

salonları, tiyatroları ve spor merkezleriyle Van üniversite şehrine d.nüştürülmelidir.

Zaten Van eski kültür merkezimizdi. Bunun için en az 15 yıl bir süreye ihtiyacımız var.

Hazırlıklara başla…” Talimat üzerine Bakan Mustafa Necati Bey, Van’a gelerek yaptığı

incelemeler yapıyor. Üniversite kurulmasının gerekli olduğunu g.rüyor.

Modern Van ve Van’da Üniversite Projesi ile ilgilenen ilk Milli Eğitim Bakanı Mustafa

Necati Bey kimdir?

Mustafa Necati Bey’in babası aslen Malatya Darendeli, annesi Maraş Elbistanlı’dır. Babasının

Kadılık görevi nedeniyle Mustafa Necat Bey İzmir’de dünyaya gelmiş. Lise eğitimi sonrası

Hukuk Mektebini bitirerek, avukat olmuş. İzmir’de millî mücadeleyi başlatan Kuvayı Milliye’ye

katılmış. Mustafa Necati Bey, Van incelemesinden bir yıl sonra 1928 yılında, öğretmen Ferit

Nuri (Kuran) Bey’i Van’a göndererek mevcut ortaokulu liseye d.nüştürerek, kurulması

tasarlanan üniversitenin çekirdeğini oluşturmasını isteyen çalışkan devlet adamıdır.

Van’a gelen öğretmen Ferit Nuri Kuran Bey hakkında bir bilginiz var mı?

Mustafa Necati Bey’in üniversitenin temelini oluşturmak üzere Van’a göndereceği öğretmen

sıradan biri olmamalıydı. Nitekim gönderilecek öğretmen için yarışma açılarak ilan veriliyor.

İlanda birinci olan öğretmene 100 TL mük.fat verileceği belirtiliyor. Katılanlar içinde Kabataş

Lisesi matematik öğretmeni Ferit Nuri Kuran birinci seçiliyor. Ferit Nuri Kuran daha 14 yaşında

Atatürk’ün çini mürekkebiyle portresini çizen, eski yazıyla İstiklal Marşı’nı yazan başarısı ve

vatansever y.nüyle dikkatleri çeken özelliğe sahip öğrencidir. Ferit Nuri Kuran Hocamı Etiler’de

evinde ziyaret ettim, ama elini .ptürtmeyerek, “Otur doktor evladım. Vanlılar hoş gelmişsen,

başım g.züm üstüne gelmişsen derler. Sende hoş gelmişsin başım g.züm üstüne

gelmişsin. Seni ve İzzet Sarımurat’ı alnınızdan öperim. Sizler Mustafa Kemal Atatürk’ün

ruhunu şad ettiniz, onun arzu ettiği üniversitenin kuruluşunu gerçekleştirdiniz.” Dedi.

Atatürk’ün TBMM’de gündeme getirdiği Modern Van ve Van’da Üniversite Projesi

gerçekleşmiş olsaydı bugün Van, nasıl bir şehir g.rünümü kazanırdı?

Van’a çok özel bir önem veren ve Van projesini yakından takip eden Atatürk, 1 Kasım 1937’de,

TBMM açış nutkunda, ‘Doğu Bölgesi için Van G.lü Sahillerinin en güzel bir yerinde

ilkokulu ve nihayet üniversitesi ile modern bir kültür şehri oluşturmak yolunda şimdiden

faaliyete geçilmelidir.’ Talimatı veriyor. Bu kez dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ı

arazi tespiti için Van’a gönderiyor.Atatürk, 1938 yılı kasım başında TBMM açış nutkunda ise,“

İstanbul Üniversitesi’nin geliştirilmesi, Ankara Üniversitesi’nin tamamlanması ve Şark

Üniversitesi’nin yapılan etütlerle tespit edilmiş olan esaslar dairesinde, Van G.lü

civarında kurulması hızla ve önemle devam etmektedir’ diyor. Atatürk, ülkenin gelişip

kalkınmasını Doğu Anadolu Bölgesi ve Van’ın kaderiyle birlikte düşünüyor. Ancak .mrü vefa

etmiyor. Sizin kaleme aldığınız “ Atatürk’ün .lümü Van’ı nasıl etkiledi?” başlıklı makalede

belirttiğiniz gibi Atatürk’ün vefatı ile Modern Van ve Van’da Üniversite Projesi sahipsiz kalıyor.

Proje bir şekilde engellenince Van’ın parlak geleceğinin yolu kesiliyor. Proje gerçekleşmiş

olsaydı her alanda gelişmiş, kalkınmış, bilim, kültür ve sanat kenti Van’dan ve ünü ve başarısı

yurt dışına taşan Vanlı isimlerden söz etmiş olacaktık.

Van’a üniversitesi kurma mücadelesine ne zaman ve nasıl katıldınız?

Eski Van Belediye Başkanı rahmetli Tayyar Dabbağoğlu 1968 yılında Van Üniversitesi

Kurma ve Yaşatma Derneği kurmuştu. Tayyar Bey’in girişimleri sonucu Erzurum Atatürk

Üniversitesi Rekt.rü Kemal Bıyıkoğlu, Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne bağlı Van Fen Edebiyat

Fakültesi kurulması kararı almıştı. Kararı o zaman milletvekilimiz olan, Van’da büyük hizmetleri,

eserleri bulunan rahmetli Ferit Melen kararname ile TBMM’den geçirmişti. 1977 yılı kasım

ayında Van Belediye Başkanı Tayyar Dabbağoğlu talihsiz bir kaza sonucu evinin çatısından

düştü ve uçakla Ankara’ya kaldırıldı. O zaman Van Devlet Hastanesi başhekimiydim. Aynı

uçakla eşi Dr. Süheyla Hanım ile birlikte Ankara’ya g.türdük. Ancak Vanlı hemşehrimiz beyin

cerrahı Prof. Dr. Hızır Alp ve ekibinin tüm müdahalelerine rağmen kurtarılamayarak vefat

etti. Entelektüel kişiliği olan Tayyar Bey, vizyon sahibi, çok cesur, çalışkan, dürüst, hayalleri ve

projeleri olan eşişiz belediye başkanıydı ama erken kaybettik. .lümü Van için çok büyük kayıp

oldu. 1978 Senesi Temmuz ayında Van Belediyesi İktisat Şefi, 2 Nisan kurtuluş günlerinde Van

Valisi Haydar Bey’i at üzerinde temsil eden rahmetli Mustafa Dervişoğlu, çocukluğumdan beni

tanırdı. Steyr marka bisikletini bizim hana bırakır, bende ondan gizli İn.nü İlkokulu bahçesinde

turlardım. Bisiklete sürmeyi düşe kalka öyle öğrendim. Neyse. Mustafa Bey derneğin genel

sekreteri ve muhasebecisiymiş. Bir gün öğleden sonra gelerek dedi ki “Derneğin yıllık

kongresi yapılması gerekiyor, yapılamaması durumunda dernek münfesih olacak. Vali

Bey ile aran iyidir. Derneğin Ziraat Bankası’nda 21 bin lira parası var, konuş genel kurul

yapalım kapanmasını önleyelim.” Sorumluluk almaya hazırım yanıtı vererek mücadeleye

katıldım. Ertesi gün Vali Doğan Pazarcıklı ’ya giderek derneğin durumunu, Van için önemini

anlattım. Vali Bey, ilgi göstererek destek olacağını söyledi. Hemen Nail Başıbüyük’ün sahibi,

Servet Mehterbaşı’nın yazı işleri müdürü olduğu ilkeli ve saygın gazetecilik yapan İkinisan

Gazetesi’nde olağan genel kurul ilanı verdik. 1978’de Van eşrafının katılımıyla genel kurul

yaptık. Rahmetli ağabeyim Öğretmen Mevlüt Okayer, Sanat Okulu Müdürü Vasfi Leventoğlu,

Eczacı Übeydullah Müftüoğlu, Eczacı Aydın Perihan, İş ve İşçi Bulma Kurumu Başkanı Özdemir

Zırhlıoğlu, Diş Tabibi Saadettin Özok, Diş Tabibi Özger Yalım, İş Adamı Oğuz

Hacırüstemoğlu’ndan oluşan yönetim kurulunda başkan seçildim. Özdemir Zırhloğlu’nu

1979’da trafik kazasında kaybettik. Aynı yıl Ubeydullah Arvas İstanbul’a yerleşti. Yönetim

kuruluna banka müdürü Atilla Sönmez, eczacı Ahmet Besalet Bilgin ilave oldu.

Üniversitenin kurulması için ilk olarak nasıl bir adım atınız?

Randevu alarak pazartesi günü Vali Bey’e ziyarete gittim. ‘Sayın valim kâğıt üzerinde Atatürk

Üniversitesi’ne bağlı Fen Edebiyat Fakültesi var ama ortada fakülte, öğrenci ve eğitim

yok. Erzurum Atatürk Üniversitesi Rekt.rü Prof. Dr. Hurşit Ertuğrul’a g.rüşerek

fakültenin açılması için çalışma başlatmasını söyler misiniz’ dedim. Çevresinin

bilgilendirmediği Vali Bey’in bu ayrıntılardan haberi yoktu. Bana ‘Telsiz odasına çık sen

rektörle konuş bu daha münasip olur’ dedi. Çıktım telsizci beni Rektör Hurşit Ertuğrul’a

bağladı. ‘Sayın rekt.rüm Van halkı Fakülte’nin eğitime başlamasını arzu ediyor’ dedim.

Aradan bir süre geçti. 4 aralık 1978’ de Prof. Dr. Ahmet Türker Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı

olarak atandı. Dekan Bey’i ve Edremitli Diş Dr. Seyfettin Baydaş’ı alarak daha önce arkeolog

olarak İstanbul Üniversitesi Van Tarih Araştırma Merkezinde çalışmış, Çavuştepe kazılarında

bulunmuş, babası Van’da Muhasebe Müdürlüğü yapmış olan Trabzon Sürmeneli bir ailenin

çocuğu olan Vali Doğan Pazarcıklı’yı Çimento Fabrikası sosyal tesislerinde düzenlediğimiz

yemeğe davet ettim. Yemekteki sohbetimizde üniversite kurulması için vereceğimiz mücadeleyi

g.rüştük.

Vanlılar arasında toplumsal bilinç ve dayanışma oluşturmak için neler yaptınız? Halka

gittiniz mi?

Vanlılar siyasi nedenlerle üniversite hakkının ellerinden alındığını iyi biliyordu. 1978 ağustos

ayında derneği aldık. Mücadeleye başladığımız günden itibaren yönetim kurulumuzla beraber

kapı kapı gezerek halka gittik. Cumhuriyet Caddesi, çarşı esnafı, sebze hali, kasap esnafı,

toptancı hali esnafı ve kabzımalları ziyaret ettik. Ziyaretlerimizde üniversitenin Van’ın

gelişmesine, aydınlanmasına, geleceğine, insanımıza, gençlere nihayetinde bölgemize

sağlayacağı faydaları anlattık. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Van Projesi’nin hedefi

buydu dedik. Üniversitenin Van Projesi’nin yüksek eğitim kurumu olduğunu söyledik. Bunlarla

yetinmedik. Öğretmenlerimize, eğitim camiamıza, halkın tüm kesimlerine hatta köylere giderek

yurttaşlarımıza üniversite kurulmasıyla ilgili bilgilendirici paylaşımlarda bulunduk. .ünkü

Vanlıların içinde bulunmadığı, desteklemediği bir mücadelenin başarıya ulaşmasının mümkün

olamayacağını biliyorduk.

Üniversite kurulmasını isteyen Vanlılardan beklediğiniz destek geldi mi?

Van halkı bizim samimi çabalarımıza inanarak g.nül ve omuz verdi. Vanlılar üniversite

kurulması için kenetlenerek seslerini yükseltmeye başladı. Birçok konuda Sanat Okulu Müdürü

Vasfi Levendoğlu, Beden Terbiyesi Müdürü ve Kızılay Başkanı Saffet Demiroğlu,

Şengençlerspor Kulübü Başkanı Van Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Başkanı Nevzat

Amiklioğlu, Şoförler ve Otomobilciler Odası ve eski Van Belediye Başkanı Burhanettin Türkoğlu,

TRT Van Radyosu Şefi Celil Akan destek verdi. En büyük katkıyı gideceğimiz adresleri ve etkili

kişileri söyleyen rahmetli ağabeyim emekli öğretmen Mevlüt Okayer sağladı.

ValiDoğan Pazarcıklı’nın desteği devam etti mi?

1979 yılı sonunda eğitim konularında uyumlu olarak çalıştığımız, Van’da Türk Eğitim Derneği

Koleji (TED) açılması konusunda ve üniversite mücadelemize destek veren valimiz Doğan

Pazarcıklı merkeze alındı, Yurdanur Uğur atandı. Dernek olarak ziyaret ettik. Çok sıcak ve

samimi davrandı. Ancak bizi adeta şoke eden, hepimizde hayal kırkılığı yaratarak enerjimizi

düşüren çok ilginç bir ifade kullanarak: “ Kardeşim ne uğraşıyorsunuz, Van’a üniversite

kurulursa anarşi gelir!” dedi. Cumhuriyet valisinden beklenmeyen bu yaklaşım arkadaşlarımız

arasında üzüntü yaratarak canımızı sıktı.

Vali Bey’in olumsuz yaklaşımı üzerine dernek çalışmalarına ara vererek mücadelenizi

noktaladınız mı?

Tabi ki hayır. Aksine daha hırslandık. Vali Bey’in tavrı bizleri etkiledi ama mücadelemizden geri

adım atmadık, inandığımız yoldan geri dönmedik. Bu mücadele Van’ın, Vanlıların onur

meselesidir dedik, çalışmalarımıza devam ettik.

Üniversite kurma mücadelenizde daha sonra nasıl bir gelişme oldu?

Tepebaşı Mahallesi’nde bulunan İn.nü İlkokulu’nun bir kısmı Fen Edebiyat Fakültesi için

dekanlık, Hüsrev Paşa İlkokulu yanında Kebapçı Kemal Karakuş’un bir kaç dairesi dekan ve

genel sekreter lojmanı olarak tahsis edilmişti. 11 eylül günü Van Kalkınma Vakfı Başkanı Prof.

Dr. Ahmet Akyürek Erzurum Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde işi olduğunu ( tohumluk

buğday alacak), bana sende gel yol arkadaşı olursun dedi. Bende çok iyi olur, başta Atatürk

Üniversitesi Rekt.rü Prof. Dr. Hurşit Ertuğrul ve yakın dostum, Van Fen Edebiyat Fakültesi

Sekreteri, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin idari kuruluş, kampüs arazisi istimlak çalışmalarında

büyük emekleri olan Lütfü Sezen’in dayısı Pof. Dr. Zeki Başar Hocamızı g.rüşürüm dedim.

Ayrıca seneye ÖSYM sınavına Van’da ki Fen Edebiyat Fakültesi’ne öğrenci alınması için

istekte bulunurum diye düşündüm. Sabah Van Kalkınma Vakfı’nın Land Rover aracı ile erken

yola çıktık. Erciş yolunda rahmetli Kemal Kurdoğlu’nun petrolünü az geçince durduk. Tarladan

gelen biri bayan iki İngiliz arabaya bindi. Türk.eyi çok güzel konuşuyorlardı. Bu kadar güzel

Türk.eyi nasıl öğrendiniz dedim. Londra’da lisan kursu aldıklarını söylediler. Yaşları 35’i

geçmemiş olan bayan ve erkek İngiliz beni adeta sorgulamaya başladı:

“ Sen Kürt müsün yoksa Türk mü?” Bende “Sizi ne ilgilendirir. Ben Türküm. Bakın biz

İngiltere’ye gelip İrlanda meselesini karıştırdık mı? Sizin amacınız nedir? Bir asır önce

Ermeni komşularımızı kışkırtarak tahrik ettiniz. Hem onların hem de Müslüman ahalinin

geleceğini mahvettiniz. Şimdi farklı bir senaryo uygulama peşinde olduğunuzu biliyoruz.

Ama bu topraklarda böl parçala yönet planınızda, kardeşi kardeşe kırdırma amacınızda

asla başarılı olamayacaksınız. Kürt Türk kardeştir” dedim. İki İngiliz Erciş’te arabadan inip

ayrıldı. Bizde yolumuza devam ederek Erzurum’a vardık. Öğleden sonra üniversiteye gittik önce

Rektör Hurşit Ertuğrul’u ziyaret ettim. 1980-1981 yılı için Van Fen Edebiyat Fakültesi’ne

öğrenci alınacağının s.zünü aldım. Zeki Başar Hocamla dostane g.rüşme yaptım. Ziyaretler

bitmiş Ahmet Akyürek de tohumluk buğday almıştı. 12 eylül günü sabah erken saate Van’a

doğru yola çıktık. Horasan’ı geçtik, iyice karanlık ..ktü. Tahir Dağı sonrası Jandarmalar

durdurdu. Bir tuhaflık vardı ama epey bekletildik. Hiç bir izahat verilmedi. Eleşkirt’i geçtik Ağrı

Hamur Deresi, Tutak, Patnos her yerde bir süre alıkonulduk. Derken Erciş, nihayet Van

Karayolları Bölge Müdürlüğü kavşağında tankları g.rünce Askeri Darbe olduğunu anladık. O

zaman cep telefonu, internet falan yoktu. Gece saat 24’ü geçiyordu. Eve varıp televizyon

açtığımda Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, “İç Hizmet Kanununun verdiği

Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve

komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine

bütünüyle el koymuştur” açıklaması yapıyordu.

Kenan Evren ilk yurt gezisini Van’a düzenlemişti. Evren ile g.rüşerek üniversite talebinizi

iletme olanağı buldunuz mu?

İhtilalin ilk haftasında Kenan Evren ilk yurt içi gezisini Van’a yaptı. Van’a Üniversite Kurma ve

Yaşatma Derneği olarak Vanlıların üniversite isteğini yansıtan bir kaç döviz hazırladık. Kenan

Evren, vilayet .nünde halka seslenirken dernek üyesi arkadaşlarımız dövizleri kaldırarak

Evren’in görmesini sağladılar. Kenan Paşa dövizleri g.rünce umut veren açıklamalar yaptı.

Sesimizi bu şekilde duyurduk.

Evren’in olumlu açıklamaları üzerine umutlandınız mı?

Doğrusu umutlandık. Ama daha sonra Kenan Evren’in talimatı ile yeni üniversiteler kurulması

kararı alındı. Milliyet Gazetesi’nde yer alan haberde YÖK taslağı ile birlikte İstanbul’da Marmara

ve Mimar Sinan, İzmir’de Dokuz Eylül, Antalya’da Akdeniz, Ankara’da Gazi, Eskişehir’de

Anadolu Üniversitesi’ne ilaveten ikinci üniversite olarak Osman Gazi Üniversitesi kurulacağı

belirtildi. Bu üniversiteler arasında Van’ı görmeyince çok üzüldük. Karar Van’da burukluk

yarattı.

Gelişme üzerine nasıl bir yol izlemeye başladınız?

Kenan Paşa’nın Van ve Hakkâri ziyaretinden kısa süre sonra derneğimizin üyesi eczacı

Ubeydullah Arvas arkadaşımdı. Babası Hac farizasını yaparken vefat etti. Bu vesile ile Van

Müftüsü merhum Öner Azmi Sarımurat Bey’in oğlu, Van’ın asil evladı, cennet mekân, ruhu şad

olsun, eski emekli Albay İzzetin Sarımurat’ın eniştesi Şeyh Taha Arvas’ın taziyesi için Van’a

geldi. Taziye Çatak ilçesindeydi. Mahalle arkadaşı ağabeyim Mevlüt Okayer, İzzetin

Sarımurat’ın Kenan Evren ile sınıf arkadaşı ve samimi olduklarını daha önce anlatmıştı. İzzettin

Sarımurat, Zeynel Abidin Hoca’nın biraderi, Dr. Saadetin Sarımurat ve terzi Muhittin

Sarımurat’ın abisiydi. İki kız kardeşlerinden biri Hacı Bilal Güldal, diğeri Hacı Davut Ezberci ile

evliydi. Molla İbrahim Sarımurat’ın da amcasıydı. Taziyede İzzetin Sarımuratoğlu ile sohbet

ederek dernek olarak amacımızın Van’a üniversite kazandırmak olduğunu söyledim. Onun

üniversite konusunda benden daha ateşli, daha istekli ve kararlı olduğunu g.rdüm. İzzettin

Sarımurat, 1928 senesinde Ulu Önder Atatürk’ün direktifleriyle Van’a gelen,1929 ocak ayında

apandisten vefat eden Mustafa Necati Bey’in özel olarak seçerek gönderdiği Kabataş Lisesi fen

dersleri öğretmeni Ferit Nuri Kuran Bey’in talebesiydi. Bana “İşte ev telefonum, ev adresim:

Esentepe Emekli Subay Evleri, Bina 10, No 4 numaralı dairede oturuyorum. Ankara’ya

gelmeye karar verdiğinde beni birkaç gün evvel ara. Söz veriyorum seni Devlet

Başkanımız Kenan Evren Paşaya g.türeceğim. Van’a üniversite kurma

çabanızda yanınızda olacağım, her türlü desteği sağlayacağım. Van için hayati

meseledir” dedi. Bu sözleriyle İzzettin Sarımurat heyecanımıza heyecan, gücümüze gü.

katmıştı. Güzel gelişmeyi dernek yönetim kurulumuzla paylaştım.

İzzettin Sarımurat ile Kenan Evren arasında nasıl bir diyalog vardı?

İzzettin Sarımurat sınıf arkadaşı olması nedeniyle Kenan Evren ile Genel Kurmay Başkanlığı

zamanında ve daha önceleri devamlı diyalogları olmuş. 1938 Harp Okulu Mezunu

olduklarından her yıl mutlaka bir araya gelirlermiş. Bir gün İzzettin Sarımurat, Kenan Evren’i

ziyaret ediyor. G.rüşme sonrası Evren, Kurmay Albay Çevik Bir’i çağırarak ” Çevik, İzzettin

Sarımurat albayım benim çok sevdiğim sınıf arkadaşımdır. Ben olmadığımda bir sorunu,

isteği olursa mutlaka ilgilen ve yerine getir. Ayrıca sağlık sorunu olursa Gülhane

komutanına benim adıma telefon aç”” talimatı veriyor. Bu denli yakınlık vardı.

Üniversitenin kuruluş mücadelesi sürecinde ilginç olaylarla karşılaştınız mı?

Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı tarafından 1981 Anayasası yapıldı.

Referandumdan sonra Kenan Evren 7. Cumhurbaşkanı seçildi. Vanlı hemşehrimiz eski

emniyet müdürlerinden rahmetli Baki Müftüoğlu’nun abisi Avni Müftüoğlu Emniyet Genel

Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığı yapmıştı. Polis Enstitüsü mezunu Hukuk Fakültesi ve

Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmişlerdi, Avni Müftüoğlu Van’dan Danışma Meclisi üyeliğine

seçilmişti. 23 Mart 1981 yılında g.rüştüğümüzde daha Danışma Meclisi oluşmamıştı. 1981 yılı

Atatürk’ün 100. Yılı idi. 1980 – 1981 yılları arasında Van Valisi Nazmi İyibil’di. İl çapında bir

organizasyon komitesi kuruldu. Vali Muavini Selami Bey, İl Kültür Müdiresi Sevil Demirkıran,

Kız Enstitüsü Müdiresi Serpil Çilingiroğlu komitede yer aldı. Başbakan Bülent Ulusu

Hükümetinde aynı zamanda yurt çapında 100.Yıl Kutlama Komitesi Başkanı Devlet Bakanı

Mehmet .zgüneş’ti. Kültür Bakanı Mustafa Cihat Baban’ın müsteşarı emekli Vanlı Korgeneral

Kemal Gökçe paşaydı. Kemal Gökçe Van Ticaret Sanayi Odası Meclis Başkanı, Van’ın k.klü

spor kulüplerinden Şençençlerspor Kulübü Başkanı Nevzat Amiklioğlu’nun dayısıydı. 4 Ocak

pazar günü Van Üniversitesi Kurma ve Yaşatma Derneği Genel Kurulu yapıldı. Vali Nazmi

İyibil, 21. Seyyar Jandarma Tugay Komutanı Tuğgeneral İsmail Selen de genel kurula katıldı.

Açılış konuşmamda Atatürk’ün doğumunun 100. yılında Van üniversitesinin kurulması

gerektiğini dile getirdim. Bu isteğimizi kongre kararına d.nüştürdük. Vali Bey bana Özçelik Bey,

Devlet Başkanı Kenan Evren’e kongrede alınan kararı bir telgrafla bildir dedi. Telgrafı yazıp

PTT’ye gittik. PTT gişesindeki görevli memur telgrafa baktı sonra da olmaz. Bu telgrafı çekme

sorumluluğunu ben alamam, lütfen müdürümüz Hayrettin Alparslan’a gidin dedi. O da

‘Sıkıyönetim tamimi var olmaz’ dedi. Kendisine ‘Bu telgrafta ne var, bir suç unsuru sakınca mı

var? Sen ne biçim Vanlısın’ dedim. Ağabeyim Mevlüt Okayer’in ortaokuldan arkadaşı

olduğundan yumuşadı. Peki, bakalım dedi ve telgraf çekildi.

Kenan Evren’e Vanlıların üniversite isteğini bir dosya ile iletmek için Ankara’ya gitmeyi

düşünmediniz mi?

Gitmek için zamanını kolluyoruz. Biz bu mücadeleyi verirken bir sabah gazetede Gaziantep

Yüzüncü Yıl Üniversitesi istiyor başlıklı bir yazı okudum. Hemen Vali Nazmi İyibil’e gittim. Sayın

Valim, Gaziantep Lobisi daha gü.lüdür fırsat elimizden kaçacak, birlikte Ankara’ya gidelim. Vali

Bey de benim İçişleri Bakanı’ndan izin almam gerekir. Siz sivil ve bağımsızsınız gidin dedi.

Gelişmeler sonrası nasıl bir karar aldınız?

Hemen arkadaşlarla konuşarak ortak karara vardık. 15 Mart 1981 pazar günü için Ankara’ya

gitmek üzere uçak biletlerimizi aldık. Belediye başkanımız derneğinin kurucusu Tayyar

Dabbağoğlu’nun emeklerine, anısına ahde vefa gösterme düşüncesiyle kıymetli eşi, değerli

meslektaşım, Van sevdalısı Dr. Süheyla Dabbağoğlu hanımı davet ederek sizde buyurun

birlikte gidelim dedim. Ancak mazeretinden dolayı gelemedi. Askere askerle yaklaşılır. Bu

doğrultuda dayısına referans mektubu yazar düşüncesiyle Vanlı iş ve spor insanı Nevzat

Amiklioğlu’na giderek ” Abi dayınız Korgeneral Kemal Gökce Paşa’ya bir mektup yazın

bize yardımcı olsun” dedim. Nevzat Abi, lezzetli Van şivesiyle “ Vıle ne mektubu, git

kapısına bir tekme at gir içeri” diyerek bizi esprisiyle rahatlattı. Sonra dayısıyla konuşarak

bize yardımcı olması y.nünde söz aldı.

Kemal Gökçe Paşa kimdir?

Korgeneral Kemal Gökçe Paşa, Cumhuriyet sonrası Van’da ilk eczaneyi açan ( Şifa Eczanesi )

sahibi Şadiye hanımın kardeşidir. Van Hükümet Tabibi Hikmet Bey ile evlenmişti. Önce

Ankara’ya oradan Almanya’ya gitmişler. Kıymetli ve yetenekli aile olan hemşehrilerimiz Kemal,

Suat, Uygur, Atilla İlvan’ın babaları Hamdi Bey eczaneyi yönetmiş.

“Kenan Evren ile seni g.rüştüreceğim” s.zü veren İzzettin Sarımurat ile iletişim

kurabildiniz mi?

Ankara’ya gitmeden önce İzzettin Sarımurat’a telefon açtım. Bir gün sonra İstanbul’dan

Ankara’ya geldi. Pazartesi günü Sıhhiye Ordu Evi’nin .nünde buluştuk. Ankara’ya gelmeden

önce 1928 de Atatürk’ün direktifleriyle Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necatı Bey’in Van’a

gönderdiği Ferit Nuri Kuran’ın yaptığı; arka yüzünde eski yazı ile yazılı İstiklal Marşı, ön

yüzünde Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’nın çini

mürekkebiyle yapılmış resmi ve hocanın bizzat yazarak imzaladığı “Sayın Devlet Başkanı

Kenan Evren’e saygılarımla” imzalı mektubunu yanıma aldım. Resimlere Kızılay Kocabeyoğlu

Pasajından gümüş çerçeve alarak resimleri yerleştirdik. İlk ziyareti Kültür Bakanlığı Müsteşarı

hemşehrimiz Kemal Gökçe Paşa’ya gittik. Sekretere Van’dan heyet olarak geldiğimizi söyledim.

Paşa bizi kabul ederek hemen odasına geçtik. Bizi çok sıcak karşıladı. Ziyaret amacımızı

söyledik. Başta Devlet Başkanı Kenan Evren, Başbakan Bülent Ulusu, Millî Eğitim Bakanı

Emekli Tüm General Hasan Sağlam, Devlet Bakanı 100. Yıl Kutlama Komitesi Başkanı Mehmet

.zgüneş Paşa‘dan randevu istiyoruz. Sizin referansınız ve sekretaryanız ile randevu

talebimizin kabul edileceğine inanıyoruz dedik. İletişimi için telefon numarası istedi. O zaman

cep telefonu, sosyal medya yoktu. Liseden sınıf arkadaşım olan muhasebeci mali müşavir

Vanlı Kemal Kasapoğlu’nun ofisinin telefon numarasını verdim. Kavaklıdere’de kaldığım

kayınpederim vardı ama ev telefonu yoktu. Randevu isteğimizi not aldı. Ziyaretimizden çok

memnun olduğunu söyleyerek bizimle tek tek kucaklaşıp:

” Van’a sahip çıkın orası benim anamın yurdudur. BabamMalazgirtli bir

komutandı. Eczacı Şadiye hanımdan başka iki ablam ve yeğenlerim var” dedi.

Odadan çıktık. Yeri gelmişken şunu bilmenizi isterim; Kemal Gökçe Paşa görevde iken

mimarisiyle ilgi çeken ancak birkaç yıl önce yıkılan Van Müzesi’nin yapımını sağlayan kişidir.

Bunu kimse bilmez. Kendisi hayatta ve diyaloğum var, ara sıra arar hatırını sorarım. Ertesi gün

Kemal Kasapoğlu’nun ofisine geçtik. Bir süre sonra Kemal Gökçe Paşa beni aradı. Devlet

Başkanı Kenan Evren ile g.rüştüğünü “Ben Van’dan gelen heyetin ne istediğini biliyorum.

Mili Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Haydar Saltık Paşaya gitsinler yazılı isteklerini

bıraksınlar” dedi. Randevu için Başbakan Bülent Ulusu da zamanım yok demiş. Milli Eğitim

Bakanı Hasan Sağlam 19 Mart perşembe günü öğleden sonra randevu vermiş. Aynı güne

Devlet Bakanı Mehmet .zgüneş randevu vermiş. Ziyaretler başladık. Ziyaretlerde İzzettin

Sarımurat da bize katlıyordu. Bizde Anıt Kabir de sekreteri olan kurmay albaya isteklerimizi

içeren dilekçemizi verdik. O da alıp sümeninin altına koydu. Hasan Sağlam’a Atatürk’ün Van

G.lü kenarında kurulması için talimat verdiğini, Doğu Üniversitesi kurulması hakkında attığı

adımlardan, bölgenin gelişmesi, kalkınması ve aydınlanmasına sağlayacağı katılardan

bahsettik. Devlet Bakanı Mehmet .zgüneş’e Erzurumlular üniversite hakkımızı gasp ettiler

dedim. Omuzuma vurarak; Kardeşim devlet onların omuzuna taktığı rütbe gibi size de rütbe

takar üzülmeyin dedi. Ferit Melen neden yapmadı dedi. Ben de yapmamış veya yapamamış

olabilir. Siz Atatürk.ü bir hükümetsizin Atamızın yarım kalan Van Projesi gerçekleşirse ruhu şad

edilmiş olur dedim. Bu benim yetkimi aşar diyerek bize Kenan Evren Paşa ile g.rüşmemizi

söyledi.

Van’a büyük hizmetleri olan, eski Van milletvekili, maliye, milli savunma bakanı, eski

Başbakan Ferit Melen’e bu konuyu aktardınız mı?

Rahmetli Ferit Melen Bahçelievler Ayten Sokak No 27’de ( Komşusu İsmet İn.nü ) oturuyordu.

Ferit Melen’i evinde Muzaffer Hacıbekiroğlu ve Saadettin Özok ile birlikte ziyaret ettik. Hasan

Sağlam’ın sözlerini aynen kendisine ilettim. Rahmetli, “Ben hizmet etmekten mutlu olduğum

memleketime üniversite kazandırmayı istemez miydim? 1962’de Konsey üniversite

kurulmasına karşıydı. Üniversite kurulması kararı Evren’in iki dudağı arasındadır. İsterse

kurulur. Mücadelenizde başarılar dilerim” dedi. O tarihlerde Diyarbakır 7. Kolordu Komutanı

Korgenerale Suat İlhan Paşa’ydı. Suat Paşa Ferit Melen ve Van’ın yerli ailelerinden Coşkun

Okuldaş ile teyze çocuklarıydı. Suat İlhan aynı zamanda 1979 yılında Van Seyyar Jandarma

Tugay Komutanı Tuğgeneral Sedat İlhan’ın abisiydi.

Kenan Evren’den randevu talebinize olumlu yanıt gelmeyince Van’a dönme karar mı

aldınız?

Başka gelişmeler olunca Van’a dönme kararı almadık. Ankara’da geniş çevresi olan Şeyh Taha

Arvas’ın kardeşi Tarım Bakanlığı Zirai Donatım Genel Müdürü Emin Garbi Arvas Albay Çevik

Bir’in öz dayısını iyi tanıyordu. İzzettin Sarımurat ile birlikte mektup yazarak Çevik Bir’in

dayısına verdiler. İzzettin Abi mektubun sonunda “ Sayın Devlet Başkanım, size güvenerek

Vanlı hemşehrilerimi peşime takarak Ankara’ya heyet olarak geldik. Sizinle g.rüşmemiz

gerekiyor. Beni hemşehrilerime karşı mahcup etmeyeceğinize inanıyorum” ifadeleri yer

verdi. Çevik Bir’in dayısı mektubu alıyor ancak Çevik Bir evde olmadığından mektubu eşi

Nilgün Hanım’a veriyor.

Günlerdir beklediğiniz randevu talebinize olumlu yanıt nihayet geldi mi?

20 Mart 1981 cuma günü Van Atatürk Lisesi’nden arkadaşım, hemşehrimiz Kemal

Kasapoğlu’na veda ederek Van’a dönmek ve vedalaşmak üzere Kızılay’daki bürosuna gittik.

Telefon çaldı. Arayan subay Kemal Gökçe Paşa’nın benimle g.rüşmek istediğini söyledi.

Telefonu aldım, “Özçelik Bey randevu isteğinize olumlu cevap geldi. 23 Mart Pazartesi

günü saat 11.00’de 4 kişilik Van heyetini Sayın Devlet Başkanımız Genel Kurmay

Başkanlığı’nda kabul edecekler. ” dedi. Ne tesadüf ki o anda Kemal Kasapoğlu’nun

bürosunda olmasak randevudan haberimiz olmayacaktı. .ünkü ne cep telefonu sabit

telefonumuz vardı. Çevik Bir aldığı mektubu yerine ulaştırıyor. Mektubu alan Kenan Evren

tebessüm ederek okuyor: ” Çevik, lebalep doluyum, fakat İzzettin arkadaşım gelmiş.

Pazartesi günü öğleden önce randevu ayarlayın” direktifini veriyor. Randevu talebemiz bu

şekilde kabul ediliyor.

Günlerdir beklediğiniz Kenan Evren’i ziyaretinize dernek yönetiminden kimler katıldı?

Dernek başkanı olarak ben, üyemiz Diş Doktoru Saadettin Özok, Emekli Albay İzzettin

Sarımurat, akrabası Yıldız Sarımurat katıldı. Yıldız Abla, aydın, Atatürk.ü, demokrat hem de

Van kadınını en iyi şekilde temsil edecek özellikleri olan gururumuz duyduğumuz Cumhuriyet

kadını hemşehrimizdi. Kenan Evren’e, bakanlara sunacağımız dosyaların hazırlanarak

tamamlanmasında bize çok yardımcı oldu. Pazartesi günü Yıldız Abla’nın çalıştığı bankada

buluşarak kendisinin makam arabası ile Genel Kurmay Başkanlığına hareket ettik. Nizamiye

kapısında binbaşı tarafından yukarı kata gönderildik. Başyaver ’in odasında solukladık. Yaver

öğretmen albaydı. Tatvan’da bir süre hizmet yapmıştı. (Daha sonraki yıllarda helikopter

kazasında şehit düştüğünü öğrendik.) Saat 11 00 olunca bize karşı kapıyı gösterdi. Dernek

başkanı olarak önce kapıyı ben açtım. Sekretaryadan tekrar geceyim mi diye beklerken Devlet

Başkanı Kenan Evren ile göz göze geldim. Okuma g.zlüklerini takmış, spot ışıkları altında bir

şeyler okuyordu. İçeri girdiğimde kendimi takdim ederek Van Üniversite Kurma Ve Yaşatma

Derneği Başkanı Dr. Özçelik Okayer dedim. Ardımdan içeri giren arkadaşlar kendilerini tanıttı.

En son içeriye sınıf arkadaşı Emekli Topçu Albay İzzettin Sarımurat girdi. Bizi geniş bir salona

aldılar. Ben Devlet Başkanı’nın yanındaki koltuğa, Yıldız Sarımurat yanıma, onun yanına

İzzettin Sarımurat ve onun yanına da Dr. Saadettin Özok oturdu. Bize hoş geldiniz, sınıf

arkadaşına hoş geldin İzzet dedi. Ben “Ulu Önder Atatürk’ün direktifi ve Milli Eğitim Bakanı

Mustafa Necatı Bey’in ileride Van’da üniversite kurulacak siz bunun .ncüsü

olacaksınız” dediği öğretmeninden getirdiği mektup ve 14 yaşındaki yaptığı 1922 de takdim

etmek için g.türdüğü fakat bulamadığı için yavere veremediği resim, arka yüzü eski yazı İstiklâl

Marşı, kapağında ise Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa yazılı Ferit Nuri

Kuran imzalı gümüş çerçeveye koyduğumuz resim ve mektubunu Devlet Başkanı Kenan

Evren’e takdim ettim. Evren Paşa resmi çok ilginç buldu. Yaverinden büyüte. isteyerek tetkik

etti. Çok enteresan dedi. Mektupta Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kurulacak üniversitenin

nüvesini kurmak için Kabataş Lisesi’nden Ferit Nuri Kuran’ın Van’a gönderildiği yazılıydı. Bu

yazı aynı zamanda tarihi bir belge hüviyeti taşıyordu. İçeriye girmeden İzzet Abi konuşmaları

sen yapacaksın. Siz odadan çıkınca ben özel g.rüşüp konuşacağım demişti. Ben de söze

şöyle başladım “Sayın Devlet Başkanım tasarlanmış müstakbel üniversite yasa taslağına

ulaştım. Hoşg.rünüze sığınarak biraz çizmeyi aşacağım, 6 yeni üniversiteyi Batı

illerimizde açıyorsunuz. Bu imkân eşitliğine, fırsat eşitliğine Anayasaya ters düşmez

mi? ” dedim. Gözlerinin bebeği adeta yıldız gibi çaktı ve yüzü bir anda değişti. İzzettin

Sarımurat ile birlikte olmasak çok rahat beni dışarı atardı. Hemen toparladı biz öyle

yapamayacağız dedi. Ayrıca dedim ki “Van üniversitesi bölgenin kalkınmasını,

sosyoekonomik refahı, birlik ve beraberliği sağlayacak; Ulu önderimizin ruhu şad

edilecektir.” Çaylarla birlikte sohbette Van Ön Asya’nın kapısı olduğundan Türk Dünyası

ülkeleri ile ekonomik, sosyal, kültürel ilişkilerimizde k.prü görevi kuracaktır ifadelerini kullandım.

Bize “Hemen olacak diyemem. Konsey arkadaşlarımla konuyu her y.nüyle konuşup size

döneceğim.” Dedi. Teşekkür ederek dışarı çıktık. Arkadaşı olan İzzet Abi ile Evren Paşa baş

başa kaldı.

İzzettin Sarımurat Kenan Evren ile içerde baş başa g.rüştükten sonra odadan çıktığında

ilk s.zü ne oldu?

İzzettin Sarımurat dışarı çıktığında ‘Bu iş oldu’ müjdesini verdi. Daha sonra aralarında geçen

konuşmayı anlattı. İzzettin Sarımurat, Kenan Evren’e “ Sana ne diye hitap edeyim. Sayın

Devlet Başkanım mı, yoksa sınıf arkadaşım Kenan mı diyeyim” diyor. O da ne” ne dersen

de İzzet” diyor. İzzet Abi de, “Bana bak sen Anıtkabir ’de Atatürk’ün Mozolesine çelenk

bırakıp defteri yazarken Atam rahat uyu diyorsun. Peki, sen onun arzu ettiği üniversiteyi

kurdun mu? Hayır. Atatürk nasıl rahat uyusun? Eğer bana üniversite s.zü vermezsen bu

odadan çıkmam” diyerek s.zünü noktalıyor. Evren’in üniversite için en az 50 milyon lazım s.zü

üzerin İzzet Abi, “Nereden bulursan bul” diyor. Evren de “Deli oğlan hiç inatçı huyundan

vazgeçmemişsin” diyerek 40 yıllık iki dost olarak birbirlerine sarılarak “Bu iş tamamdır,

hayırlı olsun” diyerek uğurluyor. Ertesi gün Kenan Evren, kendisine taktim ettiğim dosyayı Milli

Eğitim Bakanı’na göndererek Van Üniversitesi’ni yasaya ilave etmesi için direktif veriyor.

Bu g.rüşmeden fotoğraf var mı?

O günkü tarihi g.rüşmemizi bir fotoğrafla .lümsüzleştiremedik maalesef. Bu da bizim eksiğimiz

oldu.

Üniversite s.zü alarak tarihi başarıya imza attınız. Milli Eğitim Bakanı’na talimat

verilmesinden sonra neler yaşandı.

Yorulduk ama mutluluk ve heyecan içinde Ankara’dan başımız dik, anlımız ak olarak gururla

Van’a d.ndük. Ertesi gün Vali Nazmi İyibil’i ziyaret ettik. Van’ı sevince boğan mutlu haberi

detaylarıyla paylaşarak bilgilendirdik. Aynı hafta Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam’ın Ankara’ya

çağırdığı il müdürleri arasında Vanlı hemşehrimiz İl Milli Eğitim Müdürü Necmettin Çaldağ da

vardı. Toplantıda Bakan Hasan Sağlam müjdeyi orada da veriyor ve Van’da Atatürk’ün doğum

yıld.nümüne denk gelmesi nedeniyle 100. Yıl Üniversitesi ismiyle üniversite kuracağız diyor.

Necmettin Çaldağ da bu haberi bana ulaştırdı. Yasa Y.K’ün kuruluşu ile birlikte çıktı. Yani YÖK

ile Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi aynı yaştadır.

Üniversiteye atanan kurucu rektör beklentileri karşıladı mı?

Kurucu rektör olarak dinamik, genç ve çok faal, idealist birini bekliyorduk. YÖK Başkanı Prof.

Dr. İhsan Doğramacı Hacettepe Tıp Fakültesinden Veteriner Mikrobiyolog Prof. Dr. Hakkı

Autun’u rektör olarak atadı. Ancak bana göre idareyi maslahat kabilinden yetersiz, vizyonsuz

ve heyecanı olmayan bir isim rektör oldu. Atama Vanlıların heyecanı ve beklentilerini

karşılamadığı gibi üniversitenin gelişmesine büyük zaman kaybettirdi.

Rektör Prof. Dr. Hakkı Atun atandığında ilk olarak ne yaptı?

İlk işi üniversite kuruluşunda, kampüs alanının istimlakinde ve idarenin oluşumunda canla başla

çalışan Genel Sekreter Lütfü Sezen’i görevden almak oldu. Ardından Prof. Dr. Nihat Bayşu

geldi. Veteriner kökenliydi daha aktif bir rekt.rdü. Kampusu ziyaretimde diğer üniversitelere

göre kampusun çevre düzenlenmesini yetersiz ve bakımsız olduğunu g.rdüm ve üzüldüm.

Hâlbuki yeşil alan ve peyzaj ile Zeve Yerleşkesi cennet çevrilebilirdi.

Üniversitede akademik, kültürel ve sosyal etkinlikler ne zaman başladı?

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Genel Sekreteri Lütfü Sezen 1982 haziran ayında bana gelerek Prof.

Dr. Zeki Başar dayımdır, Van’a gelmek istiyor. Üniversitede “Tarih Boyunca Ermeniler” konulu

konferans vermek ister, Van’a davet edelim dedi. Vali Behçet Eren’e bahsettim buyursun, bende

ayrıca davet edeyim dedi. 17 Haziran günü Halk Eğitim Merkezi konferans salonunda,

konferans verdi. Konferans öncesi Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi 63 son sınıf

öğrencisi adına Şule Kürk.üoğlu adlı bir öğrenci üniversite sevincimizi paylaşarak şöyle

konuştu:

“57 yıl sonra da olsa Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Van projesi, hayali olan

üniversitesinin gerçekleşmesinden Vanlılar gibi bizlerde çok mutluyuz. Gayret ve emek

sarf ederek amacına başarıyla ulaşan Van Üniversite Kurma ve Yaşatma Derneği

Başkanı Dr. Özçelik Okayer ve dernek yöneticilerini, Vanlıları, emeği geçenleri kutluyor

saygılarımızı sunuyoruz.”

Mutluluk ve heyecan veren gelişmelerde önemli pay sahibi oldunuz. O dönem canınızı

sıkan unutamadığınız bir olay yaşadınız mı?

1982 Ekim ayında Kazım Karabekir/Maraş Caddesinde üniversiteye tahsisi edilen eski Kız

Öğretmen Okulu salonunda yapılan törende önceden hazırlanan senaryo ile konuşturulmadım.

Rektör Prof. Dr. Hakkı Atun kürsüde elleri titreyerek kısa, silik bir konuşma yaptı. Ağlayan

çocuğa meme vermezler Bizlerin ve İzzettin Sarımurat’ın cesur girişimleri olmasaydı üniversite

kurulmamış olacaktı. Rektör Hakkı Atun üniversiteye 7. Cumhur Başkanı Kenan Evren’in

büstünü yaptıracağını söyleyerek bizden yardım istedi. Yaz başıydı, tam o sırada Erzurum

Radyosu Van’da konser vermek istiyor. Vali Behçet Eren yardımcı olmam için bana haber

gönderdi. Biletleri bizzat tek başıma resmi daireler ve halka sattım. Satılan biletlerden

topladığım165 bin lirayı tutanakla rektöre verdim. 1983 haziran ayında Cumhurbaşkanı Kenan

Evren Van’a gelerek üniversiteyi ziyaret etti. Derneğimiz dışlanarak kasten haber

verilmedi! Tatbiki bu tavrı önemsemedik. Memleketimiz için neler yaptığımızı Vanlılar iyi

biliyordu.

Üniversitenin kuruluşu gerçekleştirildikten sonra farklı çalışmalarınız oldu mu?

Hacettepe Üniversitesi’nin kurucusu, bende emeği olan, feyz aldığım Prof. Dr. İhsan Doğramacı

YÖK başkanlığına getirildi. Bende Ankara’ya giderek YÖK Başkanlığında g.rüşerek Tıp

Fakültesinin yöre için çok önemli olduğunu ilettim. Valimiz Nazmi İyibil merkeze alınarak yerine

Mülkiye Müfettişi Behçet Eren atandı. Üniversite kuruluşu sonrası Yüzüncü Yıl Üniversitesi

Vakfı kurma çalışmalarına başladım. Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde tarih profes.rü,

1977 de Kültür Müsteşarı ve Türk Dil Kurumu Başkanlığı yapan hemşehrimiz Prof. Dr.

Şerafettin Turan Mevlüt Ağabeyimin iyi arkadaşıydı. Vakıf kurma konusunda kitap belge

göndererek yardımcı oldu.1984 sonbaharında İstanbul’a göç ettim. Sonra vakıf kurularak ilk

başkanlığını rahmetli iş insanımız hemşehrimiz Enver Perihanoğlu yaptı

Zeve Kampüsü’nde temel atma törenini hatırlıyor musunuz?

1984 yılında Zeve Kampüsü temel törenine Cumhurbaşkanı Kenan Evren katıldı. Aynı yıl ekim

ayında İstanbul Şişli Etfal Hastanesinde Şef Yardımcılığı sınavını kazanarak İstanbul’a gittim.

Ben ayrıldıktan sonra dernek başkanlığına arkadaşlarımız Dr. Ertuğrul Yeğınaltay’ı getirdiler.

Doğup büyüdüğünüz, anılarınızın, arkadaşlarınızın olduğu Van’dan ayrılmak zor olmadı

mı?

Van sevdası kalbimden silinmedi. Ama kendimi yenilemek, atılım yapmak için İstanbul’a gidip

gelip gidiyordum. Bir gün Ankara Hacettepe Tıp Fakültesinden Bülent Ulusu hükümeti Sağlık

Bakanı Necmi Ayanoğlu tarafından İstanbul Şişli Etfal (Hamidiye Etfal) Hastanesi kulak boğaz

kliniğine atanan Doçent Dr. Aras Şevar tarafından 1. Dâhiliye Kliniği şef yardımcılığının

kadrosunun boş olduğu söylendi. Şef Dr. Nadire Güresin Apaydın ile gidip tanıştım. İlk kocası

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Ecvet Güresin imiş. Ecvet Bey, akciğer kanserinden .lünce Dr.

Nurettin Apaydın ile evlenmişti. Nurettin Bey Tepebaşı Mahallesi’nde oturan yerli ailelerden

Mihraplar ailesine mensuptu. Aileden Zıya Apaydın, Hızır Apaydın, Abdülbari Akay, Faik Akay,

Refik Akay amca çocuklarıydı. Fakat bu hemşehrilikden dolayı hiç bir kayırma görmedim. Dr.

Nadire Hanım çok sert, prensip sahibi disiplinli erkek gibi kadındı. Çalışkan, zeki bir kadın olan

Nadire Hanım hiç kimseye taviz vermez, kimse karşısında haddini aşmazdı. Rahmetli Dr.

Nadire Güresin ve 1. Cerrahı Şefi Dr. Nurettin Apaydın ile gayet dostane ilişkilerle ailece

g.rüşmemiz devam etti. 1987 de Dr. Nadire Hanım yaş haddinden emekli oldu. Bakanlık 1984

Mayıs ayında sınavı açtı. Ankara Numune Hastanesinde yayınlarımla beraber lisan ve meslek

sınavından geçtim 5 kışlık jüri beni başarılı buldu, Van’dan İstanbul’a gelmem ekim ayını buldu.

.ünkü bakanlık emrini hemen tebellüğ etmedim.

Size gönderilen bakanlık emrini neden almadınız?

Sağlık Bakanı Nadire Hanım emekli olmadan benim geçeceğim kadroyu Prof. Dr. Aydoğan

Öbeğ’e emekli olmadan tahsis etti. Dr. Kaya Kılıçturgay Uludağ Üniversitesinden Dr. Aydoğan

Öbeğ’in arkadaşıydı. Bir ara eski Van Milletvekili, Devlet Bakanı Av. Salih Yıldız’ın oğlu değerli

hemşehrim Ömer Yıldız Yalım Erez, Tansu Çiller’in zamanında Sağlık Bakanı Dr. Doğan

Baran’ın müsteşarıydı. Bir gün odamda oturuyorum başhekimlik sekreteri beni arayarak

müsteşar bey sızı görmek istiyor dedi. Doğrusu hakkımda bir şikâyet mi var diye düşünerek

makama gittim. Müsteşar Ömer Yıldız Bey koltuğundan kalkarak bana sarıldı. Odada Sağlık

Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Kurumları Genel Müdürü, İstanbul İl Sağlık Müdürü de vardı. Ömer

Yıldız, samimiyeti ve davranışıyla beni onların yanında onurlandırdı. Daha sonra Ankara’ya

bakanlığa çağırdı. Makamında“ Buradaki klinik şefliğine sizi uygun g.rüyorum. Hazırlan o

makam layıksın” dedi. Müracaatımı yaptım. Ama İstanbul Tabip Odası seçiminde siyasi denge

hesapları nedeniyle atamam gerçekleşmedi. Daha sonra aynı hastanede kardiyoloji kliniğinin 3

yıl şefliğine vekâlet ettim.

Kardiyoloji kliğinde ne gibi hizmetleriniz oldu?

Koroner yoğun bakım ünitesini modernize ettirdim. Hemşerimiz gazeteci yazar Fatih Altaylı’nın

amcası iş insanı rahmetli Eyüp Altaylı ve Rötarı Kulübü’nden 9 tane monitör defibratör ve

ayrıca kliniğimize 3 tane modern havalı yatak, başka kurum ve şahıslardan buzdolabı temin

ettim. Diğer eksik ihtiyaçları hayırsever çevrem tarafından karşıladım. 32 yıl hizmet ettim. 2001

yılında emekli oldum. 2019 yılında özel bir hastanede fahri hekim olarak eş dost ve eski

hastalarımın sağlığıyla ilgileniyorum.

İstanbul’da ünlü isimlerden hastanız oldu mu?

Bir gün başhekim beni arayarak, Türk tiyatro ve sinemasının duayenlerinden, çocukluğumda

Gülistan Güzey ile başrolünü oynadığı bir filminin izlediğim, tiyatroda oyununu seyrettiğim

rahmetli Reşit Gürzap’ı diyabet hastası ( şeker) olması nedeniyle gönderdiğini söyledi. Reşit

Gürzap Bey kontrole gelmişti. Çay ikram ederek biz Vanlılar çayı çok severiz dedim. Bana siz

Vanlımınsınız dedi. Evet dedim. Bende aslen Vanlıyım, büyük dedem Padişah Abdülaziz

zamanında Van’dan İstanbul’a gönderilmiş. Kara Reşit Paşa olarak tarihe geçmiştir. Kendisi çok

nüktedan, kültürlü g.rmüş geçirmiş, tevazu sahibi bir insandı. Oğlu sinema, tiyatro, dizi

oyuncusu, yazar ve eğitmen Can Gürzap, gelini Arsen Gürzap’a akşam yemeğinde Levent

Tenis Kulübünde rastladım. Can Gürzap’a siz nerelisiniz diye sordum. Biz Vanlıyız dedi. Reşit

Gürzap hasta hekim ilişkimiz devam etti. Reşit Bey hayattan çok güzel anılarını ve tecrübelerini

aktardı. Bana eski gazeteci Bosfor Turizm ve Çamlıca Gazozları sahibi armatör Kahraman

Sadıkoğlu’nun eniştesi, Van Eğitim G.nüllüler Parkı’nda isimi yaşatılan Feyyaz Tokar da

Vanlıdır dedi. 1984 yılı ekim ayında Şişli Etfal Hastanesi 1. Dahiliye Kliniğinde şef muavini

olarak göreve başlamamdan 6 ay sonra şefim Dr. Nadire Güresin Apaydın’ın önemli bir

operasyon geçirmesinden dolayı kliniğin sorumluğunu üstlendim Hastane Sağlık Bakanlığının

önem verdiği Eğitim Ve Araştırma Hastanesi idi. Burada önemli insanlara ve değişik vatandaş

kitlesine hizmet ve en az 5-6 asistana da eğitim veriyordu. Hacettepe de aldığım çok kuvvetli

ve temel yoğun çalışma tempomla kısa zamanda tanındım. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı

İmren Aykut, SHP Genel Başkanı gazeteci-yazar Altan Öymen, İstanbul MİT Başkanı Nuri

Paşa, BJK Spor Kulübü Başkanı Süleyman Seba gibi önemli kişilere sağlık hizmeti vererek

tanışma mutluluğuna eriştim. Bu arada Van Sanat Okulu kurucu müdürü rahmetli Vasfi

Levendoğlu ağabeyimizi de tedavi etmek meslek hayatımda ayrı bir kıvanç oldu. 1985 yılında

Etiler Nisbetiye Caddesi gibi Flamingo Caddesi olarak da bilinen gözde semtte özel

muayenehane açtım. Semtte o zamanlar sinema, ses sanatçıları ve meşhur müzisyenler

oturuyordu. Bu vesileyle Zeki Müren, Neşe Karaböcek, Esin Afşar, Selçuk Ural, Zerrin Özer,

Yasemin Yalçın, Zeki Alasya, Orhan Gencebay gibi sanatçıların ve ailelerinin sağlık durumlarına

müdahil oldum. Bir gün kliniğime Rahmi Saltık adında bir hasta yattı. Sabah hastaları gezerken

g.züme başucundaki Ruhi Su’nun kasetleri ilişti. Dedim ki Ruhi Su Vanlıdır, benimnhemşehrimdir. 1912 doğumlu Ruhi Su 1914 de muhacerette ailesi Bitlis deresinde para ve altın için katledilince yalnız kalan kü.ük Ruhi Su yetimhaneye verilmiş. Devlet Ruhi Su’yu okutmiş.

Ruhi Su, Vanlıların 1915’te yoğun göç ettiği Adana’da Öğretmen Okulu’nda öğretmen olanVan’a gelen Ferit Nuri Kuran’ın talebesi olarak okumuş. Müziğe olan kabiliyeti nedenlekonservatuarda son sınıf talebesi iken komünist damgası nedeniyle okuldan atılan Ruhis Su, yeteneği nedeniyle bir Türk Mozartı Bethoven olacak iken harcanmış. Ruhi Su rahmetli olmuştu. Muayeneye gelen hanımı Sıdıka Su ile tanıştık. Çok duygulandı bana bazı kasetlerini

hediye etti. Sonra Eyüp Altaylı ile birlikte buluştuğumuz Bebek Otelinin barını Ruhi Su’nun oğlu Güngör Su çalıştırıyordu. Muhteşem bas bariton sesini ve sazını Hacettepe Üniversitesi’nde

öğrenci kantininde dinlemiştim.

İstanbul’da yeni hastalarla karşılaşıp, yeni dostlar edinirken karşınıza nasıl bir yaşam çıktı?

1984 de İstanbul gibi bir metropole göçemem beni sanat kültür, opera, konserler, resim sergilerimüzeler ile buluşturdu. Pazar günleri Klasik Türk Müziği konserlerine giderdik. Geldiğim yıllarda Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü hemşehrimiz Sabahattin Türkoğlu’ydu. Daha sonar YıldızSarayı Müdürü olarak görev yaptı. Bu arada benim en büyük kazancım Van’a Atatürk ve Mustafa Necati Bey tarafından gönderilen Ferit Nuri Kuran’ın kardeşi Sait Kuran tanışmamdı.

Sait Bey, İstanbul Teknik Üniversitesi rekt.rlüğü yapmış, İstanbul Boğaz K.prüsü’nün projesiniyapmış uluslararası inşaat alanının duayenlerindendi. Almanya’da kürsüsü vardı.

Tanıştırıldıktan sonra sağlığını bana emanet etti. 12 yıl ailesinin doktorluğunu yaptım. Eşi RikkatHanımı tanıdım, annesinin büyük dedesi Osman Bey bu günkü Osman Bey Semti onun adınıtaşıyordu. Ben de bu vesile ile tarihi içselleştirerek adeta yaşadım. Daha çok tarihi şahsiyetlerkarşıma çıktı. Van’dan 1984 İstanbul’a gelişim ve 17 yılımın geçtiği hastanenin aslında birtarihçesi vardır. 2. Abdülhamit tarafından 1894 yılında Hamidiye Etfal Hastanesi Abdülhamid’inkurduğu çocuk hastanesidir. Tıfıl, çocuk demektir çoğulu ise Etal’dir. Şişli Etfal Hastanesi’ndegörev yaparken, yaşadığım güzel anılarım oldu.

Dernek başkanı olarak siz ve dernek yöneticilerinin çabalarıyla kurulan üniversiteyi dahasonra ziyaret ettiniz mi?

1986 yılında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ni ziyaret ettim. Rektör Prof. Dr. Nihat Bayşu idi.Tutumu da gayet iyiydi. Daha sonra Prof. Dr. Yücel Aşkın üniversitede reform yapmak üzererektör olarak atandı. Aslında Yücel Aşkın Bey vizyon sahibi, çalışkan ve iyi insandı. Ama bazıçevreler algı operasyonu yaparak çeşitli engellemeler çıkardı. Hatta linç kumanyası yürüttü.Bu nedenle beklenen reformları tam anlamıyla yapamadı. Yücel Bey’in eşi Oya Hanım eskiVan Belediye Başkanı Ankara’da Gençlik Parkı müteahhidi rahmetli Şaban Boysan’ın öğretmen olan kızı Nezahat Tokmakcıoğlu ve üst kademe askeri kanattan emekli Kurmay Albay AbdulHalim Tokmakcıoğlu’un ( D.1 Temmuz 1913 Van) kızlarıdır. Oya Aşkın’ın babası 1936 BerlinOlimpiyatları Eskrim ( Kılıç) Şampiyonasında yarışmış isimdir.

Üniversitenin 40. yılıyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Üniversitemizin kuruluşu için özveriye mücadele ettik. Mücadelemizi başarıyla sonuçlamdırdık.Prof. Dr. Cengiz Andiç, Prof. Dr. Hasan Ceylan, Prof. Dr. Peyami Battal rektör olaraküniversitede görev yaptı. Halen hemşehrimiz olan Prof. Dr. Hamdullah Şevli rekt.rlükyapmaktadır. Üniversitemizin 40. yılını kutluyorum. Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet yolunda bilimde yarışan, üreten ve bölgesine aydınlık saçan, başarılı bir üniversite olmasını temenni ediyorum. Yukarıdaki emeği geçen isimleri saygıyla andım. Üniversite yönetimleriemek verenlere vefa göstermesi gerekir. Bunu beklemek Vanlıların en doğal hakkıdır. Ancaküniversitenin tıp fakültesi merkezine siyasi nedenlerle kamu görevini yaparak maaşını alan birakademisyenin ismi verilirken emek verenlerin isimlerine yer verilmemesi Van halkına hakarettir.Bu yaklaşım kabul edilmez. Hiçbir şehir halkı bunu kabul etmez. İkram Bey, Van için duyarlı olan gazeteci olarak sizin dışınızda hak etmeyen birinin isiminin verilmesine karşı çıkarak kaldırılmasını isteyen başka bir kişi, meslek odası, STK’nin olmaması da düşündürücüdür.

Bizim kişilerle bir sorunumuz yoktur. İsim verilecekse üniversitenin kuruluşunda emeği ve hakkıolan Vanlıların öncelikle ismi verilmelidir. Emek verenlerden tek bir kişinin ismini üniversitede göremezseniz. Bu çok yanlıştır.

Van Üniversite Kurma ve Yaşatma Derneği yöneticilerinden bugün hayatta olan kimler var?

Van’a üniversite kurulması için mücadele eden derneğimizden geriye ben Dr. Özçelik Okayer, Diş Tabibi Saadettin Özok, Atilla Sönmez kaldık.

Doğup büyüdüğünüz Van’dan ayrısınız. Neleri unutmuyor ve özlemini duyuyorsunuz?

Çocukluk, gençlik yılarının Van’ını, arkadaşlıkları hiç unutuyorum. Çocukluk yıllarında evimizinbitişiğinde İn.nü İlkokulu’nun bahçesinde futbol oynar, mahalleler arası futbol müsabakasıyapardık. Yaz aylarında rahmetli abim Mevlüt Okayer’in oğlu ile yazlık Emek, Şehir, Yıldız sinemalarına gider film izlerdik. Gölde yüzer, bisikletlerimizle gezerdik. Bir yaz günü İskeleCaddesi’nde eski Van Milletvekili Fuat Türkoğlu’nun bahçesinde gösteri yapan cambazseyrederken çok güzel kanun çalan Bardakçı k.ylü rahmetli Naif Sargın kavga etmiş ve

çocuğun başını kırmıştı. Kan akışını g.rünce korkup kaçmıştı. Futbola meraklıyım. Siyahbeyaz Van Gençlik takımını tutardım. Şengençlerspor’dan Coşkun Haydaroğlu, Erekspor’danamcam oğlu, rahmetli Güng.ren Sağlık ve rahmetli Oğuz Hacırüstemoğlu, Enver Kaya hayranolduğum futbolcu abilerimdi. Sağlıklı .mürler dilediğim Şahin Türkmenoğluda çok güzel kanunçalardı. Bazen Şahin Bey, rahmetli Şereftin Türkmenoğlu, Yener Sofuoğlu ile fasıl yapardık. NaifSargın muayenehaneme gelir akşamüstü kanun çalardı. Şahin Türkmenoğlu eski belediyebaşkanı Recep Edoş Efendi, rahmetli Mustafa Müftüoğlu tarafından akrabamdır. Kışın Van oturma gecelerinde ud çalan kıymetli iş insanı Nevzat Soydan ile ailece bir araya gelip Türk Sanat Müziği ve fasıl yapardık. Dostlukları güçlü sohbetleri keyifli çok güzel günlerdi. Van’ınher şeyine özlem duyuyorum.

Söyleyişimizin sonunda unutamadığınız bir anınızı paylaşır mısınız?

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi’nde çalışıyordum. Bir sabah vizitenden sonra doktor arkadaşlarla birlikte odamızda çay içiyordum. Birden Sağlık BakanVedat Ali Özkan ( Jet Bakan) arkasında Devlet Bakanı Rafet Sezgin, Van Millet Vekili SalihYıldız beraberlilerinde Fevzi Kartal, Necip Kartal bir sedyede beyaz. örtüler içinde rahmetliKinyas Kartal’ı (Ağa) getirdiler. Van Çaldıran yolunda jeep devrilmiş Kinyas Bey’in kafatasındaçökme kırığı meydana gelmiş. İlk müdahaleyi rotasyonla Afyonkarahisar’dan Van’a atanan Op.yapti.

Fakat Kinyas Ağa komada getirildi. Beyin Cerrahları yoğun bakıma yatırdı ve bir hafta sonra şuuru yavaş yavaş yerine geldi. Sık sık yoğun bakım servisine giderek durumunu yakındantakip edip aileyi bilgilendirdim. Daha sonra Kinyas Bey sağlığına kavuşarak taburcu edildi.

Dr. Necati Dulupcu kafatasında kemik ve beyin arasındaki kanı boşaltarak müdahale etmiş.

Kinyas Bey ağabeyim Mevlüt Okayer’e duyduğu memnuniyeti iletmişti.Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin kuruluş mücadelesinin bilinmeyen yönleriniayrıntılarıyla paylaştınız. Tarihe not düştüğümüze inandığım önemli röportaj için teşekkür ederim.

İkram Bey, Van’ın tarihi, kültürü, sporu ve yaşanmışlıklarıyla yakından ilgilenerek araştırmalaradayalı önemli yazılar yazıyorsunuz. Kamuoyunu doğru bilgilendirme konusunda duyarlıklarıolan gazeteci olarak bu fırsatı bana verdiğiniz için ben de size teşekkür ederim. Tüm Vanlıhemşehrilerime, dostlarıma, arkadaşlarıma selam ve sevgilerimi gönderiyorum.

ETEM SEVİK bu blog’u önerdi

ŞARON

ŞARON

“Eeee….?” Dedi Vehbi, odaya girip elindeki alışveriş poşetlerini masanın üzerine bırakırken, “Günün nasıl geçti?  Bak yine konuşmuyorsun!  Türkçe bilmiyorsun tabi, nasıl cevap veresin ki?  Benimkisi de enayilik.  Dur ben senin lisanını konuşayım.  Hav ar yu? Ay em fayn tenk yu.   Dis iz  e pensıl, dis iz e buk.  May neym is Vehbi.  Vat iz yur neym?  Benden bu kadar, ama duuuur, bi de “Oo may gad” var!  Fakat bunu şimdi söylemem. Seni bir gün gerçekten görebilmem ihtimalini göz öne alarak dağarcığımda saklıyorum.  Sana sarılırken “O may gad!” diye bağıracağım.

Vehbi on yaşındayken annesi amansız bir hastalığa yakalanmış ve maalesef kısa bir zaman sonra ölmüştü.  Bir iplik fabrikasında ustabaşı olarak çalışan babası Hasan efendi gecenin bir yarısında ablası ile aynı odayı paylaşan Vehbi’yi uyandırmış ve gözyaşlarına boğulmuş bir sesle “Vehbi, kalk oğlum annen öldü!” demişti.  Uyku sersemi olduğundan mı, şok geçirdiğinden mi bilinmez, paralize durumdaki Vehbi’nin gözünden bir damla bile yaş akmamıştı, ta ki annesinin mezarlıkta gömülüşünü görene kadar.  Ondan sonrasını hatırlamıyordu zaten.  O günden anımsadığı sadece ablasının mezarlıkta saçını başını yolarak, feryat figân ederek üstündeki giysileri parçalamaya çalıştığıydı.   

İlkokul üçüncü sınıftaydı annesi öldüğünde.  Ablası Güler ise orta bire gidiyordu.  Annelerinin ölümü, bütün dersleri iyi sayılabilecek bu çocukların okul başarılarının sınıfta kalacak bir seviyeye kadar düşmesine neden olmuştu.  Neyse ki, öğretmenlerinin desteği, ikmal sınavları, “dört buçuktan beş” vs. derken zar zor bir üst sınıfa geçebilmişlerdi.  Aradan bir yıl kadar bir zaman geçmişti ki, bir gün akşam yemeği sonrasında babaları onları karşısına almış ve kan dondurucu bir açıklamada bulunmuştu;

–       Çocuklar, bu ev bir kadın olmadan dönmüyor.  Yemek, çamaşır, temizlik gibi ev işlerini ne siz yapabiliyorsunuz ne de ben.  Komşular benim yeniden evlenip eve bir kadın getirmemi önerdiler.  İnanın ben de istemem ama bu durumu kabullenmeye mecburuz!   Haklı değil miyim?  Kızmadınız değil mi?

Beklenmedik bir aparkat yemiş boksör gibi her iki çocuk ta abandone olmuştu.  Gıkları çıkmadı, çıkamadı.  Demek eve annelerinin üzerine bir kadın gelecekti ha? 

Çok sürmedi, bir akşam babası eve bir kadınla geldi.  “Bugün nikâhlandık, Feride hanım artık yeni anneniz” dedi.  Adam çocuklarının kadına “hoş geldin” demelerini arzu ediyordu ama tabi ki böyle olmadı, tam tersi oldu; çocuklar yere bakarak odadan çıkıp gittiler.  Arkalarından koşan babaları onları durdurup ne kadar dil döktüyse de fayda etmedi, günlerce odalarından çıkmamakta ısrar ettiler.

Feride hanım yoksul bir ailenin kızıydı. Hasan efendiden epeyce genç olan bu kadın yüzüne bakılacak derecede güzel sayılırdı. Ama kız tarafına düşen nişan, düğün, çeyiz masraflarını karşılayacak durumda olmayan ailesi, daha önceleri bu kız için dünürcü gelenleri “oğlanlar evlensin sonra düşünürüz” diyerek geri çevirmişlerdi ve, tabiri caiz ise, Feride bekleye bekleye neredeyse evde kalmış bir kız olmak üzereydi.  Komşuların çöpçatanlığı ile Hasan efendi Feride’yi görmüş, beğenmiş ve kızın da rızası alındıktan sonra sade bir nikâh merasimi ile evlendirilmişlerdi.

Feride kendisini çocuklara saydırmak ve sevdirmek amacı ile elinden gelenin fazlasını yapmaya çalışıyordu ama nafile.  O artık bir “üvey anne” idi ve çocukların gönlünde yeri yoktu. Tüm hünerlerini sergileyerek onlara değişik yemekler yapıyor, giysiler dikiyor, derslerinde yardımcı olmaya çalışıyor ve en azından babalarına çok iyi hizmet ediyordu.  Nadiren de olsa, Vehbi ve Güler’in gülümsediğini gördüğünde mutluluktan havalara uçuyor, hemen onlara irmik helvası veya revani yapıyordu.  Çocuklar zamanla durumu kabullenmiş görünseler de hâlâ için için Feride’nin o evden gitmesini istiyorlardı.  Asıl hazmedemedikleri, geceleri o kadının babaları ile aynı yatağı paylaşmasıydı.

“Zaman su gibi akar” derler, ki doğrudur, zaman su gibi akmış, Vehbi’nin ablası Güler gelin olup evden gitmişti.  Yıllar önce Almanya’ya işçi olarak giden bir akrabalarının oğluna vermişlerdi.  Ara sıra Türkiye’ye geldikleri oluyordu.  Durumları iyi idi ve Güler mutluydu.  Vehbi “hiç olmazsa ablam mutlu” diye kendi hâlinden şikayet etmiyordu.  Her gelişinde ablası Vehbi’ye para vermek istiyordu ama her defasında Vehbi “Bana yapacağın yardım dolayısı ile kocana karşı müttehim duruma düşmeni istemiyorum, sağol ablacığım” diyerek parayı kabul etmiyordu.  Halbuki, hastanın ilâca olan ihtiyacı gibi o zamanlar kendisinin de paraya çok ihtiyacı vardı.

İlk okul, orta okul ve ikinci sınıftan terk ettiği lise yıllarının yaz tatillerinde Vehbi’yi fotoğrafçılık yapan Tarık eniştenin dükkânında çalışmaya gönderiyordu Hasan efendi.  Tarık enişte Vehbi’nin halasın kocasıydı.  Çok iyi ve merhametli bir insandı.  Bir gayrimüslim vatandaşımızın açtığı fotoğraf stüdyosuna (ki o zamanlar sadece onlar bu mesleği yapardı) çırak olarak girmiş, mesleği öğrenmiş ve askerlik görevini bitirdikten sonra (yine eski ustalarının desteği ile) küçük bir dükkân açmıştı.  Önce sadece vesikalık fotoğraf çekerken, daha sonra haftalık fotoğraf, düğün fotoğrafı çekimi filân derken işini büyütmüş ve şehrin sayılı fotoğrafçılarından birisi olup çıkmıştı.  İki oğluna da yüksek tahsil yaptırabilmiş, evlendirmiş ve onları evden uçurmuştu.  Kızı da özel bir liseyi bitirmiş, hemen sonra evlenmiş ve yaşadıkları şehirde kalmıştı.  Oğullarının her ikisi de yurt dışındaydılar.  Halası olsun, Tarık eniştesi olsun Vehbi’yi oldum olası çok severlerdi.  Zira hem yakışıklı, hem sessiz, hem efendi tavırlı bir çocuktu.  Çocukları evden 

ayrılan hala ve enişte, Feride hanım ve Hasan efendinin artık baş başa bir yaşam sürmelerini sağlamak amacı ile, Vehbi’nin gelip kendi evlerindeki bir odaya yerleşmesini istemişlerdi.  Bu herkesin hayrına olmuştu.  “Göz görmezse gönül katlanır” sözü uyarınca, Vehbi de Feride hanımı görmemek mutluluğuna erişmişti.  Halbuki Feride hanım ondan sevgisini hiç eksik etmemiş, her zaman her problemi ile ilgilenmeyi kendisine vazife edinmişti.  Zaman zaman Vehbi’yi korumak için Hasan efendinin karşısına bile dikildiği olmuştu.  Ama bir türlü bu oğlana yaranamamıştı.  Hala ile sohbet ederken dert yanıyordu Feride: “Ablacığım, annesini ben mi öldürdüm ki benden nefret ediyor bu çocuk?  Babasını mutlu ettiğimi görmüyor mu?  Bana anne demesin, abla desin, o da yeter!”

Vehbi’nin askerliği kolay olmuştu.  Acemi eğitimini bitip de dağıtım yapılacağı gün, bölük komutanı tâdat alanında askerlerini toplayıp bazılarının mesleğini sormaya başlamıştı.  Biraz sonra birer birer sorgulamayı bırakmış “aranızda fotoğrafçı olan var mı?” diye gürlemişti. Aynı gür tonda “Var komutanım!” diye bağıran Vehbi iki adım öne çıkıp “hazırol”a geçmişti.  “Yaz” demişti  komutan, arkasında not tutmakta olan başçavuşa, “Genel Kurmay Arşiv Dairesi, Ankara”.   Ne gece nöbeti vardı, ne de saatlerce süren eğitim vardı orada; devlet memuru gibi bitirmişti askerliğini.

Dönüşte Tarık enişte: “Oğlum ben artık yaşlandım, dükkânın yarı geliri senin olsun, gel işine devam et” diye teklifte bulundu.  “Enişteciğim,” dedi Vehbi, “dükkâna ortak  olmasam bile, sana faydam dokunacaksa eğer, nerede ve nasıl çalışmamı istersen senin için orada o sıfatla çalışırım” diye cevapladı.  Tarık eniştenin de beklediği bu cevaptı zaten, Vehbi’ye sarıldı; “Öz oğullarımdan farkın yok, biliyor musun?” dedi.

Tarık enişte de rahattı artık.  Çoğu gün dükkâna uğramıyordu bile.  Yaşıtları ile bir kahvehanede buluşuyor yıllardır ihmal ettiği kâğıt ve taş oyunları konusundaki bilgisini artırmaya çalışıyordu.  Ah şu sigara tiryakiliği olmasa, her şey çok daha güzel olacaktı ama bir gün doktorlar “koah” teşhisi koydular.  Bir müddet sonra da sevgili enişte toprağa verildi.  Hala‘yı ise evli olan kızı kendi yanına aldı.  Böylece hem ev hem de dükkân Vehbi’ye kalmış oldu.

“Yaa işte böyle Şaron’cuğum” dedi Vehbi,  Sharon Stone’un duvardaki resmine hitaben,  “fotoğrafçı kalfası iken bana vermedikleri kızı şimdi dükkân sahibi olunca verimkâr olmuşlar.”

Eniştesi sağken, bir gün dükkâna pala bıyıklı, kalıplı bir müşteri gelmişti.  Elinde bir kadın fotoğrafı.  Resmin büyütülmesini istiyordu.  Amaaa…kendi resminin de yarım plan olarak (kadının kocası imiş gibi) eklenmesinin istiyordu fotoğrafa.  Vehbi fotoğrafı aldı baktı, “Şaron Sıton bu yaa” dedi adama.  Adam sırıtarak “hee, o valla” dedi, “yapabiliniz mi?  Kaça mal olursa olsun haaaa..”

Vehbi Ankara’da askerken bir izin gününde, ki 1993 yılı olmalıydı, Sharon Stone’un meşhur “Temel İçgüdü” filmini izlemiş ve bu kadına hayran olmuştu.  Matinede seyrettiği filmi, aynı günün akşamı suarede de seyretmişti.  Sadece cümlenin mâlûmu olan o meşhur birkaç sahneyi bir daha görebilmek için.

–       Yaparız” dedi Vehbi.

–       Kaç günde?

–       Bir hafta on gün arası sürer.

–       Tamam, gardaş.

–       Ne kadar büyütelim?

–       Aha şoordaki kadar olsun.  (Vitrindeki 30 x 40’lık bir fotoğrafı işaret ederek).

–       Bak, pahalı olur o ama, üstelik bunu ressam yapacak ve ne kadar isteyecek bilmiyoruz.

–       Gardaş neye mal olursa olsun dedik ya, ne uzatıyon?

–       Ver o zaman önden bir yüz lira.   Adam elini cebine attı, bir tomar paranın içerisinden iki yüzlük çıkarttı, kendi fotoğrafı ile birlikte masaya attı.

–       Al sana iki yüz, oldu mu?

–       Sağol da sana kartımızı vereyim, hazır mı diye sorar öyle gelirsin.

–       Ben tilefon milefon anlamam, kendim gelir sorarım.

–       O zaman on günden önce gelme.

İşi öğrenip hem fotoğraf çekimlerinde, hem rötuş yapmada eniştesini yedekleyip dükkânı tek başına idare edecek seviyeye geldiğinde, Tarık enişte onu karşısına alıp bir öğütte bulunmuştu:

–       Bir işi teslim edeceksen, yapabileceğinden en az bir gün sonrasına söz ver. 

–       Niye ki enişte?  Kesin olarak bitireceğimden eminken neden geç teslim edeyim?

–       Oğlum, sen negatifi hazırladın, karta basacan, tamam da elektrik uzunca zaman kesilirse ne halt edecen?  Gaz lambasıynan mı resim  basacan?  Fotoğrafı bir dakika bile geç versen, müşteriye dert anlatamazsın.  Halbuki,  söz verdiğin zamanda teslim ettiğinde ve hatta bazen erken gelen müşterilere “resimleriniz hazır” dediğinde takdir edilirsin.   İkincisi; ücretin yarısını almadan iş yapma.  Sen insanları yeterince tanımıyorsun.  Resim yapılmış bitmiş ve hiç para alınmamışsa, çoğu müşteri yaptığın fotoğrafı beğenmediğini ileri sürer ve ücretini eksik ödemeye çalışır.  “Şimdi bu resmi almasam çöpe atacaksın, al hiç olmazsa zarar etme” diye paranı keserler ve de sana iyilik yapmış havasına girerler.  Anladın?

Anlamıştı. İşte o gün bu gündür babası bile gelse bu uygulamayı yapıyor, avans almadan işe başlamıyordu.  Yıllar sonra ana baba sevgisi aklına gelen veya geçmişteki atalarını özleyen birçok insan, anasının ya da babasının sandıkta unutulup sararmış, yıpranmış bir ikincisi daha olmayan resmini alıp fotoğrafçıya gelirler.  Duvara asmak için büyütülmesini isterler.  Genelde siyah beyazdır istedikleri.  Fotoğraf çok net ve yıpranmamış ise, fotoğrafçı bunu kolaylıklar yapar ama, yıpranmış, solmuş fotoğraflar için ressam gereklidir.  Bunu iş edinmiş birçok ressam vardır, fotoğrafçılarla parça başına ortak iş yaparlar.  Bıyıklının getirdiği Sharon Stone fotoğrafı iyi durumdaydı ama bıyıklıyı da kadraja koymak için ressam lâzımdı.  Vehbi ressam Muzaffer’e telefon açıp dükkâna çağırdı.  Çay ikramı sonrası resmin fotoğrafını çekmek suretiyle elde ettikleri negatifi banyo etmek için karanlık odaya girdiler.  Ardından örnek olarak pozitif bir resim bastılar; Sharon Stone’nun 18 x 24 ebadındaki fotoğrafıydı bu.  Netice tatminkârdı.  Muzaffer usta 30 x 40 ebadına uygun olacak büyüklükte basılıp kendisine verilecek iki fotoğrafı kullanarak istenen eklemeyi yapacağını ve resmin karakalem versiyonunu bir hafta içinde teslim edeceğini söyledi, gitti.

Vehbi bir zamanlar hayranı olduğu Sharon Stone’nun artık bir işe yaramayacak olan deneme resmi ile baş başa kalmıştı.  Ne yapsaydı?  Yırtıp atmaya kıyamazdı.  Ardiye’ye gitti, uygun bir çerçeve buldu, fotoğrafı çerçeveye koydu ve eve götürüp odasına astı.  Artık işten geldiğinde kendisini karşılayacak hatta sohbet edecek, kendinden emin, yüzünde karizmatik bir ifade olan güzeller güzeli, seksi bir kadını vardı!  İşte her gün, her gece konuştuğu Sharon Stone bu şekilde hayatına girmişti.

Yaaa, Şaron sevgilim, dedi, “işte böyleyken böyle, nihayet ben de evleneceğim!  Eniştem sağken istedik, vermediler, şimdi evim de işim de var diye naz etmiyorlar artık.  Efendim?   Aşk mı dedin?  Aşk kim biz kim be Şaron?  O tuzu kuruların işi.  Bizde aşkların sonu hep hüsranla biter ve ikincisi yoktur.  Ama sizde?  Biri bitmeden diğeri başlar!  Bilmem gerçek mi, ama Halam bu gelin adayı Büşra’nın bende gönlü olduğunu söyledi.  Ben Büşra’yı çocukluğundan tanırım,  Hacca gidip gitmediği hâlâ meçhul olan, ama ismine “hacı” ünvanını ekleyen komşumuz bakkal Muhittin’in kızıdır.  Yaşı benden  epeyce küçük olduğu için son zamana kadar hiç dikkatimi çekmemişti.  Geçenlerde, bir kandil sebebi ile annesinin yaptığı hayır helvasını komşulara dağıtırken benim kapımı da çaldı. İlk defa bu kadar yakından gördüm   onu.  Başı kapalı olduğu için saçlarını göremedim ama kaşı gözü, dudakları, yanakları gerçekten seyre değer güzellikteydi.  Bir anda içim ısındı.  Bana gülümseyerek, içinde en fazla helva olan tabağı seçip “bu senin için özel” diye ikram etmesi onu eşim olarak hayal etmeme yetti.  Ne var ki babası bir ricada bulunmuş. Evlendiğimizde başını açtırmayacakmışım.  Analarımızın başını örttüğü şekilde örterse örtsün bana ne. Gidin Hacı beye söyleyin “Vehbi buna Büşra karar verir, ben ne aç ne de kapat demem” dedim.  Gerçi Şaron be, çorbanın içinde görüldüğünde mide bulandıran saç kılının,  bazı dindar geçinenlerin iddia ettiği şekilde, kadının başında görüldüğünde nasıl olup da erkeklerde şehvet uyandırabileceğini ben hiç anlayamadım. Sen zaten anlayamazsın.

Bu arada, elime geçen bir mecmuada senin hayat hikayeni okudum.  Hayat senin için de hiç kolay başlamamış.  Tacize uğramalar, kasiyer olarak çalışmalar vs. vs.  Bizim Aşık Veysel’imiz her ne kadar “Güzelliğin beş par’etmez, bu bendeki aşk olmasa” demiş ise de, üstelik  ben sana aşık olmadı isem de, senin güzelliğin beş para değil beş yüz milyonlarca Dolar etmiş be Şaron!  İki evlilik, evlat edinmeler filân… Sahi, mutlu musun sen Şaron?

Seni düğünüme beklerim desem, gelemeyeceksin biliyorum.  Ama uzun zamandır sessiz bir dinleyicim ve dert ortağım oldun. Bu nedenle sana minnettarım.  Evlendikten sonra, Büşra’nın hoşuna gitmese bile, seni duvarımdan indirmeyeceğim.  Kim bilir sana anlatacağım daha neler neler olacak gelecekteki yaşamımda.  Bir fotoğrafla konuştuğumu görürlerse benim için “deli” mi derler dedin?  Boşver be Şaron, desinler! Deliden kime ne zarar gelmiş ki? Sen akıllı geçinenlerden kork!

Adil Karcı – 12 Haziran 2022

ALEKSANDRA

ALEKSANDRA

Antalya’da kısa bir müddet kalmış olanlar bile Dedeman muhitinin neresi olduğunu bilirler.  Yapıldığı yıldan beş yıl öncesine kadar, yani el değiştirene kadar, bir nirengi noktası hâline gelen bu otelin adı, şehrin en büyük merkez ilçesi  Muratpaşa’nın en gözde muhiti olan Şirinyalı mahallesinin bile adının önüne geçmiştir.  Öyle ki; hâlâ belediye otobüslerinin önündeki ışıklı güzergâh tabelalarına “Şirinyalı” yerine “Dedeman” yazılmaktadır.  Otelin karşı tarafında ise muhtelif zincir marketler, marka mallar satan butikler, meşhur kafeler, hamburgerciler ve hepsi yabancı isim kullanan bistrolar sıralanmıştır.  Biraz daha güneyde ise, aynı sırada, Yaşam Hastanesi vardır. 

Sabah kahvaltısını bir simit ve çay ile geçiştiren Fikret, açlığa daha fazla dayanamamış, öğleni beklemeden bir hamburger yemeye karar vermiş,  üç yüz adım kadar ötedeki yazıhanesinden yürüyerek gelmiş ve köftelerinin alevde pişirildiğini iddia eden hamburgercide sıraya girmiş beklemekteydi. Kuyruğa girdiği kasada ön sıradaki yaşlıca bir kadın, bir şüpheliyi sorgulayan polis edâsı ile, siparişi alacak olan görevliyi sorulara boğuyor ve arkasında sıralanmış insanların sabır taşlarını çatlatıyordu.  Tepedeki hamburger resimlerini işaret ederek;

–       Peki şu soldakinin içinde ne var?  Onun değil, onun solundakinin, hah o işte.

–       Peynirli neyiniz var?  Peynirli varsa, beraberinde ne veriyorsunuz?

–       Büyük ve küçük kolanın fiyat farkı nedir?   Vs. vs..

Fikret öfleyip pöflese de sıradan çıkıp bitişik kasada kuyruğa girmeye yeltenmedi.  Zîra çok iyi biliyordu ki (Murphy kânunları gereği) oraya giderse bu sıra yürümeye başlayacak, bu defa da diğeri tıkanıp kalacaktır.

Sıkıntıdan sağa sola bakınırken dip köşede oturan genç bir kadına ve karşısında oturan, tahminen 5-6 yaşlarındaki, kız çocuğuna gözü takıldı. Aman Allahım! Hayranı olduğu ve evleneceği kadının benzeri olmasını dilediği Amerikalı aktris Alexandra Daddario karşısındaydı işte!  O değilse bile ikizi olmalıydı!  Kadının üzerinde kahverengi kürk yakalı bal rengi bir manto, kızın üzerinde ise  beyaz kürk yakalı kırmızı bir mantocuk vardı.  Hele ki Nisan ayında, hiçbir Antalyalı veya yerli turist Antalya’da böylesine kışlık giysilerle dolaşmazdı.  Bunlar soğuk bir ülkeden gelen yabancılar olmalıydı.

–       Buyrun, siparişinizi alayım.

Ne kadar uzun süre bu ana-kızı izlemiş olmalıydı ki sipariş verme sırasının kendisine gelmiş olduğunu fark edememişti.  Kadim müşteri olmanın avantajı ile, artık tanış olduğu çalışana:

–       Her zamanki gibi, dedi ve temassız kredi kartını pos cihazına değdirip kuyruktan çıktı.

Ana-kıza yakın bir masaya oturup beklemeye başladı.  Rahatsız etmemeye gayret ederek, kaçamak bakışlarla onları izliyordu.  İçinde bir şeylerin eridiğini hissetti. Evet, idealindeki kadın bu idi ama ne çâre o da sahiplenilmişti işte ve de hiç şansı yoktu bu konuda.  Kaçan bir fırsatın ardından, kendi kendisini teselli etmek için “Aman boşver, tren kaçmışsa bana ne?  Zâten bilet almamıştım ki!” diye düşünürken kadının telefonu çaldı. Kızına yedirmeye çalıştığı hamburgeri tabağa bırakıp kısık sesle konuşmaya başladı.

Rusça konuşuyor olmalıydı.  Rusça bilmemesine rağmen, kulak aşinalığından ve “R” harfine yapılan vurgudan dolayı Fikret böyle bir tahminde bulunmuştu.   Kadın çantasından bir defter ve kalem çıkartıp sol eli ile telefonu tutarken sağ eli ile bir şeyler not aldı. Ardından deftere bakarak telefondaki tuşlara basmaya başladı.  Belli ki birisini arıyordu.

–       Meraba, sizin telefon ben Ayşe hanımdan aldı.  Memet bey orada?

–       ……..

–       Meraba Memet bey.  Ayşe hanım verdi sizin telefon, konuşmuş sana önce,

bana dedi ara Memet bey yardımcı olur.

………

–       Ama uçyuz liyra olmaz bir gece.

Kulak misafiri olan Fikret’in midesi bulanır gibi oldu; neyin pazarlığını yapıyordu bu Alexsandra kopyası?

–       Ama Memet bey ben en az bir ay kalacak, kuçuk oda yeter, ben anca yuz liyra verebilir hergun, lutven kabul et.  Bir ay uçbin liyra için hepsiyni verebilir ben.  Başka çok para yok bende.  Tamam, patron konuş, bir saat sora yine aracam.

Tanıdık garson siparişini tepsi içinde getirip Fikret’in masasına bırakırken, Fikret Âbi’sinin bu yabancı kadına olan ilgisini fark etmiş olmalı ki,

–       Sabahtan beri buradalar Fikret âbi.  Bir valiz ve bir çekçek vardı yanlarında, yer kaplamasın diye emâneten alıp arkaya koyduk.  Ukrayna’daki savaştan kaçıp gelmişler. Kadın kalacak ucuz otel arıyor, bize sordu, yardımcı olmaya çalıştık ama ucuz otel yok ki be âbi.  Allah yardımcıları olsun.  Türkçesi de fena değil haaa…

Fikret’in babası inşaat mühendisiymiş.  Müteahhitler ile ortaklıklar yapıp aldığı arsalara apartman yaptırıyormuş. Tek çocukları olan Fikret’i  önce özel okulda okutup daha sonra da üniversiteye göndermiş ve kendisi gibi inşaat mühendisi olmasını sağlamış.  Paralı askerlik usulü ile mecburi hizmet faslı  da bitince  oğlunu şirketine ortak etmiş.  Adam tüm işleri oğluna devredip rahat bir emeklilik yaşama hayâli kuruyormuş ki bir araba kazâsında eşi ile beraber can vermiş. Önce büyük bir boşluğa düşen Fikret zamanla toparlanmış, işlerin başına geçmiş ve yapılan son inşaattaki daireler de satılıp bitince inşaat şirketini kapatmış.  Yaşam Hastanesine çok yakın bir yerde tamamı kendisine ait olan iki dükkân ve sekiz daireli apartmanın en üst katında yaşamaya başlamış.  Her kat iki daire olan bu apartmandaki altı daireyi kiraya vermiş, kendi dairesinin karşısındaki daireyi ise eş, dost ve akrabaların Antalya’yı ziyaretlerinde kalabilmeleri için dayamış, döşemiş ve boş bırakmış.  Kendisine miras kalan muhtelif muhitlerdeki dairelerin de kira gelirleri oturduğu apartmandaki kiracılardan gelenlere eklenince sıkıntısız bir hayat sürmeye başlamış.

Burdur’da kısa dönem askerlik yaparken tanışıp kanka olduğu, emlâkçılık yapan Muğlalı Emin ve eşi Adana’lı Hülyâ’nın Antalya’ya yerleşme kararını duyunca çok sevinmiş ve onlara bir teklifte bulunmuş;  Dairelerden birinde kirasız oturacaklar, Emin aşağıdaki dükkanda emlâkçılık yapacak, diğer dükkanda ise eşi Hülyâ güzellik salonu işletecek. Hiçbir şey için kira ödemeyecekler ama her ikisine de Fikret ortak olacak.  Çok câzip bulunan bu teklif hemen hayata geçirilmiş. Aslında Fikret yeni bir gelir elde etmekten çok, sevdiği insanların kendisine yakın bir yerde yaşamaları amacı ile bu teklifi yapmış.  

Emin çok dürüst, halim-selim bir insan.  Eşi Hülyâ ise, şimdilerde Adana’da bir kahvehane işleten eski kabadayılardan birisinin kızı.  Üç de bıçkın abisi var.  Bunların en küçüğü  yine kısa dönem askerlik sırasında Emin ve Fikret ile yakın arkadaş olan Çapraz Selim.  Askerlik görevi bittikten sonra bu üçlü birbirlerini sık sık ziyâret etmişler, beraberce gezilere katılmışlar ve dostluklarını daha da perçinlemişler. Antalya’da buluştuklarında Yivli Minareye yakın bir kafede gün batımını seyrederek çay içerlerken Çapraz Selim sormuş;

–        Gardaşlar siz hiç evlenmeyi düşünmüyonuz mu lan?  Emin:

–        Valla ben çıtkırıldım bir hatunun kaprislerini çekmek istemiyorum.  Fikret ise Aleksandra bilmemne denen Amerikalı bir artize benzeyen bir kız olmazsa almam diyor.

–        O zaman gel lan Emin, sana bacımı verelim!  Hem akraba oluruz hem de

“Erkek gibi kız” nedir görürsün.  Babamdan ve biz ağabeylerinden çok şey öğrendi, Allama hiç birimiz onun gibi sustalı kullanamak.

–        Ne diyorsun sen Selim.  İnsan arkadaşının bacısıyla….Allah Allah!

–       Ne var oolum, nasılsa bir gün evlenecek deel mi? Senden iyisini mi bulacak?

Yarı şaka, yarı ciddi bu konuşmanın üzerinden birkaç ay geçince Emin’in yolu Adana’ya düşmüş, Selimi aramış, evde güzel bir akşam geçirmişler. Emin de Hülyâ da birbirlerinden hoşlanmış olmalılar ki, sonraki günlerde önce arkadaşça yazışmışlar, zamanla ilişkiyi ilerletip uzaktan uzağa sevgili olmuşlar.  Emin utana sıkıla konuyu Selim’e açmış, hiçbir zorlukla karşılaşmadan bir ayda nişan, nikâh, düğün oluvermiş.  Hülyâ güzelce bir kızmış ama onu tasvir etmek için “güzel” kelimesinden çok “şirin” dense daha yerinde olurmuş.  Liseden sonra üniversite sınavlarına girmeyi reddeden bu kızı evde boş durmasın diye akraba bir kuaförün yanına vermişler ve böylece bir meslek edinmiş. Küfürleri ağabeylerinden, açık saçık fıkraları da kuaför salonundan öğrenen Hülyâ “Lan” kelimesini çok kullanırmış.  İşte Fikret’le tanıştığında onu  “âbi” ilan etmiş ama her hitabında “Lan Fikret âbi lan…” diye söze başlar olmuş. 

“Tren kaçtıysa, fırsat öldüyse insanlık da mı öldü?” diye düşünen Fikret hamburgerini yemeyi bitirmeden ayağa kalkıp Ukraynalı kadının masasının önüne kadar gitti ve;

–       Kusuruma bakmayın lütfen.  Elimde olmadan konuşmanıza kulak misafiri oldum, siz uzunca bir zaman konaklayacağınız uygun fiyatlı bir otel arıyorsunuz sanırım.  Size yardımcı olabileceğimi düşünerek sizi rahatsız ediyorum.  Bu arada; benim adım Fikret.

–       Siz boyle bir hotel biliyorsunuz mu?

–       Hayır otel değil, kalabileceğiniz küçük bir evim var benim.

–       Sizin ev?  Ne için ben sizin ev kalyyorruz?

Fikret’in ifade şekli uygunsuz bir teklif gibi algılanmış olmalıydı.

–       Yanlış anlamayın, o evde ben kalmıyorum.  Ev eşyalı ve boş.

Durun bir dakika size kartımı vereyim.  İnşaat mühendisiyim, birçok kiralık evim var benim.  Yani siz orada kızınızla yalnız kalacaksınız.  Adını henüz söylememiş olan kadın bir karta baktı, bir Fikret’e baktı:

–       Malesef ben apartman kira ödeyemez.

–       Siz orasını hiç düşünmeyin.  İsterseniz gelin size göstereyim, beğenirseniz beraber gelir eşyalarınızı taşırız.  Çok uzak değil, hemen şurada, hastanenin yanında.

Kadının mavimsi yeşil,  güzel mi güzel gözlerinde hem kuşku hem umut ışıkları birlikte dans etmeye başladı.  Acaba bu adama güvenip beraber gitse miydi?  Kötü bir insana benzemiyordu.   Hem gündüz vakti…ne olabilirdi ki?  Belki de bir şanstı bu ama öyle bile olsa ayda kaç lira kira istenecekti acaba?

–       Tamam, gidelim dedi, kısık bir sesle.  Siz Fikret bey? Ben Viktoriya, bu kucuk kiz Alina.

     Yaya olarak beş dakikalık yürüyüşten sonra apartmanın önüne gelmişlerdi ki hava almak için kuaför kapısının önüne çıkmış olan Hülyâ’yı gördüler.   Viktoriya’nın güvenini artırmak amacı ile Fikret Hülyâ’nın yanına kadar gitti ve:

–       Kız, Hülyâ, sen de bizimle yukarı gel, dedi.

–       Lan âbi lan, bu dünya güzeli kim lan?  Yeni bir kiracı mı bu kadın?  Uyyyy…şu gözlere, şu dudaklara, şu endama bak lan!  Yüce Allah neler yaratıyormuş lan!

–       Ulan senin gerçek bir kadın olduğundan emin olmasam, resmen kadına sulanıyor derdim ha!

–       Âbi lan, bu senin âşık olduğun Aleksandıra olmasın sakın?  

Cin gibiydi bu Hülyâ, nereden aklına gelmişti Alexandra?  Halbuki resmini bile görmemişti henüz.

–        Uzatma kız manyak, bak Türkçe biliyor bu kadın, konuştuklarımızı duyarsa ayıp olur, hadi yürü.

Dükkânların üzerinde sadece dört kat da olsa, Fikret’in babası bu küçük apartmana asansör yaptırmıştı.  Hep beraber asansöre bindiler, son kata gelince Fikret önce kendi dairesinin kapısını açtı, duvardaki çiviye asılı bir anahtarı aldı ve onunla da karşı dairenin kapısını açtı.  Evin  içi gerçekten zevkle döşenmişti ve bir otel odası kadar da temizdi.

–       Ne kadar kira bir ay?  dedi Viktoriya.

–       Dedim ya, onu hiç düşünme.

–       İş bulup çalışıyor ben, o zaman belki daha uzun kalır biz.

–       Mesleğin nedir?  Yani ne iş yaparsın diye sordu Hülyâ.

–       Ben guzellik uzmani.  Diplomali.

–       Seni “gökte ararken yerde mi buldum” desem, yoksa “körün istediği bir göz,

Allah vermiş iki göz” mü desem bilemiyorum diye sırıttı Hülyâ.

–       Efendim?  Ben tam anlamadı.

–       Boşver, ben sana sonra anlatırım, gel yerleş buraya.  Sonra sesini iyice kısarak sadece Fikret’in duyabileceği bir tonda “Evli olmasaydın gelinimiz bile olurdun belki!” deyiverdi.

Önemli bir problemi çözülen Viktoriya ilk defa tereddütsüz ve rahat bir sesle:

–       O zaman bizim valiz var hamburger dükanda, getirmek lazım, dedi.

Yine üçü hamburgerciye gelip valizi ve çekçeki aldılar.  Tam kapının önü taksi durağıydı.   Yaşları kendisinden büyük olan taksicilerin bile “Fikret âbi” diye hitap edip saydıkları Fikret’i elinde valizle gören duraktaki tüm çalışanlar yerinden fırladılar ve:

–       Âbi biz ne güne duruyoruz?  Sen taşıma ver onları bize.

–       Arkadaşlar, bunlar benim apartmana gidecek, biliyorsunuz çok yakın, bırakın

ben götürürüm.   Ama kim dinler ki?  Hemen valiz ile çekçeki sıradaki bir arabaya attılar, kapıları açıp Viktoriya’yı, kızını ve Fikret’i taksiye buyur ettiler.  Yol bir dakika kadar sürdü sürmedi.  Şoför eşyaları yukarıya kadar çıkartıp bıraktı, iyi günler dileyip gitti.  Viktoriya bütün bu olup bitenlere bir mânâ vermeye çalışıyordu.  Adamlar onları bir dakikalık yol için zorla taksiye bindirmiş, eşyalarını taşımış ve üstelik şoför de para almadan gitmişti.  Bu Fikret bey çok sevilen ve de gerekten iyi bir insan olmalıydı!

Anahtarı Viktoriya’ya veren Fikret:

–       Siz biraz dinlenin ve yerleşin.  Biraz sonra ben gelip kapınızı çalacağım, isterseniz hemen açmayın ama sonra açıp kapı önüne bakın lütfen.

–       Ben tam anlamadı, ne için kapı önü bakacaz?

Fikret yakındaki bir markete girdi, bir eve ne lazımsa, peynir, sucuk, salam, sosis,

yağ, peynir, bal, reçel, tereyağı, ekmek, kraker, çikolata, kek, bisküvi vs. doldurdu market arabasına.  Bir kısmını markette çalışan yardımcı çocuk, bir kısmını da Fikret poşetlere doldurup (artık “Viktoriya’nın evi” sayılan) dairenin önüne getirip bıraktılar.  Fikret kapının zilini çaldı ve beklemeden kendi dairesine girdi.

Viktoriya da tüm kuşkuları beyninden atmış olmalı ki, Fikret’in önerdiği beklemeyi yapmadan hemen kapıyı açtı ve tepeleme dolu poşetleri görünce afalladı; bu Fikret nasıl bir insanmış yahu?  Bu kadar insan onu boş yere sevmiyormuş demek!

Zor durumdaki bir insana yardımcı olabilmiş olmanın hazzı ile mutlu bir uyku çekti o gece Fikret.  Sabah uyandığında ise, yapacak işi olmadığından, yataktan erken kalkmadı, ayak ucundaki televizyonu açıp haberleri izlemeye başladı.  Sâhi, Viktoriya ve kızı ne yapmışlardı ilk gecelerinde acaba?  Rahat uyumuşlar mıydı? diye düşünürken kapısı çalındı.  Dikiz deliğinden baktı; Hülyâ ve Emin.  Üzerinde sadece iç çamaşırı olmasına rağmen çekinmeden açtı kapıyı.  Emin gerçek kardeşi, Hülyâ da gerçekten öz kız kardeşi gibiydi.

–       Lan Fikret âbi, hadi kahvaltıya gidiyok.  Geyin üstüne bi şeyler.

–       Dur deli kız, ne kahvaltısı, nereye gidiyoruz?  Ne diyor bu Emin sabah sabah?

–       Ben karışmam valla, Allahın deli Adanalısına bulaşamam şimdi.

Fikret alel acele bir şeyler giydi.  Kapıda bekleyen karı-kocaya:

–       Hadi inelim bakalım.  Sizin eve mi gidiyoruz, dışarıya bir yere mi?

–       Hiçbirisine değil dedi Hülyâ, ve arkasını dönüp karşı kapının zilini çaldı.

Yorgunluğunu üzerinden atıp hafif de makyaj  yapmış olan Viktoriya bütün güzelliği ile belirdi kapıda.

–       Buyurun.  Hoş geldi siz.

Salonu olmayan, açık mutfak tabir edilen ve oturma odası/yemek odası görevini gören odanın ortasındaki altı kişilik masada bir renk cümbüşü vardı ve tok insanın bile ağzını sulandıran nefis kokular odayı doldurmuştu.  Sabah uyanır uyanmaz birinci katta oturan Hülyâ’nın evinin kapısını çalan Viktoriya, kendisine yapılan iyiliğe karşı bir jest yapmak amacı ile meğerse hepsini kahvaltıya davet etmişti!

Görseli çok güzel dizayn edilmiş bir Türk kahvaltı sofrasındaydılar.  Viktoriya nerede öğrenmiş olabilirdi ki bütün bunları.  Kocası Türk müydü acaba?  Kayınvalidesi mi öğretmişti her şeyi?  Soramadılar tabi ki.  Viktoriya kahvaltı süresince birkaç defa

Alina ile Rusça (belki de Ukraynaca) konuşmuş ve onun gülmesini sağlamıştı.  Küçük kız da mutlu görünüyordu.  İçi cızzz etti Fikretin; “treni kaçırmayıp bu kadınla bir evlilik yapsaydım kimbilir ne mutlu olurdum?” diye geçirdi içinden.

–       Viktoriya kardeş, dedi Hülyâ, dün gördün, bizim bir güzellik salonumuz var aşağıda ve oldukça da büyük.  Ama uzmanımız yok.  Bizimle çalışır mısın?

Fikrete göz kırparak;

Hem gereken takım taklavatı da Fikret âbim bize hediye olarak alır, di mi lan âbi?  Eminden ve Fikret’ten on yaş daha küçük olan bu Hülyâ manyağının kibar olacağı yok diye düşündü Fikret.  Bu arada yatak odasına doğru giden Viktoriya elinde bir bond çanta ile içeriye girdi.  Çantayı ortaya çektiği bir sehpanın üzerinde itina ile açtı.  İçinde güzellik salonunda kullanılan her tür âlet vardı!

–       Fikret bey alması lazım yok, hepsi getirdim burada.

–       Yaşşa kız Viktoriya,  Allaanı seviyim senin.  Gel istersen bugün başla dedi Hülyâ.

Herkes memnuniyetini belirtip kahvaltı için teşekkür etti Viktoriya’ya.  

–       Neye ihtiyacın olursa olsun, istersen benim istersen Emin ve Hülyâ’nın kapısını çalabilirsin, dedi Fikret.

–       Sizi tanımak ben çok mutlu oldum.  Ben çok  çok teşekur ediyorum.

O gün öğlenden sonra Hülyâ’nın yanına inen Viktoriya kendi çalışma ortamını düzenledi.  İlk birkaç gün Hülyâ’nın müşterilerinden başka gelen giden olmadı.  Onlar da orta yaşlı hanımlardı ve Hülyâ’nın sanatından çok onun açık saçık fıkralarını dinlemek, yakası açılmadık küfürlerini duymak için geliyorlardı.  Bu arada Hülyâ Viktoriya’nın adını Viko olarak kısaltmış ve öyle de bir reklamını yapmıştı ki, bir “Rus güzellik uzmanı”nın (henüz gerçekliği denenmemiş olan) hünerlerini kulaktan kulağa öğrenenler birkaç hafta sonra Hülyâ’ya  randevusuz gelemez olmuşlardı.  Ama Viko gerçekten iyi bir uzmandı; dükkâna elli yaşında giren kadınlar otuz yaşında çıkıyorlardı!  

Fikret Viko’nun başarısını duymaktan mutlu oluyor ama onu rahatsız etmemek için özel olarak görüşmüyordu.  Alina da hergün dükkana iniyor, sessiz sedasız etrafı seyrediyordu.  Fikret birkaç defa onu yakındaki parka götürmüş ve eğlendirmişti.

Bu arada ona onbeş-yirmi kelime Türkçe öğretmiş ve âcil durumda gerekecek cümleleri ezberletmişti.  Viko da ona evde birkaç Türkçe kelime öğretmişti zaten.  Ama bu çocuğun bir okula ihtiyacı olacaktı mutlaka.  Türkçe bilmeyen altı yaşındaki bir çocuk hangi okula gönderilebilirdi?  Araştırmalıydı. 

Hülyâ durur mu?  Akşam Emin’i Fikret ile beraber dışarıya postalamış ve çok iyi anlaştığı, kendi tabiri ile “kanının ısındığı” Viko’yu evine davet etmişti.

–       Viko, dedi, hepimiz seni de Alina’yı da çok sevdik.  Kabalık olmasın diye senin hakkında sana sorular sormadık ama bana bir açılıversen de bizi meraktan kurtarsan?  Meselâ, kimsin, kocan kim, Ukrayna’da kimlerin var?  İn misin cin misin bi anlatsan be dünya güzeli…

–       Sen şarap içersin?  diye sordu Viko.

–       Şarap da içerim, rakı da içerim, gerekirse kafayı bulur of da çekerim!

–       Ben şarap aldı, eve çıkıp getireyim.

–       Otur oturduğun yerde kız, benim evimde alkolün her türü var Allaha şükür.

Birer bardak şarap ve peynir eşliğinde uzun uzun konuştular o gece.

Zırrrrr…. Zırrrrrr….

–       Kim yâhu bu sabahın köründe, diye yataktan fırladı Fikret.  Bir akşam önce Emin ile birlikte birkaç arkadaş davet edip bir meyhanede buluşmuşlar ve canlı Türk müziği eşliğinde bolca rakı tüketerek ülke ekonomisine kayda değer bir katkıda bulunmuşlardı.  Bu defa dikiz deliğinden bile bakmadan açtı kapıyı; karşısında yine Hülyâ ve yüzünde her zamankinden daha muzip bir ifade…

Fikret’e omuz atıp içeriye dalan Hülyâ, “Dol kara bakır dol dol dol” diye bir türkü tutturup şakkudu şukkudu göbek atmaya başlamaz mı?

–       Kız ne oluyor?  Manyak mısın deli misin, nesin?

–       Heee.. deliyim de manyakım da, var mı bi diyeceen, sevgili âbicim?

Senin Fikret âbin olsa, duyacağı müjdeden sonra sana bir araba hediye alacak olsa, sen de göbek atman mı lan âbicim?

–       Ne müjdesi ne arabası?  Allahım sen bana sabır ver yarabbi!

–       Git bi uzun don geyin de gel anlatiim.  Hem belki dört çekerlisini alırsın arabanın.

Eline geçen bir pijama altını ve tişörtü iç çamaşırının üstüne geçiren Fikret kendisini kanepenin üstüne attı ve hâlâ ayakta duran Hülyâ’ya “anlat bakalım neymiş bu müjde” dedi.

–       Âbi, bak araba alacan diye sana “lan” demiyom bu sefer haa!  Neyse, bu Viko var ya bizim Viko?  Ukrayna’daki savaştan kaçmış.  

–       Bu mu müjdeli haberin, Sağır Sultan bile duydu bunu!

–       Dinle be âbi, Viko’nun Antalya’da bir teyzesi ve bir Türk eniştesi varmış.  Bu Viko yaz tatillerinde beş yıl üst üste (tabi Covid’den önce) gelip teyzesinde kalmış, hatta tezgâhtar/tercüman olarak çeşitli  yerlerde çalışmış.  Türkçeyi de oralarda öğrenmiş.  Ana babası çok uzun yıllar önce ayrılmışlar, Viko annesi ile kalıyormuş kendi memleketindeyken.  Bir de hemşire ablası ile şöför eniştesi varmış bu Viko’nun Kiev’de.  Onlar “kaç kurtul” diye Viko’ya biraz para verip Antalya’ya, teyzesinin yanına göndermişler.  Bir haftadan fazla sürmüş yolculuğu.  Ne aksi tesadüf ki, Antalya’ya gelişinden birkaç gün önce teyzesi ölmüş!  Ev cenaze evi, nerede kalabilir ki otelden başka?  Sana rastlamış, sen de her zamanki insanlığını yapmışsın!

–       Eeee, bu haber için mi araba alıyorum sana?  Hem de dört çeker!

Kızım, benim öyle bir arabam olmadı daha.  Hem benim araba hepimize yetiyor zaten.

–       Duuuurrr, bombayı sona sakladım:  Âbiciiimmmm….. Viko evli filân değil!

Bırak evlenmeyi, babasının evi terk etmesi olayına çok içerlediğinden, bütün erkeklerden uzak durmuş, ne bir erkek arkadaş ne flört ne bişi!

–       Eee?  Bu Viko Meryem Ana mıymış?  Alina nasıl doğmuş?

–       Ne doğması be âbi, Alina ablasının ve eniştesinin kızları!  Savaştan kurtulsun  diye onu da Viko ile beraber Türkiye’ye göndermişler.  Yani âbicim, lafın kısası, bizim bu Viko çöpsüz üzüm!  Üstelik kız sana da hayran!   

“Dünyâda böyle bir erkeğin var olduğunu tahmin bile edemezdim, hem çok yakışıklı hem de tam bir insan.” diyor. Oldu mu şimdi?  Rengini bana sormadan arabamı alma haaa….

Doğru muydu bütün bunlar?  Kaderinde kendisine de bir Alexandra yazılmış mıydı yoksa?  Donmuş kalmıştı.  Kalbinin boğazında atmaya başladığını hissetti.  Ve zorlukla konuşarak:

–       Kız, deli Adana’lı.  Dediklerin doğruysa ve bu iş mutlu sonuçlanırsa, istediğin araba sana helâl olsun kız!

Bütün gün ne yapacağını bilemedi Fikret.  Önce banyo yaptı, pis bir görünüm veren sakalını tümden kesti, laf olsun diye markete gitti alışveriş yaptı, sonra da berbere gitti henüz uzamamış saçlarını düzelttirdi, sabah evde tıraş olduğunu unutup neredeyse bir de orada sakal tıraşı yaptıracaktı.  Amaçsız olarak sokaklarda yürüdü.  Hayret, bu etraftaki ağaçlar ve bitkiler bu kadar mı yeşildi yahu?  Ne kadar da çok çiçek varmış yok kenarlarında?   Aaaa, papatyalar bile açmış ve hattâ bâzıları kurumuş, nasıl fark etmemişim bu güne kadar?  Şu beyaz bulutlar da mavi gök yüzüne ne kadar yakışıyor yahu!  Bu kedinin güzelliğine bak: dur kaçma kız, seveyim seni biraz.  Köpekler neyse de, oldum olası kedileri sevmem ama neden bu kadar sevimli oldular birdenbire?  

Eve döndüğünde, berberdeki yarım saat hariç, koca günde bir kere bile oturmadığını, hattâ hiç su içmediğini fark etti.  Bir bardak su alıp kendisini kanepenin üstüne attı.  Deliriyor muyum ne? diye düşündü, bu deli kızın verdiği bilgiler doğru olsa da ne önemi vardı ki? Şans treni kaçmamış olabilirdi ama binebileceğinin garantisi var mıydı?  Viktoriya kendisini ister miydi acaba?  Gözleri yavaş yavaş kapandı.  Yorgunluktan uykuya dalmıştı.

Zırrrrr…Zırrrr…

–       Sabah sabah yine ne var be?  dedi, dedi demesine de vakit sabah değil henüz ilk akşamdı ve kendisi yatakta değil hâlâ kanepedeydi.  Uyku sersemliğini üzerinden atamadan sendeleye sendeleye kapıya yöneldi. Açtı… Aman Allahım, karşısında Viktoriya ve de her zamankinden çok daha güzel!  Fikretin gözlerinin içine bakarak, yapmacık bir kibarlıkla;

–       Siz misafir kabul ediyor? İçeri girebilirim mi?  Tanışmak istiyorum, ben komşu Aleksandra.  Sizin isim? 

Üzeride pastel renklerin harmanlandığı şile bezinden kıyafetiyle tam bir peri kızı gibiydi Viko.

Hınzır Hülyâ, bir gece önce kendisi ile ilgili her şeyi anlatmış olmalıydı Viktorya’ya, tabi en başta Alexandra Daddario’ya olan hayranlığını da!  Hemen toparlandı:

–       Hanımefendi, adınız Aleksandra ise, üzgünüm, içeriye alamam sizi.  Ama adınız Viktoriya ise, evimin içi de kalbimin içi de zaten sizin!

–       Balkon serin bu akşam?  Kırmızı şarap ve kaşar peynir var?

–       Olmaz olur mu? Rüzgârda sönmeyen mum bile var!

Viktoriya’nın yüzünde, ruja gereksinmesi olmayan dudakları arasından inci dişlerini sergileyen bir gülümseme belirdi.  Yakında bu evin kraliçesi olacağından hiç şüphesi olmadığından, kendinden emin bir şekilde ve de podyumda yürüyen bir manken edâsı ile salına salına koridoru geçip balkona doğru gitti.

Arkasından hayran hayran bakan Fikret’in beyninde âni bir şimşek çaktı.

Terhis töreni yapıldığı gün annesi kendisine tektaş bir pırlanta yüzük vermiş ve “bunu evlenme teklif edeceğin kıza takarsın” demişti.  Tam zamanıydı işte!

“Nereye saklamıştım o yüzüğü yârabbim yaa?  Gel de bul şimdi hadi!  Yatak odasındaki küçük kasada olmalı.  E?  Onun şifresi neydi? Bi yere yazmıştım ama nereye?” 

Unutkanlığın zamanı mıydı şimdi?  

“Ulan Mr. Murphy, seni bir elime geçirsem var ya…”

Adil Karcı – 07 Haziran 2022